Ondokuz Ağustos İkibinonsekiz...
Eskişehir!
Eskişehirspor!
Ve;
Yeni Eskişehir Atatürk Stadyumu...
Bizim çocuklar,
Bizim kentimizde,
Bizim stadyumumuzda,
Tüm Eskişehir'in onur mücadelesini verecekler...
Tıpkı;
Ondokuz Haziran Bindokuzyüzaltmışbeş'te olduğu gibi...
Bizim kentimiz, bizim çocuklarımız ve bizim stadyumumuz...
***
Pazar günü saat 21:45'te,
Aziz Bolel orada olacak!
Abdullah Gegiç orada olacak!
Necdet Yıldırım orada olacak!
Agop Mehmet orada olacak!
Sinan Alağaç orada olacak!
Ediz Bahtiyaroğlu orada olacak!
Peki ya sen!?
Bu efsaneyi efsane yapanlar oradayken sen Porsuk'un kenarında çekirdek mi çitleyeceksin!?
Deli Kubilay ''Üçlü çektirirken tayfaya'' sen Kanlıkavak'ta hikaye için video mu çekeceksin!?
Mehmet Yağcı tribünde Eskişehir marşını söylerken binlerce gönüldaşıyla sen manitana Yıldız Tilbe şarkısı mı söyleyeceksin!?
***
19 Ağustos Pazar günü...
Saat 21:45'te...
Bizim kentimizde, bizim stadımızda, bizim çocuklarımız bu kentin onur mücadelesini verecek!
1965'te bu şanlı takımın alın teri kokan formalarını her maçtan sonra yıkayıp, paklayan teyzeler, bacılar da orada olacaklar.
Söküklerini diken, kömürlü ütülerle ütülerini yapan analarımız da orada olacaklar!
Bugün sevdamızın sembolü olan bu kutlu armayı çizen Selahattin Vapur ağabeyimiz de Yeni Eskişehir Atatürk Stadı'nda olacak!
Sen nerede olacaksın!?
Evinin balkonunda komşularınla çay mı içeceksin!?
Barlar sokağında rakı mı içeceksin, biranı mı yudumlayacaksın!?
Bizim Çocuklar senin onur mücadeleni verirken sen o çocuklara destek olmak yerine, bir düğün salonunda çiftetelli mi oynayacaksın!?
***
19 Ağustos...
Günlerden pazar...
Saatler 21:45'i gösterdiğinde bir yıldız yeniden parlayacak Anadolu semalarında...
Trabzon'da bir çocuğun yüreğini ısıtacak o yıldız.
Hakkari'de bir delikanlının umudu olacak o yıldız.
Gaziantep'te bir adamın gözlerini güldürecek o yıldız.
Edirne'de, İzmir'de, Aydın'da, Afyon'da, Konya'da, Antalya'da, Mersin'de...
Anadolu'nun en ücra köşesinde suskunların haykırışı olacak o yıldız...
Ve;
O gece ANADOLU YILDIZI yeniden doğacak...
Sen bu doğuşa,
Sen bu dirilişe,
Sen bu haykırışa,
Sen bu direnişe seyirci mi kalacaksın Şahin Tepesi'nde yoksa; ANADOLU YILDIZI'nın ışığıyla mı aydınlatacaksın yüreğini...
Haydi Eskişehirli, durma artık YÜREĞİNİ DE AL TRİBÜNE GEL!
***
19 Ağustos 2018 Pazar...
Saat 21:45
Fethi, Nihat, Ender orada olacaklar!
Sen haykırmayacak mısın ''Filelere gönder!'' diye...
Ayhan Aşut, biryantinli saçlarıyla genç kızların, kıvrak çalımlarıyla futbolseverlerin gönlünü fethedecek bir kere daha...
Ve bir kere daha bütün Türkiye'nin gönlünde taht kuracak efendiliğiyle İsmail Arca...
Sen onları özlemedin mi!?
Onlar ''Bizim Çocuklar''dı, işte yine sahada ''Bizim Çocuklar''
Yürekleriyle sahada yıldızlaşıp, Eskişehirspor'u Eskişehir'in en büyük markası yapan bizim çocuklar, şimdi bu marka için onur mücadelesi veren ''Bizim Çocuklar''ın yanında olacaklar...
Yürekleriyle gelecekler maça...
Ve yürekleriyle oynayacak sahadaki 11 ''Çocuk''...
Haydi Eskişehirli!
Sen de yüreğini al ve tribüne gel artık...
***
Seni yok sayanlar var bir de!
Sen çok iyi biliyorsun onları!
Onlar bu onur mücadelesinde Bizim Çocuklar'ın yanında ol(a)mayacaklar!
Senin gücüne inanmayanlar!
''ESES taraftarından bi cacık olmaz'' diyenler
''Biz ne yaparsak yapalım onlar yine bizi destekler'' diyenler vardı.
Unutma onları!
Ve şimdi!
İşte tam da şimdi;
''Ben buradayım'' diye haykırarak 30 bin yürekli tek bir vücutla gücünü gösterme vaktidir!
Seni kongre salonlarına almayanlara,
Sevdana kota koyanlara
Meydanlarda ESES atkılarıyla boy gösterip oyunu çalanlara
Ve biricik sevdamız Eskişehirspor'u bu durumlara düşürenlere ve bu zor günlerinde yalnız bırakanlara, düşene tekme vuranlara ŞİMŞEK olup çakma vaktidir 19 Ağustos akşamı!
Karanlıkların arasından KIRMIZI ŞİMŞEKLER olup, ESES düşmanlarına korku salma vaktidir!
Haydi kardeşim,
Haydi bacım,
Haydi amcam,
Haydi dostum,
Haydi ablam,
Haydi yengeciğim,
Haydi be emmi sen de gel,
Haydi arkadaşım...
Haydi Eskişehir!!!
YÜREĞİNİ AL DA GEL!!!
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Ağustos 2018 Cumartesi
4 Temmuz 2018 Çarşamba
Elveda Atatürk!..
Elveda!..
Elveda Atatürk!..
Bir bir tüketiyorlar,
Bir bir yıkıp geçiyorlar...
''Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklı olanını severim'' sözleriyle sporda ahlak kavramının ne kadar önemli olduğunu vurgulayan Ulu Önder Atatürk'ün adı spor tesislerinden bir bir siliniyor...;
Ve Atatürk adı silindikçe spordaki ''AHLAK'' kavramı da yavaş yavaş tükeniyor.
Spor ahlaksız emperyalizmin bir rant kapısı haline geliyor.
***
Ülkemizin bir çok kentinde futbol hep ''Atatürk Stadı''nda oynanırdı...
Adı Türk, ruhu Türk olan stadlarda...
Şimdi bir bir yıkılan bu stadların yerine ''Arena''lar açılıyor..
Ne adı Türk, ne de ruhu Türk...
Üstelik kapılarında ''Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklı olanını severim'' sözü de yok...
Ahlak da yok!
Sporun her dalı gibi futbol da artık tamamen dünyanın en büyük kumar araçlarından biri haline geldi.
Kumar'da ahlak olur mu!?
***
Ülkemizin dört bir yanındaki Atatürk Stadları'nda milyonlarca insanın acı tatlı anıları yok edildi...
Üzerlerine betonlar döküldü...
Ne Atatürk kaldı, ne de stadlar...
Ve tabii ki ahlak da tükendi...
İşte bu stadlardan biri de Eskişehir Atatürk Stadı...
Anadolu insanının yüreğine bir Kara Sevda gibi giren ve Anadolu Yıldızı ünvanı ile taçlanan Eskişehirspor'un Türk Futbol Devrimi'ne imza attığı Eskişehir Atatürk Stadı!...
***
Tribünlerini dolduran binlerce insanın ''Es Es Es Ki Ki Ki Eski Eski Es!'' tezahüratı ile rakip futbolcuların dizlerinin titrediği Eskişehir Atatürk Stadı...
Dünyanın tek tribün korosu şefi Amigo Orhan'ın ''Biiiiiiiiiiiiiiiir baba hiiindiiiiiiiii'' tezahüratına ''Heeeeeyyallaaaahhhhh!'' diye aynı anda karşılık veren, tek bir yürek, tek bir vücut, tek dil olabilen eşi benzeri bulunmayan Sevda Korosu'nun inlettiği Eskişehir Atatürk Stadı!...
Türk Futbol taraftarına tribün gösterişleri dersinin verildiği, takımlarını tezahüratla ''gaza getirme''nin öğretildiği efsane stad, Eskişehir Atatürk Stadı...
***
Türk Futbol tarihinde bir efsane olan Sevilla maçının şahidi Eskişehir Atatürk Stadı...
Kara & Kızıl sevdamızın kutlu mabedi Eskişehir Atatürk Stadı!
Sevinçlerimiz,
Hüzünlerimiz,
Kahkahalarımız,
Haykırışlarımız,
İsyanlarımız
Ve;
Gözyaşlarımız ile kutsadığımız Eskişehir Atatürk Stadı...
***
Gidiyor canımın cananı,
Tükeniyor gönlümün sultanı...
Yıkacaklar gözlerini bile kırpmadan...
Artık açık tribün olmayacak...
Hava Hastanesi tarafı olmayacak artık...
Kapalının sağı da yok olacak...
Ayder tribünü ''yıkılmayacak'' artık!...
Ve
Eskişehir Atatürk Stadı, Eskişehir marşıyla Atatürk'ü selamlayamayacak artık!...
***
Bize garip garip bakmayın öyle!..
İlk Aşkımızın mabedi burası.
Nasıl sevdiysek İlk Aşkımızı öyle seviyoruz kutlu mabedimizi...
Aşığa ''elveda'' demek ne ağır bir yüktür bilmiyorsanız, anlayamazsınız!
Anlayamazsınız kutlu mabede gözyaşlarıyla vedamızı!...
Donkişot'un Dulsinya'ya sevdasını anlamamışsanız, gülüp geçmişseniz, zararı yok bize de gülüp geçin.
Biz bedensiz bir ruha sevdalıyız!
Bilmiyorsanız gülüp geçin!...
***
4 Temmuz'da Eskişehir Atatürk Stadı yıkılıyor...
Bırakın o yıkılışı görmeyi düşünmek bile gözyaşlarımızı coşturuyor.
Ve biz bu sevdalı yürekler olarak, stadımızın yıkılışına karar verenlerden, milletimizin vekillerinden, milletimizin bakanlarından, milletimizin Cumhurbaşkanı'ndan bir tek şey istiyoruz!
En azından stadımızın adı yıkılmasın!
Yeni yapılan stadımızın adı ESKİŞEHİR ATATÜRK STADI olarak kalsın ve kapısına da ''Ben Sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklı olanını severim'' sözü yazılsın!
Bu sese kulak verseniz kıyamet mi kopar sayın Cumhurbaşkanım!?
Bunu istememizin tek sebebi;
Şu an Cumhurbaşkanlığı'nı yaptığınız devletimizin kurucusu,
Eskişehir halkını ''Eskişehir halkı üstün özelliklerle bezenmiş seçkin bir halktır'' sözüyle şereflendiren ve sporcunun da en önemli özelliğinin ''ahlaklı olması'' gerektiğini vurgulayan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e olan sevgimiz ve bu isimle özdeşleşmiş Eskişehirspor sevdamızdır.
Sizler bizim bu sesimizi duyarsanız,
Sizler milletinizin bu sevgisine karşılık verirseniz bu millet de sevgisini sizlere en iyi şekilde gösterir!
YAŞASIN ESKİŞEHİRSPOR!
YAŞASIN ESKİŞEHİRSPOR SEVDAMIZ!
Elveda Atatürk!..
Bir bir tüketiyorlar,
Bir bir yıkıp geçiyorlar...
''Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklı olanını severim'' sözleriyle sporda ahlak kavramının ne kadar önemli olduğunu vurgulayan Ulu Önder Atatürk'ün adı spor tesislerinden bir bir siliniyor...;
Ve Atatürk adı silindikçe spordaki ''AHLAK'' kavramı da yavaş yavaş tükeniyor.
Spor ahlaksız emperyalizmin bir rant kapısı haline geliyor.
***
Ülkemizin bir çok kentinde futbol hep ''Atatürk Stadı''nda oynanırdı...
Adı Türk, ruhu Türk olan stadlarda...
Şimdi bir bir yıkılan bu stadların yerine ''Arena''lar açılıyor..
Ne adı Türk, ne de ruhu Türk...
Üstelik kapılarında ''Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklı olanını severim'' sözü de yok...
Ahlak da yok!
Sporun her dalı gibi futbol da artık tamamen dünyanın en büyük kumar araçlarından biri haline geldi.
Kumar'da ahlak olur mu!?
***
Ülkemizin dört bir yanındaki Atatürk Stadları'nda milyonlarca insanın acı tatlı anıları yok edildi...
Üzerlerine betonlar döküldü...
Ne Atatürk kaldı, ne de stadlar...
Ve tabii ki ahlak da tükendi...
İşte bu stadlardan biri de Eskişehir Atatürk Stadı...
Anadolu insanının yüreğine bir Kara Sevda gibi giren ve Anadolu Yıldızı ünvanı ile taçlanan Eskişehirspor'un Türk Futbol Devrimi'ne imza attığı Eskişehir Atatürk Stadı!...
***
Tribünlerini dolduran binlerce insanın ''Es Es Es Ki Ki Ki Eski Eski Es!'' tezahüratı ile rakip futbolcuların dizlerinin titrediği Eskişehir Atatürk Stadı...
Dünyanın tek tribün korosu şefi Amigo Orhan'ın ''Biiiiiiiiiiiiiiiir baba hiiindiiiiiiiii'' tezahüratına ''Heeeeeyyallaaaahhhhh!'' diye aynı anda karşılık veren, tek bir yürek, tek bir vücut, tek dil olabilen eşi benzeri bulunmayan Sevda Korosu'nun inlettiği Eskişehir Atatürk Stadı!...
Türk Futbol taraftarına tribün gösterişleri dersinin verildiği, takımlarını tezahüratla ''gaza getirme''nin öğretildiği efsane stad, Eskişehir Atatürk Stadı...
***
Türk Futbol tarihinde bir efsane olan Sevilla maçının şahidi Eskişehir Atatürk Stadı...
Kara & Kızıl sevdamızın kutlu mabedi Eskişehir Atatürk Stadı!
Sevinçlerimiz,
Hüzünlerimiz,
Kahkahalarımız,
Haykırışlarımız,
İsyanlarımız
Ve;
Gözyaşlarımız ile kutsadığımız Eskişehir Atatürk Stadı...
***
Gidiyor canımın cananı,
Tükeniyor gönlümün sultanı...
Yıkacaklar gözlerini bile kırpmadan...
Artık açık tribün olmayacak...
Hava Hastanesi tarafı olmayacak artık...
Kapalının sağı da yok olacak...
Ayder tribünü ''yıkılmayacak'' artık!...
Ve
Eskişehir Atatürk Stadı, Eskişehir marşıyla Atatürk'ü selamlayamayacak artık!...
***
Bize garip garip bakmayın öyle!..
İlk Aşkımızın mabedi burası.
Nasıl sevdiysek İlk Aşkımızı öyle seviyoruz kutlu mabedimizi...
Aşığa ''elveda'' demek ne ağır bir yüktür bilmiyorsanız, anlayamazsınız!
Anlayamazsınız kutlu mabede gözyaşlarıyla vedamızı!...
Donkişot'un Dulsinya'ya sevdasını anlamamışsanız, gülüp geçmişseniz, zararı yok bize de gülüp geçin.
Biz bedensiz bir ruha sevdalıyız!
Bilmiyorsanız gülüp geçin!...
***
4 Temmuz'da Eskişehir Atatürk Stadı yıkılıyor...
Bırakın o yıkılışı görmeyi düşünmek bile gözyaşlarımızı coşturuyor.
Ve biz bu sevdalı yürekler olarak, stadımızın yıkılışına karar verenlerden, milletimizin vekillerinden, milletimizin bakanlarından, milletimizin Cumhurbaşkanı'ndan bir tek şey istiyoruz!
En azından stadımızın adı yıkılmasın!
Yeni yapılan stadımızın adı ESKİŞEHİR ATATÜRK STADI olarak kalsın ve kapısına da ''Ben Sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklı olanını severim'' sözü yazılsın!
Bu sese kulak verseniz kıyamet mi kopar sayın Cumhurbaşkanım!?
Bunu istememizin tek sebebi;
Şu an Cumhurbaşkanlığı'nı yaptığınız devletimizin kurucusu,
Eskişehir halkını ''Eskişehir halkı üstün özelliklerle bezenmiş seçkin bir halktır'' sözüyle şereflendiren ve sporcunun da en önemli özelliğinin ''ahlaklı olması'' gerektiğini vurgulayan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e olan sevgimiz ve bu isimle özdeşleşmiş Eskişehirspor sevdamızdır.
Sizler bizim bu sesimizi duyarsanız,
Sizler milletinizin bu sevgisine karşılık verirseniz bu millet de sevgisini sizlere en iyi şekilde gösterir!
YAŞASIN ESKİŞEHİRSPOR!
YAŞASIN ESKİŞEHİRSPOR SEVDAMIZ!
27 Mayıs 2018 Pazar
MHP ve Ülkücü Camia sokak kavgasına çekilmek isteniyor!
MHP'liler, İP'lilere saldırdı!
Dediler.
Bütün ulusal ve sosyal medyada olayın ilk sıcaklığıyla MHP ve Ülkücü kesim suçlu ilan edildi. MHP'yi bir kaşık suda boğmak için pusuda bekleyen bütün dinamik güçler YALAN VE İFTİRA dolu bu haberle yatıp kalktılar.
Kısa sürede olayın iç yüzü ortaya çıktı.
İP'li bir dangalak yoldan geçen bir kadına sözlü tacizde bulunuyor. Polis olan kadın durumu kocasına haber veriyor ve kocası da arkadaşlarıyla gelip gerekeni yapıyor.
Dediler.
Bütün ulusal ve sosyal medyada olayın ilk sıcaklığıyla MHP ve Ülkücü kesim suçlu ilan edildi. MHP'yi bir kaşık suda boğmak için pusuda bekleyen bütün dinamik güçler YALAN VE İFTİRA dolu bu haberle yatıp kalktılar.
Kısa sürede olayın iç yüzü ortaya çıktı.
İP'li bir dangalak yoldan geçen bir kadına sözlü tacizde bulunuyor. Polis olan kadın durumu kocasına haber veriyor ve kocası da arkadaşlarıyla gelip gerekeni yapıyor.
Ortada ne MHP var ne de Ülkücüler var!
Peki olayın aslı ortaya çıktıktan sonra MHP'yi bir anda suçlu ilan edenler nerde?
Hani Hak hukuk adalet!?
***
***
MHP'liler SP'lilere saldırdı!
Evet saldırdı.
Ancak SP'lilerin saldırısına karşılık verdi MHP'liler.
Şu pusuda bekleyen kronik MHP düşmanları ise sadece ''MHP'liler SP'lilere saldırdı'' diyor.
Sen kalk MHP bayraklarını indirdi, buna müdahale edenlere karşı silah çek, yetmedi rast gele ateş et. Sonra sopayı yiyince ''MHP'liler bizi dövdü!'' diye kıyameti kopar!
***
Yapmayın efendiler yapmayın!
Bu milleti birbirine kinlendirmek için böyle yalan ve iftiralara sarılmayın.
Bu iki olay bize bir kere daha gösterdi ki MHP Genel Merkezi tarafından teşkilatların sürekli olarak provakasyonlara karşı uyarılması son derece isabetliymiş. Seçim dönemine girdiğimiz günden bu yana Ankara'da yaşanan tahrik girişimleri hemen hemen yurdumuzun her yerinde yapılıyor.
MHP bayrakları sökülüyor, pankartlar kesiliyor.
MHP bayrakları sökülüyor, pankartlar kesiliyor.
Amaç çok net ortada Ülkücü camia bir sokak kavgasının içine çekilecek ve milletimizin MHP'ye olan teveccühü ''MHP'liler anarşist'' algısıyla durdurulmak isteniyor. Durum çok açık ve net!
***
İstanbul Bağcılar'da yaşanan iftira olayı ve Ankara'da yaşanan tahrik olayı MHP ve Ülkücü camianın ne kadar dikkatli olması gerektiği hususunu bir kez daha ortaya koymuştur. Lider Devlet BAHÇELİ'nin 15 Temmuz'dan bu yana devlet idaresi ve hükümet icraatları üzerindeki etkisi, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin çözüm süreci çizgisinden tamamen ayrılıp Kızıl Elma çizgisine gelmesi bazı kesimleri fazlasıyla rahatsız etmiş durumdadır. MHP Lideri sayın Devlet BAHÇELİ'nin erken seçim süreciyle birlikte yaptığı hiç b,r hamleye karşılık veremeyenler şimdi MHP ve Ülkücü camiayı sokakların karanlıklarına çekerek sinsice bir plan kurmaktadırlar.
***
MHP Genel Başkanlığı için aday olarak ''MHP'yi iktidar yapacağım, Başbakan olacağım'' safsatasıyla yola çıkan ve İP'i kurararak ''Başkan olacağım'' safsatasıyla Milliyetçi - Ülkücü oy avcılığına soyunan ''DYP'nin çöpü ve hurdası'' sayın Akşener çıktığı meydanları dolduramayınca kirli ve basit oyunların kurgusunda rol oynamaya başladı. Sivas - Madımak katliamında oteli ateşe veren yobazlara ''Gazanız Mübarek olsun'' diye 'yol veren' Karamollaoğlu 3-5 vekillik kapabilmek için MHP üzerine kurulan oyunlara maşa oluyor. Merhum Erbakan Hoca'nın mirasını yiye yiye tüketemeyenler şimdi Fatih Erbakan bu mirasa el koyunca CHP ve HDP'nin tarafında MHP'ye tuzak kurmanın derdine düştü.
***
Kimin ne yaptığından ziyade MHP ve Ülkücü camianın ne yaptığı önemlidir. Mayası VATAN-MİLLET-BAYRAK-EZAN sevdası olan Milliyetçi Hareket'in mensupları bu dönemde daha da uyanık olmalıdırlar. Milliyetçi-Ülkücü Hareket'in Başbuğ'u Alparslan Türkeş'in ''Benim evlatlarım dik başlı değil; BAŞI DİK ANADOLU ÇOCUKLARIDIR!'' sözü bu dönemde daha çok önem kazanmıştır.
''Bunlar bizim bayrağımızı yırttı''
''Bunlar bizim pankartımızı kesti''
''Bunlar bizim adayımıza ya da Liderimize hakaret etti'' diyerek onların istediğini yapmayalım. Unutmayalım ki, şu 1 aylık süreçte yapılan her türlü fiili ve sözlü saldırının tek amacı vardır; Ülkücüleri sokakların karanlığına çekerek, siyasetin aydınlığından uzaklaştırmaktır. MHP, Lider Devlet Bahçeli'nin yaptığı bilgece hamleler sonucunda milletimizin gönlünü fethetmiş ve 25 Haziran sabahı ''Ya Ülkücüler Devletleşecek, ya da Devlet Ülkücüleşecek!'' idealimize uyanacağımızı görenler bizi durdurmaya çalışıyor, Ülkücülerin Devletleşmesine engel olmanın yollarını arıyorlar.
***
Devletimizin Ülkücüleşmesi ya da Ülkücülerin Devletleşmesinin yolu karanlık sokaklardan değil siyasetin aydınlığından geçmektedir. Bir kesim tarafından kirletilen siyaset Atatürk İlkeleri ve 9 Işık'ın gücüyle, Lider Devlet Bahçeli'nin Lider Ülke Türkiye hedefiyle Ülkücüler tarafından temizlenecek, arındırılacak ve Atatürk'ün bıraktığı yerden Kızıl Elma yürüyüşümüz devam edecektir. Lider Devlet Bahçeli'nin dediği gibi; ''Tarihi bir fırsat önümüzde duruyor! Türk Milleti'nin sesi olarak, gönülleri fethetmenin zamanı gelmiştir! Gün doğmuş şafak sökmüştür! Tereddüt göstermeyiniz!''
4 Nisan 2018 Çarşamba
Başbuğ Türkeş'i ANMAK ve ANLAMAK!..
Bazen kavramların içini boşaltırız.
Bazen kavramların ardına saklanırız.
Bazen kavram kargaşası yaşarız.
Bazen kavramlar arasındaki farkı farkedemeyiz.
Ve bir süre sonra bakarız ki, kavramları işimize geldiği gibi kullanır olmuşuz...
Anlamını faklılaştırdığımız, içini boşalttığımız kavramların esiri oluruz toplumca...
İşte ANMAK ve ANLAMAK da bu haldeler!
***
Cumhuriyetimizin kurucusu Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk için onlarca yıldır belki onbinlerce kez anma törenleri yaptık.
Zorunlu anma törenleri yaptık.
Zorunlu olarak yapılan bu törenler bir süre sonra doğal olarak insanları zorladı ve bu anma tötenleri tüm anlamını yitirdi.
Belki de Atatürk'ün ilkelerini unutturmak isteyenlerin,
Atatürk'ü bir tabu haline getirerek itibarsızlaştırmak isteyenlerin bir oyunuydu bu.
Onlarca yıl boyunca Atatürk'ü anma programlarına, törenlerine harcanan enerji ve imkanlar Atatürk'ü millete anlatmak amacıyla harcanmış olsaydı eminim ki memleketimiz bugün çok daha gelişmiş bir ülke olurdu.
***
'' Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk'ün kurduğu gibi kalsaydı biz bugün Milliyetçi Hareket Partisi'ni kurmazdık!''
Ve bir gün bu cümleler döküldü vatan sevdalısı bir adamın dudaklarından...
Sıradan bir cümle değildir bu!
Bir siyasi oluşumun temelini oluşturacak bir söylem de değildir.
Cumhuriyet'in yeniden ilanı, Türk Milleti'nin yeniden uyanışı gibi bir cümledir bu cümle.
Bu cümleleri sarfeden 'ADAM' komünizm yanlısı cuntacıların sürgün ve işkencelerle sindirmek için yıllarca uğraştığı, ancak inandığı Türklük Davası'nın yaşaması ve gelecek nesillere aktarılması için direnen, büyük bir mücadelenin içine giren Alparslan TÜRKEŞ idi.
***
Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan Türk ve Türklük düşmanlığına karşı Nihal Atsız ve Ziya Gökalp gibi düşünce adamlarının başlattığı, Mustafa Kemal Atatürk'ün ''Ne mutlu Türküm diyene!'' sözleri ile zirveye ulaşan Anadolu'da Türklüğün Bekası mücadelesi Mareşal Atatürk'ün vefatı sonrasında gelen yönetimlerce durdurulmuş, yeniden Osmanlı'nın son dönemlerindeki düzeye çekilmişken Alparslan Türkeş çıkmış ve bu kutlu mücadeleyi ''CHP Atatürk'ün kurduğu gibi kalsaydı bir MHP'yi kurmazdık'' cümlesiyle yeniden başlatmıştır.
Bu cümle bir dava ateşinin yeniden yakılması, Türklüğün Beka mücadelesinin yeniden başlatılmasıdır.
***
ANMAK ve ANLAMAK!
İşte bütün meselemiz burada kilitlenmektedir.
Anmak elbette önemlidir.
Unutmamak için anmak gerekir.
Ancak anlamadan anmak bir nevi putperestlik olur.
Kişileri ululaştıran fikirleridir.
Atatürk yüce bir kimlik kazandıysa bunun tek sebebi verdiği kutlu mücadele ve savunduğumuz, inandığımız fikirleridir.
Bizim için aslolan Atatürk ya da Başbuğ Türkeş'in uğruna ömür harcadıkları toprağa dönüşen 'Naçiz bedenleri' bedenleri değil sonsuza kadar yaşatacağımız fikirleridir.
Bugün Ülkücü camia ve Türk Milleti Başbuğ Alparslan Türkeş'i layıkıyla anlayabilmiş olsaydı Türk'ün dünyaya açılan kapısı olan ülkemiz, halkın yaşam standartlarının en üst seviyede olduğu, bütün Türk dünyasına huzuru, barışı ve özgürlüğü götüren güçlü bir devlet olurdu.
***
Atatürk'ü anlamak yerine anmayı tercih ettik.
Çünkü böyle olsun istendi.
Atatürk'ü Türk Milleti'nin anlaması istenmedi.
Türk Milleti Atatürk'ü anlamış olsaydı onun zamanında açılan ve yurtdışına uçak satışı yapılan uçak fabrikası kapatılmaz, yerine yenileri açılır,
Otomobil fabrikalarımız gece gündüz yerli marka otomobillerimizi üretir,
Sanayide, tarımda, ekonomide ve demokraside dünya lideri olurduk.
Atatürk'ü anla(ya)madık!
Başbuğ geldi.
Atatürk'ün bizlere bıraktığı ve Türk düşmanlarının böğrüne saplamamızı istediği 6 OK'u anlayamadık, yaşatamadık, düşmanların böğrüne saplayamadık.
***
Başbuğ Alparslan Türkeş geldi.
Atatürk'ün 6 OK'unu geliştirip 9 IŞIK yaptı.
Atatürk'ten sonra yeniden karanlığa mahkum edilmek istenen Türk Milleti'nin yolunu aydınlatmak için 9 IŞIK yaktı yolumuza.
Bizler; bu 9 Işık'ın aydınlattığı yoldan yürüdüğümüz sürece Başbuğ Türkeş'i hiç unutmayacağız ki, analım!
Hep aklımızda,
Hep kalbimizde,
Hep yanımızda olacak!
9 Işık gönlümüzde ve beynimizde yandıkça Başbuğ Türkeş yaşayacak!
Bazen kavramların ardına saklanırız.
Bazen kavram kargaşası yaşarız.
Bazen kavramlar arasındaki farkı farkedemeyiz.
Ve bir süre sonra bakarız ki, kavramları işimize geldiği gibi kullanır olmuşuz...
Anlamını faklılaştırdığımız, içini boşalttığımız kavramların esiri oluruz toplumca...
İşte ANMAK ve ANLAMAK da bu haldeler!
***
Cumhuriyetimizin kurucusu Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk için onlarca yıldır belki onbinlerce kez anma törenleri yaptık.
Zorunlu anma törenleri yaptık.
Zorunlu olarak yapılan bu törenler bir süre sonra doğal olarak insanları zorladı ve bu anma tötenleri tüm anlamını yitirdi.
Belki de Atatürk'ün ilkelerini unutturmak isteyenlerin,
Atatürk'ü bir tabu haline getirerek itibarsızlaştırmak isteyenlerin bir oyunuydu bu.
Onlarca yıl boyunca Atatürk'ü anma programlarına, törenlerine harcanan enerji ve imkanlar Atatürk'ü millete anlatmak amacıyla harcanmış olsaydı eminim ki memleketimiz bugün çok daha gelişmiş bir ülke olurdu.
***
'' Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk'ün kurduğu gibi kalsaydı biz bugün Milliyetçi Hareket Partisi'ni kurmazdık!''
Ve bir gün bu cümleler döküldü vatan sevdalısı bir adamın dudaklarından...
Sıradan bir cümle değildir bu!
Bir siyasi oluşumun temelini oluşturacak bir söylem de değildir.
Cumhuriyet'in yeniden ilanı, Türk Milleti'nin yeniden uyanışı gibi bir cümledir bu cümle.
Bu cümleleri sarfeden 'ADAM' komünizm yanlısı cuntacıların sürgün ve işkencelerle sindirmek için yıllarca uğraştığı, ancak inandığı Türklük Davası'nın yaşaması ve gelecek nesillere aktarılması için direnen, büyük bir mücadelenin içine giren Alparslan TÜRKEŞ idi.
***
Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan Türk ve Türklük düşmanlığına karşı Nihal Atsız ve Ziya Gökalp gibi düşünce adamlarının başlattığı, Mustafa Kemal Atatürk'ün ''Ne mutlu Türküm diyene!'' sözleri ile zirveye ulaşan Anadolu'da Türklüğün Bekası mücadelesi Mareşal Atatürk'ün vefatı sonrasında gelen yönetimlerce durdurulmuş, yeniden Osmanlı'nın son dönemlerindeki düzeye çekilmişken Alparslan Türkeş çıkmış ve bu kutlu mücadeleyi ''CHP Atatürk'ün kurduğu gibi kalsaydı bir MHP'yi kurmazdık'' cümlesiyle yeniden başlatmıştır.
Bu cümle bir dava ateşinin yeniden yakılması, Türklüğün Beka mücadelesinin yeniden başlatılmasıdır.
***
ANMAK ve ANLAMAK!
İşte bütün meselemiz burada kilitlenmektedir.
Anmak elbette önemlidir.
Unutmamak için anmak gerekir.
Ancak anlamadan anmak bir nevi putperestlik olur.
Kişileri ululaştıran fikirleridir.
Atatürk yüce bir kimlik kazandıysa bunun tek sebebi verdiği kutlu mücadele ve savunduğumuz, inandığımız fikirleridir.
Bizim için aslolan Atatürk ya da Başbuğ Türkeş'in uğruna ömür harcadıkları toprağa dönüşen 'Naçiz bedenleri' bedenleri değil sonsuza kadar yaşatacağımız fikirleridir.
Bugün Ülkücü camia ve Türk Milleti Başbuğ Alparslan Türkeş'i layıkıyla anlayabilmiş olsaydı Türk'ün dünyaya açılan kapısı olan ülkemiz, halkın yaşam standartlarının en üst seviyede olduğu, bütün Türk dünyasına huzuru, barışı ve özgürlüğü götüren güçlü bir devlet olurdu.
***
Atatürk'ü anlamak yerine anmayı tercih ettik.
Çünkü böyle olsun istendi.
Atatürk'ü Türk Milleti'nin anlaması istenmedi.
Türk Milleti Atatürk'ü anlamış olsaydı onun zamanında açılan ve yurtdışına uçak satışı yapılan uçak fabrikası kapatılmaz, yerine yenileri açılır,
Otomobil fabrikalarımız gece gündüz yerli marka otomobillerimizi üretir,
Sanayide, tarımda, ekonomide ve demokraside dünya lideri olurduk.
Atatürk'ü anla(ya)madık!
Başbuğ geldi.
Atatürk'ün bizlere bıraktığı ve Türk düşmanlarının böğrüne saplamamızı istediği 6 OK'u anlayamadık, yaşatamadık, düşmanların böğrüne saplayamadık.
***
Başbuğ Alparslan Türkeş geldi.
Atatürk'ün 6 OK'unu geliştirip 9 IŞIK yaptı.
Atatürk'ten sonra yeniden karanlığa mahkum edilmek istenen Türk Milleti'nin yolunu aydınlatmak için 9 IŞIK yaktı yolumuza.
Bizler; bu 9 Işık'ın aydınlattığı yoldan yürüdüğümüz sürece Başbuğ Türkeş'i hiç unutmayacağız ki, analım!
Hep aklımızda,
Hep kalbimizde,
Hep yanımızda olacak!
9 Işık gönlümüzde ve beynimizde yandıkça Başbuğ Türkeş yaşayacak!
18 Mart 2018 Pazar
Türk'ün ANNELER GÜNÜ 18 Mart Olmalı!
Türk Milleti 1900'lü yılların başında insanlık tarihinin en büyük işgal ve soykırımlarından biriyle yüz yüze kalıyordu.
900 yıl süre Anadolu topraklarındaki Türk egemenliğini sona erdirmek ve Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından yok etmek için batılı devletler dört bir yandan saldırıyor, Arapların ve içimizdeki hainlerin de destekleriyle Cihan İmparatorluğu Osmanlı'yı bir avuç toprak parçasının içine hapsediyordu.
Ve bir Türk çıktı!
''Bir Türk Dünya'ya Bedeldir'' sözünün boş lakırdı olmadığını bütün dünyaya gösteren Türk Mustafa Kemal adlı genç bir Osmanlı subayıydı.
***
Türk'ün esaret altında yaşayamayacağını,
Türk'ün boyunduruk altına alınamayacağını,
Türk'e zincir vurulamayacağını,
Türk'ün yurdundan kovulamayacağını yedi düvel küffara bir kez daha haykıran Mustafa Kemal Atatürk!..
Yürüdü!
Neferlerine ''Size savaşmayı değil vatan için ölmeyi emrediyorum'' diye haykıran bu Türk'ün ardından bir millet yürüdü.
Hacılar, hocalar yürüdü.
Öğretmenler, memurlar yürüdü.
Kadınlar yürüdü.
Gençler yürüdü.
İhtiyarlar yürüdü.
Ve KINALI KUZULAR yürüdü vatan için ölüme gülerek yürüdü çocuklar...
***
Ne mübarek annelerdi onlar.
Elleri değil ayakları öpülesi anneler onlar.
Yüzlerinden nur akan, gözlerinden cesaret alevleri yükselen koca yürekli Türk anneleri...
Ayaklarına taş değmesine kıyamadıkları,
Öpmeye koklamaya doyamadıkları,
Alınlarında domuran ter damlacıklarının yere düşmesine bile kıyamayıp avuçlarıyla sildikleri, süt kokulu evlatlarının saçlarına kınalar sürüp vatana kurban olsunlar diye cepheye uğurlayan mübarek analar!
Türk'ün anaları!
''Türk'ün vatanı olmazsa neyleyim sırma saçlı kuzumu'' diyerek 15'lik kuzularını vatana kurban eden kutlu analar!
***
Ve biz!
O kınalı kuzuların mübarek annelerinin anneler gününü nasıl kutluyoruz!
Tarihin en destansı özgürlük savaşını verdiğimiz milletlerle aynı gün kutluyoruz.
Onların annelerinin gününde kutluyoruz!
Ne garip bir haldir.
Tarihte böylesine muazzam bir destana imza atan anne var mıdır!?
Hangi milletin anası 15 yaşında evladını vatan için kurban edip kınalarla uğurlamıştır!?
Ve biz Türk Milleti olarak,
Bugün o kınalı kuzuların ve analarının bizlere emanet ettiği şu vatan toprağında onların anısına 18 Mart'ta Anneler Günü kutlayamıyoruz!
Ne acı bir vaziyettir!
***
Bilmeyenler için söyleyelim.
Anneler Günü dünyanın bir çok ülkesinde farklı tarihlerde kutlanmaktadır.
Geneli Mayıs ayının 2. pazar günü olmakla birlikte bir çok ülke kendi milli ve manevi değerleri doğrultusunda kutlamaktadır Anneler Günü'nü.
Fakat kendisine has bir Anneler Günü tarihi belirlemeyi en çok hak eden Türk Milleti ne yazık ki bunu yapamıyor!
***
Buradan bir kez daha çağrıda bulunuyorum.
Başta sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, hükümetimize ve tüm siyasi partilerimize;
En önemlisi de aziz Türk Milleti'ne sesleniyorum.
Gelin bu tarih itibariyle Anneler Günü'nü Kınalı Kuzularımızın muhterem annelerinin anısına 18 Mart tarihinde kutlayalım!
Onlara olan vefa borcumuzu bir nebze de olsa bu şekilde ödemeye çalışalım!
900 yıl süre Anadolu topraklarındaki Türk egemenliğini sona erdirmek ve Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından yok etmek için batılı devletler dört bir yandan saldırıyor, Arapların ve içimizdeki hainlerin de destekleriyle Cihan İmparatorluğu Osmanlı'yı bir avuç toprak parçasının içine hapsediyordu.
Ve bir Türk çıktı!
''Bir Türk Dünya'ya Bedeldir'' sözünün boş lakırdı olmadığını bütün dünyaya gösteren Türk Mustafa Kemal adlı genç bir Osmanlı subayıydı.
***
Türk'ün esaret altında yaşayamayacağını,
Türk'ün boyunduruk altına alınamayacağını,
Türk'e zincir vurulamayacağını,
Türk'ün yurdundan kovulamayacağını yedi düvel küffara bir kez daha haykıran Mustafa Kemal Atatürk!..
Yürüdü!
Neferlerine ''Size savaşmayı değil vatan için ölmeyi emrediyorum'' diye haykıran bu Türk'ün ardından bir millet yürüdü.
Hacılar, hocalar yürüdü.
Öğretmenler, memurlar yürüdü.
Kadınlar yürüdü.
Gençler yürüdü.
İhtiyarlar yürüdü.
Ve KINALI KUZULAR yürüdü vatan için ölüme gülerek yürüdü çocuklar...
***
Ne mübarek annelerdi onlar.
Elleri değil ayakları öpülesi anneler onlar.
Yüzlerinden nur akan, gözlerinden cesaret alevleri yükselen koca yürekli Türk anneleri...
Ayaklarına taş değmesine kıyamadıkları,
Öpmeye koklamaya doyamadıkları,
Alınlarında domuran ter damlacıklarının yere düşmesine bile kıyamayıp avuçlarıyla sildikleri, süt kokulu evlatlarının saçlarına kınalar sürüp vatana kurban olsunlar diye cepheye uğurlayan mübarek analar!
Türk'ün anaları!
''Türk'ün vatanı olmazsa neyleyim sırma saçlı kuzumu'' diyerek 15'lik kuzularını vatana kurban eden kutlu analar!
***
Ve biz!
O kınalı kuzuların mübarek annelerinin anneler gününü nasıl kutluyoruz!
Tarihin en destansı özgürlük savaşını verdiğimiz milletlerle aynı gün kutluyoruz.
Onların annelerinin gününde kutluyoruz!
Ne garip bir haldir.
Tarihte böylesine muazzam bir destana imza atan anne var mıdır!?
Hangi milletin anası 15 yaşında evladını vatan için kurban edip kınalarla uğurlamıştır!?
Ve biz Türk Milleti olarak,
Bugün o kınalı kuzuların ve analarının bizlere emanet ettiği şu vatan toprağında onların anısına 18 Mart'ta Anneler Günü kutlayamıyoruz!
Ne acı bir vaziyettir!
***
Bilmeyenler için söyleyelim.
Anneler Günü dünyanın bir çok ülkesinde farklı tarihlerde kutlanmaktadır.
Geneli Mayıs ayının 2. pazar günü olmakla birlikte bir çok ülke kendi milli ve manevi değerleri doğrultusunda kutlamaktadır Anneler Günü'nü.
Fakat kendisine has bir Anneler Günü tarihi belirlemeyi en çok hak eden Türk Milleti ne yazık ki bunu yapamıyor!
***
Buradan bir kez daha çağrıda bulunuyorum.
Başta sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, hükümetimize ve tüm siyasi partilerimize;
En önemlisi de aziz Türk Milleti'ne sesleniyorum.
Gelin bu tarih itibariyle Anneler Günü'nü Kınalı Kuzularımızın muhterem annelerinin anısına 18 Mart tarihinde kutlayalım!
Onlara olan vefa borcumuzu bir nebze de olsa bu şekilde ödemeye çalışalım!
8 Ocak 2018 Pazartesi
İstanbul'da Eskişehirli olmak, Eskişehirsporlu olmak...
Gurbetçilik zor iştir efendim...
Çocukluğunuzu, gençliğinizi yüzlerce kilometre ötelerde bırakıp gelirsiniz gurbet ellere.
Rızık derdine düşüp, bilmediğiniz tanımadığınız, sokaklarında misket oynamadığınız, kaldırımlarında sek sek oynamadığınız, caddelerinde dostlarınızla gezmediğiniz koca bir kente gelip, bir "yabancı" olarak yaşamak zordur.
Hele ki; Eskişehirli iseniz!
Hele ki; Eskişehirspor sevdalısı iseniz işiniz daha da zordur.
***
Gurbette yaşamak zorunda kalan insanların tek sığınakları da hemşehri dernekleridir.
İstanbul gibi dünyanın en büyük kentlerinden birinde gurbeti yaşamak, İstanbul'un o keşmekeşi arasında yerel kültürümüze bağlı kalabilmek, geleneklerimizi, göreneklerimizi, anılarımızı, arkadaşlarımızı, dostlarımızı, akrabalarımızı unutmamak, unutmadan yaşayabilmek bu derneklerimizin varlığı ile sağlanmaktadır.
Biz de 7 Ocak 2018 Pazar günü bu derneklerimizden biri olan İstanbul Eskişehirli Yönetici ve İşadamları Derneği (ESYİAD)'nin genel kurul toplantısına katılma şerefine nail olduk.
***
ESYİAD Başkanı sayın Orhan Barda'nın açılış konuşmasıyla başlayan genel kurul toplantısında yeni yönetim kurulu oluşturuldu. Kartal ve Gebze'de faaliyet gösteren iki Eskişehirliler Derneği'nin yönetim kurulu başkanları da yeni yönetime seçildiler. Bu oldukça önemli bir gelişme. İstanbul ve Gebze'de faaliyet gösteren Eskişehir derneklerinin bir güç birliği içine girmesinin açık bir işaretidir.
Cumhuriyetimizin kurucusu Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "Seçkin insanlar" olarak tanımladığı Eskişehirliler İstanbul'da yeni bir güç birliği içinde varlıkları hissettirecekler.
Yaşamın her alanında varlıklarını hissettirmenin ilk adımını bu genel kurul toplantısında ata Eskişehirliler ESYİAD'ın öncülüğünde, Eskişehir için, Eskişehirliler için ve tabii ki Eskişehirspor için daha güzel hizmetler yapabilmenin heyecanı ile yeni bir adım attılar bu genel kurulda.
***
Yüzlerce Eskişehirli'nin birlikte kahvaltı yaptığı bu genel kurul toplantısında bir kez daha gördüğümüz gibi İstanbul'da yaşayan Eskişehirliler'in en büyük sıkıntısı İstanbul'un keşmekeşi arasında birbirlerinden uzak kalmak.
Bu toplantıya katılan Eskişehirliler arasında birbirini tanımayan bir çok insan gördük.
Birbirlerine çok yakın yerlerde ikamet etmelerine rağmen, birbirlerine çok yakın yerlerde iş yaşamlarını sürdürmelerine rağmen tanışamamış bir insan gördük.
Bu durumu ortadan kaldırmak için öncelikle bir "İSTANBUL'DA YAŞAYAN ESKİŞEHİRLİLER REHBERİ" yapmak elzem bir hal almıştır.
İstanbul'dami Eskişehirspor sevdalılarının bir araya geldiği BOĞAZIN KIRMIZI ŞİMŞEKLERİ DERNEĞİ'nin yönetim kurulu başkanı olarak buradan başta ESYİAD olmak üzere tüm derneklerimize çağrıda bulunuyorum.
Geliniz ilk aşamada bu konuyu ele alalım ve acilen gerekli çalışmaları yapalım.
***
Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün övgüsüne mazhar olacak kadar seçkin özelliklere sahip olan Eskişehirliler, İstanbul'da sosyal ve kültürel her alanda bir güç odağı haline gelmeyi becerek güçtedir. Bunun yolu da;
BİR OLMAKTAN,
İRİ OLMAKTAN,
DİRİ OLMAKTAN geçer.
Biz ESKİŞEHİRLİYİZ!
Uçak yaptık!
Otomobil yaptık!
Türk futbolunda devrim yaptık!
Daha neler yapabileceğimizi gösterme zamanı gelmedi mi!?
Çocukluğunuzu, gençliğinizi yüzlerce kilometre ötelerde bırakıp gelirsiniz gurbet ellere.
Rızık derdine düşüp, bilmediğiniz tanımadığınız, sokaklarında misket oynamadığınız, kaldırımlarında sek sek oynamadığınız, caddelerinde dostlarınızla gezmediğiniz koca bir kente gelip, bir "yabancı" olarak yaşamak zordur.
Hele ki; Eskişehirli iseniz!
Hele ki; Eskişehirspor sevdalısı iseniz işiniz daha da zordur.
***
Gurbette yaşamak zorunda kalan insanların tek sığınakları da hemşehri dernekleridir.
İstanbul gibi dünyanın en büyük kentlerinden birinde gurbeti yaşamak, İstanbul'un o keşmekeşi arasında yerel kültürümüze bağlı kalabilmek, geleneklerimizi, göreneklerimizi, anılarımızı, arkadaşlarımızı, dostlarımızı, akrabalarımızı unutmamak, unutmadan yaşayabilmek bu derneklerimizin varlığı ile sağlanmaktadır.
Biz de 7 Ocak 2018 Pazar günü bu derneklerimizden biri olan İstanbul Eskişehirli Yönetici ve İşadamları Derneği (ESYİAD)'nin genel kurul toplantısına katılma şerefine nail olduk.
***
ESYİAD Başkanı sayın Orhan Barda'nın açılış konuşmasıyla başlayan genel kurul toplantısında yeni yönetim kurulu oluşturuldu. Kartal ve Gebze'de faaliyet gösteren iki Eskişehirliler Derneği'nin yönetim kurulu başkanları da yeni yönetime seçildiler. Bu oldukça önemli bir gelişme. İstanbul ve Gebze'de faaliyet gösteren Eskişehir derneklerinin bir güç birliği içine girmesinin açık bir işaretidir.
Cumhuriyetimizin kurucusu Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "Seçkin insanlar" olarak tanımladığı Eskişehirliler İstanbul'da yeni bir güç birliği içinde varlıkları hissettirecekler.
Yaşamın her alanında varlıklarını hissettirmenin ilk adımını bu genel kurul toplantısında ata Eskişehirliler ESYİAD'ın öncülüğünde, Eskişehir için, Eskişehirliler için ve tabii ki Eskişehirspor için daha güzel hizmetler yapabilmenin heyecanı ile yeni bir adım attılar bu genel kurulda.
***
Yüzlerce Eskişehirli'nin birlikte kahvaltı yaptığı bu genel kurul toplantısında bir kez daha gördüğümüz gibi İstanbul'da yaşayan Eskişehirliler'in en büyük sıkıntısı İstanbul'un keşmekeşi arasında birbirlerinden uzak kalmak.
Bu toplantıya katılan Eskişehirliler arasında birbirini tanımayan bir çok insan gördük.
Birbirlerine çok yakın yerlerde ikamet etmelerine rağmen, birbirlerine çok yakın yerlerde iş yaşamlarını sürdürmelerine rağmen tanışamamış bir insan gördük.
Bu durumu ortadan kaldırmak için öncelikle bir "İSTANBUL'DA YAŞAYAN ESKİŞEHİRLİLER REHBERİ" yapmak elzem bir hal almıştır.
İstanbul'dami Eskişehirspor sevdalılarının bir araya geldiği BOĞAZIN KIRMIZI ŞİMŞEKLERİ DERNEĞİ'nin yönetim kurulu başkanı olarak buradan başta ESYİAD olmak üzere tüm derneklerimize çağrıda bulunuyorum.
Geliniz ilk aşamada bu konuyu ele alalım ve acilen gerekli çalışmaları yapalım.
***
Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün övgüsüne mazhar olacak kadar seçkin özelliklere sahip olan Eskişehirliler, İstanbul'da sosyal ve kültürel her alanda bir güç odağı haline gelmeyi becerek güçtedir. Bunun yolu da;
BİR OLMAKTAN,
İRİ OLMAKTAN,
DİRİ OLMAKTAN geçer.
Biz ESKİŞEHİRLİYİZ!
Uçak yaptık!
Otomobil yaptık!
Türk futbolunda devrim yaptık!
Daha neler yapabileceğimizi gösterme zamanı gelmedi mi!?
10 Ekim 2017 Salı
ESKÜYAD Gecesi'nde bir daha haykırdık: YAŞASIN ESKİŞEHİR!
Eskişehir'i sevmek!...
Anladım ki, Eskişehir'i sevmek için Eskişehirli olmaya gerek yok...
Eskişehir, Türkiye'dir...
Türkiye'yi seven, Türkiye'ye sevdalı herkes Eskişehir'i sevmeli.
"Bu özlem bizim"
Böyle haykırıyordu, Tepebaşı Belediyesi ANNELER TİYATRO TOPLULUĞU...
Eskişehirliler Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nin Eskişehir'in Düşman İşgali'nden Kurtuluş yıldönümü dolayısıyla İstanbul Kartal'da düzenlediği gecede sahneye çıkan bu tiyatro topluluğu bizleri kurtuluş Savaşı yıllarına aldı götürdü.
Onlar annelerdi!
Kınalı Kuzular'ın anneleri...
***
Amatör bir topluluk olmalarına rağmen bizlere öylesine güzel bir oyun sergiledikler ki, salonda gözyaşlarını akıtmayan kalmadı.
Bir milletin yeniden doğuşunu canlandırdılar.
Kınalı kuzuları ve analarını canlandırdılar.
İşte tam o an, "Eskişehir'i sevmek için Eskişehirli olmama gerek yok" dedim.
Bu kutlu vatanda yaşamanın bir vecibesidir Eskişehir'i sevmek.
Ve bizler Türk'ün dünya tarihinde yazdığı son destan olan Kurtuluş Savaşı'nın en can alıcı noktasını sahnede yeniden canlandıran bu kutlu insanlara yani Tepebaşı Belediyesi ANNELER TİYATRO TOPLULUĞU'na bir kez daha teşekkür ediyoruz.
***
ESKÜYAD'ın düzenlediği kutlama gecesinde coşkulu bir kalabalık vardı.
Eskişehirli sanatçı Mustafa Gökçe'nin sahneye çıkmasıyla coşku daha da arttı.
Eskişehir türkülerini ve gençlik yıllarımızın en güzel şarkılarını hep birlikte söyledik.
Sanatçı Mustafa Gökçe'den sonra hepimizin büyük bir heyecanla beklediği Eskişehirliler'in ve Eskişehirsporlular'ın sevgilisi Mithat Körler sahneye çıktı.
Ve tabii ki;
ESKİŞEHİRSPOR MARŞI!
Salonu dolduran herkes ellerinde ESES ve Türk bayrakları ile çılgınlar gibi eşlik etti.
Bize her yer tribündü!
Camiamıza böylesine coşku ve ruh dolu bir marş kazandırdığı için sevgili Mithat Körler'e sonsuz teşekkürler ediyoruz.
***
Omuz omuza girdik...
Yüreklerimiz kabarmıştı...
Yumruklarımız havada hınç dolu savruluyordu...
Bayraklarımızı daha yukarılara kaldırmak için parmak uçlarımızı bile kullanıyorduk...
Kadın, erkek, çoluk çocuk...
Tek nefes, tek ses:
ES ES ES Kİ Kİ Kİ ESKİ ESKİ ES!!!
Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen ES!
Bir kere yetmedi.
Bir daha söyledik aynı coşku ile,
Aynı hasret ile...
***
Gurbette çok büyük bir coşku yaşamıştık.
Ve bu coşkulu anları bize yaşatan Eskişehirliler Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nin tüm yöneticilerine başkanımız sayın Recayi Konakçı nezdinde tek tek teşekkür ediyoruz. Bu gecenin hazırlanmasında, konukların karşılanmasında ve gece boyunca çalışan emek veren tüm hemşehrilerimize sonsuz teşekkürler.
Ayrıca bu güzel gecenin gerçekleşmesinde muazzam destekleri olan Kartal Belediye Başkanı sayın Altınok ÖZ'e de sonsuz teşekkürler.
***
Söylenecek çok söz var bu güzel geceyle ilgili.
Ancak Eskişehirliler ile ilgili olarak sözlerin en güzelini sizlerle paylaşarak yazımı sonlandırmak istiyorum:
"Eskişehir halkı, seçkin özelliklerle bezenmiş bir halktır. Eskişehir halkı, bize çok yardımda bulunmuştur."
15 Ocak 1923
Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk
Anladım ki, Eskişehir'i sevmek için Eskişehirli olmaya gerek yok...
Eskişehir, Türkiye'dir...
Türkiye'yi seven, Türkiye'ye sevdalı herkes Eskişehir'i sevmeli.
"Bu özlem bizim"
Böyle haykırıyordu, Tepebaşı Belediyesi ANNELER TİYATRO TOPLULUĞU...
Eskişehirliler Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nin Eskişehir'in Düşman İşgali'nden Kurtuluş yıldönümü dolayısıyla İstanbul Kartal'da düzenlediği gecede sahneye çıkan bu tiyatro topluluğu bizleri kurtuluş Savaşı yıllarına aldı götürdü.
Onlar annelerdi!
Kınalı Kuzular'ın anneleri...
***
Amatör bir topluluk olmalarına rağmen bizlere öylesine güzel bir oyun sergiledikler ki, salonda gözyaşlarını akıtmayan kalmadı.
Bir milletin yeniden doğuşunu canlandırdılar.
Kınalı kuzuları ve analarını canlandırdılar.
İşte tam o an, "Eskişehir'i sevmek için Eskişehirli olmama gerek yok" dedim.
Bu kutlu vatanda yaşamanın bir vecibesidir Eskişehir'i sevmek.
Ve bizler Türk'ün dünya tarihinde yazdığı son destan olan Kurtuluş Savaşı'nın en can alıcı noktasını sahnede yeniden canlandıran bu kutlu insanlara yani Tepebaşı Belediyesi ANNELER TİYATRO TOPLULUĞU'na bir kez daha teşekkür ediyoruz.
***
ESKÜYAD'ın düzenlediği kutlama gecesinde coşkulu bir kalabalık vardı.
Eskişehirli sanatçı Mustafa Gökçe'nin sahneye çıkmasıyla coşku daha da arttı.
Eskişehir türkülerini ve gençlik yıllarımızın en güzel şarkılarını hep birlikte söyledik.
Sanatçı Mustafa Gökçe'den sonra hepimizin büyük bir heyecanla beklediği Eskişehirliler'in ve Eskişehirsporlular'ın sevgilisi Mithat Körler sahneye çıktı.
Ve tabii ki;
ESKİŞEHİRSPOR MARŞI!
Salonu dolduran herkes ellerinde ESES ve Türk bayrakları ile çılgınlar gibi eşlik etti.
Bize her yer tribündü!
Camiamıza böylesine coşku ve ruh dolu bir marş kazandırdığı için sevgili Mithat Körler'e sonsuz teşekkürler ediyoruz.
***
Omuz omuza girdik...
Yüreklerimiz kabarmıştı...
Yumruklarımız havada hınç dolu savruluyordu...
Bayraklarımızı daha yukarılara kaldırmak için parmak uçlarımızı bile kullanıyorduk...
Kadın, erkek, çoluk çocuk...
Tek nefes, tek ses:
ES ES ES Kİ Kİ Kİ ESKİ ESKİ ES!!!
Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen ES!
Bir kere yetmedi.
Bir daha söyledik aynı coşku ile,
Aynı hasret ile...
***
Gurbette çok büyük bir coşku yaşamıştık.
Ve bu coşkulu anları bize yaşatan Eskişehirliler Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nin tüm yöneticilerine başkanımız sayın Recayi Konakçı nezdinde tek tek teşekkür ediyoruz. Bu gecenin hazırlanmasında, konukların karşılanmasında ve gece boyunca çalışan emek veren tüm hemşehrilerimize sonsuz teşekkürler.
Ayrıca bu güzel gecenin gerçekleşmesinde muazzam destekleri olan Kartal Belediye Başkanı sayın Altınok ÖZ'e de sonsuz teşekkürler.
***
Söylenecek çok söz var bu güzel geceyle ilgili.
Ancak Eskişehirliler ile ilgili olarak sözlerin en güzelini sizlerle paylaşarak yazımı sonlandırmak istiyorum:
"Eskişehir halkı, seçkin özelliklerle bezenmiş bir halktır. Eskişehir halkı, bize çok yardımda bulunmuştur."
15 Ocak 1923
Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk
7 Eylül 2017 Perşembe
Bu teröristlere (!) iyi bakın!
Çok zaman geçmedi aradan.
Bir kaç gün önce.
Belki bir iki hafta.
Hafızalarımız tap taze.
Eskişehirspor sevdalılarına yapılan şafak operasyon...
Ve son derece masumane işlediği bir tribün suçundan dolayı "terörist" muamelesi yapılan Eskişehirspor sevdalıları...
O terörist yaftasının acısı halen yüreklerimizdeki tazeliğini koruyor.
Eskişehir'deki milli maçın sevinci bile o acıyı silemedi yüreklerimizden.
***
Şundan bütün futbolseverler ve Türk kamuoyu emin olsun ki, işlenen bu suçundan dolayı en ağır ceza bile verilse Eskişehirspor sevdalılarının canı bu kadar yanmazdı.
Ancak ülkemizin milli bütünlüğüne kasteden bölücü ve darbeci teröristler gibi şafak operasyonları düzenlenmesi derin acılar açtı yüreklerimizde.
Onlarca taraftarımıza yöneltilen terörist yaftası onbinlerce yürekte derin yaralar açtı.
Kimdi bu yaftayı boynumuza takanlar?
TFF mi?
Antalya valisi mi?
Eskişehir valisi mi?
Eskişehir emniyeti mi?
Yoksa karanlıkta kalacak olan karanlık güçler mi?
***
Hiç kimse hiç bir açıklama yapmadı.
TFF suskun.
Emniyet suskun.
Valilikler suskun.
İşin kötüsü futbol kamuoyu suskun.
Hiçbir gazeteci, yazar, çizer, yorumcu ne kadar eli klavyeye basan, ağzı laf yapan zevat varsa hepsi sustu.
Milli Takımımızın oynayacağı hayati bir maç öncesinde, Milli Takım'ın tek avantajı olan Eskişehirspor taraftarına bu terörist yaftasının asılmasına kimse sesini çıkarmadı.
Tribünde meşale yakmak suçunu işleyen gencecik insanlar bir şafak operasyonuyla tek tek evlerinden alındı.
Bütün Türkiye bu zulmü sadece izledi!
***
Belki farklı hesaplar vardı bu saçmalığın ve zulmün altında.
Böylesine hayati bir maçın kader adamı olan "12. Adam"ı küstürüp, Milli Takım'ın yeni bir hezimet yaşamasını mı hesaplıyorlardı!?
Bilemiyoruz!
Bildiğimiz tek gerçek var.
"ESKİŞEHİR HALKI SEÇKİN ÖZELLİKLERE BEZENMİŞ BİR HALKTIR"
Evet, Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında böyle demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Eskişehir halkının özelliklerini çok iyi biliyordu Atatürk.
Devletine küsmez,
Milletine küsmez,
Vatanına küsmez,
Bayrağına küsmez,
Dinine, diyanetine küsmez
Ve elbette
MİLLİ TAKIMINA DA KÜSMEZ!
***
Öyle oldu.
Milli maç öncesinde münferit olarak "Milli maçta TFF'ye bize yaptığı muamelenin cevabını verelim, maça gitmeyelim, gidersek protesto edelim" tarzı intikam kokan söylemlere tüm tribün gurubu liderlerimizden tokat gibi bir cevap geldi.
"Eskişehirspor taraftarı durum ne olarsa olsun MİLLİ TAKIMINA KÜSMEZ, Küsen bizden değildir!"
Maçtan önce sosyal medyada paylaşmıştım:
"Milli Takım'ın Hırvtistan karşısındaki tek kozu Eskişehir tribünleridir"
Öyle oldu.
Birilerinin terörist diye yaftaladığı Eskişehir halkı o seçkin özellikleriyle omuz omuza, yürek yüreğe vererek büyük bir destek verdi ve Milli Takım'a o golü attırdı.
Şimdi dana bir kaç gün önce o tribünlere terörist yaftası asılmasına sessiz kalan tüm Türkiye Eskişehir tribünlerini alkışlıyor.
***
O hainlere verilecek en güzel cevap da buydu işte.
Eskişehir tribünlerini alkışlayanları biz de alkışlıyoruz.
Bu maç sonrasında tüm ülkemize Eskişehir tribünlerini anlatan medyamızdan bu teröristlere (!) yapılan haksızlıkları da dile getirmesini istiyoruz.
Bu teröristlere iyi bakın.
Ellerinde Türk bayrakları ile kendilerine yapılan büyük zulme rağmen millet aşkıyla tribündeydiler.
Varolsunlar!
Hükümetimizin spor yasasını bir kez daha gözden geçirmesini ve böylesine vatansever insanların bir kere daha terörist yaftası yemesine engel olmasını diliyoruz...
Bir kaç gün önce.
Belki bir iki hafta.
Hafızalarımız tap taze.
Eskişehirspor sevdalılarına yapılan şafak operasyon...
Ve son derece masumane işlediği bir tribün suçundan dolayı "terörist" muamelesi yapılan Eskişehirspor sevdalıları...
O terörist yaftasının acısı halen yüreklerimizdeki tazeliğini koruyor.
Eskişehir'deki milli maçın sevinci bile o acıyı silemedi yüreklerimizden.
***
Şundan bütün futbolseverler ve Türk kamuoyu emin olsun ki, işlenen bu suçundan dolayı en ağır ceza bile verilse Eskişehirspor sevdalılarının canı bu kadar yanmazdı.
Ancak ülkemizin milli bütünlüğüne kasteden bölücü ve darbeci teröristler gibi şafak operasyonları düzenlenmesi derin acılar açtı yüreklerimizde.
Onlarca taraftarımıza yöneltilen terörist yaftası onbinlerce yürekte derin yaralar açtı.
Kimdi bu yaftayı boynumuza takanlar?
TFF mi?
Antalya valisi mi?
Eskişehir valisi mi?
Eskişehir emniyeti mi?
Yoksa karanlıkta kalacak olan karanlık güçler mi?
***
Hiç kimse hiç bir açıklama yapmadı.
TFF suskun.
Emniyet suskun.
Valilikler suskun.
İşin kötüsü futbol kamuoyu suskun.
Hiçbir gazeteci, yazar, çizer, yorumcu ne kadar eli klavyeye basan, ağzı laf yapan zevat varsa hepsi sustu.
Milli Takımımızın oynayacağı hayati bir maç öncesinde, Milli Takım'ın tek avantajı olan Eskişehirspor taraftarına bu terörist yaftasının asılmasına kimse sesini çıkarmadı.
Tribünde meşale yakmak suçunu işleyen gencecik insanlar bir şafak operasyonuyla tek tek evlerinden alındı.
Bütün Türkiye bu zulmü sadece izledi!
***
Belki farklı hesaplar vardı bu saçmalığın ve zulmün altında.
Böylesine hayati bir maçın kader adamı olan "12. Adam"ı küstürüp, Milli Takım'ın yeni bir hezimet yaşamasını mı hesaplıyorlardı!?
Bilemiyoruz!
Bildiğimiz tek gerçek var.
"ESKİŞEHİR HALKI SEÇKİN ÖZELLİKLERE BEZENMİŞ BİR HALKTIR"
Evet, Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında böyle demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Eskişehir halkının özelliklerini çok iyi biliyordu Atatürk.
Devletine küsmez,
Milletine küsmez,
Vatanına küsmez,
Bayrağına küsmez,
Dinine, diyanetine küsmez
Ve elbette
MİLLİ TAKIMINA DA KÜSMEZ!
***
Öyle oldu.
Milli maç öncesinde münferit olarak "Milli maçta TFF'ye bize yaptığı muamelenin cevabını verelim, maça gitmeyelim, gidersek protesto edelim" tarzı intikam kokan söylemlere tüm tribün gurubu liderlerimizden tokat gibi bir cevap geldi.
"Eskişehirspor taraftarı durum ne olarsa olsun MİLLİ TAKIMINA KÜSMEZ, Küsen bizden değildir!"
Maçtan önce sosyal medyada paylaşmıştım:
"Milli Takım'ın Hırvtistan karşısındaki tek kozu Eskişehir tribünleridir"
Öyle oldu.
Birilerinin terörist diye yaftaladığı Eskişehir halkı o seçkin özellikleriyle omuz omuza, yürek yüreğe vererek büyük bir destek verdi ve Milli Takım'a o golü attırdı.
Şimdi dana bir kaç gün önce o tribünlere terörist yaftası asılmasına sessiz kalan tüm Türkiye Eskişehir tribünlerini alkışlıyor.
***
O hainlere verilecek en güzel cevap da buydu işte.
Eskişehir tribünlerini alkışlayanları biz de alkışlıyoruz.
Bu maç sonrasında tüm ülkemize Eskişehir tribünlerini anlatan medyamızdan bu teröristlere (!) yapılan haksızlıkları da dile getirmesini istiyoruz.
Bu teröristlere iyi bakın.
Ellerinde Türk bayrakları ile kendilerine yapılan büyük zulme rağmen millet aşkıyla tribündeydiler.
Varolsunlar!
Hükümetimizin spor yasasını bir kez daha gözden geçirmesini ve böylesine vatansever insanların bir kere daha terörist yaftası yemesine engel olmasını diliyoruz...
17 Haziran 2017 Cumartesi
CHP, Karayolunda değil; İktidar yolunda yürümelidir!
Kemal Kılıçdaroğlu...
Deniz Baykal'a yapılan kaset operasyonu ile CHP'nin başına atanan siyasetçi.
Bir kaset operasyonu ile bir anda CHP'nin lideri oluverdi.
Baykal'a yönelik kaset operasyonu yapılmadan önce "Baykal gitsin, CHP tek başına iktidar olur" algısı estirenlerin umudu.
"Türkiye'nin Gandi'si" dediler...
Alladılar, pulladılar ama aradan bunca yıl geçmesine rağmen bir arpa boyu "yol" gidemediler...
CHP, yerinde saydı.
Çoğu zaman Baykal döneminden geriye düştü.
Bir çok samimi CHP'li'nin kafasında "Acaba Baykal kalsaydı daha mı iyi olurdu!?" sorusu belirdi.
***
Evet, Kılıçdaroğlu yürüyor...
Sokaklarda yürüyor.
Caddelerde yürüyor.
Kaldırımlarda yürüyor.
Yürümeyen yürüyen merdivenlerde bile yürüyor.
Şimdi de Karayolu'nda yürüyor.
Siyasi yaşamı boyunca asıl yürümesi gereken yol olan "İktidar Yolu"nda yürüyemeyen Kılıçdaroğlu her türlü yolda yürümeye devam ediyor.
***
Ey Kılıçdaroğlu!
Seni o makama getirenler senden iktidar yürüyüşü bekliyor.
Sana ve CHP'ye oy veren vatandaşlar, seni iktidar yolunda yürümen için TBMM'ye yolladılar.
Artık "titre ve kendine dön!"
İstanbul'u,
Ankara'yı,
Antalya'yı,
Beyoğlu'nu,
Fatih'i,
Kağıthane'yi gümüş tepside teslim ettiğiniz AKP'den geri alman için seni Genel Başkan yaptılar, insanlar sana bunun için umut bağladılar.
***
Ne demişti Demirel;
"Yollar yörümekle aşınmaz!"
Asfalt aşınmaz, ayakkabının tabanı ve ökçesi aşınır.
Başka da bir işe yaramaz senin karayolundaki yürüyüşün.
Siyasi alandaki yürüyüşünün başarasızlığını,
İktidar yolundaki yürüyüşünün beceriksizliğini milleti sokaklara çağırarak örtemezsin.
CHP seçmeni senden yeni stratejiler üretmeni bekliyor.
Atatürk'ün kurduğu partiyi yeniden iktidar yapmanın yollarına bak sayın Kılıçdaroğlu.
Atatürk'ün kurduğu ülkede,
Atatürk'ün kurduğu parti neden iktidar olamıyor sorusunun cevabını ver bu millete ey Kılıçdaroğlu.
***
Atatürk'ün ölümünden sonra, CHP'nin ortaya koyduğu politikalar neden iktidar yolundan gidemedi? CHP varoldukça neden din tüccarları iktidar oldu?
Sen bırak karayolunda şov yapmayı da otur masana bu soruların cevabını çöz!
CHP seçmenini aptal yerine koyduğunuz yeter!
Türk Milleti'ni dön tüccarlarına mahkum ettiğiniz yeter!
Önümüzde bir yerel seçim var.
Bu yerel seçimde İstanbul'u nasıl geri alacaksın onun derdine düş sen ey yollara düşen Kılıçdaroğlu!
***
Beceriksiz,
Liyakatsiz
ve ihanet çemberinin içine düşen siyasetçilerinle sen bu ülkeyi aydınlığa değil daha karanlık kör kuyulara itiyorsun.
Buradan CHP seçmeni ve samimi CHP'li yöneticileri uyarıyorum.
CHP önümüzdeki yerel seçimde son kalelerinden biri olan Eskişehir'i de kaybedecek!
Eskişehir halkının değerlerine zerre saygısı olmayan, Eskişehir halkını uzaktan yakından tanımayan milletvekilleriniz sayesinde Eskişehir de düşecek ve bunun da tek sebebi karayollarının gülü Kılıçdaroğlu olacaktır.
***
Kılıçdaroğlu, bir kaset operasyonu ile ele geçirdiği o koltuktan derhal inmelidir.
CHP'nin içinde o koltuğu doldurabilecek, gerçekten Cumhuriyet değerlerini özümsemiş, Atatürk ilkelerine inanmış, terör örgüterinin kıskacına düşmemiş yurtsever insanlar vardır.
O gerçek CHP'liler operasyonla gelen Kılıçdaroğlu'nu o koltuktan indiremezse belki de yeni bir operasyonla CHP'nin başına bir topuklu efe getirilebilir.
CHP, Kılıçdaroglu ile siyasi anlamda tükenişin eşiğine getirilmiştir.
Bu tükenişin çaresi karayollarında değil, TBMM'dedir, siyaset kurumundadır.
Vatanını, milletini, bayrağını seven, Atatürk ilkelerine bağlı CHP'liler derhal harekete geçmeli ve Atatürk'ün partisini bölücü terör örgütlerinin siyasi örgütlenmesi olmaktan kurtarmalıdırlar....
Deniz Baykal'a yapılan kaset operasyonu ile CHP'nin başına atanan siyasetçi.
Bir kaset operasyonu ile bir anda CHP'nin lideri oluverdi.
Baykal'a yönelik kaset operasyonu yapılmadan önce "Baykal gitsin, CHP tek başına iktidar olur" algısı estirenlerin umudu.
"Türkiye'nin Gandi'si" dediler...
Alladılar, pulladılar ama aradan bunca yıl geçmesine rağmen bir arpa boyu "yol" gidemediler...
CHP, yerinde saydı.
Çoğu zaman Baykal döneminden geriye düştü.
Bir çok samimi CHP'li'nin kafasında "Acaba Baykal kalsaydı daha mı iyi olurdu!?" sorusu belirdi.
***
Evet, Kılıçdaroğlu yürüyor...
Sokaklarda yürüyor.
Caddelerde yürüyor.
Kaldırımlarda yürüyor.
Yürümeyen yürüyen merdivenlerde bile yürüyor.
Şimdi de Karayolu'nda yürüyor.
Siyasi yaşamı boyunca asıl yürümesi gereken yol olan "İktidar Yolu"nda yürüyemeyen Kılıçdaroğlu her türlü yolda yürümeye devam ediyor.
***
Ey Kılıçdaroğlu!
Seni o makama getirenler senden iktidar yürüyüşü bekliyor.
Sana ve CHP'ye oy veren vatandaşlar, seni iktidar yolunda yürümen için TBMM'ye yolladılar.
Artık "titre ve kendine dön!"
İstanbul'u,
Ankara'yı,
Antalya'yı,
Beyoğlu'nu,
Fatih'i,
Kağıthane'yi gümüş tepside teslim ettiğiniz AKP'den geri alman için seni Genel Başkan yaptılar, insanlar sana bunun için umut bağladılar.
***
Ne demişti Demirel;
"Yollar yörümekle aşınmaz!"
Asfalt aşınmaz, ayakkabının tabanı ve ökçesi aşınır.
Başka da bir işe yaramaz senin karayolundaki yürüyüşün.
Siyasi alandaki yürüyüşünün başarasızlığını,
İktidar yolundaki yürüyüşünün beceriksizliğini milleti sokaklara çağırarak örtemezsin.
CHP seçmeni senden yeni stratejiler üretmeni bekliyor.
Atatürk'ün kurduğu partiyi yeniden iktidar yapmanın yollarına bak sayın Kılıçdaroğlu.
Atatürk'ün kurduğu ülkede,
Atatürk'ün kurduğu parti neden iktidar olamıyor sorusunun cevabını ver bu millete ey Kılıçdaroğlu.
***
Atatürk'ün ölümünden sonra, CHP'nin ortaya koyduğu politikalar neden iktidar yolundan gidemedi? CHP varoldukça neden din tüccarları iktidar oldu?
Sen bırak karayolunda şov yapmayı da otur masana bu soruların cevabını çöz!
CHP seçmenini aptal yerine koyduğunuz yeter!
Türk Milleti'ni dön tüccarlarına mahkum ettiğiniz yeter!
Önümüzde bir yerel seçim var.
Bu yerel seçimde İstanbul'u nasıl geri alacaksın onun derdine düş sen ey yollara düşen Kılıçdaroğlu!
***
Beceriksiz,
Liyakatsiz
ve ihanet çemberinin içine düşen siyasetçilerinle sen bu ülkeyi aydınlığa değil daha karanlık kör kuyulara itiyorsun.
Buradan CHP seçmeni ve samimi CHP'li yöneticileri uyarıyorum.
CHP önümüzdeki yerel seçimde son kalelerinden biri olan Eskişehir'i de kaybedecek!
Eskişehir halkının değerlerine zerre saygısı olmayan, Eskişehir halkını uzaktan yakından tanımayan milletvekilleriniz sayesinde Eskişehir de düşecek ve bunun da tek sebebi karayollarının gülü Kılıçdaroğlu olacaktır.
***
Kılıçdaroğlu, bir kaset operasyonu ile ele geçirdiği o koltuktan derhal inmelidir.
CHP'nin içinde o koltuğu doldurabilecek, gerçekten Cumhuriyet değerlerini özümsemiş, Atatürk ilkelerine inanmış, terör örgüterinin kıskacına düşmemiş yurtsever insanlar vardır.
O gerçek CHP'liler operasyonla gelen Kılıçdaroğlu'nu o koltuktan indiremezse belki de yeni bir operasyonla CHP'nin başına bir topuklu efe getirilebilir.
CHP, Kılıçdaroglu ile siyasi anlamda tükenişin eşiğine getirilmiştir.
Bu tükenişin çaresi karayollarında değil, TBMM'dedir, siyaset kurumundadır.
Vatanını, milletini, bayrağını seven, Atatürk ilkelerine bağlı CHP'liler derhal harekete geçmeli ve Atatürk'ün partisini bölücü terör örgütlerinin siyasi örgütlenmesi olmaktan kurtarmalıdırlar....
29 Aralık 2016 Perşembe
Devlet, tarikatların esaretinden kurtarılmalıdır...
Ülkemizde din merkezli politika Adnan Menderes'in Demokrat Partisi'nden bu yana sürmektedir.
Dinin politik bir araç olarak kullanılmasının en büyük nedenlerinden birisi de İsmet İnönü ve CHP'nin Türkçe Ezan dayatması başka olmak üzere dini değerlere karşı yürüttüğü politikalardır.
Atatürk'ün başlattığı "Dinin tarikat ve cemaatlerin esaretinden kurtarılması" çalışmalarını Atatürk sonrası CHP yönetimi sert uygulamalarla "din karşıtlığı" düzeyine getirmiştir.
***
Atatürk şunu çok iyi biliyordu:
Tüm tarikat yapılanmalarına göre "Devlet kafirdir" ve İslamlaştırılması gerekir.
Bunu bildiğinden dolayı tüm dini yapılanmalara son vermiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurarak devletin dinsiz olmadığını milletine anlatmıştı.
Elbette bu duruma karşı çıkan pek çok tarikat mensubu içten içten mücadele etmişti.
Bu mücadele günümüze kadar sürmüş ve geleneksel siyasetçilerin de büyük katkısıyla devletin en üst kademelerine sızacak kadar gelişmişlerdi.
***
"Bunlar dindar zarar gelmez"
"Bunlar Müslüman"
"Bunlar namaz kılıyor"
Gibi sözlerle devlet kademelerinde görev almalarına göz yumulan ve desteklenen Nurculara bağlı Gülen cemaatinin askerimize, milletimize, polisimize nasıl kahpece bir saldırı içine girdiği acı bir şekilde tecrübe ettik.
Yıllarca "Ümmetin kardeşliği" safsatasıyla devletimizi yönetenleri "Kandırmışlar" ve vakti gelince de ülkemizi bir iç savaşın içine çekebilmek için bir darbe girişiminde bulunmuşlardı.
Yıllarca destek verir gibi göründükleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a öldürmek için türlü senaryolar yazmışlar ancak başarılı olamamışlardır.
***
15 Temmuz ihanet kalkışması sonrasında gördük ki, bu devlete, bu millete ve bu devleti yönetenlere sahip çıkan yine Ülkücü camia olmuştur.
Varlık sebebi VATAN, MİLLET, DEVLET olan Ülkücü camia, din kardeşliğinden dem vurarak din kardeşine karşı darbe girişiminde bulunan vatanına milletine devletine ihanet eden tarikat unsurlarına karşı devletin ve devleti yönetenlerin yanında yer almıştır.
***
Devleti yönetenler kandırıldık dediler.
Biz de eyvallah dedik.
Bir daha kandırılmayın dedik.
Ancak içinde bulunduğumuz duruma baktığımız vakit, devletimizi yönetenler kandırılmak için adeta çaba sarfediyorlar.
Dini kendisine kalkan yaparak ülkemizi uçurumun eşiğine getiren bir cemaatin pençesinden kurtulan hükumet yeni cemaatlerin pençesine düşmektedir.
***
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın okuduğu İstanbul İmam Hatip Lisesi benim de lis tahsilimi yaptığım okuldur.
Bu okulda okurken bir cemaatin bizlere İmam - Hatip yerine İmam Hatap, yani "ODUN İMAM" dediklerini çok iyi bilirim.
Kravat taktığımız için bizi kafir ilan eden, devletin okulunda okuduğumuz için bizi "devletin odun imamları" şeklinde nitelendiren bir cemaat bugün hükumet ve Recep Tayyip Erdoğan' destek veren bir görüntü içinde devletin içine sızmaktadır.
Bu insanlar bir zamanlar Recep Tayyip Erdoğan'a ODUN İMAM diyordu.
Şimdi ise, "Ümmetin Lideri" tarzı yakıştırmalarla Ona yaklaşıyor ve tabiri caiz ise ona tavlayarak kendilerine geniş bir faaliyet alanı açıyorlar.
***
Bugün aynı cemaat, kendilerince bir strateji olan "TAKIYYE" yaparak, yani insanları kandırarak "Odun İmam"a (!) destek veriyorlar.
Bunlar FETÖ'den daha tehlikeli bir yapıya sahiptirler.
Bu tür cemaat yapılanmalarının IŞİD'e destek verdiklerini biliyoruz.
Ve buradan Fetö ile ilgili zamanında yaptığımız uyarılar gibi bir kez daha uyarıyoruz.
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk ilkelerine sahip çıkmalı, Atatürk ilkelerinin en katı şekilde uygulanmasını sağlayarak devletimizi cemaatlerin sızma girişimlerinden kurtarmalıdırlar...
MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin yıllar önce Fetö için yaptığı uyarıyı hepimiz iyi anımsıyoruz.
"Gülen cemaatinin faaliyetlerini durdurun, aksi takdirde bunlar en önce sizin başınıza bela olacaklar" demişti Devlet Bahçeli ve ne yazık ki haklı çıktı!
Şimdi bir kez de biz uyarıyoruz.
Bu tarikat ve cemaat yapılanmalarına verdiğiniz desteği çekin aksi takdirde zamanı gelince önce sizin başınıza bela olacaklar...
Dinin politik bir araç olarak kullanılmasının en büyük nedenlerinden birisi de İsmet İnönü ve CHP'nin Türkçe Ezan dayatması başka olmak üzere dini değerlere karşı yürüttüğü politikalardır.
Atatürk'ün başlattığı "Dinin tarikat ve cemaatlerin esaretinden kurtarılması" çalışmalarını Atatürk sonrası CHP yönetimi sert uygulamalarla "din karşıtlığı" düzeyine getirmiştir.
***
Atatürk şunu çok iyi biliyordu:
Tüm tarikat yapılanmalarına göre "Devlet kafirdir" ve İslamlaştırılması gerekir.
Bunu bildiğinden dolayı tüm dini yapılanmalara son vermiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurarak devletin dinsiz olmadığını milletine anlatmıştı.
Elbette bu duruma karşı çıkan pek çok tarikat mensubu içten içten mücadele etmişti.
Bu mücadele günümüze kadar sürmüş ve geleneksel siyasetçilerin de büyük katkısıyla devletin en üst kademelerine sızacak kadar gelişmişlerdi.
***
"Bunlar dindar zarar gelmez"
"Bunlar Müslüman"
"Bunlar namaz kılıyor"
Gibi sözlerle devlet kademelerinde görev almalarına göz yumulan ve desteklenen Nurculara bağlı Gülen cemaatinin askerimize, milletimize, polisimize nasıl kahpece bir saldırı içine girdiği acı bir şekilde tecrübe ettik.
Yıllarca "Ümmetin kardeşliği" safsatasıyla devletimizi yönetenleri "Kandırmışlar" ve vakti gelince de ülkemizi bir iç savaşın içine çekebilmek için bir darbe girişiminde bulunmuşlardı.
Yıllarca destek verir gibi göründükleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a öldürmek için türlü senaryolar yazmışlar ancak başarılı olamamışlardır.
***
15 Temmuz ihanet kalkışması sonrasında gördük ki, bu devlete, bu millete ve bu devleti yönetenlere sahip çıkan yine Ülkücü camia olmuştur.
Varlık sebebi VATAN, MİLLET, DEVLET olan Ülkücü camia, din kardeşliğinden dem vurarak din kardeşine karşı darbe girişiminde bulunan vatanına milletine devletine ihanet eden tarikat unsurlarına karşı devletin ve devleti yönetenlerin yanında yer almıştır.
***
Devleti yönetenler kandırıldık dediler.
Biz de eyvallah dedik.
Bir daha kandırılmayın dedik.
Ancak içinde bulunduğumuz duruma baktığımız vakit, devletimizi yönetenler kandırılmak için adeta çaba sarfediyorlar.
Dini kendisine kalkan yaparak ülkemizi uçurumun eşiğine getiren bir cemaatin pençesinden kurtulan hükumet yeni cemaatlerin pençesine düşmektedir.
***
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın okuduğu İstanbul İmam Hatip Lisesi benim de lis tahsilimi yaptığım okuldur.
Bu okulda okurken bir cemaatin bizlere İmam - Hatip yerine İmam Hatap, yani "ODUN İMAM" dediklerini çok iyi bilirim.
Kravat taktığımız için bizi kafir ilan eden, devletin okulunda okuduğumuz için bizi "devletin odun imamları" şeklinde nitelendiren bir cemaat bugün hükumet ve Recep Tayyip Erdoğan' destek veren bir görüntü içinde devletin içine sızmaktadır.
Bu insanlar bir zamanlar Recep Tayyip Erdoğan'a ODUN İMAM diyordu.
Şimdi ise, "Ümmetin Lideri" tarzı yakıştırmalarla Ona yaklaşıyor ve tabiri caiz ise ona tavlayarak kendilerine geniş bir faaliyet alanı açıyorlar.
***
Bugün aynı cemaat, kendilerince bir strateji olan "TAKIYYE" yaparak, yani insanları kandırarak "Odun İmam"a (!) destek veriyorlar.
Bunlar FETÖ'den daha tehlikeli bir yapıya sahiptirler.
Bu tür cemaat yapılanmalarının IŞİD'e destek verdiklerini biliyoruz.
Ve buradan Fetö ile ilgili zamanında yaptığımız uyarılar gibi bir kez daha uyarıyoruz.
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk ilkelerine sahip çıkmalı, Atatürk ilkelerinin en katı şekilde uygulanmasını sağlayarak devletimizi cemaatlerin sızma girişimlerinden kurtarmalıdırlar...
MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin yıllar önce Fetö için yaptığı uyarıyı hepimiz iyi anımsıyoruz.
"Gülen cemaatinin faaliyetlerini durdurun, aksi takdirde bunlar en önce sizin başınıza bela olacaklar" demişti Devlet Bahçeli ve ne yazık ki haklı çıktı!
Şimdi bir kez de biz uyarıyoruz.
Bu tarikat ve cemaat yapılanmalarına verdiğiniz desteği çekin aksi takdirde zamanı gelince önce sizin başınıza bela olacaklar...
6 Ağustos 2016 Cumartesi
15 Temmuz Terör Darbesi ve bize öğrettikleri - 2 -
Hakimiyet Milletindir!
15 Temmuz'un bize öğrettiği değerlerden birisi de Mustafa Kemal Atatürk'ün "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir! sözü oldu.
Daha 1 gün öncesine kadar bu sözü söylediğimizde "Hâşâ, hakimiyet Allahındır! diye karşılık verenlerin hemen hemen tamamı "Hakimiyet Milletindir!" sözünü söylemeye başladı.
Söylemek de yetmedi bütün ülkemizin cadde ve sokakları bu sözlerin yer aldığı posterlerle donatıldı.
Bütün Türkiye tek bir yürek halinde "Hakimiyet Milletindir" sözünü haykırdı 16 Temmuz sabahından itibaren.
***
Demek ki, Atatürk bu sözü söylerken hâşâ Allah'ı inkar eder bir anlamda söylememiş.
Allah'ın parmağı yok gözünüze soksun.
İşte öyle bir bela ve musibet veriyor ki, O'na atılan iftiralar bir anda yerle bir oluyor.
Ona iftira atanlar bile O'nun sözünü haykırıyor her yerde.
Atatürk'e saldırmak, Atatürk'e hakaret etmek, Atatürk'ü küçük düşürmeye çalışmak hiç bir işe yaramıyor.
Çünkü Atatürk büyük bir insandır.
Büyük bir devlet adamı.
Büyük bir politikacı.
Büyük bir Komutan.
Ve bizlere bu güzel vatanı, bu güzel devletimizi armağan eden kutlu bir insan.
***
Atatürk'ü anlamak için başımıza bir musibet gelmesini mi beklemeliydik?
"Atatürk hocaları astı" diye feveran edenler, tarihi kendi amaçları doğrultusunda değiştirmeye çalışanlar, Atatürk'ü sırf kendi emelleri için din düşmanı ilan etmeye çalışanlar şimdi kısa bir süre önce "Hocaefendi Hazretleri" diye hitap ettikleri insanın asılmasını istiyorlar.
Daha dün "Dindar komutan", "Dindar polis", "Dindar savcı", "Dindar hâkim", "Dindar öğretmen" dediğimiz ve sahip çıktığımız insanları bugün terörist ilan ettik.
Bir çoğunun asılmasını istiyoruz.
Ve umarım bu noktada "Atatürk hocaları astı" diyerek Atatürk'ü milletin gözünde din düşmanı ilan etmeye kalkışanlar attıkları iftiralardan utanç duyarlar.
***
Devlet hepimizindir.
Bu devleti büyük zorluklar içinde kuran Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları da bizim en kutlu değerlerimiz arasındadır.
Bu devletin varolması için gereken her şey yapılmış, ihanet edenlerin kim olduklarına bakılmaksızın gereken yapılmıştır.
15 Temmuz terörist kalkışması sonrasında dinimizin nasıl bir kalkan olarak kullanıldığını gördük ve anladık.
Aynı durum Cumhuriyetimizin kuruluşunda da yaşanmıştı.
Bunları hem dün hem bugün bu aziz millete yaşatanların tek zırhı ve silahı din olgusu.
Umut ediyorum ki, bundan sonra bu din sömürücüsü Yezid soylarına milletimiz bir kere daha ALDANMAZ ve başımıza büyük belalar sarılmaz...
HAKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR!
15 Temmuz'un bize öğrettiği değerlerden birisi de Mustafa Kemal Atatürk'ün "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir! sözü oldu.
Daha 1 gün öncesine kadar bu sözü söylediğimizde "Hâşâ, hakimiyet Allahındır! diye karşılık verenlerin hemen hemen tamamı "Hakimiyet Milletindir!" sözünü söylemeye başladı.
Söylemek de yetmedi bütün ülkemizin cadde ve sokakları bu sözlerin yer aldığı posterlerle donatıldı.
Bütün Türkiye tek bir yürek halinde "Hakimiyet Milletindir" sözünü haykırdı 16 Temmuz sabahından itibaren.
***
Demek ki, Atatürk bu sözü söylerken hâşâ Allah'ı inkar eder bir anlamda söylememiş.
Allah'ın parmağı yok gözünüze soksun.
İşte öyle bir bela ve musibet veriyor ki, O'na atılan iftiralar bir anda yerle bir oluyor.
Ona iftira atanlar bile O'nun sözünü haykırıyor her yerde.
Atatürk'e saldırmak, Atatürk'e hakaret etmek, Atatürk'ü küçük düşürmeye çalışmak hiç bir işe yaramıyor.
Çünkü Atatürk büyük bir insandır.
Büyük bir devlet adamı.
Büyük bir politikacı.
Büyük bir Komutan.
Ve bizlere bu güzel vatanı, bu güzel devletimizi armağan eden kutlu bir insan.
***
Atatürk'ü anlamak için başımıza bir musibet gelmesini mi beklemeliydik?
"Atatürk hocaları astı" diye feveran edenler, tarihi kendi amaçları doğrultusunda değiştirmeye çalışanlar, Atatürk'ü sırf kendi emelleri için din düşmanı ilan etmeye çalışanlar şimdi kısa bir süre önce "Hocaefendi Hazretleri" diye hitap ettikleri insanın asılmasını istiyorlar.
Daha dün "Dindar komutan", "Dindar polis", "Dindar savcı", "Dindar hâkim", "Dindar öğretmen" dediğimiz ve sahip çıktığımız insanları bugün terörist ilan ettik.
Bir çoğunun asılmasını istiyoruz.
Ve umarım bu noktada "Atatürk hocaları astı" diyerek Atatürk'ü milletin gözünde din düşmanı ilan etmeye kalkışanlar attıkları iftiralardan utanç duyarlar.
***
Devlet hepimizindir.
Bu devleti büyük zorluklar içinde kuran Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları da bizim en kutlu değerlerimiz arasındadır.
Bu devletin varolması için gereken her şey yapılmış, ihanet edenlerin kim olduklarına bakılmaksızın gereken yapılmıştır.
15 Temmuz terörist kalkışması sonrasında dinimizin nasıl bir kalkan olarak kullanıldığını gördük ve anladık.
Aynı durum Cumhuriyetimizin kuruluşunda da yaşanmıştı.
Bunları hem dün hem bugün bu aziz millete yaşatanların tek zırhı ve silahı din olgusu.
Umut ediyorum ki, bundan sonra bu din sömürücüsü Yezid soylarına milletimiz bir kere daha ALDANMAZ ve başımıza büyük belalar sarılmaz...
HAKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR!
1 Mayıs 2016 Pazar
ULUSAL EGEMENLİK İptal! Yaşasın Kut-ül Amare!
Daha önceki yazılarımızda 23 Nisan'ın sadece Çocuk Bayramı değil Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olduğu vurgusunu yapmıştık.
Atatürk bu bayramı çocuklara armağan eden tek dünya lideri olarak tarihe geçerken ULUSAL EGEMENLİK vurgusunu da yapıyordu.
"TÜRK ulusunun egemenliğinin olduğu bir ülkede ancak çocuklar bayram yapabilir" düşüncesini dünyaya haykırıyordu Atatürk bu bayrama ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI adını verirken.
Ancak bugün genel duruma baktığımız vakit, bunun tam tersi bir manzara görüyoruz.
***
Okullarda yapılan törenlere bir bakınız.
Bu törenlerde gittikçe azalan Türk halk oyunları dışında hemen hemen TÜRK olan hiç bir şey kalmadı.
Ulusal Egemenliği dile getiren şiirler tamamen bitti gibi.
Ellerde Türk Bayrakları, Atatürk flamaları her geçen sene daha da azalıyor.
Bu etkinlikleri düzenleyen öğretmenler ve veliler artık bir yarış içindeler.
Kimin öğrencileri daha güzel dans edecek?
Kimin çocuğu daha güzel kıyafetler giyecek?
Kafkas oyunları, Zeybek oyunları bitti bitecek gibi...
Devlet erkanı artık bu törenlere katılmayı sadece sıradan bir görev olarak görüyor.
Kimisi rapor alıyor, kimisi yas ilan ediyor!
***
2016 yılında da durum değişmedi.
Yas ilan edildi.
Bazı törenler iptal edildi.
Bazı devlet adamları rapor aldı.
Bazıları yurtdışına kaçtı.
Bazıları Umre'ye gitti....
Derken 23 Nisn Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yine sadece çocuklara kaldı.
Derken birden bire Kut-ul Ammare çıktı ortaya...
Osmanlı'nın Büyük Zaferi!
Milletimize unutturulmaya çalışılan dev zafer!
İngilizlerin tarih kitaplarından sildirdiği dev zafer!
***
Vay arkadaş bu ne yahu!
İstanbul'un her yeri Cumhurbaşkanlığı'nca yaptırılan dev afişlerle donatıldı.
Tüm illerde eş zamanlı kutlamalar, sempozyumlar, paneller...
TV ekranlarında "Derin Tarih"çiler hep bir ağızdan bu devasa zaferi dile getirmeye başladılar.
Bu dillendirme sırasında asıl amaçlarını ortaya koyan cümleler, iddialarda ortaya atılıverdi.
Efendim neymiş Mustafa Kemal Atatürk Kut-ül Ammare kuşatmasının muzaffer komutanı Halil Paşa'yı kıskanıyormuş, Halil Paşa Atatürk'ten daha vatansever ve daha başarılı imiş....
Daha neler neler...
Sorsanız; Halil Paşa, Atatürk ile ilgili olumsuz tek cümle etmiş mi?
Hayır etmemiş.
Bilakis her zaman olumlu şeyler söylemiş.
Peki Atatürk ne yapmış?
Kut-ül Ammare'deki başarısı nedeniyle soyadı kanunu çıkar çıkmaz Halil Paşa'ya KUT soyadını vermiş onure etmiş. "Halil Paşa bu zaferin komutanıdır" demiş ve "adı hep bu zaferle anılacak" diyerek onure etmiştir Halil KUT Paşamızı...
***
"Derin Tarih"çileri dinleseniz, Harp Akademisi'nde birlikte okudukları yıllardan beri kanlı bıçaklı düşmanlar birbirlerine bu iki isim.
Bütün dertleri Osmanlı sevdalısı halk üzerindeki Atatürk düşmanlığı duygularını körüklemek, beslemek ve büyütmek.
Halbuki Atatürk bu zaferi hiç unutmamış.
Atatürk'ün vefatından sonra da devam edilmiş bu zaferin yıldönümünde anma kutlamaları.
145 yılında İsmet İnönü zamanında ise tamamen kaldırılmış resmi kutlamalar.
Bunlar anlatılmıyor tabii.
Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa tarafından Sovyetlere gönderilen Halil Paşa burada yaptığı görüşmeler sonucunda önemli miktar külçe altın sağlayarak ülkemize döner ve Kurtuluş Savaşı yapan milletimize büyük bir fayda sağlar bunun üzerine İstanbul Hükümeti yani zamanın Osmanlı Hükümeti Paşa'nın ülkede kalmasına izin vermez.
Önce Moskova'ya daha sonra da Berlin'e giden Halil Kut Paşa, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türkiye'ye getirilir ve Atatürk tarafından KUT soyadı ile onurlandırılır.
***
Halil Kut Paşa sadece küçük 6000 nüfuslu küçük bir kasaba olan KUT kasabasının İngiliz kuşatmasından kurtarılması olayının kahramanı değil, Kurtuluş Savaşı'nın da en önemli kahramanlarından biridir.
Bugün mesele bu zaferi ve Halil Kut Paşa'yı anmak değil, derin ve karanlık tarihçilerin Atatürk, Cumhuriyet ve TÜRK düşmanlıklarının halka süslü yalanlarla sunulmasıdır.
Bir yanda ULUSAL EGEMENLİK'in yok edilmesine göz yumarken bir yandan da bu "derin tarih"çilerin tuzağına düşüyor gündemi onların istediği gibi değiştiriyoruz.
Türk Milleti her zaman asil bir BOZKURT gibi davranmalı, yaşamalı ve düşünmelidir.
Söylenen süslü yalanlara sazan olmak TÜRK milletine kendi benliğini kaybettirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Bu millet OSMANLI değildir.
Bu millet dünya tarihine nice büyük devletler gibi OSMANLI İMPARATORLUĞU'nu da altın harflerle yazdıran büyük TÜRK MİLLETİ'dir.
Dünya milletlerinin huzuru için, bütün insanlığın insanca yaşayabilmesi için;
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN!
Atatürk bu bayramı çocuklara armağan eden tek dünya lideri olarak tarihe geçerken ULUSAL EGEMENLİK vurgusunu da yapıyordu.
"TÜRK ulusunun egemenliğinin olduğu bir ülkede ancak çocuklar bayram yapabilir" düşüncesini dünyaya haykırıyordu Atatürk bu bayrama ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI adını verirken.
Ancak bugün genel duruma baktığımız vakit, bunun tam tersi bir manzara görüyoruz.
***
Okullarda yapılan törenlere bir bakınız.
Bu törenlerde gittikçe azalan Türk halk oyunları dışında hemen hemen TÜRK olan hiç bir şey kalmadı.
Ulusal Egemenliği dile getiren şiirler tamamen bitti gibi.
Ellerde Türk Bayrakları, Atatürk flamaları her geçen sene daha da azalıyor.
Bu etkinlikleri düzenleyen öğretmenler ve veliler artık bir yarış içindeler.
Kimin öğrencileri daha güzel dans edecek?
Kimin çocuğu daha güzel kıyafetler giyecek?
Kafkas oyunları, Zeybek oyunları bitti bitecek gibi...
Devlet erkanı artık bu törenlere katılmayı sadece sıradan bir görev olarak görüyor.
Kimisi rapor alıyor, kimisi yas ilan ediyor!
***
2016 yılında da durum değişmedi.
Yas ilan edildi.
Bazı törenler iptal edildi.
Bazı devlet adamları rapor aldı.
Bazıları yurtdışına kaçtı.
Bazıları Umre'ye gitti....
Derken 23 Nisn Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yine sadece çocuklara kaldı.
Derken birden bire Kut-ul Ammare çıktı ortaya...
Osmanlı'nın Büyük Zaferi!
Milletimize unutturulmaya çalışılan dev zafer!
İngilizlerin tarih kitaplarından sildirdiği dev zafer!
***
Vay arkadaş bu ne yahu!
İstanbul'un her yeri Cumhurbaşkanlığı'nca yaptırılan dev afişlerle donatıldı.
Tüm illerde eş zamanlı kutlamalar, sempozyumlar, paneller...
TV ekranlarında "Derin Tarih"çiler hep bir ağızdan bu devasa zaferi dile getirmeye başladılar.
Bu dillendirme sırasında asıl amaçlarını ortaya koyan cümleler, iddialarda ortaya atılıverdi.
Efendim neymiş Mustafa Kemal Atatürk Kut-ül Ammare kuşatmasının muzaffer komutanı Halil Paşa'yı kıskanıyormuş, Halil Paşa Atatürk'ten daha vatansever ve daha başarılı imiş....
Daha neler neler...
Sorsanız; Halil Paşa, Atatürk ile ilgili olumsuz tek cümle etmiş mi?
Hayır etmemiş.
Bilakis her zaman olumlu şeyler söylemiş.
Peki Atatürk ne yapmış?
Kut-ül Ammare'deki başarısı nedeniyle soyadı kanunu çıkar çıkmaz Halil Paşa'ya KUT soyadını vermiş onure etmiş. "Halil Paşa bu zaferin komutanıdır" demiş ve "adı hep bu zaferle anılacak" diyerek onure etmiştir Halil KUT Paşamızı...
***
"Derin Tarih"çileri dinleseniz, Harp Akademisi'nde birlikte okudukları yıllardan beri kanlı bıçaklı düşmanlar birbirlerine bu iki isim.
Bütün dertleri Osmanlı sevdalısı halk üzerindeki Atatürk düşmanlığı duygularını körüklemek, beslemek ve büyütmek.
Halbuki Atatürk bu zaferi hiç unutmamış.
Atatürk'ün vefatından sonra da devam edilmiş bu zaferin yıldönümünde anma kutlamaları.
145 yılında İsmet İnönü zamanında ise tamamen kaldırılmış resmi kutlamalar.
Bunlar anlatılmıyor tabii.
Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa tarafından Sovyetlere gönderilen Halil Paşa burada yaptığı görüşmeler sonucunda önemli miktar külçe altın sağlayarak ülkemize döner ve Kurtuluş Savaşı yapan milletimize büyük bir fayda sağlar bunun üzerine İstanbul Hükümeti yani zamanın Osmanlı Hükümeti Paşa'nın ülkede kalmasına izin vermez.
Önce Moskova'ya daha sonra da Berlin'e giden Halil Kut Paşa, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türkiye'ye getirilir ve Atatürk tarafından KUT soyadı ile onurlandırılır.
***
Halil Kut Paşa sadece küçük 6000 nüfuslu küçük bir kasaba olan KUT kasabasının İngiliz kuşatmasından kurtarılması olayının kahramanı değil, Kurtuluş Savaşı'nın da en önemli kahramanlarından biridir.
Bugün mesele bu zaferi ve Halil Kut Paşa'yı anmak değil, derin ve karanlık tarihçilerin Atatürk, Cumhuriyet ve TÜRK düşmanlıklarının halka süslü yalanlarla sunulmasıdır.
Bir yanda ULUSAL EGEMENLİK'in yok edilmesine göz yumarken bir yandan da bu "derin tarih"çilerin tuzağına düşüyor gündemi onların istediği gibi değiştiriyoruz.
Türk Milleti her zaman asil bir BOZKURT gibi davranmalı, yaşamalı ve düşünmelidir.
Söylenen süslü yalanlara sazan olmak TÜRK milletine kendi benliğini kaybettirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Bu millet OSMANLI değildir.
Bu millet dünya tarihine nice büyük devletler gibi OSMANLI İMPARATORLUĞU'nu da altın harflerle yazdıran büyük TÜRK MİLLETİ'dir.
Dünya milletlerinin huzuru için, bütün insanlığın insanca yaşayabilmesi için;
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN!
23 Nisan 2016 Cumartesi
ÇOCUK BAYRAMI değil; ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI!
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı...
Hepimize kutlu olsun.
Anadolu'daki son TÜRK Devleti'nin bekasına, çocuklarımızın huzurlu bir geleceğe kavuşmasına vesile olsun...
Bu bayramı aziz Türk Milleti'ne ve Dünya Çocuklarına armağan eden atamız Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile bu vatanın vatan olması için toprağa düşen şehitlerimizin de aziz ruhlarına rahmet olsun.
Şanlı Türk Bayrağı bu vatanın semalarından hiç inmesin...
***
23 Nisan Türk Milleti için tarihi bir dönüm noktasıdır.
Bin yıla yakın bir zamandır Anadolu topraklarında egemenliğini sürdüren Türk Milleti'nin bu egemenliğinin sonsuza kadar süreceğini yedi düvele bir kez daha haykırdığımız kutlu bir savaşın zafer sembolüdür 23 Nisan.
23 Nisan Türk Milleti'nin Egemenliğini yeniden ilan ettiği gündür.
23 Nisan Türk Milleti'nin yok edilemeyeceğinin bir kez daha Türk düşmanlarına gösterildiği gündür.
23 Nisan Kınalı Kuzular'ın zaferidir.
23 Nisan evlatlarını kınalayarak vatana kurban olmak üzere cepheye süren analarımızın zaferidir.
23 Nisan 15 yaşındaki evladıyla omuz omuza vatan için, bayrak için, ezan için son Haçlı Ordusu'na karşı çarpışarak kucak kucağa şehadet şerbetini içen babaların zaferidir.
***
23 Nisan bir Zafer türküsüdür.
23 Nisan bir kahramanlık öyküsüdür.
23 Nisan bir kurtuluş destanıdır.
23 Nisan bir özgürlük efsanesidir.
23 Nisan bir yiğitlik manzumesidir.
23 Nisan Tanrı Dağı'ndan Hıra Dağı'na uzanan Türk'ün kutlu davasının son zafer muştusudur....
***
23 Nisan'ı iyi anlamak lazımdır.
23 Nisan'ı çocuklarımıza güzel kıyafetler giydirip, tören alanlarında şarkılar türküler söyleteceğimiz basit bir çocuk bayramı olarak görürsek, başındaki ULUSAL EGEMENLİK kısmını unutursak o bayram çocuk bayramı da olmaz.
Yeryüzünde çocuklar için bir bayram günü belirleyen tek lider olan Mustafa Kemal Atatürk bunu neden yapmıştır?
Bunu da iyi anlamak lazımdır.
***
Biliyorsunuz bizim KINALI KUZULARIMIZ vardır.
14-15 yaşında anacıkları tarafından kınalanarak vatan için şehadet şerbetini içsinler diye cepheye gönderilen çocuklarımız.
Bugün bizlerin bakkala göndermeye bile kıyamadığımız yaştaydı o KINALI KUZULAR!
Sokakta bilye oynamalıydılar.
Mahallede arkadaşlarıyla çelik çomak oynamalıydılar.
Belki bir kıza sevdalanmalıydılar.
Belki de okullarında olmalıydılar.
Ama onlar cephedeydiler.
TÜRK'ün bin yıldır süren EGEMENLİĞİNİ sona erdirmeyen çalışan son Haçlı Ordusu'na karşı vatanı savunmak için, bayrağı savunmak için, ezanı savunmak için cephedeydi o KINALI KUZULAR!
***
Şimdi "Çocuk Bayramı" deyip geçiyoruz.
Yok efendiler yok!
Öyle çocuk bayramı değil!
Bu bayram ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI'dır!
Türk Milleti'nin egemenliği için şehit olmaktan korkmayan, vatan için canını seve seve veren çocuklarımızın anısına Mustafa Kemal Atatürk tarafından ilan edilen ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI'dır bu bayram!
TÜRK Milleti'nin Egemenlik Bayramıdır bu bayram.
Mustafa Kemal Atatürk, egemenlik ve çocuk kelimelerini bir arada kullanarak bizlere "Türk Mileti'nin asırlar süren egemenliğinin sürmesindeki en büyük pay çocuklarımıza aittir ve bu neden bu bayram EGEMENLİK ve ÇOCUK bayramıdır" mesajını vermiştir.
***
TÜRK Milleti'nin egemenliği daim olsun!
TÜRK Milleti'nin KINALI KUZULARI varolsun!
VARLIĞIMIZ TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
Hepimize kutlu olsun.
Anadolu'daki son TÜRK Devleti'nin bekasına, çocuklarımızın huzurlu bir geleceğe kavuşmasına vesile olsun...
Bu bayramı aziz Türk Milleti'ne ve Dünya Çocuklarına armağan eden atamız Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile bu vatanın vatan olması için toprağa düşen şehitlerimizin de aziz ruhlarına rahmet olsun.
Şanlı Türk Bayrağı bu vatanın semalarından hiç inmesin...
***
23 Nisan Türk Milleti için tarihi bir dönüm noktasıdır.
Bin yıla yakın bir zamandır Anadolu topraklarında egemenliğini sürdüren Türk Milleti'nin bu egemenliğinin sonsuza kadar süreceğini yedi düvele bir kez daha haykırdığımız kutlu bir savaşın zafer sembolüdür 23 Nisan.
23 Nisan Türk Milleti'nin Egemenliğini yeniden ilan ettiği gündür.
23 Nisan Türk Milleti'nin yok edilemeyeceğinin bir kez daha Türk düşmanlarına gösterildiği gündür.
23 Nisan Kınalı Kuzular'ın zaferidir.
23 Nisan evlatlarını kınalayarak vatana kurban olmak üzere cepheye süren analarımızın zaferidir.
23 Nisan 15 yaşındaki evladıyla omuz omuza vatan için, bayrak için, ezan için son Haçlı Ordusu'na karşı çarpışarak kucak kucağa şehadet şerbetini içen babaların zaferidir.
***
23 Nisan bir Zafer türküsüdür.
23 Nisan bir kahramanlık öyküsüdür.
23 Nisan bir kurtuluş destanıdır.
23 Nisan bir özgürlük efsanesidir.
23 Nisan bir yiğitlik manzumesidir.
23 Nisan Tanrı Dağı'ndan Hıra Dağı'na uzanan Türk'ün kutlu davasının son zafer muştusudur....
***
23 Nisan'ı iyi anlamak lazımdır.
23 Nisan'ı çocuklarımıza güzel kıyafetler giydirip, tören alanlarında şarkılar türküler söyleteceğimiz basit bir çocuk bayramı olarak görürsek, başındaki ULUSAL EGEMENLİK kısmını unutursak o bayram çocuk bayramı da olmaz.
Yeryüzünde çocuklar için bir bayram günü belirleyen tek lider olan Mustafa Kemal Atatürk bunu neden yapmıştır?
Bunu da iyi anlamak lazımdır.
***
Biliyorsunuz bizim KINALI KUZULARIMIZ vardır.
14-15 yaşında anacıkları tarafından kınalanarak vatan için şehadet şerbetini içsinler diye cepheye gönderilen çocuklarımız.
Bugün bizlerin bakkala göndermeye bile kıyamadığımız yaştaydı o KINALI KUZULAR!
Sokakta bilye oynamalıydılar.
Mahallede arkadaşlarıyla çelik çomak oynamalıydılar.
Belki bir kıza sevdalanmalıydılar.
Belki de okullarında olmalıydılar.
Ama onlar cephedeydiler.
TÜRK'ün bin yıldır süren EGEMENLİĞİNİ sona erdirmeyen çalışan son Haçlı Ordusu'na karşı vatanı savunmak için, bayrağı savunmak için, ezanı savunmak için cephedeydi o KINALI KUZULAR!
***
Şimdi "Çocuk Bayramı" deyip geçiyoruz.
Yok efendiler yok!
Öyle çocuk bayramı değil!
Bu bayram ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI'dır!
Türk Milleti'nin egemenliği için şehit olmaktan korkmayan, vatan için canını seve seve veren çocuklarımızın anısına Mustafa Kemal Atatürk tarafından ilan edilen ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI'dır bu bayram!
TÜRK Milleti'nin Egemenlik Bayramıdır bu bayram.
Mustafa Kemal Atatürk, egemenlik ve çocuk kelimelerini bir arada kullanarak bizlere "Türk Mileti'nin asırlar süren egemenliğinin sürmesindeki en büyük pay çocuklarımıza aittir ve bu neden bu bayram EGEMENLİK ve ÇOCUK bayramıdır" mesajını vermiştir.
***
TÜRK Milleti'nin egemenliği daim olsun!
TÜRK Milleti'nin KINALI KUZULARI varolsun!
VARLIĞIMIZ TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
17 Nisan 2016 Pazar
Ülkü Ocakları'nı anlayabilmek....
Kimi Faşist der,
Kimi Kafatasçı,
Kimi mafya bozuntusu,
Kimi anarşit,
Kimi de serseri der bize...
Ülkü Ocakları'nı anlayabilmek öyle dışarıdan bakmakla olmaz.
Yaşamak lazım Ülkü Ocakları'nı...
İliklerine kadar yaşamak...
Elbette geçmişte kötü örnekler olmuş olabilir.
Bunları inkar etmiyoruz, ancak her sepette mutlak surette bir kaç çürük domates çıkar...
***
Ülkü Ocakları bir vakıftır...
Eğitim ve Kültür Vakfı...
Bir eğitim yuvasıdır Ülkü Ocakları...
Bir kültürel buluşma noktasıdır Ülkü Ocakları...
Bir kardeşimiz hafızlık eğitimi alırken, bir diğer kardeşimiz Üniversitede radyo Televizyon eğitimi alıyor.
Bazı kardeşlerimiz Göktürk Alfabesi'ni öğrenmeye çalışırken Ülkü Ocakları'nda bir çok kardeşimiz Kur'an-ı Kerim'i doğru okuyup, doğru anlamanın derdine düşmüştür.
Hani birileri miting meydanlarında "Bu Ülkücüler Fatiha'yı bile bilmezler" diye ahlaksızca ve alçakça iftira ediyorlardı ya, işte o iftiraya maruz kalan bu genç Bozkurtlar Ülkü Ocakları'nda hafızlar ve DİNDAR ve Milleti'ni seven gençler olarak topluma katılmanın telaşı içindeler...
***
Ülkü Ocakları, Baba Ocağı gibidir.
Yeri gelir Abi-Kardeş oluruz,
Yeri gelir baba-oğul oluruz,
Yeri gelir dost-arkadaş oluruz...
Kutlu ve büyük bir aile gibi kenetleniriz birbirimize...
Davamızın bize verdiği aşk ile severiz birbirimizi.
Bir kere kenetlendik mi yedi düvel gelse ayıramaz bizi evelallah!
***
Gönül dergahıdır Ülkü Ocakları...
Kapısında Alemlere Rahmet olan Hz. Muhammed'e salavat-ı şerif vardır.
Allah'ın habibine selam ve salat edilmeden bu kapıdan girilmez...
Her köşesinde Hoca Ahmed Yesevi vardır...
Her köşesinde Yunus Emre vardır....
Her köşesinde Hacı Bektaş-ı Veli vardır...
Her köşesinde Pir Sultan Abdal vardır...
Her köşesinde Celaleddin-i Rumi vardır...
Horasan Erenleri bir yanda Anadolu Erenleri bir yanda...
Bir kutlu kuşatma vardır gönül dergahı Ülkü Ocakları'nda...
***
Bir yiğitler otağıdır Ülkü Ocakları...
Bir yana bakarsınız Hz. Hamza'yı görürsünüz,
Bir yana bakarsınız Kürşat, yağmurlu bir gecede sefere çıkmıştır 40 Çeri'siyle...
Bir yana bakarsınız Alparslan'ı görürsünüz, bir yana bakarsınız Mustafa Kemal yedi düvelin kıçına tekmeyi basmaktadır...
Bir yana bakarsınız, Allan'ın Arslanı Ali'yi görürsünüz, bir yana bakarsınız Fatih Sultan Mehmed Han bir çağ açıp bir çağ kapatmaktadır henüz 20 yaşında...
Türk'ün yigitleri, İslam'ın yiğitleriyle kolkola Türk'ün İslam Ülküsü için mücadele vermektedir Ülkü Ocakları'nda....
***
Şehitler kervanıdır Ülkü Ocakları...
Ruhi Kılıçkıran'ın sesi yankılanır halen duvarlarında:
"Ya Allah Bismillah Allahu Ekber!!!"
Darağaçlarına sarmaşık gibi dolanmıştır gaziler...
Ve yağlı urganlarda kırmızı güldür TÜRK'e sevdalı gönüller...
Ne yana baksanız,
O tertemiz gülen yüzüyle sizi çağırır son şehidimiz Fırat Çakıroğlu Reisimiz...
***
Ülkü Ocakları'na uzaktan bakmamak gerek.
Ülkü Ocakları'nı yaşamak gerek.
Bir demli çayın yanında 5 simidin 10 kişiye bölünmesindeki manevi hazzı tatmak gerek...
Bütün yokluklara rağmen dava için mücadele edebilmenin,
9 IŞIK ile aydınlanabilmenin ve yarınları aydınlatabilmenin verdiği huzur ve mutluluğu bu çatı altında yaşamak gerek...
Şunu da kimse unutmasın!
Vatan hainlerine en azılı faşist de oluruz.
Bayrak düşmanlarına en azılı kafataşçı da oluruz.
Ezan düşmanlarına en hoyrat anarşist de oluruz.
Zalime korku, mazluma dost oluruz...
Kimi Kafatasçı,
Kimi mafya bozuntusu,
Kimi anarşit,
Kimi de serseri der bize...
Ülkü Ocakları'nı anlayabilmek öyle dışarıdan bakmakla olmaz.
Yaşamak lazım Ülkü Ocakları'nı...
İliklerine kadar yaşamak...
Elbette geçmişte kötü örnekler olmuş olabilir.
Bunları inkar etmiyoruz, ancak her sepette mutlak surette bir kaç çürük domates çıkar...
***
Ülkü Ocakları bir vakıftır...
Eğitim ve Kültür Vakfı...
Bir eğitim yuvasıdır Ülkü Ocakları...
Bir kültürel buluşma noktasıdır Ülkü Ocakları...
Bir kardeşimiz hafızlık eğitimi alırken, bir diğer kardeşimiz Üniversitede radyo Televizyon eğitimi alıyor.
Bazı kardeşlerimiz Göktürk Alfabesi'ni öğrenmeye çalışırken Ülkü Ocakları'nda bir çok kardeşimiz Kur'an-ı Kerim'i doğru okuyup, doğru anlamanın derdine düşmüştür.
Hani birileri miting meydanlarında "Bu Ülkücüler Fatiha'yı bile bilmezler" diye ahlaksızca ve alçakça iftira ediyorlardı ya, işte o iftiraya maruz kalan bu genç Bozkurtlar Ülkü Ocakları'nda hafızlar ve DİNDAR ve Milleti'ni seven gençler olarak topluma katılmanın telaşı içindeler...
***
Ülkü Ocakları, Baba Ocağı gibidir.
Yeri gelir Abi-Kardeş oluruz,
Yeri gelir baba-oğul oluruz,
Yeri gelir dost-arkadaş oluruz...
Kutlu ve büyük bir aile gibi kenetleniriz birbirimize...
Davamızın bize verdiği aşk ile severiz birbirimizi.
Bir kere kenetlendik mi yedi düvel gelse ayıramaz bizi evelallah!
***
Gönül dergahıdır Ülkü Ocakları...
Kapısında Alemlere Rahmet olan Hz. Muhammed'e salavat-ı şerif vardır.
Allah'ın habibine selam ve salat edilmeden bu kapıdan girilmez...
Her köşesinde Hoca Ahmed Yesevi vardır...
Her köşesinde Yunus Emre vardır....
Her köşesinde Hacı Bektaş-ı Veli vardır...
Her köşesinde Pir Sultan Abdal vardır...
Her köşesinde Celaleddin-i Rumi vardır...
Horasan Erenleri bir yanda Anadolu Erenleri bir yanda...
Bir kutlu kuşatma vardır gönül dergahı Ülkü Ocakları'nda...
***
Bir yiğitler otağıdır Ülkü Ocakları...
Bir yana bakarsınız Hz. Hamza'yı görürsünüz,
Bir yana bakarsınız Kürşat, yağmurlu bir gecede sefere çıkmıştır 40 Çeri'siyle...
Bir yana bakarsınız Alparslan'ı görürsünüz, bir yana bakarsınız Mustafa Kemal yedi düvelin kıçına tekmeyi basmaktadır...
Bir yana bakarsınız, Allan'ın Arslanı Ali'yi görürsünüz, bir yana bakarsınız Fatih Sultan Mehmed Han bir çağ açıp bir çağ kapatmaktadır henüz 20 yaşında...
Türk'ün yigitleri, İslam'ın yiğitleriyle kolkola Türk'ün İslam Ülküsü için mücadele vermektedir Ülkü Ocakları'nda....
***
Şehitler kervanıdır Ülkü Ocakları...
Ruhi Kılıçkıran'ın sesi yankılanır halen duvarlarında:
"Ya Allah Bismillah Allahu Ekber!!!"
Darağaçlarına sarmaşık gibi dolanmıştır gaziler...
Ve yağlı urganlarda kırmızı güldür TÜRK'e sevdalı gönüller...
Ne yana baksanız,
O tertemiz gülen yüzüyle sizi çağırır son şehidimiz Fırat Çakıroğlu Reisimiz...
***
Ülkü Ocakları'na uzaktan bakmamak gerek.
Ülkü Ocakları'nı yaşamak gerek.
Bir demli çayın yanında 5 simidin 10 kişiye bölünmesindeki manevi hazzı tatmak gerek...
Bütün yokluklara rağmen dava için mücadele edebilmenin,
9 IŞIK ile aydınlanabilmenin ve yarınları aydınlatabilmenin verdiği huzur ve mutluluğu bu çatı altında yaşamak gerek...
Şunu da kimse unutmasın!
Vatan hainlerine en azılı faşist de oluruz.
Bayrak düşmanlarına en azılı kafataşçı da oluruz.
Ezan düşmanlarına en hoyrat anarşist de oluruz.
Zalime korku, mazluma dost oluruz...
6 Nisan 2016 Çarşamba
Nüfus Plan Planlaması ve Ülkücüler
Bugün, hemen hemen hiç bir Ülkücü'nün anımsamadığı ancak oldukça önemli bir eylemin yıl dönümü.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün büyük teşvikleri ile hızlı bir nüfus artışı yaşayan ülkemizde bu artış bazı kesimleri rahatsız etmiş ve Adnan Menderes'in liderliğinde tek başına iktidar olan Demokrat Parti (DP) bu nüfus artışını durdurmak için çalışmalara başlamış ancak başarılı olamamıştı. DP iktidarına karşı yapılan Darbe sonrası hükümetler de bu çalışmalara destek vermiş ve nüfus planlaması için gerekli çalışmalar 1965 yılında Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin birlikteliğiyle yasa çerçeveye oturtulmuştu nüfus planlaması.
***
Atatürk'ün teşviklerine rağmen durdurulmaya çalışılan nüfus artışının getireceği sorunlar (!) ve tehlikeler (!) çeşitli etkinlikler ve seminerlerle halka anlatılmaya çalışılıyor ve nüfus planlaması adı altında Türk nüfusunun Anadolu topraklarında azınlık haline gelmesi için yoğun çabalar sarf ediliyordu. İşte bu tür seminerlerden birisi de 6 Nisan 1969 günü Hacettepe Üniversitesi'nde yapılıyordu. Üniversite çatısı altında yapılan Uluslararası Doğum Kontrol Semineri Ülkü Ocakları mensubu bir gurup genç tarafından basılmış ve seminer dağıtılmıştı.
***
Fikri dinamizm ile eylemsel dinamizmin bütünleştiği o yıllarda Ülkücü Gençler memleket meselelerini yakından takip ediyor ve eylemlerini bu meseleler üzerinden en ivedi ve en etkili bir biçimde ortaya koyabiliyorlardı. O tarihlerde memleketimizin en önemli meselelerinden birisi de uygulanmak istenen Doğum Kontrolü idi. Uluslararası Sağlık Örgütleri, Türkiye'deki siyasi iktidar ve yandaşları olan sağlık örgütlerinin de desteğini alarak Anadolu topraklarında TÜRK nüfusunun arttırılması için yoğun bir mücadele başlatmışlardı. Bu mücadele karşısında duran tek güç MHP ve Ülkü Ocakları idi.
***
Bozkurt Mustafa Kemal Atatürk'ün TÜRK nüfusunu arttırmak için getirdiği yasal düzenlerin tamamı ortadan kaldırılmış, ekonomik ve sağlık sebepleri gerekçe gösterilerek doğum kontrolünü teşvik eden yasalar getirilmişti. Milletimize gerektiğinde ücretsiz doğum kontrol haplarının dağıtılması bile gündeme gelmişti. Konunun asıl ilginç yanı ise, Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi'nin bu konuda ABD güdümündeki Adalet Partisi'ne destek vermesiydi. Atatürk nüfus artışını destekleyen tüm yasal düzenlemeleri CHP kimliği ile yapmış ve aynı yasal düzenlemelerin ortadan kaldırılmasını da yine CHP sağlamıştır.
***
MHP ve Ülkü Ocakları bu konuda Atatürk'ün fikirlerini savunmaktan hiç bir zaman geri adım atmamıştır. MHP ve Ülkü Ocakları nüfus artışı konusunda dinimizin teşviklerini de asla göz ardı etmemiştir ve nüfus artışının her zaman desteklenmesi için mücadele etmiştir. Başbuğ Alparslan Türkeş'in "100 Milyonluk Türkiye" söylemi ve hedefi de bunun açık bir göstergesidir. Rızık ancak ve ancak Allah'tandır inancı ile hreket eden Türk Milliyetçileri her zaman bu fikrin en ateşli savunucuları olmuştur.
***
Ülkü Ocaklı gençlerin ülkemizde düzenlenen ilk Uluslararası Doğum Kontrol Semineri'ni basmasının yıldönümünde ülkemizde garip söylemler gündem oluşturuyor. Özellikle MHP içindeki muhalif kanat "Devlet Bahçeli MHP'yi HDP'nin bile gerisinde bıraktı" söylemi ile MHP Lideri Devlet Bahçeli'yi eleştirme gafletine düşüyor. Bu önemli olayın yıl dönümünde bu söylem ile çirkin bir siyaset yapma eğiliminde olan arkadaşlara sormak lazım;
* Ailenizde doğum kontrolü uyguladınız mı?
* HDP tabanını oluşturan Kürt seçmen 10 çocuk yaparken siz kaç çocuk yaptınız?
* Alparslan Türkeş'in 100 Milyon Nüfuslu Türkiye hedefine kaç çocuk ile katkıda bulundunuz?
* Ülkücüler doğum kontrol seminerlerini basarken özellikle Turgut Özal döneminde yoğunlaşan kısırlaştırma ve doğum kontrol çalışmalarına yenik düşüp, "2 çocuk yeter" mantığına mı kapıldınız?
***
Siyaset elbette yapılmalı.
Muhalefet elbette olmalı.
Eleştiri kültürü ciddi anlamda varolmalı.
Ancak bir tarafta da EDEP olmalı.
Global güçlerin ülkemiz üzerindeki en büyük oyunlarından biri olan doğum kontrol sistemi alenen TÜRK nüfusunu hedef almış, HDP tabanının yaşadığı bölgelerde "0" başarı kazanmış, buna rağmen TÜRK nüfusun yoğun olduğu bölgelerde yüzde 45 civarında başarı kazanmış ve TÜRK nüfusunun azaltılması sağlanmışken bunun vebalini Bahçeli'ye yıkmak ucuz kahve muhabbetinden öteye geçmez.
Bu vesile ile 6 Nisan 1969'da Hacettepe baskını gerçekleştiren Ülkücü ağabeylerimizden ahirete intikal edenleri rahmet ve minnetle, hayatta olanları da saygıyla anıyorum...
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün büyük teşvikleri ile hızlı bir nüfus artışı yaşayan ülkemizde bu artış bazı kesimleri rahatsız etmiş ve Adnan Menderes'in liderliğinde tek başına iktidar olan Demokrat Parti (DP) bu nüfus artışını durdurmak için çalışmalara başlamış ancak başarılı olamamıştı. DP iktidarına karşı yapılan Darbe sonrası hükümetler de bu çalışmalara destek vermiş ve nüfus planlaması için gerekli çalışmalar 1965 yılında Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin birlikteliğiyle yasa çerçeveye oturtulmuştu nüfus planlaması.
***
Atatürk'ün teşviklerine rağmen durdurulmaya çalışılan nüfus artışının getireceği sorunlar (!) ve tehlikeler (!) çeşitli etkinlikler ve seminerlerle halka anlatılmaya çalışılıyor ve nüfus planlaması adı altında Türk nüfusunun Anadolu topraklarında azınlık haline gelmesi için yoğun çabalar sarf ediliyordu. İşte bu tür seminerlerden birisi de 6 Nisan 1969 günü Hacettepe Üniversitesi'nde yapılıyordu. Üniversite çatısı altında yapılan Uluslararası Doğum Kontrol Semineri Ülkü Ocakları mensubu bir gurup genç tarafından basılmış ve seminer dağıtılmıştı.
***
Fikri dinamizm ile eylemsel dinamizmin bütünleştiği o yıllarda Ülkücü Gençler memleket meselelerini yakından takip ediyor ve eylemlerini bu meseleler üzerinden en ivedi ve en etkili bir biçimde ortaya koyabiliyorlardı. O tarihlerde memleketimizin en önemli meselelerinden birisi de uygulanmak istenen Doğum Kontrolü idi. Uluslararası Sağlık Örgütleri, Türkiye'deki siyasi iktidar ve yandaşları olan sağlık örgütlerinin de desteğini alarak Anadolu topraklarında TÜRK nüfusunun arttırılması için yoğun bir mücadele başlatmışlardı. Bu mücadele karşısında duran tek güç MHP ve Ülkü Ocakları idi.
***
Bozkurt Mustafa Kemal Atatürk'ün TÜRK nüfusunu arttırmak için getirdiği yasal düzenlerin tamamı ortadan kaldırılmış, ekonomik ve sağlık sebepleri gerekçe gösterilerek doğum kontrolünü teşvik eden yasalar getirilmişti. Milletimize gerektiğinde ücretsiz doğum kontrol haplarının dağıtılması bile gündeme gelmişti. Konunun asıl ilginç yanı ise, Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi'nin bu konuda ABD güdümündeki Adalet Partisi'ne destek vermesiydi. Atatürk nüfus artışını destekleyen tüm yasal düzenlemeleri CHP kimliği ile yapmış ve aynı yasal düzenlemelerin ortadan kaldırılmasını da yine CHP sağlamıştır.
***
MHP ve Ülkü Ocakları bu konuda Atatürk'ün fikirlerini savunmaktan hiç bir zaman geri adım atmamıştır. MHP ve Ülkü Ocakları nüfus artışı konusunda dinimizin teşviklerini de asla göz ardı etmemiştir ve nüfus artışının her zaman desteklenmesi için mücadele etmiştir. Başbuğ Alparslan Türkeş'in "100 Milyonluk Türkiye" söylemi ve hedefi de bunun açık bir göstergesidir. Rızık ancak ve ancak Allah'tandır inancı ile hreket eden Türk Milliyetçileri her zaman bu fikrin en ateşli savunucuları olmuştur.
***
Ülkü Ocaklı gençlerin ülkemizde düzenlenen ilk Uluslararası Doğum Kontrol Semineri'ni basmasının yıldönümünde ülkemizde garip söylemler gündem oluşturuyor. Özellikle MHP içindeki muhalif kanat "Devlet Bahçeli MHP'yi HDP'nin bile gerisinde bıraktı" söylemi ile MHP Lideri Devlet Bahçeli'yi eleştirme gafletine düşüyor. Bu önemli olayın yıl dönümünde bu söylem ile çirkin bir siyaset yapma eğiliminde olan arkadaşlara sormak lazım;
* Ailenizde doğum kontrolü uyguladınız mı?
* HDP tabanını oluşturan Kürt seçmen 10 çocuk yaparken siz kaç çocuk yaptınız?
* Alparslan Türkeş'in 100 Milyon Nüfuslu Türkiye hedefine kaç çocuk ile katkıda bulundunuz?
* Ülkücüler doğum kontrol seminerlerini basarken özellikle Turgut Özal döneminde yoğunlaşan kısırlaştırma ve doğum kontrol çalışmalarına yenik düşüp, "2 çocuk yeter" mantığına mı kapıldınız?
***
Siyaset elbette yapılmalı.
Muhalefet elbette olmalı.
Eleştiri kültürü ciddi anlamda varolmalı.
Ancak bir tarafta da EDEP olmalı.
Global güçlerin ülkemiz üzerindeki en büyük oyunlarından biri olan doğum kontrol sistemi alenen TÜRK nüfusunu hedef almış, HDP tabanının yaşadığı bölgelerde "0" başarı kazanmış, buna rağmen TÜRK nüfusun yoğun olduğu bölgelerde yüzde 45 civarında başarı kazanmış ve TÜRK nüfusunun azaltılması sağlanmışken bunun vebalini Bahçeli'ye yıkmak ucuz kahve muhabbetinden öteye geçmez.
Bu vesile ile 6 Nisan 1969'da Hacettepe baskını gerçekleştiren Ülkücü ağabeylerimizden ahirete intikal edenleri rahmet ve minnetle, hayatta olanları da saygıyla anıyorum...
11 Ocak 2015 Pazar
Uyusun da bölünsün Türkiyem....
Dillerimize pelesenktir bu ninni...
- Uyusun da büyüsün ninni, tıpış tıpış yürüsün ninniii...
Çocuklarımız uyuyacak ve büyüyecek.
Biz de öyle büyümedik mi?
Uyutup uyutup büyüttüler bizi.
Anneler bebeklerini aslında büyümeleri için uyutmuyorlardı.
Bebek uyumalıydı ki, anne rahat edebilsin.
Çamaşır yıkayabilsin,
Bulaşık yıkayabilsin,
Beş çayında komşularla rahat rahat dedikodu kazanını kaynatabilsin...
Uyumalıydı çocuk...
Büyümek mi?
Gerçekten onun uyumakla bir alakası yok.
Çocuklar sürekli uyuyarak değil, uyanık kalarak büyürler, hayatı öğrenirler...
***
Daha kundaktayken alıştırıyorlar bizi bol bol uyumaya.
O kadar alıştık ki, uyumaya artık zihnimiz de uyumaya başladı.
Gözlerimiz açık ama kalplerimiz, zihnimiz uyuyakalıyordu ayak üstü...
Türkler Orta Asya'dan çıkıp tüm dünyaya yayılma sürecini başlattıkları an, şer odakları adeta bir şoka girmişlerdi...
Bütün dünya milletlerinin izledikleri yayılma politikasına Türkler de ayak uydurmuş ancak onlarınki farklıydı.
Gittikleri yerlerde, yağma talan yapmıyor, insanlara zulmetmiyor, adeta bir kurtarıcı gibi herkese adalet dağıtıyorlardı.
Ne batı dünyası, ne de Arap ve Farisiler Türklerle başa çıkamıyordu...
Türkler dünyanın en stratejik noktası olan Anadolu topraklarında Büyük Selçuklu Devleti'ni kurarak, buradaki hükümranlığını ilan ediyordu. O dönemde hiçbir ulus Türklerin bu stratejik topraklarda sonsuza dek kalacağını tahmin bile edemiyorlardı. Ancak Sultan Alparslan "Size öyle bir toprak aldım ki; ebediyen sizin olacak" sözleriyle Türk hükümranlığının burada sonsuza kadar süreceğinin müjdesini veriyordu...
***
Selçuklu'nun ardından kurulan cihan imparatorluğu Osmanlı üç kıtaya yayılarak dünyanın kurtarıcısı olmuş, İslam aleminin de halife devleti olarak yüzyıllarca varlığını sürdürmüştü.
Türkler ile savaş meydanlarında başa çıkamayacaklarını anlayan batı medeniyetleri ve Tevrat'taki Vadedilmiş Topraklar'a kavuşmayı amaçlayan siyonistler Osmanlı döneminde çeşitli Bizans entrikaları ile Türkler'in hükümranlığını kırmaya çalıştılar.
İslam adı altında Türk gelenek ve görenekleri bozulmaya başlandı.
Anap ve Fars gelenekleri İslam geleneği gibi ortaya konulup, Türkler'in geleneklerinden uzaklaştırılması sağlandı.
Onlar biliyorlardı ki, Türkler geleneklerinden koparsa dinlerinden de koparlardı.
Hep bunun mücadelesini verdiler.
Öyle bir noktaya gelindi ki; Osmanlı topraklarında "Etrak-ı bi idrak" yani "Aptal Türkler" anlamında bir deyim bile halk arasında söylenir olmuştu.
***
Osmanlı adında bir millet ve Osmanlıca adında bir dil uydurmaya çalıştılar.
Tek hedefleri İslam dinini en yalın ve yorumsuz halde yaşayan Türk Milleti'ni asimile etmek, Araplaştırmak, Farisileştirmek ve nihai olarak da yok etmekti...
Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş - ı Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Celaleddin-i Rumi gibi halk önderleri İslam'ın gerçek anlamda yaşanması adına önemli çalışmalar yapıyor, İslam dinini hurafe ve bidatlardan temizliyorlardı.
İşte bu noktada uyuması gerekiyordu Türk milletinin...
- Uyu da büyü, daha da büyü...
Deniliyor ve Türk milletini uyutarak bölme çalışmalarına hız veriliyordu...
Türkler'in dünyaya en büyük armağanı olan, mazlum halkların koruyucusu, adalet ve huzurun simgesi Osmanlı İmparatorluğu bu uyutma taktiği ile çöküş dönemine getirildi.
Osmanlı'nın elindeki topraklar, insanları köle gibi gören emperyalist medeniyetler tarafından bir bir geri alınırken, mazlum milletler de "Hürriyet" ninnisiyle uyutulmuşlardı...
***
Son noktaya gelindiğinde, Cihan İmparatorluğu Osmanlı toprakları tamamen işgal edilmiş ve Anadolu'nun orta yerinde avuç içi kadar bir bölgeye adeta hapsedilmişti. Emperyalist güçler büyük bir memnuniyet içindeydiler.
Osmanlı'ya artık "Hasta Adam" diyorlardı.
Bilmedikleri bir şey vardı.
Türk hasta bile olsa, vatan toprakları söz konusu olunca, en güçlü düşmanı bile yenmeye muktedir olabilirdi.
Osmanlı Padişahı'nın talimatıyla kurtuluş destanını başlatmak üzere işgal altındaki İstanbul'dan gizli bir şekilde Anadolu'ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa'nın Karadeniz üzerinden Samsun'a ilk adım atmasıyla dünya tarihinin yazabileceği en büyük ve muhteşem "Kurtuluş Destanı"nı yazılmaya başlanmıştı...
- Uyusun da büyüsün ninnisiyle yıllardır uyutulan Türk Milleti "Ne Mutlu Türküm Diyene!" nidasıyla uykudan uyanıyordu...
***
Büyük Kurtuluş Destanı'nın ardında Anadolu topraklarında Türk hükümranlığı "Türkiye Cumhuriyeti" devleti ile yeniden başlamış oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'na, dolayısıyla Anadolu topraklarında Türk hükümranlığına son tekmeyi vurmak için ellerini ovuşturan siyonist ve emperyalist güçler Mustafa Kemal Paşa önderliğinde büyük bir yenilgiye uğratılmış ve hayallerini de alarak ülkemiz topraklarından kaçmışlardı...
Uyuyan değil, uyanan bir millet vardı artık.
Bir Millet Uyanıyor demişti yazar bu manzarayı anlatırken...
Türk düşmanları, bir kez daha silahla, tankla, topla Türk milletini yenmek mümkün değildi...
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti kısa zamanda bu stratejik topraklar üzerindeki hükümranlığını yeniden kurmuştu.
Atatürk'ün sağlığında yapılan hamlelerle uyanık bir şekilde büyüyen devletimiz ve milletimiz için Atatürk'ün ölümünden sonra yeni bir "Uyusun da büyüsün" dönemi başlıyordu...
(Devam edeceğiz)
- Uyusun da büyüsün ninni, tıpış tıpış yürüsün ninniii...
Çocuklarımız uyuyacak ve büyüyecek.
Biz de öyle büyümedik mi?
Uyutup uyutup büyüttüler bizi.
Anneler bebeklerini aslında büyümeleri için uyutmuyorlardı.
Bebek uyumalıydı ki, anne rahat edebilsin.
Çamaşır yıkayabilsin,
Bulaşık yıkayabilsin,
Beş çayında komşularla rahat rahat dedikodu kazanını kaynatabilsin...
Uyumalıydı çocuk...
Büyümek mi?
Gerçekten onun uyumakla bir alakası yok.
Çocuklar sürekli uyuyarak değil, uyanık kalarak büyürler, hayatı öğrenirler...
***
Daha kundaktayken alıştırıyorlar bizi bol bol uyumaya.
O kadar alıştık ki, uyumaya artık zihnimiz de uyumaya başladı.
Gözlerimiz açık ama kalplerimiz, zihnimiz uyuyakalıyordu ayak üstü...
Türkler Orta Asya'dan çıkıp tüm dünyaya yayılma sürecini başlattıkları an, şer odakları adeta bir şoka girmişlerdi...
Bütün dünya milletlerinin izledikleri yayılma politikasına Türkler de ayak uydurmuş ancak onlarınki farklıydı.
Gittikleri yerlerde, yağma talan yapmıyor, insanlara zulmetmiyor, adeta bir kurtarıcı gibi herkese adalet dağıtıyorlardı.
Ne batı dünyası, ne de Arap ve Farisiler Türklerle başa çıkamıyordu...
Türkler dünyanın en stratejik noktası olan Anadolu topraklarında Büyük Selçuklu Devleti'ni kurarak, buradaki hükümranlığını ilan ediyordu. O dönemde hiçbir ulus Türklerin bu stratejik topraklarda sonsuza dek kalacağını tahmin bile edemiyorlardı. Ancak Sultan Alparslan "Size öyle bir toprak aldım ki; ebediyen sizin olacak" sözleriyle Türk hükümranlığının burada sonsuza kadar süreceğinin müjdesini veriyordu...
***
Selçuklu'nun ardından kurulan cihan imparatorluğu Osmanlı üç kıtaya yayılarak dünyanın kurtarıcısı olmuş, İslam aleminin de halife devleti olarak yüzyıllarca varlığını sürdürmüştü.
Türkler ile savaş meydanlarında başa çıkamayacaklarını anlayan batı medeniyetleri ve Tevrat'taki Vadedilmiş Topraklar'a kavuşmayı amaçlayan siyonistler Osmanlı döneminde çeşitli Bizans entrikaları ile Türkler'in hükümranlığını kırmaya çalıştılar.
İslam adı altında Türk gelenek ve görenekleri bozulmaya başlandı.
Anap ve Fars gelenekleri İslam geleneği gibi ortaya konulup, Türkler'in geleneklerinden uzaklaştırılması sağlandı.
Onlar biliyorlardı ki, Türkler geleneklerinden koparsa dinlerinden de koparlardı.
Hep bunun mücadelesini verdiler.
Öyle bir noktaya gelindi ki; Osmanlı topraklarında "Etrak-ı bi idrak" yani "Aptal Türkler" anlamında bir deyim bile halk arasında söylenir olmuştu.
***
Osmanlı adında bir millet ve Osmanlıca adında bir dil uydurmaya çalıştılar.
Tek hedefleri İslam dinini en yalın ve yorumsuz halde yaşayan Türk Milleti'ni asimile etmek, Araplaştırmak, Farisileştirmek ve nihai olarak da yok etmekti...
Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş - ı Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Celaleddin-i Rumi gibi halk önderleri İslam'ın gerçek anlamda yaşanması adına önemli çalışmalar yapıyor, İslam dinini hurafe ve bidatlardan temizliyorlardı.
İşte bu noktada uyuması gerekiyordu Türk milletinin...
- Uyu da büyü, daha da büyü...
Deniliyor ve Türk milletini uyutarak bölme çalışmalarına hız veriliyordu...
Türkler'in dünyaya en büyük armağanı olan, mazlum halkların koruyucusu, adalet ve huzurun simgesi Osmanlı İmparatorluğu bu uyutma taktiği ile çöküş dönemine getirildi.
Osmanlı'nın elindeki topraklar, insanları köle gibi gören emperyalist medeniyetler tarafından bir bir geri alınırken, mazlum milletler de "Hürriyet" ninnisiyle uyutulmuşlardı...
***
Son noktaya gelindiğinde, Cihan İmparatorluğu Osmanlı toprakları tamamen işgal edilmiş ve Anadolu'nun orta yerinde avuç içi kadar bir bölgeye adeta hapsedilmişti. Emperyalist güçler büyük bir memnuniyet içindeydiler.
Osmanlı'ya artık "Hasta Adam" diyorlardı.
Bilmedikleri bir şey vardı.
Türk hasta bile olsa, vatan toprakları söz konusu olunca, en güçlü düşmanı bile yenmeye muktedir olabilirdi.
Osmanlı Padişahı'nın talimatıyla kurtuluş destanını başlatmak üzere işgal altındaki İstanbul'dan gizli bir şekilde Anadolu'ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa'nın Karadeniz üzerinden Samsun'a ilk adım atmasıyla dünya tarihinin yazabileceği en büyük ve muhteşem "Kurtuluş Destanı"nı yazılmaya başlanmıştı...
- Uyusun da büyüsün ninnisiyle yıllardır uyutulan Türk Milleti "Ne Mutlu Türküm Diyene!" nidasıyla uykudan uyanıyordu...
***
Büyük Kurtuluş Destanı'nın ardında Anadolu topraklarında Türk hükümranlığı "Türkiye Cumhuriyeti" devleti ile yeniden başlamış oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'na, dolayısıyla Anadolu topraklarında Türk hükümranlığına son tekmeyi vurmak için ellerini ovuşturan siyonist ve emperyalist güçler Mustafa Kemal Paşa önderliğinde büyük bir yenilgiye uğratılmış ve hayallerini de alarak ülkemiz topraklarından kaçmışlardı...
Uyuyan değil, uyanan bir millet vardı artık.
Bir Millet Uyanıyor demişti yazar bu manzarayı anlatırken...
Türk düşmanları, bir kez daha silahla, tankla, topla Türk milletini yenmek mümkün değildi...
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti kısa zamanda bu stratejik topraklar üzerindeki hükümranlığını yeniden kurmuştu.
Atatürk'ün sağlığında yapılan hamlelerle uyanık bir şekilde büyüyen devletimiz ve milletimiz için Atatürk'ün ölümünden sonra yeni bir "Uyusun da büyüsün" dönemi başlıyordu...
(Devam edeceğiz)
14 Ağustos 2014 Perşembe
MHP, CHP'leşiyor mu?
'' CHP Atatürk'ün kurduğu gibi bir parti olarak kalsaydı, ben MHPyi kurmazdım.''.
BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ
Algı yönetiminin usta sanatkarlarının oynadığı son oyun MHP'nin CHP çizgisine yöneldiği zaman zaman CHP ile ittifak yaptığı algısını ve dolayısıyla MHP'nin kuruluş amacından saparak bir başka partinin güdümüne girdiği algısını aziz milletimizin beynine işlemektir. Kontrol altına alınmış medya unsurları ile sürekli olarak bu durum millete aktarılıyor ve hatta bazı kişiler ''MHP, CHP'nin metresi olmuştur'' tarzı ahlak dışı söylemlerle aziz milletimizin kafasını karıştırmaya çalışmaktadır.
***
AKP yandaşları ve yandaş medya unsurları tarafından yürütülen bu kampanya kısmen de olsa başarılı olmuştur. MHP lideri başlatılan bu savaşa karşı yaptığı mücadele ile bu saldırı sonuçlarının çok daha vahim boyutlara ulaşmasına mani olmuştur. Belki MHP Genel Başkanı olduğu dönemden bu yana katıldığı tüm seçimlerde 1. parti olamayarak seçim kaybetmiş olabilir ancak bu kaybetmiş olma durumunu dahi kazançlı bir hale dönüştürmeyi de bilmiştir. AKP tarafından sıkça dillendirilen bu söylem ile ''9 seçimden yenik olarak ayrılan bir genel başkan o koltukta oturmamalıdır'' söylemini geliştiren Ülkücü camiadaki Bahçeli muhaliflerine de şu soruyu sormak gerekli: ''MHP kurucusu Başbuğ Alparslan Türkeş de hiçbir seçimin mutlak galibi olamadı. Bu durum da Başbuğ Alparslan Türkeş'e de aynı sözleri söyleyebildiniz mi?
***
AKP'nin algı yönetiminde ülke tarihinin en iyisi olduğu bir gerçektir. Özellikle MHP seçmeni ve Ülkücü camia üzerinde yaptıkları algı yönetimi çalışmalarında önemli başarılar elde ettiler. Özellikle son iki seçimde oy kaybına uğrayan AKP'nin özellikle MHP seçmeni üzerinde yoğunlaşmasının sebebi de kaybettiği oyları MHP tabanından telafi etmektir. Bunda da kısmen başarılı oldukları açıktır.
Gelelim MHP, CHP'leşiyor mu sorusunun cevabına...
Yazımızın başında sizlerle paylaştığımız sözler bize çok şey anlamaktadır.
Bir kere şu kesindir ki, MHP kurucusu Başbuğ Alparslan Türkeş bu sözleriyle MHP'yi CHP'ye alternatif olarak kurduğunu ifade etmektedir. MHP'nin Atatürk'ün kurduğu ancak daha sonra İsmet İnönü tarafından SOL çizgiye oturtulan CHP'nin alternatifi olması ya da Atatürk CHP'sinin devamı olması gerçeği Başbuğ'un bu sözleriyle açıkça ortaya konulmaktadır.
***
Başbuğ Türkeş, CHP'nin 6 Ok ilkesini de geliştirip 9 IŞIK doktrini adıyla aziz milletimize armağan etmiştir. Atatürk'ün başlattığı Türk'ün bağımsızlık hareketini geliştiren Türkeş, 9 IŞIK ile siyasi hayatımıza girmiş ve çatışma ortamında gerçek manada siyaset yapamamıştı. O dönem ülkemizin karanlık bir dönemi olarak tarihe geçti. Dış mihrakların oyunları ile ülkemiz bir kardeş kavgasına sahne oldu.
***
12 Eylül darbesi sonunda ülkemizde yeni bir dönem başlamıştı.
Bu dönemde MHP, Türk - İslam kimliğinin bu topraklarda yaşaması için silahlı mücadele döneminin bittiği ve siyasi mücadelenin başladığı gerçeğiyle yüzleşti. Başbuğ Alparslan Türkeş Ülkücü hareketin siyasettten dışlanmasına yönelik gayretleri boşa çıkarmak için zaman zaman sağ partilerle ittifaklar yapmış ve MHP'yi baraja rağmen TBMM çatısı altına sokmayı başarmıştı....
***
Başbuğ Alparslan Türkeş'in vefatı sonrasında görevi devralan Devlet Bahçeli, aynı yolda ilerleyerek MHP'yi ittifak yapmadan ve baraj sorunu yaşamadan TBMM çatısı altında milleti için hizmet eden bir parti konumuna getirdi. Başta da ifade ettiğimiz gibi, iktidar partisinin tüm kara propaganda çalışmalarına rağmen MHP tarihinin en büyük seçim başarılarına Devlet Bahçeli ile imza atmışttır. Bu sözlerimizden kimse Başbuğ Alparslan Türkeş ile Devlet Bahçeli kıyaslaması yaptığımız sonucunu çıkarmasın.
***
Yüzeysel olarak baktığımız vakit seçimden 1. parti olarak çıkamayan yenilmiş sayılsa da, bugün camiamızın ''Neden 1. parti olamıyoruz''u tartışması dahi büyük bir kazanımdır. Bu kazanımı sağlarken elbette alışık olmadığımız durumlar ortaya çıkmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Başbuğ Alparslan ürkeş'in danışmanlığını yapan bir adayın ''Çatı aday'' olarak CHP tarafından kabullenilmesi ve bu adaya destek verilmesi MHP'nin CHP'ye yaklaşması değil; CHP'nin MHP'ye yaklaşmasıdır.
***
Türkiye Cunhuriyeti'nde başkanlık sistemi tartışılıyor.
Görünen o ki, başkanlık sisteminin hemen arkasından da ABD modeli 2 partili sisteme geçiş olabilir. MHP yönetimi bu gerçeği de göz ardı etmeden ''Atatürk Milliyetçiliği'' ya da günümüzün moda deyimiyle ''Ulusalcı'' kimlikle CHP çatısında kendilerini ifade eden kitleyi de kendi partisine taşıyarak olası 2 partili sistemin AKP - MHP şeklinde olması için de son derece olumlu bir yol izlemektedir.
***
Elbette bu gerçekleri CHP yönetimi de görüyor.
Bu sebepledir ki, ''Ulusalcı'' söylem ile varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Yani SOL şeride sabitlenen CHP sağ şeride geçiş yapabilmenin telaş ve sancısı içindedir.
Bu nokta da algı yöneticilerinin söylediklerinin aksine CHP'nin ekseninden çıkıp MHP'leştiğini söylemek çok daha doğru olacaktır...
BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ
Algı yönetiminin usta sanatkarlarının oynadığı son oyun MHP'nin CHP çizgisine yöneldiği zaman zaman CHP ile ittifak yaptığı algısını ve dolayısıyla MHP'nin kuruluş amacından saparak bir başka partinin güdümüne girdiği algısını aziz milletimizin beynine işlemektir. Kontrol altına alınmış medya unsurları ile sürekli olarak bu durum millete aktarılıyor ve hatta bazı kişiler ''MHP, CHP'nin metresi olmuştur'' tarzı ahlak dışı söylemlerle aziz milletimizin kafasını karıştırmaya çalışmaktadır.
***
AKP yandaşları ve yandaş medya unsurları tarafından yürütülen bu kampanya kısmen de olsa başarılı olmuştur. MHP lideri başlatılan bu savaşa karşı yaptığı mücadele ile bu saldırı sonuçlarının çok daha vahim boyutlara ulaşmasına mani olmuştur. Belki MHP Genel Başkanı olduğu dönemden bu yana katıldığı tüm seçimlerde 1. parti olamayarak seçim kaybetmiş olabilir ancak bu kaybetmiş olma durumunu dahi kazançlı bir hale dönüştürmeyi de bilmiştir. AKP tarafından sıkça dillendirilen bu söylem ile ''9 seçimden yenik olarak ayrılan bir genel başkan o koltukta oturmamalıdır'' söylemini geliştiren Ülkücü camiadaki Bahçeli muhaliflerine de şu soruyu sormak gerekli: ''MHP kurucusu Başbuğ Alparslan Türkeş de hiçbir seçimin mutlak galibi olamadı. Bu durum da Başbuğ Alparslan Türkeş'e de aynı sözleri söyleyebildiniz mi?
***
AKP'nin algı yönetiminde ülke tarihinin en iyisi olduğu bir gerçektir. Özellikle MHP seçmeni ve Ülkücü camia üzerinde yaptıkları algı yönetimi çalışmalarında önemli başarılar elde ettiler. Özellikle son iki seçimde oy kaybına uğrayan AKP'nin özellikle MHP seçmeni üzerinde yoğunlaşmasının sebebi de kaybettiği oyları MHP tabanından telafi etmektir. Bunda da kısmen başarılı oldukları açıktır.
Gelelim MHP, CHP'leşiyor mu sorusunun cevabına...
Yazımızın başında sizlerle paylaştığımız sözler bize çok şey anlamaktadır.
Bir kere şu kesindir ki, MHP kurucusu Başbuğ Alparslan Türkeş bu sözleriyle MHP'yi CHP'ye alternatif olarak kurduğunu ifade etmektedir. MHP'nin Atatürk'ün kurduğu ancak daha sonra İsmet İnönü tarafından SOL çizgiye oturtulan CHP'nin alternatifi olması ya da Atatürk CHP'sinin devamı olması gerçeği Başbuğ'un bu sözleriyle açıkça ortaya konulmaktadır.
***
Başbuğ Türkeş, CHP'nin 6 Ok ilkesini de geliştirip 9 IŞIK doktrini adıyla aziz milletimize armağan etmiştir. Atatürk'ün başlattığı Türk'ün bağımsızlık hareketini geliştiren Türkeş, 9 IŞIK ile siyasi hayatımıza girmiş ve çatışma ortamında gerçek manada siyaset yapamamıştı. O dönem ülkemizin karanlık bir dönemi olarak tarihe geçti. Dış mihrakların oyunları ile ülkemiz bir kardeş kavgasına sahne oldu.
***
12 Eylül darbesi sonunda ülkemizde yeni bir dönem başlamıştı.
Bu dönemde MHP, Türk - İslam kimliğinin bu topraklarda yaşaması için silahlı mücadele döneminin bittiği ve siyasi mücadelenin başladığı gerçeğiyle yüzleşti. Başbuğ Alparslan Türkeş Ülkücü hareketin siyasettten dışlanmasına yönelik gayretleri boşa çıkarmak için zaman zaman sağ partilerle ittifaklar yapmış ve MHP'yi baraja rağmen TBMM çatısı altına sokmayı başarmıştı....
***
Başbuğ Alparslan Türkeş'in vefatı sonrasında görevi devralan Devlet Bahçeli, aynı yolda ilerleyerek MHP'yi ittifak yapmadan ve baraj sorunu yaşamadan TBMM çatısı altında milleti için hizmet eden bir parti konumuna getirdi. Başta da ifade ettiğimiz gibi, iktidar partisinin tüm kara propaganda çalışmalarına rağmen MHP tarihinin en büyük seçim başarılarına Devlet Bahçeli ile imza atmışttır. Bu sözlerimizden kimse Başbuğ Alparslan Türkeş ile Devlet Bahçeli kıyaslaması yaptığımız sonucunu çıkarmasın.
***
Yüzeysel olarak baktığımız vakit seçimden 1. parti olarak çıkamayan yenilmiş sayılsa da, bugün camiamızın ''Neden 1. parti olamıyoruz''u tartışması dahi büyük bir kazanımdır. Bu kazanımı sağlarken elbette alışık olmadığımız durumlar ortaya çıkmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Başbuğ Alparslan ürkeş'in danışmanlığını yapan bir adayın ''Çatı aday'' olarak CHP tarafından kabullenilmesi ve bu adaya destek verilmesi MHP'nin CHP'ye yaklaşması değil; CHP'nin MHP'ye yaklaşmasıdır.
***
Türkiye Cunhuriyeti'nde başkanlık sistemi tartışılıyor.
Görünen o ki, başkanlık sisteminin hemen arkasından da ABD modeli 2 partili sisteme geçiş olabilir. MHP yönetimi bu gerçeği de göz ardı etmeden ''Atatürk Milliyetçiliği'' ya da günümüzün moda deyimiyle ''Ulusalcı'' kimlikle CHP çatısında kendilerini ifade eden kitleyi de kendi partisine taşıyarak olası 2 partili sistemin AKP - MHP şeklinde olması için de son derece olumlu bir yol izlemektedir.
***
Elbette bu gerçekleri CHP yönetimi de görüyor.
Bu sebepledir ki, ''Ulusalcı'' söylem ile varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Yani SOL şeride sabitlenen CHP sağ şeride geçiş yapabilmenin telaş ve sancısı içindedir.
Bu nokta da algı yöneticilerinin söylediklerinin aksine CHP'nin ekseninden çıkıp MHP'leştiğini söylemek çok daha doğru olacaktır...
13 Ağustos 2014 Çarşamba
CHP yolun sonuna mı geldi?
Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatı sonrasında ''Türkçü'' çizgiden hızla uzaklaşıp siyasetin ''SOL''una kayan ve çok kısa bir zamanda sol şeritte sabitlenen CHP İnönü dönemiyle birlikte milletin değerleriyle kavga etmenin bedelini bugün çok ağır ödemektedir. CHP, Atatürk'ten sonra yaptığı iki tarihi hata ile dini kaynak olarak kullanan partileri yaratmış ve bugün milletin beynine ''CHP din düşmanıdır'' düşüncesini kendi elleriyle yerleştirmiştir.
***
Bu tarihi hatalardan ilki 'Türkçe ezan' dayatmasıdır.
Geçmişi Osmanlı'nın son dönemlerine kadar uzanan Türkçe ezan konusu Atatürk döneminde de gündeme gelmiş, bazı 'Türkçü' aydınların ısrarlarıyla deneme mahiyetinde uygulamalar yapılmış ancak, millet tarafından benimsenmediği için dayatılmamıştı. İsmet İnönü tamamen Osmanlı döneminden bu yana Türkçü aydınların milletimiz üzerindeki Arap ve Fars kültür emperyalizmine karşı geliştirdikleri Türkçe ezan uygulamasını CHP'yi tamamen sola kaydırmasına rağmen sahiplenip bir dayatma ile uygulamaya sokması da son derece düşündürücüdür.
***
Sonuç itibariyle sol CHP Türkçe ezanı kanunla zorunlu hale getirmiş, bu durumu siyasi malzeme olarak kullanan bir gurup CHP milletvekili Demokrat Parti (DP)'yi kurarak, genç Türkiye Cumhuriyeti'nde yeni bir dönemin ilk adımını atmışlardı. DP Genel Başkanı Adnan Menderes ve arkadaşları ''Türkçe ezanı kaldıracakları'' vaatleriyle büyük bir seçim zaferi kazanmış ve dedikleri gibi Türkçe ezan uygulamasına da son vermişlerdi. Bu seçimle birlikte CHP millet nezdinde ''Din düşmanı'' yaftasını boynuna asmış oldu.
***
İkinci tarihi hata ise, 12 Eylül Cunta yönetiminin getirdiği ''Başörtüsü Yasağı''nı sahiplenmesi ve can siperane savunması olmuştur. Merhum Bülent Ecevit ile 1970'li yıllarda toparlanma sürecine giren yine sol şeritte yoluna devam etmesine rağmen ''HALKÇI ECEVİT'' ve ''KIBRIS FATİHİ KARAOĞLAN'' sloganlarıyla ülke yönetiminde yeniden söz sahibi olabilmeyi başaran CHP, 12 Eylül Darbesi ile başörtüsünün altında ezilmiştir...
***
İsmet İnönü döneminde hem Türkçülük karşıtı olup, hem de Türkçü aydınların geliştirdiği Türkçe ezanı sahiplenen ve dayatan CHP, 12 Eylül sonrasında da hem darbe karşıtı olup, hem de darbecilerin yasaklarını savubarak iki büyük çelişki yaşamış ve ülkemizde bugün din merkezli siyasi partilerin iktidar olmasına en büyük katkıyı sağlamıştır.
***
!2 Eylül sonrasında Başörtüsü yasağına karşı olduğunu ön plana çıkaran Anavatan Partisi (ANAP) Turgut Özal önderliğinde büyük bir seçim zaferi kazanmış ve tek başına ikidar olmuştur. ANAP Başörtüsü yasağını kaldırmakta başarılı olamamış, ancak bunu bir siyasi malzeme olarak kullanmaktan da geri kalmamıştır. CHP (Bir dönem SHP) ise sürekli Anayasa Mahkemesi'ne giderek başörtüsü yasağının kaldırılmasını engellemiştir.
***
CHP, 12 Eylül cunta yönetiminin yasağı olan başörtüsü yasağını savundukça kan kaybemeye devam etmiş, İslam'ı kaynak alan partiler ise sürekli güçlenmiştir. Son olarak da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) oraya çıkmış ve bir anda büyük bir seçim zaferi kazanarak ülke yönetiminde tek söz sahibi olmayı başarmıştır. Bugün ''Ülkemizi dini siyasete alet edenler yönetiyor'' diye hayıflanmaya CHP'nin hiçbir hakkı yoktur. Bugün geldiğimiz noktada CHP, başörtüsü yasağının kaldırılmasına destek vermek zorunda kalmış ve bu yasak kaldırılmıştır. Bir demokrasi ayıbı olan bu yasak konusunda CHP direnmese acaba bugün AKP olur muydu?
***
CHP, son Cumhurbaşkanlığı seçimi neticesinde bir kez daha 'lider' tartışmasının içine düştü.
Halk desteği yüzde 25'lere kadar düşen CHP, Deniz Baykal'ı liderlik koltuğundan indirip, büyük umutlarla getirdiği Kemal Kılıçdaroğlu'nu da tartışır hale geldi. Aslında sorun liderlik sorunu değil, anlayış sorunudur. CHP halkın değerleriyle kavga etme zihniyetini sürdürdüğü sürece hangi lider gelirse gelsin halkın zihnindeki ''Din düşmanı'' algısını değiştiremeyecek ve azınlıkta kalan yüzde 15-20 arası sol kesimin temsilcisi olarak kalacaktır. Tabii ki, ulusalcı kitleyi MHP'ye kaptırmazsa...
***
Bu tarihi hatalardan ilki 'Türkçe ezan' dayatmasıdır.
Geçmişi Osmanlı'nın son dönemlerine kadar uzanan Türkçe ezan konusu Atatürk döneminde de gündeme gelmiş, bazı 'Türkçü' aydınların ısrarlarıyla deneme mahiyetinde uygulamalar yapılmış ancak, millet tarafından benimsenmediği için dayatılmamıştı. İsmet İnönü tamamen Osmanlı döneminden bu yana Türkçü aydınların milletimiz üzerindeki Arap ve Fars kültür emperyalizmine karşı geliştirdikleri Türkçe ezan uygulamasını CHP'yi tamamen sola kaydırmasına rağmen sahiplenip bir dayatma ile uygulamaya sokması da son derece düşündürücüdür.
***
Sonuç itibariyle sol CHP Türkçe ezanı kanunla zorunlu hale getirmiş, bu durumu siyasi malzeme olarak kullanan bir gurup CHP milletvekili Demokrat Parti (DP)'yi kurarak, genç Türkiye Cumhuriyeti'nde yeni bir dönemin ilk adımını atmışlardı. DP Genel Başkanı Adnan Menderes ve arkadaşları ''Türkçe ezanı kaldıracakları'' vaatleriyle büyük bir seçim zaferi kazanmış ve dedikleri gibi Türkçe ezan uygulamasına da son vermişlerdi. Bu seçimle birlikte CHP millet nezdinde ''Din düşmanı'' yaftasını boynuna asmış oldu.
***
İkinci tarihi hata ise, 12 Eylül Cunta yönetiminin getirdiği ''Başörtüsü Yasağı''nı sahiplenmesi ve can siperane savunması olmuştur. Merhum Bülent Ecevit ile 1970'li yıllarda toparlanma sürecine giren yine sol şeritte yoluna devam etmesine rağmen ''HALKÇI ECEVİT'' ve ''KIBRIS FATİHİ KARAOĞLAN'' sloganlarıyla ülke yönetiminde yeniden söz sahibi olabilmeyi başaran CHP, 12 Eylül Darbesi ile başörtüsünün altında ezilmiştir...
***
İsmet İnönü döneminde hem Türkçülük karşıtı olup, hem de Türkçü aydınların geliştirdiği Türkçe ezanı sahiplenen ve dayatan CHP, 12 Eylül sonrasında da hem darbe karşıtı olup, hem de darbecilerin yasaklarını savubarak iki büyük çelişki yaşamış ve ülkemizde bugün din merkezli siyasi partilerin iktidar olmasına en büyük katkıyı sağlamıştır.
***
!2 Eylül sonrasında Başörtüsü yasağına karşı olduğunu ön plana çıkaran Anavatan Partisi (ANAP) Turgut Özal önderliğinde büyük bir seçim zaferi kazanmış ve tek başına ikidar olmuştur. ANAP Başörtüsü yasağını kaldırmakta başarılı olamamış, ancak bunu bir siyasi malzeme olarak kullanmaktan da geri kalmamıştır. CHP (Bir dönem SHP) ise sürekli Anayasa Mahkemesi'ne giderek başörtüsü yasağının kaldırılmasını engellemiştir.
***
CHP, 12 Eylül cunta yönetiminin yasağı olan başörtüsü yasağını savundukça kan kaybemeye devam etmiş, İslam'ı kaynak alan partiler ise sürekli güçlenmiştir. Son olarak da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) oraya çıkmış ve bir anda büyük bir seçim zaferi kazanarak ülke yönetiminde tek söz sahibi olmayı başarmıştır. Bugün ''Ülkemizi dini siyasete alet edenler yönetiyor'' diye hayıflanmaya CHP'nin hiçbir hakkı yoktur. Bugün geldiğimiz noktada CHP, başörtüsü yasağının kaldırılmasına destek vermek zorunda kalmış ve bu yasak kaldırılmıştır. Bir demokrasi ayıbı olan bu yasak konusunda CHP direnmese acaba bugün AKP olur muydu?
***
CHP, son Cumhurbaşkanlığı seçimi neticesinde bir kez daha 'lider' tartışmasının içine düştü.
Halk desteği yüzde 25'lere kadar düşen CHP, Deniz Baykal'ı liderlik koltuğundan indirip, büyük umutlarla getirdiği Kemal Kılıçdaroğlu'nu da tartışır hale geldi. Aslında sorun liderlik sorunu değil, anlayış sorunudur. CHP halkın değerleriyle kavga etme zihniyetini sürdürdüğü sürece hangi lider gelirse gelsin halkın zihnindeki ''Din düşmanı'' algısını değiştiremeyecek ve azınlıkta kalan yüzde 15-20 arası sol kesimin temsilcisi olarak kalacaktır. Tabii ki, ulusalcı kitleyi MHP'ye kaptırmazsa...
Etiketler:
Atatürk,
Baykal,
chp,
DP,
İsmet İnönü,
Kılıçdaroğlu,
Türkeş
23 Nisan 2014 Çarşamba
Günahsız bir el öpebilmek...
Senede bir gün...
Bir sürü şamata...
Bir sürü şaklabanlık...
Çocuk o gün başbakandır,
Cumhurbaşkanıdır,
Validir,
Kaymakamdır,
Belediye başkanıdır...
Vesair...
Öylesine laf ola torba dola...
Gazetelere, televizyonlara malzeme ola...
Gerisi boş...
Kimsenin umurunda değil, sokaklarda dilendirilen çocuk...
***
Çocuk...
Evde azarlanır,
Okulda azarlanır,
Camide azarlanır,
Sokakta azarlanır,
Yetmezse, yine de haylazlık ediyorsa tokatlanır...
Kim halt etmiş de demişse; "dayak cennetten çıkmadır" deyip basarlar tokadı...
Madem öyle babacan, şeytan da cennetten çıkma haydi düş şeytanın peşine...
***
Çocuk...
Evlerin neşesi,
Neşesini geç, ailelerimizin çimentosu...
Çocuklar olmasa kimbilir bilmem kaç bin kere daha da çoğalır boşanmalar aldatmalar...
Bırakıp gitmeler...
Hoş çocuk olunca da, akıllanmaz bazı deyyus-u ekberler...
Aldırmadan doğurdukları çocuğun ne acılar çekeceğine,
Kendi nefisleri uğruna bırakıp giderler anasız babasız o çaresiz yavruları...
***
Çocuk...
Cennetin gülleri...
Alemlerin efendisi de öyle derdi, torunları Hasan ile Hüseyin'e...
Cennetin güllerini soldurdular ya sözde Allah'a teslim olanlar...
Minicik güllerin tomurcuklarını bedenlerinden ayırdılar ya bir kılıç darbesiyle...
Yüzyıllar geçti halen durmuyor o deyyus-u ekberlerin torunları...
Cennetin güllerini bir bir solduruyorlar, dünyanın dört bir yanında...
***
Çocuk...
Allah'ın yeryüzündeki melekleri...
Günahsız...
Tertemiz elleri...
Cennet kokan elleri...
Hiçbir yaratıkta olmayan güzellikte tenleri...
Melekleri gören gözleri...
Allah'ın bizlere armağan ettiği melekleri...
***
Çocuk...
Senede bir gün,
Sadece bir gün "adam" yerine konan çocuklarımız...
Azarlanan,
Tokatlanan,
Horlanan,
Sokaklara atılan,
Tecavüz edilen,
Öldürülen,
Köleleştirilen
Ve senede bir gün bir koltuğa oturtulup siyasi rant malzemesi haline getirilen çocuklarımız...
***
Bugün onların bayramı...
Dünya'da bir tek Gazi Mustafa Kemal Atatürk onlara bir bayram armağan etmiş...
Bırakın bu bayramı onlara armağan eden adamı eleştirmeyi,
Bırakın koltuk maskaralığını,
Bırakın sinema çevirmeyi,
Bırakın şamatayı...
Vakit sizin için geç olmadan,
Hemen şu an, çıkın dışarı önünüze ilk gelen çocuğun ellerini avuçlarınızın içine alıp, günahsız bir el öpmenin hazzını yaşayın...
Emin olun, öpmeye doyamayacaksınız o meleğin ellerini...
Bir sürü şamata...
Bir sürü şaklabanlık...
Çocuk o gün başbakandır,
Cumhurbaşkanıdır,
Validir,
Kaymakamdır,
Belediye başkanıdır...
Vesair...
Öylesine laf ola torba dola...
Gazetelere, televizyonlara malzeme ola...
Gerisi boş...
Kimsenin umurunda değil, sokaklarda dilendirilen çocuk...
***
Çocuk...
Evde azarlanır,
Okulda azarlanır,
Camide azarlanır,
Sokakta azarlanır,
Yetmezse, yine de haylazlık ediyorsa tokatlanır...
Kim halt etmiş de demişse; "dayak cennetten çıkmadır" deyip basarlar tokadı...
Madem öyle babacan, şeytan da cennetten çıkma haydi düş şeytanın peşine...
***
Çocuk...
Evlerin neşesi,
Neşesini geç, ailelerimizin çimentosu...
Çocuklar olmasa kimbilir bilmem kaç bin kere daha da çoğalır boşanmalar aldatmalar...
Bırakıp gitmeler...
Hoş çocuk olunca da, akıllanmaz bazı deyyus-u ekberler...
Aldırmadan doğurdukları çocuğun ne acılar çekeceğine,
Kendi nefisleri uğruna bırakıp giderler anasız babasız o çaresiz yavruları...
***
Çocuk...
Cennetin gülleri...
Alemlerin efendisi de öyle derdi, torunları Hasan ile Hüseyin'e...
Cennetin güllerini soldurdular ya sözde Allah'a teslim olanlar...
Minicik güllerin tomurcuklarını bedenlerinden ayırdılar ya bir kılıç darbesiyle...
Yüzyıllar geçti halen durmuyor o deyyus-u ekberlerin torunları...
Cennetin güllerini bir bir solduruyorlar, dünyanın dört bir yanında...
***
Çocuk...
Allah'ın yeryüzündeki melekleri...
Günahsız...
Tertemiz elleri...
Cennet kokan elleri...
Hiçbir yaratıkta olmayan güzellikte tenleri...
Melekleri gören gözleri...
Allah'ın bizlere armağan ettiği melekleri...
***
Çocuk...
Senede bir gün,
Sadece bir gün "adam" yerine konan çocuklarımız...
Azarlanan,
Tokatlanan,
Horlanan,
Sokaklara atılan,
Tecavüz edilen,
Öldürülen,
Köleleştirilen
Ve senede bir gün bir koltuğa oturtulup siyasi rant malzemesi haline getirilen çocuklarımız...
***
Bugün onların bayramı...
Dünya'da bir tek Gazi Mustafa Kemal Atatürk onlara bir bayram armağan etmiş...
Bırakın bu bayramı onlara armağan eden adamı eleştirmeyi,
Bırakın koltuk maskaralığını,
Bırakın sinema çevirmeyi,
Bırakın şamatayı...
Vakit sizin için geç olmadan,
Hemen şu an, çıkın dışarı önünüze ilk gelen çocuğun ellerini avuçlarınızın içine alıp, günahsız bir el öpmenin hazzını yaşayın...
Emin olun, öpmeye doyamayacaksınız o meleğin ellerini...
28 Haziran 2013 Cuma
CHP Nereye Koşuyor!?
Aslına bakarsanız hiç bir yere koştuğu yok...
İki fotoğraf karesi var CHP'ye ait.
Fotoğrafın ilkinde CHP'nin yüz ifadesini görüyoruz...
Nefes nefese,
Kan ter içinde kalmış bir uzun mesafe koşucusunun yüz ifadesini görüyoruz bu fotoğrafta...
Yorgun ama inatçı,
Bitkin ama dirençli,
Bıkkın ama inançlı...
Bu fotoğrafı görünce bir vatandaş olarak umutlanıyoruz, hevesleniyoruz...
Bugünkü baskıcı AKP iktidarına karşı can siperane çalışan, koşturan bir CHP var diyoruz...
Fakat ne yazık ki aradan çok geçmeden ikinci fotoğraf karesi geliyor gözümüzün önüne...
***
İkinci fotoğraf karesine baktığımızda CHP'nin bir yol üzerinde değil;
Bir koşu bandı üzerinde koştuğunu görüyoruz...
Hedefsizce, sadece vücudunu zinde tutmak için idman yapıyormuş meğerse...
İşte bu manzara halkın bütün umutlarını tüketiyor.
Atatürk'ün partisidir,
Cumhuriyetimizin kurucularının partisidir, düşüncesiyle halen CHP'ye büyük bir sevgiyle bağlı olan halkımızın önemli bir kesiminin umutları koşu bandı üzerinde koşturup duran CHP fotoğrafını görünce adeta dipsiz bir kuyuya düşüyor...
Birinci fotoğrafla birlikte yanan bütün ışıklar sönüyor,
Umutlar yeniden karanlıklar prensinin karanlık dünyasında yok olup gidiyor.
***
Son 2 aydır yaşadığımız olaylar baktığımız vakit CHP tarafında görülen manzara ne yazık ki, budur!
AKP hükümetinin oluşturduğu gündemlerin peşine takılıp giden,
Gezi Parkı eylemlerinde ayakta kalabilme umutlarını sokaktaki vatandaşa bağlayan,
Sokak eylemlerinin büyümesi için çaba sarfeden bir CHP görüyoruz siyasi arenada...
Gezi Parkı eylemlerine destek vermesine sözümüz yok elbetteki.
Fakat Atatürk'ün kurduğu bir siyasi partinin devlet adabına uygun hareket etmesini bizim gibi tüm CHP seçmenleri de beklerdi bugünkü CHP yönetiminden.
Onlar devlet adabına uygun hareket etmektense halkın kendi kendine başlattığı bir eylemi sahiplenme ve bundan siyasi rant elde etme yolunu seçtiler.
Bu da bugünkü CHP yönetiminin beceriksizliğinin ve acizliğinin bir göstergesi olmuştur.
CHP içinde az sayıdaki samimi siyasetçiyi tenzih ederek söylemek gerekir ki, CHP'nin bugünkü yöneticileri artık kendilerine inanan halkın beklentilerini karşılamaktan çok ama çok uzaklaşmış bulunmaktadırlar...
***
Mart 2014'te yapılacak olan Yerel Seçimlerle ilgili henüz hiç bir somut çalışmasını göremedik CHP'nin...
İstanbul başta olmak üzere hiçbir Büyükşehir'de hazırlık yok...
Özellikle İstanbul'da henüz kimin aday olacağına dahi karar verebilmiş değiller...
Halkın büyük bir beklenti içinde olduğu Mustafa Sarıgül meselesini dahi çözemediler...
İstanbul'da CHP seçmeni Sarıgül konusunun bir an evvel çözümlenmesini beklerken,
CHP'li üst düzey yöneticiler farklı açıklamalar yapıyorlar...
Birisi çıkıyor Hanya diyor,
Diğeri çıkıyor Konya diyor...
Orasını burasını bilmem ama CHP yönetimi bu tutumunu sürdürürse,
CHP seçmeni ilk seçimde onlara Hanya'yı da Konya'yı da bir daha asla unutamayacakları bir ders ile öğretecektir...
***
Bugün AKP iktidarının baskıcı yönetim tarzı karşısında alternatif arayan halkın yaklaşık yüzde 40'lık bir kesimi umudunu CHP'ye bağlamışken,
CHP'li milletvekilleri ve yöneticilerinin iç çekişmelerle vakit geçirdiklerini görüyoruz.
CHP seçmeninin en çok beğendiği ve umut bağladığı siyasetçilerin ayaklarının kaydırılması girişimlerini görüyoruz...
Muharrem İnce gibi toplumun her kesiminin beğenisini kazanan bir siyasetçinin CHP içinde birilerine rahatsızlık verdiğini TBMM Gurup Başkanvekillikleri seçimlerinde net bir şekilde görebiliyoruz...
Halk baskıcı zihniyetten kurtulmanın derdine düşmüşken,
Halkın partisi olduklarını iddia edenler ne yazık ki, kendi koltuklarının derdine düşmüşlerdir...
En üst düzey yönetimden, ilçe örgütlerine kadar manzara hep aynı...
Kim kimin ayağını kaydıracak herkesin onun hesabını yapıyor...
Halkın partisi CHP ne yazıkki yöneticilerin çiftliği haline gelmiş ve halkın sorunlarını çözmeyi bırakın düşünmekten dahi aciz bir durumdadır...
***
Hal böyle olunca CHP seçmeni için iki tercih hakkı kalıyor...
Birincisi kendisini ifade eden bir siyasi söyleme sahip olan yeni bir partiye oy vermek,
İkincisi ise, sandığa gitmemek...
CHP seçmeninin önemli bir bölümü bugüne kadar sandığa gitmemeyi tercih etti...
Elbette bu tutum AKP'ye yaradı...
Bugün bunun farkına varan CHP seçmeni önümüzdeki yerel seçimlerde mutlaka sandığa gidip oyunu kullanmak istiyor...
Mevcut CHP yönetimi koşu bandından inip halkın yolunda yürümeye başlarsa bu oyları yeniden kendi hanesine yazdırabilir, aksi takdirde hem sandıktan kaçan oylar hem de bütün olanlara rağmen umutla CHP'ye verilen oylar başka bir siyasi partinin hanesine yazılacaktır...
İki fotoğraf karesi var CHP'ye ait.
Fotoğrafın ilkinde CHP'nin yüz ifadesini görüyoruz...
Nefes nefese,
Kan ter içinde kalmış bir uzun mesafe koşucusunun yüz ifadesini görüyoruz bu fotoğrafta...
Yorgun ama inatçı,
Bitkin ama dirençli,
Bıkkın ama inançlı...
Bu fotoğrafı görünce bir vatandaş olarak umutlanıyoruz, hevesleniyoruz...
Bugünkü baskıcı AKP iktidarına karşı can siperane çalışan, koşturan bir CHP var diyoruz...
Fakat ne yazık ki aradan çok geçmeden ikinci fotoğraf karesi geliyor gözümüzün önüne...
***
İkinci fotoğraf karesine baktığımızda CHP'nin bir yol üzerinde değil;
Bir koşu bandı üzerinde koştuğunu görüyoruz...
Hedefsizce, sadece vücudunu zinde tutmak için idman yapıyormuş meğerse...
İşte bu manzara halkın bütün umutlarını tüketiyor.
Atatürk'ün partisidir,
Cumhuriyetimizin kurucularının partisidir, düşüncesiyle halen CHP'ye büyük bir sevgiyle bağlı olan halkımızın önemli bir kesiminin umutları koşu bandı üzerinde koşturup duran CHP fotoğrafını görünce adeta dipsiz bir kuyuya düşüyor...
Birinci fotoğrafla birlikte yanan bütün ışıklar sönüyor,
Umutlar yeniden karanlıklar prensinin karanlık dünyasında yok olup gidiyor.
***
Son 2 aydır yaşadığımız olaylar baktığımız vakit CHP tarafında görülen manzara ne yazık ki, budur!
AKP hükümetinin oluşturduğu gündemlerin peşine takılıp giden,
Gezi Parkı eylemlerinde ayakta kalabilme umutlarını sokaktaki vatandaşa bağlayan,
Sokak eylemlerinin büyümesi için çaba sarfeden bir CHP görüyoruz siyasi arenada...
Gezi Parkı eylemlerine destek vermesine sözümüz yok elbetteki.
Fakat Atatürk'ün kurduğu bir siyasi partinin devlet adabına uygun hareket etmesini bizim gibi tüm CHP seçmenleri de beklerdi bugünkü CHP yönetiminden.
Onlar devlet adabına uygun hareket etmektense halkın kendi kendine başlattığı bir eylemi sahiplenme ve bundan siyasi rant elde etme yolunu seçtiler.
Bu da bugünkü CHP yönetiminin beceriksizliğinin ve acizliğinin bir göstergesi olmuştur.
CHP içinde az sayıdaki samimi siyasetçiyi tenzih ederek söylemek gerekir ki, CHP'nin bugünkü yöneticileri artık kendilerine inanan halkın beklentilerini karşılamaktan çok ama çok uzaklaşmış bulunmaktadırlar...
***
Mart 2014'te yapılacak olan Yerel Seçimlerle ilgili henüz hiç bir somut çalışmasını göremedik CHP'nin...
İstanbul başta olmak üzere hiçbir Büyükşehir'de hazırlık yok...
Özellikle İstanbul'da henüz kimin aday olacağına dahi karar verebilmiş değiller...
Halkın büyük bir beklenti içinde olduğu Mustafa Sarıgül meselesini dahi çözemediler...
İstanbul'da CHP seçmeni Sarıgül konusunun bir an evvel çözümlenmesini beklerken,
CHP'li üst düzey yöneticiler farklı açıklamalar yapıyorlar...
Birisi çıkıyor Hanya diyor,
Diğeri çıkıyor Konya diyor...
Orasını burasını bilmem ama CHP yönetimi bu tutumunu sürdürürse,
CHP seçmeni ilk seçimde onlara Hanya'yı da Konya'yı da bir daha asla unutamayacakları bir ders ile öğretecektir...
***
Bugün AKP iktidarının baskıcı yönetim tarzı karşısında alternatif arayan halkın yaklaşık yüzde 40'lık bir kesimi umudunu CHP'ye bağlamışken,
CHP'li milletvekilleri ve yöneticilerinin iç çekişmelerle vakit geçirdiklerini görüyoruz.
CHP seçmeninin en çok beğendiği ve umut bağladığı siyasetçilerin ayaklarının kaydırılması girişimlerini görüyoruz...
Muharrem İnce gibi toplumun her kesiminin beğenisini kazanan bir siyasetçinin CHP içinde birilerine rahatsızlık verdiğini TBMM Gurup Başkanvekillikleri seçimlerinde net bir şekilde görebiliyoruz...
Halk baskıcı zihniyetten kurtulmanın derdine düşmüşken,
Halkın partisi olduklarını iddia edenler ne yazık ki, kendi koltuklarının derdine düşmüşlerdir...
En üst düzey yönetimden, ilçe örgütlerine kadar manzara hep aynı...
Kim kimin ayağını kaydıracak herkesin onun hesabını yapıyor...
Halkın partisi CHP ne yazıkki yöneticilerin çiftliği haline gelmiş ve halkın sorunlarını çözmeyi bırakın düşünmekten dahi aciz bir durumdadır...
***
Hal böyle olunca CHP seçmeni için iki tercih hakkı kalıyor...
Birincisi kendisini ifade eden bir siyasi söyleme sahip olan yeni bir partiye oy vermek,
İkincisi ise, sandığa gitmemek...
CHP seçmeninin önemli bir bölümü bugüne kadar sandığa gitmemeyi tercih etti...
Elbette bu tutum AKP'ye yaradı...
Bugün bunun farkına varan CHP seçmeni önümüzdeki yerel seçimlerde mutlaka sandığa gidip oyunu kullanmak istiyor...
Mevcut CHP yönetimi koşu bandından inip halkın yolunda yürümeye başlarsa bu oyları yeniden kendi hanesine yazdırabilir, aksi takdirde hem sandıktan kaçan oylar hem de bütün olanlara rağmen umutla CHP'ye verilen oylar başka bir siyasi partinin hanesine yazılacaktır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














