Türk Milliyetçiliği düşüncesi Türkiye'de iktidar olabilir mi?
Bu sorunun sorulması bile abesle iştigal aslında.
Türk yurdunda, Türk Devleti'nde Türk Milliyetçiliği neden iktidar olamasın?
İyi de nasıl iktidar olacağız?
Ne Başbuğ Alparslan Türkeş döneminde ne de Devlet Bahçeli döneminde iktidar olamadık.
Bunun sebepleri nedir?
"İktidar olalım" demekle iktidar olunmuyor.
İktidar olmak için ne yapmak gerekli, Ülkücüler iktidar yürüyüşünde nerede yanlış yapıyorlar!?
***
Türk siyasi sisteminde iktidara yürümenin temel kuralı lidere itaattir.
Türk siyasi sistemi lider esaslı bir siyasi sistem olduğundan dolayı birinci kural budur.
Lidere itaat etmeyen siyasi oluşumlar iktidarı rüyasında bile göremezler.
Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Hareket'i düşünelim.
MHP ve Ülkü Ocakları kuruluşundan 1980 darbesine kadar bildiğimiz anlamda pek siyaset yapma derdine düşmedi.
Sokaklarda süren mücadele öylesine çetin ve zorluydu ki TBMM çatısı altında yapılan iktidar mücadelesine pek giremedik.
***
1980 darbesinden sonra Başbuğ Alparslan Türkeş'in hapishanede olması sebebiyle Onunla talimatları ışığında kurulan Milliyetçi Çalışma Partisi ile bugün anladığımız anlamda siyasi mücadelemiz başlamış ve Türk Milliyetçiliği düşüncesinin TBMM çatısı altında politik çoğunluğu yakalama zorunluluğu ortaya çıkmıştı.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in özgürlüğüne kavuşması ile birlikte MÇP yeniden MHP oldu ve siyasi iktidar mücadelemiz yeni bir ivme kazandı.
İşte bu noktada Türk Milliyetçiliği'nin iktidar mücadelesinin temelleri atılıyordu.
Sağlam bir temelle çıkılacak yoldaki yürüyüş daha hızlı ve daha sağlam olacaktı.
Olmadı.
Yapamadık.
Beceremedik!
***
Ülkücü Gençler Derneği Genel Başkanlığı yapmış, bu davanın sembol isimlerinden, Başbuğ Türkeş'in en güvendiği isimlerden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu "Lidere itaatsizlik" hastalığının ilk ürünü olarak ortaya çıkıyordu. Yapılan ittifak ile MHP ilk kez TBMM'de gurup kurma aşamasına gelmişken Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'e ağır eleştiriler yönelterek partiden ayrıldılar.
Tehlike büyüktü.
MHP oylarını her seçimde ikiye katlıyordu.
Türk Milliyetçileri'nin iktidar yürüyüşünün ayak sesleriydi bunlar.
Türk Milleti'nin Anadolu topraklarındaki egemenliğini sona erdirmek için mücadele eden küresel güçler bunu durdurmak zorundaydılar.
Ve ilk darbeyi de Muhsin Yazıcıoğlu'nu kullanarak yaptılar.
***
MHP'nin katlanarak devam eden büyümesi Yazıcıoğlu olayına rağmen durdurulamadı.
İlk seçimde MHP yine oyunu ikiye katlamıştı.
Türk Milliyetçilerinin son başbuğu Alparslan Türkeş'in vefatı sonrasında MHP'nin başına geçen Devlet Bahçeli ile girilen ilk seçimde MHP yüzde 18 oy alarak Türk düşmanlarını şoka sokmuştu.
Her şey mükemmel gidiyordu.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in önderliğinde başlatılan siyasi iktidar yürüyüşünde artık önlenemez bir yükselişe geçmişti MHP.
Küresel güçlerin en gelişmiş silahları olan BÖL - PARÇALA - YUT taktiği devreye girmişti.
MHP'nin tarihinde en yüksek oyu alan Lider konumundaki Devlet Bahçeli'ye karşı muazzam bir muhalif hareket başlatılmıştı.
***
Arif Şirin, Ahmet Yılmaz, Tuğrul Türkeş gibi isimlerin önderliğinde "Bahçeli Düşmanlığı" tohumları ekiliyordu Ülkücü Hareket'in gönüllerine...
Partisinin oylarını yüzde 8'den yüzde 18'e kadar yükseltmesine rağmen bu kadar ağır bir eleştiri yağmuruna tutulan belki de tek liderdir Devlet Bahçeli Türkiye'de.
Herkes Devlet Bahçeli'nin hatasını arama yarışına girmiş, adeta Peygamber olmasını istiyorlardı Bahçeli'den.
Olmadı.
Peygamber olamadı Devlet Bahçeli ve elbette bir beşer olarak hatalar yaptı.
Her hatasını ortaya döken muhalifler Milliyetçi Düşünce mensuplarının bölünüp parçalanması için gerekli zemini hazırladılar.
Yeni partiler kuruldu, yeni ocaklar kuruldu, yeni akımlar oluştu.
Hepsinin ortak paydası ise Devlet Bahçeli düşmanlığı idi.
***
TÜRK'süz ve dolayısıyla MHP'siz bir YENİ TÜRKİYE hedefleyen küresel güçlerin ekonomiye yaptıkları darbeler, hükümet ortaklarıyla yaşanan sorunlar ve iç muhaliflerin çabalarıyla MHP 12 Eylül sonrasında ilk kez oylarını düşürdü ve yüzde 8'e geri döndü.
Devlet Bahçeli dışında herkes mutluydu.
İstedikleri olmuştu.
Devlet Bahçeli'yi partiden uzaklaştırmak için ellerine çok iyi fırsat geçmişti ama beceremediler.
ÜLKÜCÜ İRADE liderine sahip çıktı ve Devlet Bahçeli BİLGE LİDER olarak yeniden partinin genel başkanlığına seçildi.
Bahçeli düşmanları dolayısıyla MHP düşmanları dumura uğramışlardı.
Ancak durmak bilmiyorlardı.
MHP daha sonraki tüm seçimlerde Bahçeli düşmanı kesimin "MHP baraj altında kalacak" propagandalarına rağmen hiç baraj altında kalmadı. Başbuğ Alparslan Türkeş'in başlattığı süreci Devlet Bahçeli devam ettirdi ve MHP baraj sorunu yaşamadan TBMM çatısında kalabilen 3 partiden biri olarak Türk siyasi yaşamında yerini aldı.
***
Bilge Lider Devlet Bahçeli bu iktidar yürüyüşünde hep yalnız kaldı.
En yakınındakilerden Brütüs hançerleri yedi.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in oğulları bile Devlet Bahçeli'yi ve Ülkücüleri hançerledi.
Biz Ülkücüler ülkemizin en temiz, en dürüst, en şerefli liderlerinden biri olan Bahçeli'ye itaat etmemek için sudan sebepler yaratırken, hakkında 100'ün üzerinde yolsuzluk dosyası bulunan, devasa yolsuzluk iddiaları ile operasyonlara maruz kalan bir lidere kayıtsız şartsız itaat eden bir kesim ise, tek başına iktidar olarak kalmaya devam ediyor ülkemizde.
Şimdi kendimize şu soruları soralım ve düşünelim:
1. Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'e karşı ilk isyan ateşini yakan Muhsin Yazıcıoğlu LİDERE İTAAT EDİP partide kalsaydı ne olurdu?
2. Başbuğ ile girdiğimiz son seçimde Yazıcıoğlu partide kalsaydı yüzde 8 yerine yüzde 12 oy alır mıydık?
3. Başbuğ'a yapılan bu isyanın sebebi neydi? Başbuğ hain miydi? Başbuğ beceriksiz miydi? Başbuğ, Türk Milliyetçilerinin iktidar olmasını istemiyor muydu?
4. Devlet Bahçeli liderliğinde yüzde 18 oy almamıza rağmen başlatılan isyan ile Başbuğ'a karşı yapılan isyan arasında ne fark var?
5. Yüzde 18 oy almış bir partide, partinin sembol isimleri Devlet Bahçeli düşmanlığı yapacaklarına partiye destek olsaydılar bugün durum ne olurdu?
6. Partiyi yüzde 18'e taşımak hainlik mi? Partiyi baraj sorunu yaşamayan bir parti haline getirmek beceriksizlik mi?
7. Partinin başına hiç hata yapmayan, yani peygamber seviyesinde birini mi getireceksiniz?
isyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
isyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Nisan 2016 Salı
18 Nisan 2016 Pazartesi
Lidere İtaat Etmeyenler İktidar Olamazlar!
Ülkücü siyasi tarihinin acı bir gerçeğidir bu.
Lidere itaat etmeyen bir camia asla ve kat'a iktidar olamaz!
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) kurulduğu günden itibaren "Siyasi İktidar" peşinde koşan bir hareket olmamıştır.
O günlerin şartları gereği, vatanın selameti için, TÜRK ırkının bekaası ve İslam düşmanlarının bertaraf edilmesi için farklı bir mücadele içine girilmiş ve bu durum 12 Eylül 1980 darbesine tadar devam etmiştir.
12 Eylül Cunta yönetimi ile Türkiye'de yeni bir dönem başlamıştı.
Sokaklardaki mücadele sona ermiş, Ülkücü Hareket, MHP'nin kuruluş fesefesi olan TÜRK - İSLAM ülküsü için sokaklarda verdiği mücadelede 5 binin üzerinde şehit vermiş ve darbe sonrasında da bu mücadelenin karşılığı olarak devlet tarafından tabutluklarda işkencelere maruz bırakılmış, darağaçlarında sallandırılmıştı...
***
O dönemleri yaşayanlarımız çekilen acıları, verilen mücadelenin kutsiyetini çok iyi bilirler.
Yaş itibariyle o günlerdeki mücadeleye tanık olamayan kardeşlerimizde okuduklarından, dinlediklerinden az çok bilgi sahibi olmuşlardır.
Sokaklarda, Türk ve İslam düşmanı komünistlere karşı vermiş olduğumuz mücadelede büyük başarı kazanmıştık.
Çok şehitler vermiş, çok acılar çekmiştik ancak Türk adının Anadolu topraklarından silinmesine, İslam inancının milletimiz tarafından huzur içinde yaşanmasına da büyük bir katkı sağlamamıştık.
Belki sayımız azdı ama sağladımız BİRLİK VE BERABERLİK sayesinde, Liderimiz Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'e kayıtsız şartsız İTAAT göstermemiz sayesinde tarihi bir başarı göstermiştik.
***
Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ; "Biz ne sağcıyız, ne de solcu! Biz Türk Milliyetçisiyiz! Sol ile mücadelemiz sürüyor, sağ ile olan mücadelemizi de daha sonra yapacağız!" sözleriyle 12 Eylül sonrasındaki "Oya dayalı siyasi" yaşama dikkat çekiyordu aslında.
12 Eylül sonrasında sağ ile olan hesabı görme vakti gelmişti.
Türk Milliyetçileri "Lidere Sadakat, Davaya Sadakattir" esası çerçevesinde "Bir olmuş, İri olmuş, Diri olmuş" ve Türk'ün Anadolu topraklarındaki varlık tarihine şanlı bir direnişin mimarları olarak adlarını altın harflerle yazdırmışlardı.
Sol ile olan hesabımızı büyük ölçüde görmüş ve sıra sağ ile olan hesabın görülmesine gelmişti.
***
Sağ ile olan hesaplaşma demokrasi kuralları içinde, siyaset yaparak görülecekti.
Başbuğ Alparslan Türkeş, 24 Ocak 1993 tarihinde yapılan Kurultay'da Nazım Hikmet'in Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan dizeler okurken bize yeni mücadele alanımızı işaret ediyordu.
Başbuğ Türkeş, SOL yapıyı artık ikiye ayırıyordu.
Milli Sol ve Millet Düşmanı Sol...
Yeni mücadele alanı olan siyasi alanda Milli Sol'a yakınlaşmak için, onlara bir zeytin dalı uztmak için bu dizeleri okuduğunu açıklayan Başbuğ Alparslan Türkeş artık Türk Milliyetçileri'nin siyasi iktidar yolunda kutlu bir yürüyüşe çıktığını ve kısa zamanda son bağımsız TÜRK Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde Bozkurt Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra yeniden iktidarı ele geçireceklerini müjdeliyordu bizlere...
***
Başbuğ Alparslan Türkeş en büyük darbeyi en yakınındakilerden yiyordu bu kutlu yürüyüşte...
O günlerde 12 Eylül Cuntasının ürünü olan Anavatan Partisi'nin iktidarını yıkmak için içlerinde bölücü milletvekillerinin de bulunduğu SHP'nin DYP ile kurduğu hükümete destek veren Başbuğ'un bu tutumuna isyan eden Muhsin Yazıcıoğlu ve çok sayıda Ülkücü partiden ayrılmış, ilk defa TBMM'de grup kurma noktasına gelen MHP'yi zayıflatarak mücadeleye büyük bir darbe vurmuşlardı.
İşte bugün Türk Milliyetçileri'nin iktidar olamayışının altında yatan asıl sebep budur!
Biz 12 Eylül sonrasında LİDERE İTAAT ETMEYİ ÖĞRENEMEDİK, BECEREMEDİK.
***
1991 yılında başlayan "iç muhalif" hareketler, daha doğrusu lidere itaatsizlik rüzgarı bugünlere kadar güçlenerek devam etti.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in önderliğindeki MHP tüm bu itaatsizlik ve isyan girişimlerine rağmen hızla güçleniyor, hızla büyüyor ve milletin umudu olma yolunda hızla ilerliyordu.
Başbuğ'un vefatından önce oylarımız tarihimizde ilk defa yüzde 8 düzeyine gelmiş, camiamız ve aziz Türk milleti artık iktidar heyecanını hissetmeye başlamıştı...
Başbuğ'un ebedi hayata göç etmesinin ardından göreve gelen Devlet Bahçeli yönetimindeki partimiz siyasi mücadelede Türk Milliyetçileri'nin önlenemez yükselişine şahitlik ediyordu.
MHP aldığı yüzde 18'lik oy oranı ile tarihindeki en yüksek oy oranına ulaşmış ve TÜRK yurdunda TÜRK'ün iktidarının ne kadar yakın olduğunu müjdelemişti...
***
Fakat yine olmadı...
Lidere itaatsizlik ve Müzmin Muhaliflik bir kanser mikrobu gibi girmişti bünyemize...
Durmadılar!
Didik didik hata aradılar...
"Rahşan'ın karşısında ceketini düğmeledi" dediler...
Bilmiyorlardı ki; MHP'nin Genel Başkanı MHP'ye oy versin ya da vermesin sokaktaki vatandaşının bile karşısında ceketini düğmeleyecek kadar kutlu bir ÜLKÜCÜ EDEP ile yetişmişti!
19 Yaşında üniversite teşkilatını kurarak girdiği Ülkü Ocakları'nda her şeyden önce EDEP dersi verildiğini unutmuşlardı sanki o dönemin "Ülkü Devleri"...
***
Devlet Bahçeli döneminde MHP tarihinin en yüksek oy oranlarına ulaşmasına rağmen, tarihinde ilk kez hiçbir ittifak yapmadan tam 5 dönem TBMM çatısı altında TÜRK adını gururla temsil etmesine rağmen, muhalefet virüsü tarafından beyinleri ve gönülleri işgal edilenler bir türlü susmuyorlardı.
"Konuşurken, öksürüyor"
"Kağıttan okuyor"
"Mitinglerde gülmüyor"
Tarzında basit eleştirilerle bile Hareket'in Lideri'ni eleştiri yağmuruna tutuyorlar...
Bazı "Ülkü Devi" olanların Bahçeli karşıtı sözleri AKP tarafından seçim malzemesi olarak kullanılıyor ve büyük bir algı oluşturuluyor...
***
Bugüne geldik...
Olağanüstü kurultay istiyorlar...
Bahçeli'nin karşısında anımsayabildiğim kadarıyla 4-5 genel başkan adayı var...
Öylesine bölünüp parçalanmışız ki, genel başkan adaylarının tam sayısını bile anımsayamıyoruz...
Hiç kimse bu bölünme parçalanma Bahçeli sayesinde oldu mavalı okumasın!
Bizim beyinlerimize, yüreklerimize bu virüs 1991 yılında Başbuğ Alparslan Türkeş'e karşı başlatılan isyan ile girmiştir...
O tarihten bugüne kadar bu itaatsizlik ve isyankarlık devam etti ve büyüdü...
Şimdi bir gecede her şeyin değişeceği ve MHP'nin tek başına iktidar olacağı masalıyla milleti uyutmaya çalışanlara soruyorum:
Etrafınıza topladığınız bu müzmin muhaliflerin ilk fırsatta size isyan etmeyeceklerine, Başbuğ Alparslan Türkeş ve Bilge Lider Devlet Bahçeli'ye karşı yaptıklarını size karşı yapmayacaklarının bir garantisi var mı?
Siz kendinizi Başbuğ Türkeş ve Devlet Bahçeli'den daha ÜLKÜCÜ mü görüyorsunuz?
Hele ki sayın Akşener!
Ola ki siz bu partinin başına geçtiniz diyelim.
Andolsun ki, 1 yıl bile geçmeden etrafınıza topladığınız, ya da sizin etrafınıza toplanan bu müzmin muhalif ve isyankar tayfa sizi yerin dibine sokacaktır bundan haberiniz olsun!
***
Ve şunu da çok iyi bilsin ki herkes LİDERE İTAAT DAVAYA İTAATİR...
Lidere itaat etmeyenlerin oluşturduğu bir siyasi parti asla iktidar olamaz
(Yazılarımızdaki hedef kitle asla ve asla muhalif kanatta yer alan samimi Ülkücü kesim değildir. Bir takım vaatler ve bir takım olumsuzluklar sonucunda muhalif kesimde bulunan samimi Ülkücüler bir an evvel gerçeklerle yüzleşmelidirler)
Lidere itaat etmeyen bir camia asla ve kat'a iktidar olamaz!
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) kurulduğu günden itibaren "Siyasi İktidar" peşinde koşan bir hareket olmamıştır.
O günlerin şartları gereği, vatanın selameti için, TÜRK ırkının bekaası ve İslam düşmanlarının bertaraf edilmesi için farklı bir mücadele içine girilmiş ve bu durum 12 Eylül 1980 darbesine tadar devam etmiştir.
12 Eylül Cunta yönetimi ile Türkiye'de yeni bir dönem başlamıştı.
Sokaklardaki mücadele sona ermiş, Ülkücü Hareket, MHP'nin kuruluş fesefesi olan TÜRK - İSLAM ülküsü için sokaklarda verdiği mücadelede 5 binin üzerinde şehit vermiş ve darbe sonrasında da bu mücadelenin karşılığı olarak devlet tarafından tabutluklarda işkencelere maruz bırakılmış, darağaçlarında sallandırılmıştı...
***
O dönemleri yaşayanlarımız çekilen acıları, verilen mücadelenin kutsiyetini çok iyi bilirler.
Yaş itibariyle o günlerdeki mücadeleye tanık olamayan kardeşlerimizde okuduklarından, dinlediklerinden az çok bilgi sahibi olmuşlardır.
Sokaklarda, Türk ve İslam düşmanı komünistlere karşı vermiş olduğumuz mücadelede büyük başarı kazanmıştık.
Çok şehitler vermiş, çok acılar çekmiştik ancak Türk adının Anadolu topraklarından silinmesine, İslam inancının milletimiz tarafından huzur içinde yaşanmasına da büyük bir katkı sağlamamıştık.
Belki sayımız azdı ama sağladımız BİRLİK VE BERABERLİK sayesinde, Liderimiz Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'e kayıtsız şartsız İTAAT göstermemiz sayesinde tarihi bir başarı göstermiştik.
***
Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ; "Biz ne sağcıyız, ne de solcu! Biz Türk Milliyetçisiyiz! Sol ile mücadelemiz sürüyor, sağ ile olan mücadelemizi de daha sonra yapacağız!" sözleriyle 12 Eylül sonrasındaki "Oya dayalı siyasi" yaşama dikkat çekiyordu aslında.
12 Eylül sonrasında sağ ile olan hesabı görme vakti gelmişti.
Türk Milliyetçileri "Lidere Sadakat, Davaya Sadakattir" esası çerçevesinde "Bir olmuş, İri olmuş, Diri olmuş" ve Türk'ün Anadolu topraklarındaki varlık tarihine şanlı bir direnişin mimarları olarak adlarını altın harflerle yazdırmışlardı.
Sol ile olan hesabımızı büyük ölçüde görmüş ve sıra sağ ile olan hesabın görülmesine gelmişti.
***
Sağ ile olan hesaplaşma demokrasi kuralları içinde, siyaset yaparak görülecekti.
Başbuğ Alparslan Türkeş, 24 Ocak 1993 tarihinde yapılan Kurultay'da Nazım Hikmet'in Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan dizeler okurken bize yeni mücadele alanımızı işaret ediyordu.
Başbuğ Türkeş, SOL yapıyı artık ikiye ayırıyordu.
Milli Sol ve Millet Düşmanı Sol...
Yeni mücadele alanı olan siyasi alanda Milli Sol'a yakınlaşmak için, onlara bir zeytin dalı uztmak için bu dizeleri okuduğunu açıklayan Başbuğ Alparslan Türkeş artık Türk Milliyetçileri'nin siyasi iktidar yolunda kutlu bir yürüyüşe çıktığını ve kısa zamanda son bağımsız TÜRK Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde Bozkurt Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra yeniden iktidarı ele geçireceklerini müjdeliyordu bizlere...
***
Başbuğ Alparslan Türkeş en büyük darbeyi en yakınındakilerden yiyordu bu kutlu yürüyüşte...
O günlerde 12 Eylül Cuntasının ürünü olan Anavatan Partisi'nin iktidarını yıkmak için içlerinde bölücü milletvekillerinin de bulunduğu SHP'nin DYP ile kurduğu hükümete destek veren Başbuğ'un bu tutumuna isyan eden Muhsin Yazıcıoğlu ve çok sayıda Ülkücü partiden ayrılmış, ilk defa TBMM'de grup kurma noktasına gelen MHP'yi zayıflatarak mücadeleye büyük bir darbe vurmuşlardı.
İşte bugün Türk Milliyetçileri'nin iktidar olamayışının altında yatan asıl sebep budur!
Biz 12 Eylül sonrasında LİDERE İTAAT ETMEYİ ÖĞRENEMEDİK, BECEREMEDİK.
***
1991 yılında başlayan "iç muhalif" hareketler, daha doğrusu lidere itaatsizlik rüzgarı bugünlere kadar güçlenerek devam etti.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in önderliğindeki MHP tüm bu itaatsizlik ve isyan girişimlerine rağmen hızla güçleniyor, hızla büyüyor ve milletin umudu olma yolunda hızla ilerliyordu.
Başbuğ'un vefatından önce oylarımız tarihimizde ilk defa yüzde 8 düzeyine gelmiş, camiamız ve aziz Türk milleti artık iktidar heyecanını hissetmeye başlamıştı...
Başbuğ'un ebedi hayata göç etmesinin ardından göreve gelen Devlet Bahçeli yönetimindeki partimiz siyasi mücadelede Türk Milliyetçileri'nin önlenemez yükselişine şahitlik ediyordu.
MHP aldığı yüzde 18'lik oy oranı ile tarihindeki en yüksek oy oranına ulaşmış ve TÜRK yurdunda TÜRK'ün iktidarının ne kadar yakın olduğunu müjdelemişti...
***
Fakat yine olmadı...
Lidere itaatsizlik ve Müzmin Muhaliflik bir kanser mikrobu gibi girmişti bünyemize...
Durmadılar!
Didik didik hata aradılar...
"Rahşan'ın karşısında ceketini düğmeledi" dediler...
Bilmiyorlardı ki; MHP'nin Genel Başkanı MHP'ye oy versin ya da vermesin sokaktaki vatandaşının bile karşısında ceketini düğmeleyecek kadar kutlu bir ÜLKÜCÜ EDEP ile yetişmişti!
19 Yaşında üniversite teşkilatını kurarak girdiği Ülkü Ocakları'nda her şeyden önce EDEP dersi verildiğini unutmuşlardı sanki o dönemin "Ülkü Devleri"...
***
Devlet Bahçeli döneminde MHP tarihinin en yüksek oy oranlarına ulaşmasına rağmen, tarihinde ilk kez hiçbir ittifak yapmadan tam 5 dönem TBMM çatısı altında TÜRK adını gururla temsil etmesine rağmen, muhalefet virüsü tarafından beyinleri ve gönülleri işgal edilenler bir türlü susmuyorlardı.
"Konuşurken, öksürüyor"
"Kağıttan okuyor"
"Mitinglerde gülmüyor"
Tarzında basit eleştirilerle bile Hareket'in Lideri'ni eleştiri yağmuruna tutuyorlar...
Bazı "Ülkü Devi" olanların Bahçeli karşıtı sözleri AKP tarafından seçim malzemesi olarak kullanılıyor ve büyük bir algı oluşturuluyor...
***
Bugüne geldik...
Olağanüstü kurultay istiyorlar...
Bahçeli'nin karşısında anımsayabildiğim kadarıyla 4-5 genel başkan adayı var...
Öylesine bölünüp parçalanmışız ki, genel başkan adaylarının tam sayısını bile anımsayamıyoruz...
Hiç kimse bu bölünme parçalanma Bahçeli sayesinde oldu mavalı okumasın!
Bizim beyinlerimize, yüreklerimize bu virüs 1991 yılında Başbuğ Alparslan Türkeş'e karşı başlatılan isyan ile girmiştir...
O tarihten bugüne kadar bu itaatsizlik ve isyankarlık devam etti ve büyüdü...
Şimdi bir gecede her şeyin değişeceği ve MHP'nin tek başına iktidar olacağı masalıyla milleti uyutmaya çalışanlara soruyorum:
Etrafınıza topladığınız bu müzmin muhaliflerin ilk fırsatta size isyan etmeyeceklerine, Başbuğ Alparslan Türkeş ve Bilge Lider Devlet Bahçeli'ye karşı yaptıklarını size karşı yapmayacaklarının bir garantisi var mı?
Siz kendinizi Başbuğ Türkeş ve Devlet Bahçeli'den daha ÜLKÜCÜ mü görüyorsunuz?
Hele ki sayın Akşener!
Ola ki siz bu partinin başına geçtiniz diyelim.
Andolsun ki, 1 yıl bile geçmeden etrafınıza topladığınız, ya da sizin etrafınıza toplanan bu müzmin muhalif ve isyankar tayfa sizi yerin dibine sokacaktır bundan haberiniz olsun!
***
Ve şunu da çok iyi bilsin ki herkes LİDERE İTAAT DAVAYA İTAATİR...
Lidere itaat etmeyenlerin oluşturduğu bir siyasi parti asla iktidar olamaz
(Yazılarımızdaki hedef kitle asla ve asla muhalif kanatta yer alan samimi Ülkücü kesim değildir. Bir takım vaatler ve bir takım olumsuzluklar sonucunda muhalif kesimde bulunan samimi Ülkücüler bir an evvel gerçeklerle yüzleşmelidirler)
13 Haziran 2013 Perşembe
Hukuk varsa Gezi Parkı da var!
Çok basit bir yargı meselesi memleket meselesi haline getirildi.
Tabii ki bunda da en büyük pay sahibi yargı kararlarını ve işleyen hukuki süreci yok sayın başbakana ait...
Binlerce kişinin yaralandığı,
4 memleket evladının hayatını kaybettiği olayların yaşandığı anlarda bile sürekli hukuktan bahseden bir başbakanımız var ne yazık ki...
Kendi hukuk tanımazlığını bir kenara bırakıp eylemcilere hukuk çağrısı yapıyor,
Çevik Kuvvetin biber gazı kullanımındaki aşırı dozu "hukuki bir hak" olarak görüyor...
Son olarak bir kaç manevra yapıldı...
Sözde temsilcilerle görüşüldü...
Sanatçılarla görüşüldü...
Sanatçılarla yapılan görüşmelerden bence en kazançlı çıkan Cem Yılmaz olacak...
P. Alemdar, Cem Yılmaz'ı 1 sene besleyecek malzeme bıraktı meydana...
***
AKP ve başbakan süreci öylesine mükemmel yönettiler ki,
Eylemcilerin bile gündemini onlar belirlediler...
AKP ve yandaşları olayın kırılma noktasını sürekli örtmeye çalıştı ve eylemci kesim de bu tuzağa düştü...
Eylemlerin merkezinin bir hukuk tanımazlık, bir yargı tanımazlık olduğu gerçeği ne yazık ki, yaşanan olaylar kadar konuşulamadı, anlatılamadı...
Sonuç itibarıyla yine olay AKP'nin istediği çizgiye geldi...
Şimdi bütün ülke Gezi Parkı referandumunu konuşuyor...
AKP kendisi ortaya bir konu atıyor ve herkes o konuyu konuşmaya başlıyor...
Yine aynı stratejiyi uyguladı ve referandum meselesini attı ortaya...
Şimdi konuş bakalım Türkiye'm bu referandum nasıl olacak?
***
Aslına bakarsanız hukuken referandum yapılması mümkün değil.
Ama tabii ki bu ülkede gerçekten hukuk varsa...
Hukuk herkes içinse...
Yargı kararları hükümet kararlarından öncelikli ise;
Ki öyle olması gerekiyor...
O zaman referandum da yapılamaz,
AVM de yapılamaz,
Topçu Kışlası da yapılamaz...
Yapılacak bir tek şey kalır hükümete o da Gezi Parkı'nı yeniden düzenleyip İstanbul halkının hizmetine sunmak...
***
Şu an Gezi Parkı ve Topçu Kışlası'nın yapımı ile iki ayrı dava var mahkemelerde...
İstanbul 6. İdare Mahkemesi'nde görülen davada mahkeme heyeti yürütmeyi durdurma kararı verdi.
Ne demek yürütmeyi durdurma kararı?
Bu karar şu anlama geliyor:
"Mahkeme süreci devam etmektedir. Bu süreç devam ederken hükümet Gezi Parkı'nı yıkıp yerine çivi bile çakamaz"
İstanbul 6. İdare Mahkemesi bu kararla birlikte Turizm Bakanlığı'ndan da da savunma istedi.
Olay mahkemeye intikal etmeden önce Topçu Kışlası'nın mimarı Halil Onur İBB adına yaptığı projeyi İstanbul 2 Nolu Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’na sunmuş, kurul projenin rölöve ve restutitesi için yeterli bilgi, belgenin olmadığı gerekçesiyle reddetmişti. Kültür Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu ise kurulun bu kararını reddederek, projenin uygun olduğuna karar vermişti. Bu aşamadan sonra Taksim Gezi Parkı Dayanışma Derneği İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nde dava açmıştı.
***
İstanbul 6. İdare Mahkemesi'ndeki davanın yanısıra bir davada İstanbul 1. İdare Mahkemesi'nde sürüyor...Bu davada Taksim Yayalaştırma Projesi ve ona dahil edilen Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılmasının önünü açan 1 / 5000 ile 1 / 1000 ölçekli Nâzım İmar Plan değişikliklerinin iptali konusunun karara bağlanması bekleniyor.
Bilirkişi 13 Mayıs’ta raporunu mahkemeye teslim etti.
Bilirkişi 7 maddede özetlediği kararın sonuç bölümünde şu görüşlere yer verdi:
‘‘Dava konusu Koruma Amaçlı İmar Planı değişikliklerinin çevre, kültürel ve doğal miras, kültürel ve ekonomik yapı, teknik altyapı, sosyal donatı, yapı ve sokak dokusu, mülkiyet yapısı, ulaşım, dolaşım sistemi, şehircilik, planlama ve koruma ilkelerine uygun olmadığı, söz konusu planın sadece Taksim Alanı yayalaştırma projesi gibi görünmekle birlikte plan notlarında Taksim Gezi Parkı’nı da içerdiği ve plan onama sınırı içindeki bir alanın planlamasının sonradan düzenlemek üzere ayrılarak belirsiz bırakıldığı’’
İstanbul 1. İdare Mahkemesi 4 haftadır bilirkişi raporunu değerlendiriyor.
Mahkemenin büyük bir ihtimalle bilirkişi raporuna uyacak ve esastan plan notlarını iptal edecek.
***
İki mahkemede birden hukuki sürecin işlediği ve bir mahkemenin de yürütmeyi durdurma kararı verdiği bir proje hükümet tarafından hukuk tanımaz bir tavırla uygulanmak istenmekte.
Büyük bir halk kitlesi de buna izin vermeyeceğini belirtiyor ve eylem yapıyor.
Eylemin başlangıcı son derece basit ve barışçıl...
Eylemciler seslerini duyurabildikleri takdirde hükümetin yargı kararına uyarak çalışmaları durduracağından emin...
Çünkü burası bir hukuk devleti...
Muz cumhuriyeti değil!
Fakat öyle olmadı.
Başbakan bizzat kendisi yargı kararını tanımayacağını hükümetin karar aldığını ve Topçu Kışlası'nın oraya yapılacağını sert bir dille ilan etti...
Sonrası hepimizin malumu...
***
Referandum konusunu hükümet yine zaman kazanmak maksadıyla ortaya attı...
Biber gazı, tazyikli su ve orantısız güç kullanma suçlarını ört bas etmek, dünya kamuoyu nezdinde yerlerde sürünen itibarın nasıl düzeltileceğini düşünmek için zaman kazanmaları gerekiyordu...
Ve referandumu ortaya attılar...
Şimdi bir süre referandum konuşulacak...
Olayın hukuki boyutu iyice karanlığa gömülecek...
Başörtüsü ve dini değerlerle bezenmiş yalanlarla hükümet kendi tabanını canlı tutacak, Üstüne üstlük muhafazakar ve milliyetçi kesimden de destek görecek...
Halk gerçekleri göremeyecek...
Çünkü halkın yüzde 50'lik bir kısmı Başbakan'ın sözlerini Peygamber sözü gibi görüyor ve doğruluğundan zerre şüphe etmiyor...
Siz ağzınızla kuş da tutsanız inandıramayacaksınız...
Benim tek umudum hukuk...
Eğer bu ülke bir hukuk devleti ise, Gezi Parkı dana da güzelleşmiş bir şekilde yerinde kalacak...
Aksi her durumda, Sultan Abdülhamid'e karşı dış mihrakların desteğiyle başlayan isyanın karargahı olan ve Mustafa Kemal komutasındaki birliklerce isyancıların başına yıkılan Topçu Kışlası 100 yıl sonra yeniden o isyanın bir sembolü olarak orada yerini alacak...
Tabii ki bunda da en büyük pay sahibi yargı kararlarını ve işleyen hukuki süreci yok sayın başbakana ait...
Binlerce kişinin yaralandığı,
4 memleket evladının hayatını kaybettiği olayların yaşandığı anlarda bile sürekli hukuktan bahseden bir başbakanımız var ne yazık ki...
Kendi hukuk tanımazlığını bir kenara bırakıp eylemcilere hukuk çağrısı yapıyor,
Çevik Kuvvetin biber gazı kullanımındaki aşırı dozu "hukuki bir hak" olarak görüyor...
Son olarak bir kaç manevra yapıldı...
Sözde temsilcilerle görüşüldü...
Sanatçılarla görüşüldü...
Sanatçılarla yapılan görüşmelerden bence en kazançlı çıkan Cem Yılmaz olacak...
P. Alemdar, Cem Yılmaz'ı 1 sene besleyecek malzeme bıraktı meydana...
***
AKP ve başbakan süreci öylesine mükemmel yönettiler ki,
Eylemcilerin bile gündemini onlar belirlediler...
AKP ve yandaşları olayın kırılma noktasını sürekli örtmeye çalıştı ve eylemci kesim de bu tuzağa düştü...
Eylemlerin merkezinin bir hukuk tanımazlık, bir yargı tanımazlık olduğu gerçeği ne yazık ki, yaşanan olaylar kadar konuşulamadı, anlatılamadı...
Sonuç itibarıyla yine olay AKP'nin istediği çizgiye geldi...
Şimdi bütün ülke Gezi Parkı referandumunu konuşuyor...
AKP kendisi ortaya bir konu atıyor ve herkes o konuyu konuşmaya başlıyor...
Yine aynı stratejiyi uyguladı ve referandum meselesini attı ortaya...
Şimdi konuş bakalım Türkiye'm bu referandum nasıl olacak?
***
Aslına bakarsanız hukuken referandum yapılması mümkün değil.
Ama tabii ki bu ülkede gerçekten hukuk varsa...
Hukuk herkes içinse...
Yargı kararları hükümet kararlarından öncelikli ise;
Ki öyle olması gerekiyor...
O zaman referandum da yapılamaz,
AVM de yapılamaz,
Topçu Kışlası da yapılamaz...
Yapılacak bir tek şey kalır hükümete o da Gezi Parkı'nı yeniden düzenleyip İstanbul halkının hizmetine sunmak...
***
Şu an Gezi Parkı ve Topçu Kışlası'nın yapımı ile iki ayrı dava var mahkemelerde...
İstanbul 6. İdare Mahkemesi'nde görülen davada mahkeme heyeti yürütmeyi durdurma kararı verdi.
Ne demek yürütmeyi durdurma kararı?
Bu karar şu anlama geliyor:
"Mahkeme süreci devam etmektedir. Bu süreç devam ederken hükümet Gezi Parkı'nı yıkıp yerine çivi bile çakamaz"
İstanbul 6. İdare Mahkemesi bu kararla birlikte Turizm Bakanlığı'ndan da da savunma istedi.
Olay mahkemeye intikal etmeden önce Topçu Kışlası'nın mimarı Halil Onur İBB adına yaptığı projeyi İstanbul 2 Nolu Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’na sunmuş, kurul projenin rölöve ve restutitesi için yeterli bilgi, belgenin olmadığı gerekçesiyle reddetmişti. Kültür Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu ise kurulun bu kararını reddederek, projenin uygun olduğuna karar vermişti. Bu aşamadan sonra Taksim Gezi Parkı Dayanışma Derneği İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nde dava açmıştı.
***
İstanbul 6. İdare Mahkemesi'ndeki davanın yanısıra bir davada İstanbul 1. İdare Mahkemesi'nde sürüyor...Bu davada Taksim Yayalaştırma Projesi ve ona dahil edilen Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılmasının önünü açan 1 / 5000 ile 1 / 1000 ölçekli Nâzım İmar Plan değişikliklerinin iptali konusunun karara bağlanması bekleniyor.
Bilirkişi 13 Mayıs’ta raporunu mahkemeye teslim etti.
Bilirkişi 7 maddede özetlediği kararın sonuç bölümünde şu görüşlere yer verdi:
‘‘Dava konusu Koruma Amaçlı İmar Planı değişikliklerinin çevre, kültürel ve doğal miras, kültürel ve ekonomik yapı, teknik altyapı, sosyal donatı, yapı ve sokak dokusu, mülkiyet yapısı, ulaşım, dolaşım sistemi, şehircilik, planlama ve koruma ilkelerine uygun olmadığı, söz konusu planın sadece Taksim Alanı yayalaştırma projesi gibi görünmekle birlikte plan notlarında Taksim Gezi Parkı’nı da içerdiği ve plan onama sınırı içindeki bir alanın planlamasının sonradan düzenlemek üzere ayrılarak belirsiz bırakıldığı’’
İstanbul 1. İdare Mahkemesi 4 haftadır bilirkişi raporunu değerlendiriyor.
Mahkemenin büyük bir ihtimalle bilirkişi raporuna uyacak ve esastan plan notlarını iptal edecek.
***
İki mahkemede birden hukuki sürecin işlediği ve bir mahkemenin de yürütmeyi durdurma kararı verdiği bir proje hükümet tarafından hukuk tanımaz bir tavırla uygulanmak istenmekte.
Büyük bir halk kitlesi de buna izin vermeyeceğini belirtiyor ve eylem yapıyor.
Eylemin başlangıcı son derece basit ve barışçıl...
Eylemciler seslerini duyurabildikleri takdirde hükümetin yargı kararına uyarak çalışmaları durduracağından emin...
Çünkü burası bir hukuk devleti...
Muz cumhuriyeti değil!
Fakat öyle olmadı.
Başbakan bizzat kendisi yargı kararını tanımayacağını hükümetin karar aldığını ve Topçu Kışlası'nın oraya yapılacağını sert bir dille ilan etti...
Sonrası hepimizin malumu...
***
Referandum konusunu hükümet yine zaman kazanmak maksadıyla ortaya attı...
Biber gazı, tazyikli su ve orantısız güç kullanma suçlarını ört bas etmek, dünya kamuoyu nezdinde yerlerde sürünen itibarın nasıl düzeltileceğini düşünmek için zaman kazanmaları gerekiyordu...
Ve referandumu ortaya attılar...
Şimdi bir süre referandum konuşulacak...
Olayın hukuki boyutu iyice karanlığa gömülecek...
Başörtüsü ve dini değerlerle bezenmiş yalanlarla hükümet kendi tabanını canlı tutacak, Üstüne üstlük muhafazakar ve milliyetçi kesimden de destek görecek...
Halk gerçekleri göremeyecek...
Çünkü halkın yüzde 50'lik bir kısmı Başbakan'ın sözlerini Peygamber sözü gibi görüyor ve doğruluğundan zerre şüphe etmiyor...
Siz ağzınızla kuş da tutsanız inandıramayacaksınız...
Benim tek umudum hukuk...
Eğer bu ülke bir hukuk devleti ise, Gezi Parkı dana da güzelleşmiş bir şekilde yerinde kalacak...
Aksi her durumda, Sultan Abdülhamid'e karşı dış mihrakların desteğiyle başlayan isyanın karargahı olan ve Mustafa Kemal komutasındaki birliklerce isyancıların başına yıkılan Topçu Kışlası 100 yıl sonra yeniden o isyanın bir sembolü olarak orada yerini alacak...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

