30 kurşun sıktılar.
3-5 değil efendiler...
Tam 30 kurşun...
16 Yaşındaki bir vatan evladının başına 30 kurşun sıktı kana susamış kahpeler...
Henüz kavak yellerinin bile esemediği, vatan sevdasıyla süslenmiş bir başa 30 kurşun sıktılar...
Durmadılar...
Kana doymadılar...
Şarjörlerindeki kin ve nefreti leş kokulu kusmuk gibi kustular...
Anasının sevmeye doyamadığı, babasının okşamaya kıyamadığı simsiyah saçlarını kana buladılar.
Yorulmadılar...
Utanmadılar...
Gözlerini bile kırpmadan 30 kurşun sıktılar...
***
26 Haziran 1980...
Ordu'nun Fatsa ilçesine bağlı Aşağıtepe Köyü'nde dünyaya gelen Cenan Baygın ilkokul ve ortaokulu bitirdikten sonra lise öğrenimine başlamış ve lise 1. sınıfı başarıyla bitirmişti.
Cenan Baygın'ın ailesi de kendisi de Ülkücü fikriyata gönül vermişlerdi.
O dönemlerde Komünist Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) orak çekiçli bayrağını ellerinden düşürmeyen ve kendilerine devrimci diyen örgütler Fatsa'yı kurtarılmış bölge ilan etmişlerdi. O sebeple Fatsa'da Ülkücü olmak, Ülkücü olarak yaşamak zordu.
Buna rağmen hem ailesi hem de 16 yaşındaki delikanlı Cenan Baygın Ülkücü olmanın gururunu bütün açıklığıyla yaşıyorlardı.
***
26 Haziran 1980 günü Cenan Baygın, Ünye'ye gitmek üzere bir minibüse bindi.
Kendisine kurulan kahpe pusudan habersiz.
Özlediği akrabalarını ziyaret edecek, uzun zamandır görmediği arkadaşlarıyla hasret giderecekti.
Heyecanlıydı...
Belki Ünye'de bir kıza sevdalanacak, onunla evlenip, vatan sevgisiyle bezenmiş evlatlar yetiştirecekti.
16 yaşındaydı henüz, belinde silahı değil, ceketinin iç cebine takılmış bir tükenmez kalemi vardı.
Bir de hayalleri...
Umutları...
Ülkenin yarınlarını aydınlatacak ışıkları vardı gönlünde parlayan...
***
Minibüs hareket etti ve Cenan Baygın'ın heyecanı daha da artmıştı.
Uçmak istiyordu adeta.
Bir an evvel varacağı yere varmak için uçmak istiyordu...
Kanatlanıp uçmak...
Çok zaman geçmemişti....
Eli silahlı bir grup minibüsü durdurup, 16 yaşındaki Cenan Baygın'ı indirdiler minibüsten...
***
2 kişi kollarından tutup, sürüklüyor biri de kafasına silah dayıyordu.
Şerefiye Mahallesi'nde bir fındık bahçesine götürdüler.
Zorla diz çöktürdüler ve tabancalarını başına doğrultarak tetiklere basmaya başladılar...
Hepsi Cenan'ın başına doğrultmuştu namluları.
Cenan'ın başına isabet eden her kurşun ile bir gelecek ölüyordu.
Bir umut ölüyordu.
Bir vatan ölüyordu.
Bir hayal ölüyordu.
Bir ömür, bir heyecan ölüyordu her kurşunda...
Ve hepsine 30 kurşun sıkmak zorunda kaldılar.
Tüm umutlarını, tüm heyecanlarını, tüm sevdalarını öldürmek için tam 30 kurşun delip, geçti Cenan'ın başını...
***
O gün yani Cenan'ın şehadet şerbeti ile şereflendiği gün ben de 15 yaşımdaydım.
Her köşe başını dönüşümde bir kahpe pusuya düşeceğimi düşünerek yaşıyordum İstanbul'da...
Yaşıtım Cenan Baygın'ın bu kahpe pusulardan birinde şehadete erdiğini duyamadım, bilemedim...
Çanakkale'de vatan için şehadete yürüyen 15'lik Kınalı Kuzular gibi kanatlanıp uçmuştu Cenan...
Antep'te kahpe Fransızların önüne gencecik vücudunu siper eden 14 yaşındaki Şehit Kamil gibi korkmadan yürüdü şehadete Şehit Cenan Baygın...
***
Vatan Sağolsun dedi Cenan'ın babası...
Anası ağıtlar yaktı 30 kurşun sıkılan o güzel saçlarına...
Ve biz;
Unutmadık Cenan Baygın'ı...
Allah mekanını cennet eylesin...
Aziz ruhu için El-Fatiha...
şehit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Haziran 2020 Cuma
8 Haziran 2020 Pazartesi
Şehit Öğretmen Yusuf İmamoğlu
Öğretmen olacaktı...
Bu kutsal mesleği kutlu neferlerinden biri olabilmek için İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü'nde büyük bir mücadele veriyordu.
Bir yandan üniversite okumanın maddi zorlukları bir yandan da eğitim hakkını elinden almak isteyen SSCB yandaşı komünist örgüt ve militanların baskı ve zulümleri Yusuf İmamoğlu gibi bir çok Ülkücü gencin öğrenim haklarını ellerinden almak için her türlü şiddet ve zulmü uyguluyorlardı.
***
Filistin'deki kamplarda terör eğitimi alan sol gruplar memleketimizin tüm üniversitelerinde örgütlenmiş ve vatansever Türk Milliyetçisi öğrencileri okullara sokmamak için her türlü zorbalığı yapıyorlardı.
Cumhuriyetimizin kurcusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ''Ne mutlu Türküm diyene!'' sözünü kendilerine bayrak edinen milliyetçi gençler üniversite eğitimlerini tamamlayarak Atatürk'ün açtığı kutlu yoldan ilerlemek ve memleketimizi aydınlığa kavuşturacak birer ışık olmak istiyorlardı.
Diğer tarafta ise, SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği)'nin orak çekiçli bayrağını Türkiye'de dalgalandırmaya ve ülkemizin geleceğini karanlığa gömmeye çalışan komünist örgütler ise Ülkücü gençleri okullara sokmamak için ülkemizi adeta bir savaş alanına dönüştürmeye çalışıyorlardı.
***
Yusuf İmamoğlu da böylesine zorlu bir ortamda okuyup, öğretmen olma hayalleriyle Coğrafya Bölümü'nde son sınıfa kadar gelmişti. Artık mezun olup, kutsal öğretmenlik mesleğini icra ederek, Türkiye'yi Atatürk'ün işaret ettiği muasır medeniyetler seviyesine taşımak için mücadele edecekti.
Olmadı.
Türkiye'nin geleceğine kurşun sıkan eller yine kahpe kurşunlarını sıktılar bir memleket sevdalısının iman dolu bedenine.
***
8 Haziran 1970
Karnelerini imzalatmak için Edebiyat Fakültesi'ne gelen Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileri komünist militanlar tarafından okul binasına alınmıyor ve öğrenciler de karnelerini imzalatamıyordu. Aynı okulda okuyan Yusuf İmamoğlu tüm Ülkücü öğrencilerin karnelerini alarak hocalara imzalatmak için fakülte binasına girdi.
Bu davranış büyük bir cesaret işiydi.
Belki hem oradaki öğrenciler hem de kendisi komünist militanların kurşunlarına hedef olacağını biliyorlardı.
***
Yusuf İmamoğlu 339 numaralı odada karneleri öğretmenlere imzalattı.
Bunun mutluluğu ile odadan çıktı.
Dışarda kahpe eller pusudaydı.
Komünist militanların silahlarından çıkan kurşunlar bir anda yere yığmıştı gencecik bir yiğidi.
Yusuf İmamoğlu 23 dakika boyunca kanlar içinde yerde yattı.
Ona kurşun sıkanlar ölmesi için başında beklediler.
Yardım etmeye çalışan bazı hocalar silahla tehdit edildi ve dövüldü.
Komünist militanlar bir gencin ölümünü izlemenin vahşice zevkini çıkartırken, Yusuf İmamoğlu şehadet şerbetini son damlasına kadar kana kana içmişti.
***
Okula gelen ambulansı durdurup, müdahale ettirmeyecek kadar vahşice işlenen bu cinayete polis de müdahale etmedi. Polis olay yerine tam 1.5 saat sonra geldi.
Sıradan bir cinayet değildi.
Kahpece ve vahşice işlenmiş bir cinayet...
Hayatının baharında komünistlerin kurşunlarıyla şehadete eren Yusuf İmamoğlu Bulgaristan göçmeni bir ailenin evladı olarak Bursa-İnegöl'de yaşıyordu.
Adli tıp raporunda yazan ''3 gündür hiç bir şey yememiş'' ibaresi ve cebinden çıkan 35 kuruş şehit Yusuf'un hangi zorluklar içinde memleketine faydalı bir insan olabilmek için nasıl bir mücadele verdiğinin en açık göstergesiydi.
***
Cebindeki 35 kuruş ve 3 gündür aç olan midesiyle vatan mücadelesi veriyordu.
Tıpkı Çanakkale'deki 18'likler gibi.
Yemen'deki türküler gibiydi aldığı her nefes.
Ergenekon'dan başlayan ''Türk'ün mutluluk ülküsü''nü sonsuza kadar yaşatma mücadelesinin kutlu bir neferi olan Yusuf İmamoğlu Antep'te Fransız kurşunlarına siper olan 14 yaşındaki Şehit Kamil gibi şehitler kervanında saf tutuyordu.
Şehadet yolunda bir Yusuf olabilmek...
Şehitler safında saf tutabilmek...
En çok da sana yakıştı Yusuf İmamoğlu...
***
35 Kuruş...
Bugün Türk Milliyetçiliği davası güden hiç kimse bu 35 kuruşu aklından çıkartmamalıdır.
Şehadet şerbetini içtiği vakit cebinden 35 kuruş çıkan şehitlerin bugünlere taşıdığı Ülkücülük, bir geçim kapısı olarak görülmemeli. Ülkücülük, bir dava hareketidir. Bu dava hareketinde siyasi ve ekonomik menfaat umanlar 35 kuruşu unutmasınlar.
Şehitler safına katıldığında 3 gündür aç olan Yusuf İmamoğlu'nu unutmasınlar.
Bir yandan üniversite okumanın maddi zorlukları bir yandan da eğitim hakkını elinden almak isteyen SSCB yandaşı komünist örgüt ve militanların baskı ve zulümleri Yusuf İmamoğlu gibi bir çok Ülkücü gencin öğrenim haklarını ellerinden almak için her türlü şiddet ve zulmü uyguluyorlardı.
***
Filistin'deki kamplarda terör eğitimi alan sol gruplar memleketimizin tüm üniversitelerinde örgütlenmiş ve vatansever Türk Milliyetçisi öğrencileri okullara sokmamak için her türlü zorbalığı yapıyorlardı.
Cumhuriyetimizin kurcusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ''Ne mutlu Türküm diyene!'' sözünü kendilerine bayrak edinen milliyetçi gençler üniversite eğitimlerini tamamlayarak Atatürk'ün açtığı kutlu yoldan ilerlemek ve memleketimizi aydınlığa kavuşturacak birer ışık olmak istiyorlardı.
Diğer tarafta ise, SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği)'nin orak çekiçli bayrağını Türkiye'de dalgalandırmaya ve ülkemizin geleceğini karanlığa gömmeye çalışan komünist örgütler ise Ülkücü gençleri okullara sokmamak için ülkemizi adeta bir savaş alanına dönüştürmeye çalışıyorlardı.
***
Yusuf İmamoğlu da böylesine zorlu bir ortamda okuyup, öğretmen olma hayalleriyle Coğrafya Bölümü'nde son sınıfa kadar gelmişti. Artık mezun olup, kutsal öğretmenlik mesleğini icra ederek, Türkiye'yi Atatürk'ün işaret ettiği muasır medeniyetler seviyesine taşımak için mücadele edecekti.
Olmadı.
Türkiye'nin geleceğine kurşun sıkan eller yine kahpe kurşunlarını sıktılar bir memleket sevdalısının iman dolu bedenine.
***
8 Haziran 1970
Karnelerini imzalatmak için Edebiyat Fakültesi'ne gelen Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileri komünist militanlar tarafından okul binasına alınmıyor ve öğrenciler de karnelerini imzalatamıyordu. Aynı okulda okuyan Yusuf İmamoğlu tüm Ülkücü öğrencilerin karnelerini alarak hocalara imzalatmak için fakülte binasına girdi.
Bu davranış büyük bir cesaret işiydi.
Belki hem oradaki öğrenciler hem de kendisi komünist militanların kurşunlarına hedef olacağını biliyorlardı.
***
Yusuf İmamoğlu 339 numaralı odada karneleri öğretmenlere imzalattı.
Bunun mutluluğu ile odadan çıktı.
Dışarda kahpe eller pusudaydı.
Komünist militanların silahlarından çıkan kurşunlar bir anda yere yığmıştı gencecik bir yiğidi.
Yusuf İmamoğlu 23 dakika boyunca kanlar içinde yerde yattı.
Ona kurşun sıkanlar ölmesi için başında beklediler.
Yardım etmeye çalışan bazı hocalar silahla tehdit edildi ve dövüldü.
Komünist militanlar bir gencin ölümünü izlemenin vahşice zevkini çıkartırken, Yusuf İmamoğlu şehadet şerbetini son damlasına kadar kana kana içmişti.
***
Okula gelen ambulansı durdurup, müdahale ettirmeyecek kadar vahşice işlenen bu cinayete polis de müdahale etmedi. Polis olay yerine tam 1.5 saat sonra geldi.
Sıradan bir cinayet değildi.
Kahpece ve vahşice işlenmiş bir cinayet...
Hayatının baharında komünistlerin kurşunlarıyla şehadete eren Yusuf İmamoğlu Bulgaristan göçmeni bir ailenin evladı olarak Bursa-İnegöl'de yaşıyordu.
Adli tıp raporunda yazan ''3 gündür hiç bir şey yememiş'' ibaresi ve cebinden çıkan 35 kuruş şehit Yusuf'un hangi zorluklar içinde memleketine faydalı bir insan olabilmek için nasıl bir mücadele verdiğinin en açık göstergesiydi.
***
Cebindeki 35 kuruş ve 3 gündür aç olan midesiyle vatan mücadelesi veriyordu.
Tıpkı Çanakkale'deki 18'likler gibi.
Yemen'deki türküler gibiydi aldığı her nefes.
Ergenekon'dan başlayan ''Türk'ün mutluluk ülküsü''nü sonsuza kadar yaşatma mücadelesinin kutlu bir neferi olan Yusuf İmamoğlu Antep'te Fransız kurşunlarına siper olan 14 yaşındaki Şehit Kamil gibi şehitler kervanında saf tutuyordu.
Şehadet yolunda bir Yusuf olabilmek...
Şehitler safında saf tutabilmek...
En çok da sana yakıştı Yusuf İmamoğlu...
***
35 Kuruş...
Bugün Türk Milliyetçiliği davası güden hiç kimse bu 35 kuruşu aklından çıkartmamalıdır.
Şehadet şerbetini içtiği vakit cebinden 35 kuruş çıkan şehitlerin bugünlere taşıdığı Ülkücülük, bir geçim kapısı olarak görülmemeli. Ülkücülük, bir dava hareketidir. Bu dava hareketinde siyasi ve ekonomik menfaat umanlar 35 kuruşu unutmasınlar.
Şehitler safına katıldığında 3 gündür aç olan Yusuf İmamoğlu'nu unutmasınlar.
14 Temmuz 2018 Cumartesi
Kahpe Pusunun Kurbanı Şehit Hüseyin ÇARDAK...
Büyük acılar yaşadık biz...
Ve o acıların büyüklüğüne aldırış etmeden unutuverdik hemen...
Unuttuk pusulara kurban verdiğimiz yiğitleri...
Unuttuk üç kuruşluk mermilerin yok ettiği umutları...
Unuttuk tetiğe basan hain ellerin yok ettiği hayalleri...
Unuttuk sinsice köşe başına pusu atanların
Hayasızca unuttuk!
Umursamadan unuttuk!
''Unutmadık!'' nutukları çekerek unuttuk cancağızım...
Bir kahpe pusuda vurulan Hüseyin Çardak'ı da unuttuk...
***
Hüseyin Çardak...
İşçi...
Ya da bir başka deyişle emekçi!
Hiç bilmedik ve bilemeyeceğiz de;
O sabah evinden çıkarken evladını son bir kez öpüp koklamış mıydı!?
Bilemedik ve bilemeyeceğiz!
Çok da umurumuzda değil zaten!
O sabah evden çıkarken, son bir kez dönüp karısının yüzüne bakabilmiş miydi!?
''Allahaısmarladık'' diyebilmiş miydi!?
Unuttuk her şeyi, bidiklerimizi de bilmediklerimizi de unuttuk!
Unuttuk;
Diğerlerini unuttuğumuz gibi Hüseyin Çardak'ın da neden şehit düştüğünü unuttuk be cancağızım!
***
Belki de utandı, hem evladından hem de karısından...
Belki, evladına dün akşam bir gofret bile alamamıştı...
Belki, karısının tabanı delinmiş ayakkabısına bir pençe bile yaptıracak parası yoktu cebinde...
Ve utanarak hem karısından, hem çocuklarından başı önde çıkmıştı evinden....
Ne hüzünleri vardı Allah bilir!
Biz bilmiyoruz!
Ne hayalleri vardı Allah bilir!
Biz bilmiyoruz!
Hüseyin Çardak ve daha nicelerinin kahpe pusularda, darağaçlarında kurban ettiği ömürleriyle ayakta kalan Türk Milliyetçiliği davasının bugünkü neferleri olarak makam ve mevki peşinde koşmaktan onları aklımıza bile getirmedik.
Unuttuk.
Ama ''Unutmak İhanettir'' nutukları atmaktan da geri durmadık...
***
Saatlerce çalışmıştı.
8 Temmuz 1979 günü yorgun argın işinden çıkıp evine gidiyordu.
Belki karısına bir iskarpin almıştı.
Mahalle bakkalından evladına bir çikolatalı gofret alacaktı...
Hayaller kuruyordu belki de...
Evladının geleceğini, eşinin huzurlu ve mutlu bir yaşam sürebilmesi için kendince dua ediyordu belki de...
Belki de ''Vatan'' diyordu!
''Bayrak'' diyordu!
''Anadolu'da Türklüğün Bekası'' için canını bile verebileceğini düşünüyordu belki...
Bilemedik!
Unuttuk!
Bildiklerimizi de bilemediklerimizi de unuttuk!
Unuttuk Hüseyin Çardak'ın kahpe mermilerle yere yığılışını...
Kaldırımlara saçılan hayallerini unuttuk!
Yüreğinden oluk oluk malta taşlı sokaklara akan vatan sevgisini unuttuk...
Bir makam mevki derdine düştük, malta taşlı sokaklara düşen şehitleri unuttuk!
Unuttuk be cancağızım unuttuk!
''Unutursak gök girsin kızıl çıksın'' diye diye unuttuk!
***
Vurulmuştu Hüseyin Çardak!
İki köşe başına pusu atan 2 komünistin çapraz ateşiyle, önce sendeledi sonra yere yığıldı koca yürekli adam!
Şehadet kokusu sarmıştı bütün sokakları!
Gelibolu semaları bir kez daha cennet kokusuyla sarsılmıştı...
Kahpe eller mermileri boşalttıktan sonra kaçarken, ahali seyirtti Hüseyin Çardak'ın yanına...
Olmadı!
Bütün çabalar şehadetin önünde duramadı!
İstanbul'a yetiştirildi ancak birkaç gün süren yaşam mücadelesinde yenik düşmüştü Hüseyin Çardak!
Bir evlat daha babasız kalmıştı!
Bir kadın daha dul kalmıştı!
Bir evlat daha ''şehit evladı'', bir kadın daha ''şehit karısı'' olma şerefiyle şereflenmişti.
***
12 Temmuz 1979...
Bir şehadet daha son nefes ile yankılanmıştı yüreklerde...
''Anadolu'da Türklüğün Bekası'' davası bir şehit daha vererek, bu kutlu toprakları sahipleniyordu.
Davanın erleri arasında fitne olmasın diye şehit düşenlerin kemiklerini sızlatanlar, açtıkları fitne çukurlarında debeleneceklerdir elbette.
Ve binlerce şehit gibi Hüseyin Çardak'ın da elleri hesap gününde bu kutlu davaya fitne sokanların yakasında olacaktır...
Mekanları cennet olsun!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
Ve o acıların büyüklüğüne aldırış etmeden unutuverdik hemen...
Unuttuk pusulara kurban verdiğimiz yiğitleri...
Unuttuk üç kuruşluk mermilerin yok ettiği umutları...
Unuttuk tetiğe basan hain ellerin yok ettiği hayalleri...
Unuttuk sinsice köşe başına pusu atanların
Hayasızca unuttuk!
Umursamadan unuttuk!
''Unutmadık!'' nutukları çekerek unuttuk cancağızım...
Bir kahpe pusuda vurulan Hüseyin Çardak'ı da unuttuk...
***
Hüseyin Çardak...
İşçi...
Ya da bir başka deyişle emekçi!
Hiç bilmedik ve bilemeyeceğiz de;
O sabah evinden çıkarken evladını son bir kez öpüp koklamış mıydı!?
Bilemedik ve bilemeyeceğiz!
Çok da umurumuzda değil zaten!
O sabah evden çıkarken, son bir kez dönüp karısının yüzüne bakabilmiş miydi!?
''Allahaısmarladık'' diyebilmiş miydi!?
Unuttuk her şeyi, bidiklerimizi de bilmediklerimizi de unuttuk!
Unuttuk;
Diğerlerini unuttuğumuz gibi Hüseyin Çardak'ın da neden şehit düştüğünü unuttuk be cancağızım!
***
Belki de utandı, hem evladından hem de karısından...
Belki, evladına dün akşam bir gofret bile alamamıştı...
Belki, karısının tabanı delinmiş ayakkabısına bir pençe bile yaptıracak parası yoktu cebinde...
Ve utanarak hem karısından, hem çocuklarından başı önde çıkmıştı evinden....
Ne hüzünleri vardı Allah bilir!
Biz bilmiyoruz!
Ne hayalleri vardı Allah bilir!
Biz bilmiyoruz!
Hüseyin Çardak ve daha nicelerinin kahpe pusularda, darağaçlarında kurban ettiği ömürleriyle ayakta kalan Türk Milliyetçiliği davasının bugünkü neferleri olarak makam ve mevki peşinde koşmaktan onları aklımıza bile getirmedik.
Unuttuk.
Ama ''Unutmak İhanettir'' nutukları atmaktan da geri durmadık...
***
Saatlerce çalışmıştı.
8 Temmuz 1979 günü yorgun argın işinden çıkıp evine gidiyordu.
Belki karısına bir iskarpin almıştı.
Mahalle bakkalından evladına bir çikolatalı gofret alacaktı...
Hayaller kuruyordu belki de...
Evladının geleceğini, eşinin huzurlu ve mutlu bir yaşam sürebilmesi için kendince dua ediyordu belki de...
Belki de ''Vatan'' diyordu!
''Bayrak'' diyordu!
''Anadolu'da Türklüğün Bekası'' için canını bile verebileceğini düşünüyordu belki...
Bilemedik!
Unuttuk!
Bildiklerimizi de bilemediklerimizi de unuttuk!
Unuttuk Hüseyin Çardak'ın kahpe mermilerle yere yığılışını...
Kaldırımlara saçılan hayallerini unuttuk!
Yüreğinden oluk oluk malta taşlı sokaklara akan vatan sevgisini unuttuk...
Bir makam mevki derdine düştük, malta taşlı sokaklara düşen şehitleri unuttuk!
Unuttuk be cancağızım unuttuk!
''Unutursak gök girsin kızıl çıksın'' diye diye unuttuk!
***
Vurulmuştu Hüseyin Çardak!
İki köşe başına pusu atan 2 komünistin çapraz ateşiyle, önce sendeledi sonra yere yığıldı koca yürekli adam!
Şehadet kokusu sarmıştı bütün sokakları!
Gelibolu semaları bir kez daha cennet kokusuyla sarsılmıştı...
Kahpe eller mermileri boşalttıktan sonra kaçarken, ahali seyirtti Hüseyin Çardak'ın yanına...
Olmadı!
Bütün çabalar şehadetin önünde duramadı!
İstanbul'a yetiştirildi ancak birkaç gün süren yaşam mücadelesinde yenik düşmüştü Hüseyin Çardak!
Bir evlat daha babasız kalmıştı!
Bir kadın daha dul kalmıştı!
Bir evlat daha ''şehit evladı'', bir kadın daha ''şehit karısı'' olma şerefiyle şereflenmişti.
***
12 Temmuz 1979...
Bir şehadet daha son nefes ile yankılanmıştı yüreklerde...
''Anadolu'da Türklüğün Bekası'' davası bir şehit daha vererek, bu kutlu toprakları sahipleniyordu.
Davanın erleri arasında fitne olmasın diye şehit düşenlerin kemiklerini sızlatanlar, açtıkları fitne çukurlarında debeleneceklerdir elbette.
Ve binlerce şehit gibi Hüseyin Çardak'ın da elleri hesap gününde bu kutlu davaya fitne sokanların yakasında olacaktır...
Mekanları cennet olsun!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
20 Mart 2018 Salı
Şehidin Sevdasıdır ESKİŞEHİRSPOR!
''Nasıl olur!?''
Diyorlar hayretle!
Biz anlatmaktan usandık, onlar şaşırmaktan usanmadı.
Bir futbol takımı nasıl olur da bu kadar sevilir!?
Hep bu soruya muhatap oluyoruz.
Bir de benim gibi Eskişehirli olmadan Eskişehirspor sevdalısı olana rastladılar mı, yandı keten helvam!
O üç takımdan birini tutmak sanki farzmış gibi, ''Tamam onu anladık da asıl takım hangisi'' sorusu gelince kan beynimize çıkıyor.
Yok ulan yok işte!
Başkası yok!
Sen nasıl ki, Anadolu'nun herhangi bir yerinde doğup da İstanbul'un üç takımından birini tutuyorsan ben de Eskişehirspor'a sevdalıyım!
Nesi garip geliyor bunun!?
***
Eskişehirspor sevdası kitaplar da yazılsa anlaşılmayacak!
Yaşamak gerek.
Şimdi sizlere yaşanan bu büyük sevdanın en can alıcı örneklerinden birini aktaracağım şimdi sizlere.
Biliyorsunuz ordumu Afrin'e yönelik büyük bir operasyon başlattı ve zaferle sonuçlandı.
Çok şehit verdik!
Büyük acılar yaşadık!
Ancak şehadet şerbetini içen şehitlerimizin hepsi gökteki yıldızlar kadar kutsal birer emanet olarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası için can veren yiğitler olarak, gönül tahtlarımızdaki yerlerini aldılar.
Allah onlardan razı olsun!
Son şehitlerimizden biri, Eskişehirli Binbaşımız Mithat Dunca...
Mithat Dunca'nın arkadaşına yazmış olduğu vasiyeti Türk Milleti'nin yüreklerini sızlattı.
Ve bizlere bir kez daha Eskişehirspor sevdasının ne büyük, ne kutlu bir sevda olduğunu gösterdi.
***
Şehit Binbaşı Mithat Dunca Afrin'e girmeden önce arkadaşına cep telefonundan şu vasiyeti yazdı!
''Hacı ne yapıyorsun? Biz içeri giriyoruz. Sağ salim geri dönersek eğer bu mesaj sende kalsın ama olur da şehitlik rütbesi nasip olursa:
Diyorlar hayretle!
Biz anlatmaktan usandık, onlar şaşırmaktan usanmadı.
Bir futbol takımı nasıl olur da bu kadar sevilir!?
Hep bu soruya muhatap oluyoruz.
Bir de benim gibi Eskişehirli olmadan Eskişehirspor sevdalısı olana rastladılar mı, yandı keten helvam!
O üç takımdan birini tutmak sanki farzmış gibi, ''Tamam onu anladık da asıl takım hangisi'' sorusu gelince kan beynimize çıkıyor.
Yok ulan yok işte!
Başkası yok!
Sen nasıl ki, Anadolu'nun herhangi bir yerinde doğup da İstanbul'un üç takımından birini tutuyorsan ben de Eskişehirspor'a sevdalıyım!
Nesi garip geliyor bunun!?
***
Eskişehirspor sevdası kitaplar da yazılsa anlaşılmayacak!
Yaşamak gerek.
Şimdi sizlere yaşanan bu büyük sevdanın en can alıcı örneklerinden birini aktaracağım şimdi sizlere.
Biliyorsunuz ordumu Afrin'e yönelik büyük bir operasyon başlattı ve zaferle sonuçlandı.
Çok şehit verdik!
Büyük acılar yaşadık!
Ancak şehadet şerbetini içen şehitlerimizin hepsi gökteki yıldızlar kadar kutsal birer emanet olarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası için can veren yiğitler olarak, gönül tahtlarımızdaki yerlerini aldılar.
Allah onlardan razı olsun!
Son şehitlerimizden biri, Eskişehirli Binbaşımız Mithat Dunca...
Mithat Dunca'nın arkadaşına yazmış olduğu vasiyeti Türk Milleti'nin yüreklerini sızlattı.
Ve bizlere bir kez daha Eskişehirspor sevdasının ne büyük, ne kutlu bir sevda olduğunu gösterdi.
***
Şehit Binbaşı Mithat Dunca Afrin'e girmeden önce arkadaşına cep telefonundan şu vasiyeti yazdı!
''Hacı ne yapıyorsun? Biz içeri giriyoruz. Sağ salim geri dönersek eğer bu mesaj sende kalsın ama olur da şehitlik rütbesi nasip olursa:
"1. Zeynep Naz ve yengen sana emanet her şeyiyle.
2. Yengen nereye isterse oraya defnetsin ve hakkını helal etsin, çok kahrımı çekti biliyorsun. Ama benim gönlümden geçen Eskişehir Vişnelik Hava Şehitliği ya da Ankara Cebeci Şehitliği İhsan Yüzbaşının yanıbaşı. Zeynoma da anlat, ben onlar gelecekte bu meselelerle uğraşmasınlar, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalsın diye can verdim bilsin ve hakkını helal etsin.
3. Yengen ile Zeynom planlarımızı ertelemesin, önce Karadeniz turu, sonra Kıbrıs, sonra da Recepler oradayken yurt dışı turlarını mutlaka yapsınlar.
4. Herkese söyle. Annem, abim ve özellikle de babam hakkını helal etsin. Verilecek tazminatın bir kısmı ile sağlıkları el verirse annem ile babamı hacca gönderin.
5. Arkamdan kesinlikle ve kesinlikle kimse para tartışmasına girmesin. İsmail Kartal'a olan borçlarım unutulmasın yeni aldığım arsadan dolayı.
7. Söyle, Es Es bu sene Süper Lig'e çıkarsa mezarımı ziyaret etsinler. Erkan Zengin ve diğerleri.
8. Son olarak, şehit olmak nasip olursa inşallah şefaat edeceğim üçüncü kişi de sensin bunu da bil (Zeynom, Yengen, Sen.............)"
***
Ailesi, evlatları. vatanı ve Eskişehirspor!
Ve bunun adı AŞK'tır!
Aile aşkı,
Evlat aşkı,
Vatan aşkı,
Ve Eskişehirspor aşkı...
Şimdi bu vasiyetin gereği en görkemli şekilde yapılmalıdır.
Eskişehirspor yönetimi, futbolcular, teknik heyet ve tüm çalışanların yanısıra tüm Eskişehirspor sevdalılarının katılacağı bir yürüyüş ile şehidimizin kabri ziyaret edilmelidir.
Bu da yetmez.
Yeni yapılan Eskişehir Atatürk Stadı önüne şehidimizin bir heykeli dikilmeli.
Böylesine büyük bir AŞK mutlaka ölümsüzleştirilmelidir.
***
Sözün özü Eskişehirspor'a sevdalanmak böyle bir şeydir.
Şehadet gönlünüze malum olmuşsa ilk aklınıza gelenlerin başında yer alır Eskişehirspor.
Çünkü Eskişehirspor bizim için yenen, yenilen bir futbol takımı değil.
Bir yaşam biçimidir!
Şehidmizi bir kez daha rahmetle anıyoruz.
Yazımızı buraya kadar sabırla okuyan her okurumuzdan başta Şehit Binbaşı Mithat Dunca olmak üzere tüm şehitlerimiz için bir Fatiha okumaya davet ediyorum.
***
Ailesi, evlatları. vatanı ve Eskişehirspor!
Ve bunun adı AŞK'tır!
Aile aşkı,
Evlat aşkı,
Vatan aşkı,
Ve Eskişehirspor aşkı...
Şimdi bu vasiyetin gereği en görkemli şekilde yapılmalıdır.
Eskişehirspor yönetimi, futbolcular, teknik heyet ve tüm çalışanların yanısıra tüm Eskişehirspor sevdalılarının katılacağı bir yürüyüş ile şehidimizin kabri ziyaret edilmelidir.
Bu da yetmez.
Yeni yapılan Eskişehir Atatürk Stadı önüne şehidimizin bir heykeli dikilmeli.
Böylesine büyük bir AŞK mutlaka ölümsüzleştirilmelidir.
***
Sözün özü Eskişehirspor'a sevdalanmak böyle bir şeydir.
Şehadet gönlünüze malum olmuşsa ilk aklınıza gelenlerin başında yer alır Eskişehirspor.
Çünkü Eskişehirspor bizim için yenen, yenilen bir futbol takımı değil.
Bir yaşam biçimidir!
Şehidmizi bir kez daha rahmetle anıyoruz.
Yazımızı buraya kadar sabırla okuyan her okurumuzdan başta Şehit Binbaşı Mithat Dunca olmak üzere tüm şehitlerimiz için bir Fatiha okumaya davet ediyorum.
31 Ağustos 2017 Perşembe
Şehit Anne: Ayfer İNCELER
Milliyetçi - Ülkücü Hareket.
Bu dava mutlu bir davadır derken boş kelam etmedik.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, evlatlarını şehadete elleriyle yollamışlardır.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, daha doğmamış bebesinin babasını şehadete el sallayarak uğurlamıştır.
Ve bu davanın içinde nice analar vardır ki;
Evlatlarının gözleri önünde şehadet şerbetini içmiştir!
***
Anneler...
Şehit anneler.
Ülkücü Hareket'in Asena yürekleri şehit anaları...
İşte bu analarımızdan biridir şehit Ayfer İnceler.
Anneydi...
Yüreğindeki vatan sevgisini,
Yüreğindeki millet sevgisini,
Yüreğindeki Allah sevgisini,
Yüreğindeki bayrak sevgisini,
Yüreğindeki Ülkü sevdasını
evlatlarına öğretmek için, evlatlarını vatanı ve milleti için hayırlı birer nefer olarak yetiştirmek için dişini tırnağına takan çilekeş bir anneydi Ayfer ana...
***
Yörükler diyarı İçel ilimizin Tarsus ilçesinde yaşıyordu.
Bir taraftan yaşam mücadelesi vermek,
Bir taraftan vatanına, milletine, bayrağına, ezanına sahip çıkma mücadelesi vermek,
Bir taraftan da Allah'ın ona bahşettiği en büyük lütuflardan biri olan Annelik vazifesini yerine getirmek için verdiği mücadele 41 yıllık ömrünü bir çilehaneye döndürmüştü.
Evet 41 Yaşındaydı Ayfer İnceler.
41 Yaşında bir anne.
Ülkücü, vatansever bir anne.
***
O gün yine annelik yapıyordu.
Evindeydi.
Bir insanın, hele ki bir annenin en güvenilir ve en sıcak yeridir evi.
O da bu rahatlıkla evinde evlatlarına annelik yapıyordu.
Belki akşam yemeğini hazırlıyordu, belki de işe giden eşinin sağ salim eve dönebilmesi için dualar ediyordu sessizce.
Belki evlatlarına söylediği ninnilerle zaman geçiriyordu evini köşe bucak temizlerken.
Belki sessizlik vardı evin içinde,
Belki de evladının şen kahkahaları yankılanıyordu.
***
Tarih 30 Ağustos 1979.
Bir milletin en büyük bayramını kutluyorduk.
Türk'ün Zafer Bayramı!
Sokaklarda çatışma vardı.
Yüzmilyonlarca Türk'ü esir tutan, özgürlüğünü gaspeden SSCB'nin orak çekiçli bayrağını Türk'ün son kalesi, Türk'ün tek bağımsız devleti Türkiye Cumhuriyeti topraklarında dalgalandırmak isteyen Komünistler ile mücadele veren Ülkücü Gençlik sokaklarda yine çatışıyordu.
Ayfer İnceler evindeydi.
Silah seslerini ettiği dualarla susturmaya çalıştı.
***
Birden o an geldi.
Evinin kapısı tekmeleniyor, zorlanıyor.
Ve kapı kırılıyor.
Eyi silahlı hainler gencecik bir anne olan Ayfer İnceler'i hedef alıyordu.
Çocuklarının gözleri önünde.
Böyle bir vahşet savaşlarda bile yaşanmamıştı.
Bir anne katlediliyordu evlatlarının gözleri önünde.
Kaç kahpe kurşun girdi bir annenin vücuduna bilinmez!
Kaç kahpe ağızdan hakaretler lağım gibi aktı bilinmez!
Lakin biliriz ki, şehadet Türk'e bayramdır, toydur!
***
Şehit olmuştu Ayfer anne...
Çocuklarına sarılamadan belki.
Öpüp koklayamadan kahpe bir baskınla,
Kahpe kurşunlarla,
Tetiği çeken kahpe parmaklarla vedalaşabilmişti sadece.
Unutmadık seni Ayfer Anne!
Biz senin evlatların olarak, binlerce milyonlarca Ülkü Yürekli evlatların olarak rahmetle anıyoruz seni.
Her Zafer Bayramı'nda senin de şehadet zaferini kutluyoruz.
Mekanın cennet olsun Ayfer annem....
Bu dava mutlu bir davadır derken boş kelam etmedik.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, evlatlarını şehadete elleriyle yollamışlardır.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, daha doğmamış bebesinin babasını şehadete el sallayarak uğurlamıştır.
Ve bu davanın içinde nice analar vardır ki;
Evlatlarının gözleri önünde şehadet şerbetini içmiştir!
***
Anneler...
Şehit anneler.
Ülkücü Hareket'in Asena yürekleri şehit anaları...
İşte bu analarımızdan biridir şehit Ayfer İnceler.
Anneydi...
Yüreğindeki vatan sevgisini,
Yüreğindeki millet sevgisini,
Yüreğindeki Allah sevgisini,
Yüreğindeki bayrak sevgisini,
Yüreğindeki Ülkü sevdasını
evlatlarına öğretmek için, evlatlarını vatanı ve milleti için hayırlı birer nefer olarak yetiştirmek için dişini tırnağına takan çilekeş bir anneydi Ayfer ana...
***
Yörükler diyarı İçel ilimizin Tarsus ilçesinde yaşıyordu.
Bir taraftan yaşam mücadelesi vermek,
Bir taraftan vatanına, milletine, bayrağına, ezanına sahip çıkma mücadelesi vermek,
Bir taraftan da Allah'ın ona bahşettiği en büyük lütuflardan biri olan Annelik vazifesini yerine getirmek için verdiği mücadele 41 yıllık ömrünü bir çilehaneye döndürmüştü.
Evet 41 Yaşındaydı Ayfer İnceler.
41 Yaşında bir anne.
Ülkücü, vatansever bir anne.
***
O gün yine annelik yapıyordu.
Evindeydi.
Bir insanın, hele ki bir annenin en güvenilir ve en sıcak yeridir evi.
O da bu rahatlıkla evinde evlatlarına annelik yapıyordu.
Belki akşam yemeğini hazırlıyordu, belki de işe giden eşinin sağ salim eve dönebilmesi için dualar ediyordu sessizce.
Belki evlatlarına söylediği ninnilerle zaman geçiriyordu evini köşe bucak temizlerken.
Belki sessizlik vardı evin içinde,
Belki de evladının şen kahkahaları yankılanıyordu.
***
Tarih 30 Ağustos 1979.
Bir milletin en büyük bayramını kutluyorduk.
Türk'ün Zafer Bayramı!
Sokaklarda çatışma vardı.
Yüzmilyonlarca Türk'ü esir tutan, özgürlüğünü gaspeden SSCB'nin orak çekiçli bayrağını Türk'ün son kalesi, Türk'ün tek bağımsız devleti Türkiye Cumhuriyeti topraklarında dalgalandırmak isteyen Komünistler ile mücadele veren Ülkücü Gençlik sokaklarda yine çatışıyordu.
Ayfer İnceler evindeydi.
Silah seslerini ettiği dualarla susturmaya çalıştı.
***
Birden o an geldi.
Evinin kapısı tekmeleniyor, zorlanıyor.
Ve kapı kırılıyor.
Eyi silahlı hainler gencecik bir anne olan Ayfer İnceler'i hedef alıyordu.
Çocuklarının gözleri önünde.
Böyle bir vahşet savaşlarda bile yaşanmamıştı.
Bir anne katlediliyordu evlatlarının gözleri önünde.
Kaç kahpe kurşun girdi bir annenin vücuduna bilinmez!
Kaç kahpe ağızdan hakaretler lağım gibi aktı bilinmez!
Lakin biliriz ki, şehadet Türk'e bayramdır, toydur!
***
Şehit olmuştu Ayfer anne...
Çocuklarına sarılamadan belki.
Öpüp koklayamadan kahpe bir baskınla,
Kahpe kurşunlarla,
Tetiği çeken kahpe parmaklarla vedalaşabilmişti sadece.
Unutmadık seni Ayfer Anne!
Biz senin evlatların olarak, binlerce milyonlarca Ülkü Yürekli evlatların olarak rahmetle anıyoruz seni.
Her Zafer Bayramı'nda senin de şehadet zaferini kutluyoruz.
Mekanın cennet olsun Ayfer annem....
12 Mayıs 2016 Perşembe
Bir ÜLKÜ Şehidimiz: Sitemkar Başboğa
Çukurova'nın düzlüklerinde doğmuştu...
Adana'nın Karataş ilçesinde dünyaya gelen bir Bozkurt, bir mazlum ailenin umudu olmuştu.
Sitemkardı anası babası...
Yoksulluğa, dertlere, tasalara, gamlara...
Onları bu hallere koyan düzene sitemkardılar....
Sitemkar verdiler çocuklarının adını.
Kimseye sitem edemediler belki böyle haykırmak istediler, söyleyemediklerini...
***
Yıllar yılları kovaladı.
İçinde bulundukları yoksulluk Sitemkar'ın okumasına izin vermedi.
Pamuk tarlalarında çalıştı.
Ailesine destek olabilmek için gecesini gündüzüne kattı.
Ancak bu da yetmiyordu.
Neredeyse evlenme yaşına gelmişti.
O da bir yuva kurmak, o da çocuklarına sarılmak koklamak istiyordu....
Vatan, millet, ezan, Ülkü sevdası ile dolu yüreğinde bir de evlat sevgisi beslemek istiyordu.
İstiyordu istemesine amma yetmiyordu pamuk tarlalarında mevsimlik kazandığı üç kuruş para...
***
"Taşı toprağı altın" diyorlardı.
Tahta bavulunu eline alan İstanbul'un yolunu tutuyordu.
O da heveslendi.
Hem çalışıp bir yuva kurabilmek için para biriktirmek, hem de yüreğinde yaşattığı Türklük davasına hizmet edebilmek için İstanbul'un yolunu tuttu genç Bozkurt Sitemkar BAŞBOĞA...
Bilmiyordu şehadete kanat açıp uçtuğunu...
Hayallerini zihnine doldurup, uykusuz gecelerini geride bırakıp, adeta uçarak varmak istiyordu İstanbul'a...
Bir kutlu makama koşuyordu.
Melekler onu bir kutlu makama götürmek için ona eşlik ediyorlardı...
***
İstanbul'da hayallerine kavuşacaktı.
İstanbul'da davası için mücadele edecekti.
Gündüzleri çalışıp, geceleri kendisine verilen ne görev varsa dava aşkıyla üstesinden gelecekti...
Öyle de oldu...
26 Yaşındaydı...
Sırma gibi saçları, kara kaşları Yusuf yüzünü süslüyordu...
Yusuf yüzlüydü...
Hamza gibi yürekli, Ali gibi cesur ve kuvvetli...
****
Bir akşam vaktiydi.
Ülkücü arkadaşlarıyla birlikte İstanbul sokaklarının karanlığında davasını anlatan afişler yapıştırıyordu duvarlara...
Sokaklar karanlıktı.
Karanlığa pusu atmıştı kahpe kurşunlar...
Tetiğe bastıkça kahpe eller, karanlık inliyordu ihanetin çığlıklarıyla....
Bir elinde fırçası, bir elinde kovası...
Düştü malta taşlı sokağın orta yerine Sitemkar'ın görkemli bedeni...
7 Mayıs 1976...
Umudun tükendiği, sitemlerin isyana dönüştüğü gündü Adana'nın Karataş ilçesinde....
Sitemkar'ın yolunu gözleyen sevdikleri, gelen şehadet haberiyle kahpe düzene isyan ediyorlardı....
***
Şehitler kervanı artık bir fazlaydı.
Sitemkar Başboğa da onuruyla şehadet şerbetini içip, cennet yolcularının arasına katılmıştı...
Şehadetiniz mübarek olsun, mekanınız cennet olsun ey bir kutlu ÜLKÜ davası uğruna canlarını vermekten kaçınmayan Ülkü Şehitleri....
Tüm Ülkücü şehitlerimiz ve Sitemkar Başboğa'nın ruhlarına El-Fatiha!..
Adana'nın Karataş ilçesinde dünyaya gelen bir Bozkurt, bir mazlum ailenin umudu olmuştu.
Sitemkardı anası babası...
Yoksulluğa, dertlere, tasalara, gamlara...
Onları bu hallere koyan düzene sitemkardılar....
Sitemkar verdiler çocuklarının adını.
Kimseye sitem edemediler belki böyle haykırmak istediler, söyleyemediklerini...
***
Yıllar yılları kovaladı.
İçinde bulundukları yoksulluk Sitemkar'ın okumasına izin vermedi.
Pamuk tarlalarında çalıştı.
Ailesine destek olabilmek için gecesini gündüzüne kattı.
Ancak bu da yetmiyordu.
Neredeyse evlenme yaşına gelmişti.
O da bir yuva kurmak, o da çocuklarına sarılmak koklamak istiyordu....
Vatan, millet, ezan, Ülkü sevdası ile dolu yüreğinde bir de evlat sevgisi beslemek istiyordu.
İstiyordu istemesine amma yetmiyordu pamuk tarlalarında mevsimlik kazandığı üç kuruş para...
***
"Taşı toprağı altın" diyorlardı.
Tahta bavulunu eline alan İstanbul'un yolunu tutuyordu.
O da heveslendi.
Hem çalışıp bir yuva kurabilmek için para biriktirmek, hem de yüreğinde yaşattığı Türklük davasına hizmet edebilmek için İstanbul'un yolunu tuttu genç Bozkurt Sitemkar BAŞBOĞA...
Bilmiyordu şehadete kanat açıp uçtuğunu...
Hayallerini zihnine doldurup, uykusuz gecelerini geride bırakıp, adeta uçarak varmak istiyordu İstanbul'a...
Bir kutlu makama koşuyordu.
Melekler onu bir kutlu makama götürmek için ona eşlik ediyorlardı...
***
İstanbul'da hayallerine kavuşacaktı.
İstanbul'da davası için mücadele edecekti.
Gündüzleri çalışıp, geceleri kendisine verilen ne görev varsa dava aşkıyla üstesinden gelecekti...
Öyle de oldu...
26 Yaşındaydı...
Sırma gibi saçları, kara kaşları Yusuf yüzünü süslüyordu...
Yusuf yüzlüydü...
Hamza gibi yürekli, Ali gibi cesur ve kuvvetli...
****
Bir akşam vaktiydi.
Ülkücü arkadaşlarıyla birlikte İstanbul sokaklarının karanlığında davasını anlatan afişler yapıştırıyordu duvarlara...
Sokaklar karanlıktı.
Karanlığa pusu atmıştı kahpe kurşunlar...
Tetiğe bastıkça kahpe eller, karanlık inliyordu ihanetin çığlıklarıyla....
Bir elinde fırçası, bir elinde kovası...
Düştü malta taşlı sokağın orta yerine Sitemkar'ın görkemli bedeni...
7 Mayıs 1976...
Umudun tükendiği, sitemlerin isyana dönüştüğü gündü Adana'nın Karataş ilçesinde....
Sitemkar'ın yolunu gözleyen sevdikleri, gelen şehadet haberiyle kahpe düzene isyan ediyorlardı....
***
Şehitler kervanı artık bir fazlaydı.
Sitemkar Başboğa da onuruyla şehadet şerbetini içip, cennet yolcularının arasına katılmıştı...
Şehadetiniz mübarek olsun, mekanınız cennet olsun ey bir kutlu ÜLKÜ davası uğruna canlarını vermekten kaçınmayan Ülkü Şehitleri....
Tüm Ülkücü şehitlerimiz ve Sitemkar Başboğa'nın ruhlarına El-Fatiha!..
2 Mayıs 2016 Pazartesi
BOZKURT, gülerek gider idam sehpasına!..
Ölüm iyi gelir bazen insana.
Sevdalıdır bazı insanlar ölüme.
Vakur adımlarla yürürken olüme, güler bazı insanlar.
Ölümü selamlar adeta Bozkurt yürekli Ülkücüler.
Ölümü görürler ve mutluluk tebessümleriyle selamlarlar ölüm meleklerini.
Necip Fazıl'ın dediği gibi;
"Müjdeler olsun öleceğiz müjdeler olsun
Ölümü öldüren Rabbe secdeler olsun" der,
Ve
Yürür ölümün üzerine tatlı tebessümlerle...
***
Malatya'nın Doğanşehir ilçesinde doğmuştu bir yiğit Bozkurt.
Adını Cengiz koydular.
Ataları gibi yiğit olsun, Bozkurt yürekli olsun diye Cengiz dediler...
Hep adının ağırlığını taşıdı omuzlarında.
Yüreğinde adına layık olmanın heyecanı, gencecik bedeninde Türk - İslam düşmanlarına korku salan imanı...
20 yıl yaşadı Cengiz Baktemur.
Bir ömür 20 yıl...
Vatana asker olamadı ama yaşadığı 20 yılın her anında Milletinin askeri oldu, İslam'ın neferi oldu.
Yürüdü Cengiz yürüdü....
Tebessümüyle yıktı önündeki kahpe engelleri.
Yürüdü Cengiz yürüdü.
Aldırmadan yolundaki dikenlere, aldırmadan yüreğindeki sızılara....
***
Bir yiğit geçti bu fani dünyadan.
Ölümün sonsuz yaşama uyanmak olduğunu bilen bir yiğit.
Ölümün vuslat olduğunu,
Ölümün özgürlük olduğunu,
Ölümün kutlu bir doğuş olduğunu bilen, Bozkurt yürekli bir yiğit geçti bu yalan dünyadan...
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'ya, Peygamberimize, ırkımıza, vatanımıza, bayrağımıza söven vatansızlara sıktığı kurşunun bedelini canıyla ödediği Cengiz...
"Ben vurdum" dedi yağlı ilmeğin boynunda olduğunu bile bile...
"Ben onu vurmasaydım, o beni vuracaktı, seni vuracaktı" dedi ve şehadet müjdesini aldı zlim hakimlerden....
***
Sabah vaktiydi...
Ezanlar saba makamında gafleti uyandırıyordu.
Rüzgar saba makamında esiyordu.
Nisan yağmurlarla yıkanıyordu.
Ay güneşe uyanıyordu.
Cengiz yürüyordu.
Yürüyordu Bozkurt yürekli yiğit şehadet muştusuyla şenlenen gönlünü Allah'a teslim etmek için yürüyordu Cengiz...
Celladı bile korkarken ölümden, Cengiz gülüyordu....
Ona tebessüm eden meleklerle konuşuyordu sanki...
***
Son arzusunu sordular.
"Bayrak ve Kur'an" dedi.
Başka ne isteyebilirdi ki Bozkurt yürekli adam...
Getirdiler.
Defalarca öpüp başına koydu.
Evladını koklar gibi kokladı.
Sevdalısını öper gibi öptü.
Anasının babasının eli gibi öpüp başına koydu.
Gözleri ve tebessümleriyle celladına dönüp, "Şimdi hazırım" dedi....
***
Yağlı urganı taktılar boynuna.
Urgan değil sanki cephede kazandığı üstün hizmet madalyası boynuna takılan.
Öylesine mutlu, öylesine gururlu.
Gözlerini kapattı ve Ezan-ı Muhammediler yükselirken arş-ı alaya, meleklerin kollarında cenette yürüdü Cengiz Baktemur...
Yürüdü Cengizler,
Yürüdü Bozkurtlar,
Yürüdü Ülkücüler,
Saf saf olup bir kutlu kervan misali cennete yürüdü Ülkücü Şehitler...
***
Bu topraklarda attığımız her adım, aldığımız her nefes evvelce Ulu Tanrımız Allah-ü Teala sonra da bu kutlu şehitlerimizin sayesindedir.
Unutursak ölelim.
Unutursak tükenelim.
Unutursak kurda kuşa yem olalım...
Unutursak hainlerin kahpe pusularına düşelim...
Fatihalarla şenlendirelim kabirlerini.
YA ALLAH, BİSMİLLAH, ALLAHU EKBER!
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!
Sevdalıdır bazı insanlar ölüme.
Vakur adımlarla yürürken olüme, güler bazı insanlar.
Ölümü selamlar adeta Bozkurt yürekli Ülkücüler.
Ölümü görürler ve mutluluk tebessümleriyle selamlarlar ölüm meleklerini.
Necip Fazıl'ın dediği gibi;
"Müjdeler olsun öleceğiz müjdeler olsun
Ölümü öldüren Rabbe secdeler olsun" der,
Ve
Yürür ölümün üzerine tatlı tebessümlerle...
***
Malatya'nın Doğanşehir ilçesinde doğmuştu bir yiğit Bozkurt.
Adını Cengiz koydular.
Ataları gibi yiğit olsun, Bozkurt yürekli olsun diye Cengiz dediler...
Hep adının ağırlığını taşıdı omuzlarında.
Yüreğinde adına layık olmanın heyecanı, gencecik bedeninde Türk - İslam düşmanlarına korku salan imanı...
20 yıl yaşadı Cengiz Baktemur.
Bir ömür 20 yıl...
Vatana asker olamadı ama yaşadığı 20 yılın her anında Milletinin askeri oldu, İslam'ın neferi oldu.
Yürüdü Cengiz yürüdü....
Tebessümüyle yıktı önündeki kahpe engelleri.
Yürüdü Cengiz yürüdü.
Aldırmadan yolundaki dikenlere, aldırmadan yüreğindeki sızılara....
***
Bir yiğit geçti bu fani dünyadan.
Ölümün sonsuz yaşama uyanmak olduğunu bilen bir yiğit.
Ölümün vuslat olduğunu,
Ölümün özgürlük olduğunu,
Ölümün kutlu bir doğuş olduğunu bilen, Bozkurt yürekli bir yiğit geçti bu yalan dünyadan...
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'ya, Peygamberimize, ırkımıza, vatanımıza, bayrağımıza söven vatansızlara sıktığı kurşunun bedelini canıyla ödediği Cengiz...
"Ben vurdum" dedi yağlı ilmeğin boynunda olduğunu bile bile...
"Ben onu vurmasaydım, o beni vuracaktı, seni vuracaktı" dedi ve şehadet müjdesini aldı zlim hakimlerden....
***
Sabah vaktiydi...
Ezanlar saba makamında gafleti uyandırıyordu.
Rüzgar saba makamında esiyordu.
Nisan yağmurlarla yıkanıyordu.
Ay güneşe uyanıyordu.
Cengiz yürüyordu.
Yürüyordu Bozkurt yürekli yiğit şehadet muştusuyla şenlenen gönlünü Allah'a teslim etmek için yürüyordu Cengiz...
Celladı bile korkarken ölümden, Cengiz gülüyordu....
Ona tebessüm eden meleklerle konuşuyordu sanki...
***
Son arzusunu sordular.
"Bayrak ve Kur'an" dedi.
Başka ne isteyebilirdi ki Bozkurt yürekli adam...
Getirdiler.
Defalarca öpüp başına koydu.
Evladını koklar gibi kokladı.
Sevdalısını öper gibi öptü.
Anasının babasının eli gibi öpüp başına koydu.
Gözleri ve tebessümleriyle celladına dönüp, "Şimdi hazırım" dedi....
***
Yağlı urganı taktılar boynuna.
Urgan değil sanki cephede kazandığı üstün hizmet madalyası boynuna takılan.
Öylesine mutlu, öylesine gururlu.
Gözlerini kapattı ve Ezan-ı Muhammediler yükselirken arş-ı alaya, meleklerin kollarında cenette yürüdü Cengiz Baktemur...
Yürüdü Cengizler,
Yürüdü Bozkurtlar,
Yürüdü Ülkücüler,
Saf saf olup bir kutlu kervan misali cennete yürüdü Ülkücü Şehitler...
***
Bu topraklarda attığımız her adım, aldığımız her nefes evvelce Ulu Tanrımız Allah-ü Teala sonra da bu kutlu şehitlerimizin sayesindedir.
Unutursak ölelim.
Unutursak tükenelim.
Unutursak kurda kuşa yem olalım...
Unutursak hainlerin kahpe pusularına düşelim...
Fatihalarla şenlendirelim kabirlerini.
YA ALLAH, BİSMİLLAH, ALLAHU EKBER!
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!
24 Nisan 2016 Pazar
Şehit Selim Bozkurt Fendoğlu
Şehit...
Hem bir melek hem de bir şehit...
Kaç insan evladına nasip olabilir ki; böylesine kutsal vasıflar...
Düşünün bir kere.
Bir insan hem günahsız bir melek kadar tertemiz, hem de bir şehit olacak!
Bizim kutlu davamızın bir neferinden başka kimseye nasip olmaz elbette...
TÜRK'ün Türk-İslam Davası'nın en güzel fertlerinden biridir Selim Bozkurt Fendoğlu.
Çoğumuz bilmedik onu.
Çoğumuz adını bile duymadık.
Çoğumuz bir Fatiha bile okuyamadık...
***
Henüz 2 buçuk yaşındaydı.
Adını BOZKURT koydu babası.
Bozkurt olsun dedi.
Yüreği Bozkurt olsun,
Bakışları Bozkurt olsun,
Duruşu Bozkurt olsun,
Hayatı Bozkurt olsun istemişti babası ve dedesi Hamido...
Bozkurtça yaşayamadı Selim Bozkurt Fendoğlu ama Bozkurtça bir şehadeti nasip etti ulu Tanrımız Allah-u Teala...
***
Bozkurt bebek babasını bilemedi.
Anasının kokusuna doyamadı.
Dedesi Hamido'nun elinden tutup sokaklarda gezemedi.
Bir Nisan ayında,
Çiçeklerin yeniden doğduğu, Hercailerin kahpelik ettiği, Kardelenlerin inadına yaşadığı bir mevsimde yiğitler diyarı Malatya'da kahpe yüreklerin, kahpe kurşunlarına hedef oldu Bozkurt bebek...
O kokusuna doyamadığı anacığının kucağında, anasıyla birlikte şehit düştü.
Dedesi Hamido'nun "Ya Allah, Bismillah, Allahuekber" nidaları arasında her kula nasip olmayan şehadet şerbetini içiyordu Selim Bozkurt Fendoğlu...
***
Malatya kan ağlıyordu!
Hercailer kahpeliklerinden utandı, Nisan gözyaşlarından boğuldu....
Ağlıyordu Malatya...
Kan ağlıyordu Ülkücüler!
Hamido'nun heybetinden bile korkan kahpeler, hain pusularda vurmuştu Hamido'yu, gelinini ve torunlarını...
Yüreğini dinsiz şeytanlara satanlar ancak böyle kahpece vurabilirdi bir Ülkücü'yü...
Ve bir Ülkücü 2 buçuk yaşında da olsa işte böyle yiğitçe şehit olabilirdi ancak Bozkurt bebek gibi....
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'nın günahsız bir melek olarak kabullendiği Bozkurt bebek bir de "Şehit" ünvanını takıyordu o cennet kokan bedenine...
***
Ülkücü unutur mu sandınız şehit Bozkurt bebeğini!
Unutmak bize ölümün en alçakcası olsun!
Unutursak Bozkurt bebekleri,
Unutursak Hamido gibi yiğitleri aldığımız nefes bize haram olsun!
Attığımız her adımda Bozkurt bebek gelmeli gözümüzün önüne.
Koltuk, makam, mevki hırslarımız bizi içinden çıkılmaz bir cendereye aldığı vakit Bozkurt bebek ve nice şehidimizin anısı sarsın kalplerimizi.
Selim Bozkurt Fendoğlu gibi adımız BOZKURT olmasa da;
Yüreğimiz BOZKURT olsun!
Bakışlarımız BOZKURT olsun!
Duruşumuz BOZKURT olsun!
Hem bir melek hem de bir şehit...
Kaç insan evladına nasip olabilir ki; böylesine kutsal vasıflar...
Düşünün bir kere.
Bir insan hem günahsız bir melek kadar tertemiz, hem de bir şehit olacak!
Bizim kutlu davamızın bir neferinden başka kimseye nasip olmaz elbette...
TÜRK'ün Türk-İslam Davası'nın en güzel fertlerinden biridir Selim Bozkurt Fendoğlu.
Çoğumuz bilmedik onu.
Çoğumuz adını bile duymadık.
Çoğumuz bir Fatiha bile okuyamadık...
***
Henüz 2 buçuk yaşındaydı.
Adını BOZKURT koydu babası.
Bozkurt olsun dedi.
Yüreği Bozkurt olsun,
Bakışları Bozkurt olsun,
Duruşu Bozkurt olsun,
Hayatı Bozkurt olsun istemişti babası ve dedesi Hamido...
Bozkurtça yaşayamadı Selim Bozkurt Fendoğlu ama Bozkurtça bir şehadeti nasip etti ulu Tanrımız Allah-u Teala...
***
Bozkurt bebek babasını bilemedi.
Anasının kokusuna doyamadı.
Dedesi Hamido'nun elinden tutup sokaklarda gezemedi.
Bir Nisan ayında,
Çiçeklerin yeniden doğduğu, Hercailerin kahpelik ettiği, Kardelenlerin inadına yaşadığı bir mevsimde yiğitler diyarı Malatya'da kahpe yüreklerin, kahpe kurşunlarına hedef oldu Bozkurt bebek...
O kokusuna doyamadığı anacığının kucağında, anasıyla birlikte şehit düştü.
Dedesi Hamido'nun "Ya Allah, Bismillah, Allahuekber" nidaları arasında her kula nasip olmayan şehadet şerbetini içiyordu Selim Bozkurt Fendoğlu...
***
Malatya kan ağlıyordu!
Hercailer kahpeliklerinden utandı, Nisan gözyaşlarından boğuldu....
Ağlıyordu Malatya...
Kan ağlıyordu Ülkücüler!
Hamido'nun heybetinden bile korkan kahpeler, hain pusularda vurmuştu Hamido'yu, gelinini ve torunlarını...
Yüreğini dinsiz şeytanlara satanlar ancak böyle kahpece vurabilirdi bir Ülkücü'yü...
Ve bir Ülkücü 2 buçuk yaşında da olsa işte böyle yiğitçe şehit olabilirdi ancak Bozkurt bebek gibi....
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'nın günahsız bir melek olarak kabullendiği Bozkurt bebek bir de "Şehit" ünvanını takıyordu o cennet kokan bedenine...
***
Ülkücü unutur mu sandınız şehit Bozkurt bebeğini!
Unutmak bize ölümün en alçakcası olsun!
Unutursak Bozkurt bebekleri,
Unutursak Hamido gibi yiğitleri aldığımız nefes bize haram olsun!
Attığımız her adımda Bozkurt bebek gelmeli gözümüzün önüne.
Koltuk, makam, mevki hırslarımız bizi içinden çıkılmaz bir cendereye aldığı vakit Bozkurt bebek ve nice şehidimizin anısı sarsın kalplerimizi.
Selim Bozkurt Fendoğlu gibi adımız BOZKURT olmasa da;
Yüreğimiz BOZKURT olsun!
Bakışlarımız BOZKURT olsun!
Duruşumuz BOZKURT olsun!
17 Nisan 2016 Pazar
Ülkü Ocakları'nı anlayabilmek....
Kimi Faşist der,
Kimi Kafatasçı,
Kimi mafya bozuntusu,
Kimi anarşit,
Kimi de serseri der bize...
Ülkü Ocakları'nı anlayabilmek öyle dışarıdan bakmakla olmaz.
Yaşamak lazım Ülkü Ocakları'nı...
İliklerine kadar yaşamak...
Elbette geçmişte kötü örnekler olmuş olabilir.
Bunları inkar etmiyoruz, ancak her sepette mutlak surette bir kaç çürük domates çıkar...
***
Ülkü Ocakları bir vakıftır...
Eğitim ve Kültür Vakfı...
Bir eğitim yuvasıdır Ülkü Ocakları...
Bir kültürel buluşma noktasıdır Ülkü Ocakları...
Bir kardeşimiz hafızlık eğitimi alırken, bir diğer kardeşimiz Üniversitede radyo Televizyon eğitimi alıyor.
Bazı kardeşlerimiz Göktürk Alfabesi'ni öğrenmeye çalışırken Ülkü Ocakları'nda bir çok kardeşimiz Kur'an-ı Kerim'i doğru okuyup, doğru anlamanın derdine düşmüştür.
Hani birileri miting meydanlarında "Bu Ülkücüler Fatiha'yı bile bilmezler" diye ahlaksızca ve alçakça iftira ediyorlardı ya, işte o iftiraya maruz kalan bu genç Bozkurtlar Ülkü Ocakları'nda hafızlar ve DİNDAR ve Milleti'ni seven gençler olarak topluma katılmanın telaşı içindeler...
***
Ülkü Ocakları, Baba Ocağı gibidir.
Yeri gelir Abi-Kardeş oluruz,
Yeri gelir baba-oğul oluruz,
Yeri gelir dost-arkadaş oluruz...
Kutlu ve büyük bir aile gibi kenetleniriz birbirimize...
Davamızın bize verdiği aşk ile severiz birbirimizi.
Bir kere kenetlendik mi yedi düvel gelse ayıramaz bizi evelallah!
***
Gönül dergahıdır Ülkü Ocakları...
Kapısında Alemlere Rahmet olan Hz. Muhammed'e salavat-ı şerif vardır.
Allah'ın habibine selam ve salat edilmeden bu kapıdan girilmez...
Her köşesinde Hoca Ahmed Yesevi vardır...
Her köşesinde Yunus Emre vardır....
Her köşesinde Hacı Bektaş-ı Veli vardır...
Her köşesinde Pir Sultan Abdal vardır...
Her köşesinde Celaleddin-i Rumi vardır...
Horasan Erenleri bir yanda Anadolu Erenleri bir yanda...
Bir kutlu kuşatma vardır gönül dergahı Ülkü Ocakları'nda...
***
Bir yiğitler otağıdır Ülkü Ocakları...
Bir yana bakarsınız Hz. Hamza'yı görürsünüz,
Bir yana bakarsınız Kürşat, yağmurlu bir gecede sefere çıkmıştır 40 Çeri'siyle...
Bir yana bakarsınız Alparslan'ı görürsünüz, bir yana bakarsınız Mustafa Kemal yedi düvelin kıçına tekmeyi basmaktadır...
Bir yana bakarsınız, Allan'ın Arslanı Ali'yi görürsünüz, bir yana bakarsınız Fatih Sultan Mehmed Han bir çağ açıp bir çağ kapatmaktadır henüz 20 yaşında...
Türk'ün yigitleri, İslam'ın yiğitleriyle kolkola Türk'ün İslam Ülküsü için mücadele vermektedir Ülkü Ocakları'nda....
***
Şehitler kervanıdır Ülkü Ocakları...
Ruhi Kılıçkıran'ın sesi yankılanır halen duvarlarında:
"Ya Allah Bismillah Allahu Ekber!!!"
Darağaçlarına sarmaşık gibi dolanmıştır gaziler...
Ve yağlı urganlarda kırmızı güldür TÜRK'e sevdalı gönüller...
Ne yana baksanız,
O tertemiz gülen yüzüyle sizi çağırır son şehidimiz Fırat Çakıroğlu Reisimiz...
***
Ülkü Ocakları'na uzaktan bakmamak gerek.
Ülkü Ocakları'nı yaşamak gerek.
Bir demli çayın yanında 5 simidin 10 kişiye bölünmesindeki manevi hazzı tatmak gerek...
Bütün yokluklara rağmen dava için mücadele edebilmenin,
9 IŞIK ile aydınlanabilmenin ve yarınları aydınlatabilmenin verdiği huzur ve mutluluğu bu çatı altında yaşamak gerek...
Şunu da kimse unutmasın!
Vatan hainlerine en azılı faşist de oluruz.
Bayrak düşmanlarına en azılı kafataşçı da oluruz.
Ezan düşmanlarına en hoyrat anarşist de oluruz.
Zalime korku, mazluma dost oluruz...
Kimi Kafatasçı,
Kimi mafya bozuntusu,
Kimi anarşit,
Kimi de serseri der bize...
Ülkü Ocakları'nı anlayabilmek öyle dışarıdan bakmakla olmaz.
Yaşamak lazım Ülkü Ocakları'nı...
İliklerine kadar yaşamak...
Elbette geçmişte kötü örnekler olmuş olabilir.
Bunları inkar etmiyoruz, ancak her sepette mutlak surette bir kaç çürük domates çıkar...
***
Ülkü Ocakları bir vakıftır...
Eğitim ve Kültür Vakfı...
Bir eğitim yuvasıdır Ülkü Ocakları...
Bir kültürel buluşma noktasıdır Ülkü Ocakları...
Bir kardeşimiz hafızlık eğitimi alırken, bir diğer kardeşimiz Üniversitede radyo Televizyon eğitimi alıyor.
Bazı kardeşlerimiz Göktürk Alfabesi'ni öğrenmeye çalışırken Ülkü Ocakları'nda bir çok kardeşimiz Kur'an-ı Kerim'i doğru okuyup, doğru anlamanın derdine düşmüştür.
Hani birileri miting meydanlarında "Bu Ülkücüler Fatiha'yı bile bilmezler" diye ahlaksızca ve alçakça iftira ediyorlardı ya, işte o iftiraya maruz kalan bu genç Bozkurtlar Ülkü Ocakları'nda hafızlar ve DİNDAR ve Milleti'ni seven gençler olarak topluma katılmanın telaşı içindeler...
***
Ülkü Ocakları, Baba Ocağı gibidir.
Yeri gelir Abi-Kardeş oluruz,
Yeri gelir baba-oğul oluruz,
Yeri gelir dost-arkadaş oluruz...
Kutlu ve büyük bir aile gibi kenetleniriz birbirimize...
Davamızın bize verdiği aşk ile severiz birbirimizi.
Bir kere kenetlendik mi yedi düvel gelse ayıramaz bizi evelallah!
***
Gönül dergahıdır Ülkü Ocakları...
Kapısında Alemlere Rahmet olan Hz. Muhammed'e salavat-ı şerif vardır.
Allah'ın habibine selam ve salat edilmeden bu kapıdan girilmez...
Her köşesinde Hoca Ahmed Yesevi vardır...
Her köşesinde Yunus Emre vardır....
Her köşesinde Hacı Bektaş-ı Veli vardır...
Her köşesinde Pir Sultan Abdal vardır...
Her köşesinde Celaleddin-i Rumi vardır...
Horasan Erenleri bir yanda Anadolu Erenleri bir yanda...
Bir kutlu kuşatma vardır gönül dergahı Ülkü Ocakları'nda...
***
Bir yiğitler otağıdır Ülkü Ocakları...
Bir yana bakarsınız Hz. Hamza'yı görürsünüz,
Bir yana bakarsınız Kürşat, yağmurlu bir gecede sefere çıkmıştır 40 Çeri'siyle...
Bir yana bakarsınız Alparslan'ı görürsünüz, bir yana bakarsınız Mustafa Kemal yedi düvelin kıçına tekmeyi basmaktadır...
Bir yana bakarsınız, Allan'ın Arslanı Ali'yi görürsünüz, bir yana bakarsınız Fatih Sultan Mehmed Han bir çağ açıp bir çağ kapatmaktadır henüz 20 yaşında...
Türk'ün yigitleri, İslam'ın yiğitleriyle kolkola Türk'ün İslam Ülküsü için mücadele vermektedir Ülkü Ocakları'nda....
***
Şehitler kervanıdır Ülkü Ocakları...
Ruhi Kılıçkıran'ın sesi yankılanır halen duvarlarında:
"Ya Allah Bismillah Allahu Ekber!!!"
Darağaçlarına sarmaşık gibi dolanmıştır gaziler...
Ve yağlı urganlarda kırmızı güldür TÜRK'e sevdalı gönüller...
Ne yana baksanız,
O tertemiz gülen yüzüyle sizi çağırır son şehidimiz Fırat Çakıroğlu Reisimiz...
***
Ülkü Ocakları'na uzaktan bakmamak gerek.
Ülkü Ocakları'nı yaşamak gerek.
Bir demli çayın yanında 5 simidin 10 kişiye bölünmesindeki manevi hazzı tatmak gerek...
Bütün yokluklara rağmen dava için mücadele edebilmenin,
9 IŞIK ile aydınlanabilmenin ve yarınları aydınlatabilmenin verdiği huzur ve mutluluğu bu çatı altında yaşamak gerek...
Şunu da kimse unutmasın!
Vatan hainlerine en azılı faşist de oluruz.
Bayrak düşmanlarına en azılı kafataşçı da oluruz.
Ezan düşmanlarına en hoyrat anarşist de oluruz.
Zalime korku, mazluma dost oluruz...
13 Nisan 2016 Çarşamba
Ülkücülerin Siyaset sınavı ve BİR olamamak!..
Nihal Atsız ve Ziya Gökalp gibi isimlerle başlayan, Mustafa Kemal Atatürk ile büyük bir başarı kazanan TÜRK'ün Anadolu'da Varolma mücadelesi yıllar sonra Başbuğ Alparslan Türkeş önderliğinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve Ülkü Ocakları çatısı altında yeniden büyük bir mücadeleye dönüşmüştü. Bu mücadele öylesine kutlu bir mücadeleydi ki; nice yiğidimiz ömrünün henüz baharında bu kutlu mücadele için şehadet şerbetini içmekten bir an bile geri durmayacaktı...
***
Sizlere TÜRK'ün Anadolu topraklarında var olma mücadelesini daha etkili anlatabilmek için çok uç noktadan bir örnek vereceğim.
Nazım Hikmet'i hepimiz biliriz.
Hatta bir Ülkücü olarak adını duyduğumuzda irkilenlerimiz bile vardır.
Solcu...
Belki Ateist...
Olumsuz her türlü düşünceye sahip olduğumuz bir yazar Nazım Hikmet...
Bakınız Nazım Hikmet sürgünde bulunduğu yıllarda Budapeşte Radyosu'ndaki konuşmasında neler söylüyor.
"Bu gün Türkiye vatanında yapılanlar Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme çalışmalarıdır. Türk Milleti'ni yok etmek istiyorlar. Şunu biliniz ki, Türkiye'de Türk Milleti'ni yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecek"
***
Solcu olarak bildiğimiz Nazım Hikmet'in bile üstüne basarak vurguladığı Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme projesi din kisvesi altında iktidar olan Menderes ile yeniden ivme kazanmış ve hızla devam ediyordu. İslam kalkan yapılarak Türk Milleti'ni Araplaştırma projesine Türklük bilincine sahip olanlar karşı mücadele başlatsa da siyasi varlık olmadan mücadele başarıya ulaşamıyordu.
Başbuğ Alparslan Türkeş ve dava arkadaşları bu mücadeleye siyasi bir kimlik kazandırmak için önce CKMP'yi kurdular daha sonra da partinin adını MHP olarak değiştirdiler.
MHP'nin yanısıra hareketin dinamik gücünü oluşturan Ülkü Ocakları da bu tarihlerde kurulmuş ve kutlu birliktelik başlamıştı.
Bu yıllarda henüz 19 yaşında üniversite öğrencisi bir genç olan Devlet Bahçeli de öğrenimini sürdürdüğü üniversitede Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu kutlu yürüyüşün bir neferi olmuştu...
***
MHP ve Ülkü Ocakları çatısı altında verilen kutlu mücadeleyi hepimiz biliyoruz.
5 bin şehit verdik.
Nice yiğidimiz gazilik mertebesine ulaştı.
Çok çileler çekildi.
Bütün zorluklara karşı mücadele sürdü ve başarıya ulaştı.
Bu başarının en önemli etkeni Ülkücülerin BİR olabilmesiydi.
Davanın lideri Başbuğ Alparslan Türkeş'e koşulsuz bağlılık ve Türk'ün var olma mücadelesinde önemli bir başarı...
***
12 Eylül darbesi ile başlayan dönem ise, Ülkücüler için tam bir çile dönemi oldu.
Devlet'in bekası için binlerce şehit veren Ülkücüler, bu kez devletin güvenlik güçleri tarafından hapislere atılıyor, işkencele maruz kalıyor ve darağaçlarında idam ediliyordu...
Ülkücüler bu zor günleri de aştılar.
Ancak mücadele bitmemişti.
Yeniden toparlanma süreci sancılı da olsa başarılmış, MÇP'nin ardında MHP yeniden siyasi yaşama başlamış ve Ülkü Ocakları da davaya dinamizm kazandırmak için yeniden genç Bozkurtlar ile davaya hizmet kervanına katılmıştı...
***
Artık koşullar değişmiş, yeni bir dönem başlamıştı.
Yıllarca sokaklarda Türk ve İslam düşmanlarına karşı silahlı mücadele veren Ülkücüler artık bu mücadeleyi siyasi alanda sürdürecek ve Milliyetçi Hareket Partisi'ni iktidar yaparak, Türk Milleyetçiliği fikriyatını, Başbuğ Alparslan Türkeş'in 9 IŞIK doktrinini iktidar yapma mücadelesine girişecekti.
İşte bugün içinde bulunduğumuz kaos dönemi o yıllarda başlamıştı.
Sokaklarda verdiğimiz silahlı mücadele ile dolu yıllarda gösterdiğimiz birlik ve beraberlik ruhu ne yazık ki, siyasi alanda oluşmadı.
"Lidere İtaat" "Dava arkadaşına bağlılık" ilkeleri başarının anahtarı iken MHP saflarında mücadele veren Ülkü Devi abiler ayrı ayrı lider konumunda gördüler kendilerini.
***
Herkes en iyisini kendisinin bildiğini söylüyor, bu davayı buralara birlik ve beraberlik içinde taşıyanlar artık kendi içlerinde bir liderlik mücadelesi içinde bulunuyorlardı.
Bir kısım Ülkü Devi abi de 12 Eylül Cunta'sının ürünü olan Anavatan Partisi (ANAP)'nde siyaset yapmaya başlamış, MHP'nin Türk Milleti'nin umudu olacağı bir dönemde hepsi bir bir Başbuğ Alparslan Türkeş'i yalnız bırakarak kendi yolunu çizmişti.
19 Yaşında Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu davaya hizmet etmeye başlayan Devlet Bahçeli ise ne 70'li yıllardaki mücadelede ne de bu siyasi alandaki mücadelede "Lidere Sadakat" ilkesinden ödün vermemiş ve Başbuğ'un yanında olmuştur...
***
MHP'de yaşanan ayrılık rüzgarları bur türlü dinmedi.
MHP'nin gelişip büyümesinden, Türk Milleti'nin umudu olmasından çekinen güçlü iktidarlar her zaman MHP içindeki liderlik mücadelelerini körüklemiş, desteklemiştir.
Türk düşmanı medya unsurları da MHP içindeki fitne tohumlarının yeşerip gürbüzleşmesi adına ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir.
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; Ülkücülerin siyaset sınavında bizler ve ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş ülke siyaseti yapmaktan çok iç siyaset ile mücadele ettik.
Başbuğ, MÇP sonrasında MHP'nin başında ömrünün sonuna kadar muhaliflerle mücadele etmedi mi?
Başbuğ'un en güvendiği isimlerden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları tam da MHP'nin oylarının yükselmeye başladığı, yüzde 2-3'lerden yüzde 8'lere doğru hızlı bir tırmanışa geçtiği dönemlerde prtiden ayrılmalarını nasıl yorumlamak gerekir?
***
Ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş'in vefatından sonra Ülkücü İrade tarafından davanın lideri olarak seçilen Devlet Bahçeli de aynı kaderi paylaşmadı mı?
Genel Başkan olduğu andan itibaren, bugüne kadar her daim parti içi muhalefet ile mücadele etmedi mi?
MHP öyle bir hale geldi ki; Genel Merkez'den tutun da ilçe teşkilatlarına kadar sürekli kurultay hesapları yapılan, birbirlerine bağlılıkları hep kurultay ve kongre hesapları üzerinden belirlenen bir teşkilat durumuna düştük.
Bir ilçe teşkilatını düşünün.
Bir kongre yapılıyor, kongrenin bittiği anda bir sonraki kongrenin kulisleri, dedikoduları, hesapları başlıyor.
Herkes birbirinin ayağını kaydırma mücadelesinde, herkes bir iç siyaset hesapları içinde...
***
Bugün geldiğimiz noktada şunu görüyoruz:
1970'li yıllarda "Ülkücü ülkücünün öz kardeşidir" ilkesiyle tek vücut olan Ülkücüler artık "Düşmana gerek yok bizim düşmanlığımız bize yeter" noktasına gelmiştir.
Sokak mücadelesinden çıkıp, siyaset mücadelesine girdiğimiz zamandan bu yana yapamadığım tek şey, "BİR" olabilmektir.
Buna rağmen aziz milletimiz MHP'ye azımsanmayacak oranda oy vermektedir.
Millete kızmayın.
Şöyle düşünün: Bir tarafta milletin özü olan ancak kendi iç çekişmelerinden kurtulamayan, sürekli olarak birbirleriyle didişen, davanın kurucusu Başbuğ'a bile isyan eden, sürekli olarak liderlik tartışması olan, liderine itaati yalakalık olarak gören bir MHP teşkilatı var.
Bir yanda da, liderine kayıtsız şartsız itaat eden, birbirleriyle didişmeyen, derli toplu, (doğru ya da yanlış) ülke meseleleri ile milletin huzuruna çıkan bir AKP var...
Millet MHP'yi umut olarak görmek istiyor.
Millet MHP'nin ilkelerine inanıyor.
Ancak Milletimiz görmek istediği birlik ve beraberliği bir türlü göremiyor MHP teşkilatlarında.
Millet MHP'yi mecliste tutuyor ama iktidar yapmaya da cesaret edemiyor.
Biz AKP'nin tek başına iktidar olduğu şu dönemde BİRLİK olabilseydik AKP iktidarı 5 yıl önce biterdi...
***
Sizlere TÜRK'ün Anadolu topraklarında var olma mücadelesini daha etkili anlatabilmek için çok uç noktadan bir örnek vereceğim.
Nazım Hikmet'i hepimiz biliriz.
Hatta bir Ülkücü olarak adını duyduğumuzda irkilenlerimiz bile vardır.
Solcu...
Belki Ateist...
Olumsuz her türlü düşünceye sahip olduğumuz bir yazar Nazım Hikmet...
Bakınız Nazım Hikmet sürgünde bulunduğu yıllarda Budapeşte Radyosu'ndaki konuşmasında neler söylüyor.
"Bu gün Türkiye vatanında yapılanlar Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme çalışmalarıdır. Türk Milleti'ni yok etmek istiyorlar. Şunu biliniz ki, Türkiye'de Türk Milleti'ni yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecek"
***
Solcu olarak bildiğimiz Nazım Hikmet'in bile üstüne basarak vurguladığı Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme projesi din kisvesi altında iktidar olan Menderes ile yeniden ivme kazanmış ve hızla devam ediyordu. İslam kalkan yapılarak Türk Milleti'ni Araplaştırma projesine Türklük bilincine sahip olanlar karşı mücadele başlatsa da siyasi varlık olmadan mücadele başarıya ulaşamıyordu.
Başbuğ Alparslan Türkeş ve dava arkadaşları bu mücadeleye siyasi bir kimlik kazandırmak için önce CKMP'yi kurdular daha sonra da partinin adını MHP olarak değiştirdiler.
MHP'nin yanısıra hareketin dinamik gücünü oluşturan Ülkü Ocakları da bu tarihlerde kurulmuş ve kutlu birliktelik başlamıştı.
Bu yıllarda henüz 19 yaşında üniversite öğrencisi bir genç olan Devlet Bahçeli de öğrenimini sürdürdüğü üniversitede Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu kutlu yürüyüşün bir neferi olmuştu...
***
MHP ve Ülkü Ocakları çatısı altında verilen kutlu mücadeleyi hepimiz biliyoruz.
5 bin şehit verdik.
Nice yiğidimiz gazilik mertebesine ulaştı.
Çok çileler çekildi.
Bütün zorluklara karşı mücadele sürdü ve başarıya ulaştı.
Bu başarının en önemli etkeni Ülkücülerin BİR olabilmesiydi.
Davanın lideri Başbuğ Alparslan Türkeş'e koşulsuz bağlılık ve Türk'ün var olma mücadelesinde önemli bir başarı...
***
12 Eylül darbesi ile başlayan dönem ise, Ülkücüler için tam bir çile dönemi oldu.
Devlet'in bekası için binlerce şehit veren Ülkücüler, bu kez devletin güvenlik güçleri tarafından hapislere atılıyor, işkencele maruz kalıyor ve darağaçlarında idam ediliyordu...
Ülkücüler bu zor günleri de aştılar.
Ancak mücadele bitmemişti.
Yeniden toparlanma süreci sancılı da olsa başarılmış, MÇP'nin ardında MHP yeniden siyasi yaşama başlamış ve Ülkü Ocakları da davaya dinamizm kazandırmak için yeniden genç Bozkurtlar ile davaya hizmet kervanına katılmıştı...
***
Artık koşullar değişmiş, yeni bir dönem başlamıştı.
Yıllarca sokaklarda Türk ve İslam düşmanlarına karşı silahlı mücadele veren Ülkücüler artık bu mücadeleyi siyasi alanda sürdürecek ve Milliyetçi Hareket Partisi'ni iktidar yaparak, Türk Milleyetçiliği fikriyatını, Başbuğ Alparslan Türkeş'in 9 IŞIK doktrinini iktidar yapma mücadelesine girişecekti.
İşte bugün içinde bulunduğumuz kaos dönemi o yıllarda başlamıştı.
Sokaklarda verdiğimiz silahlı mücadele ile dolu yıllarda gösterdiğimiz birlik ve beraberlik ruhu ne yazık ki, siyasi alanda oluşmadı.
"Lidere İtaat" "Dava arkadaşına bağlılık" ilkeleri başarının anahtarı iken MHP saflarında mücadele veren Ülkü Devi abiler ayrı ayrı lider konumunda gördüler kendilerini.
***
Herkes en iyisini kendisinin bildiğini söylüyor, bu davayı buralara birlik ve beraberlik içinde taşıyanlar artık kendi içlerinde bir liderlik mücadelesi içinde bulunuyorlardı.
Bir kısım Ülkü Devi abi de 12 Eylül Cunta'sının ürünü olan Anavatan Partisi (ANAP)'nde siyaset yapmaya başlamış, MHP'nin Türk Milleti'nin umudu olacağı bir dönemde hepsi bir bir Başbuğ Alparslan Türkeş'i yalnız bırakarak kendi yolunu çizmişti.
19 Yaşında Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu davaya hizmet etmeye başlayan Devlet Bahçeli ise ne 70'li yıllardaki mücadelede ne de bu siyasi alandaki mücadelede "Lidere Sadakat" ilkesinden ödün vermemiş ve Başbuğ'un yanında olmuştur...
***
MHP'de yaşanan ayrılık rüzgarları bur türlü dinmedi.
MHP'nin gelişip büyümesinden, Türk Milleti'nin umudu olmasından çekinen güçlü iktidarlar her zaman MHP içindeki liderlik mücadelelerini körüklemiş, desteklemiştir.
Türk düşmanı medya unsurları da MHP içindeki fitne tohumlarının yeşerip gürbüzleşmesi adına ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir.
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; Ülkücülerin siyaset sınavında bizler ve ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş ülke siyaseti yapmaktan çok iç siyaset ile mücadele ettik.
Başbuğ, MÇP sonrasında MHP'nin başında ömrünün sonuna kadar muhaliflerle mücadele etmedi mi?
Başbuğ'un en güvendiği isimlerden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları tam da MHP'nin oylarının yükselmeye başladığı, yüzde 2-3'lerden yüzde 8'lere doğru hızlı bir tırmanışa geçtiği dönemlerde prtiden ayrılmalarını nasıl yorumlamak gerekir?
***
Ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş'in vefatından sonra Ülkücü İrade tarafından davanın lideri olarak seçilen Devlet Bahçeli de aynı kaderi paylaşmadı mı?
Genel Başkan olduğu andan itibaren, bugüne kadar her daim parti içi muhalefet ile mücadele etmedi mi?
MHP öyle bir hale geldi ki; Genel Merkez'den tutun da ilçe teşkilatlarına kadar sürekli kurultay hesapları yapılan, birbirlerine bağlılıkları hep kurultay ve kongre hesapları üzerinden belirlenen bir teşkilat durumuna düştük.
Bir ilçe teşkilatını düşünün.
Bir kongre yapılıyor, kongrenin bittiği anda bir sonraki kongrenin kulisleri, dedikoduları, hesapları başlıyor.
Herkes birbirinin ayağını kaydırma mücadelesinde, herkes bir iç siyaset hesapları içinde...
***
Bugün geldiğimiz noktada şunu görüyoruz:
1970'li yıllarda "Ülkücü ülkücünün öz kardeşidir" ilkesiyle tek vücut olan Ülkücüler artık "Düşmana gerek yok bizim düşmanlığımız bize yeter" noktasına gelmiştir.
Sokak mücadelesinden çıkıp, siyaset mücadelesine girdiğimiz zamandan bu yana yapamadığım tek şey, "BİR" olabilmektir.
Buna rağmen aziz milletimiz MHP'ye azımsanmayacak oranda oy vermektedir.
Millete kızmayın.
Şöyle düşünün: Bir tarafta milletin özü olan ancak kendi iç çekişmelerinden kurtulamayan, sürekli olarak birbirleriyle didişen, davanın kurucusu Başbuğ'a bile isyan eden, sürekli olarak liderlik tartışması olan, liderine itaati yalakalık olarak gören bir MHP teşkilatı var.
Bir yanda da, liderine kayıtsız şartsız itaat eden, birbirleriyle didişmeyen, derli toplu, (doğru ya da yanlış) ülke meseleleri ile milletin huzuruna çıkan bir AKP var...
Millet MHP'yi umut olarak görmek istiyor.
Millet MHP'nin ilkelerine inanıyor.
Ancak Milletimiz görmek istediği birlik ve beraberliği bir türlü göremiyor MHP teşkilatlarında.
Millet MHP'yi mecliste tutuyor ama iktidar yapmaya da cesaret edemiyor.
Biz AKP'nin tek başına iktidar olduğu şu dönemde BİRLİK olabilseydik AKP iktidarı 5 yıl önce biterdi...
3 Nisan 2016 Pazar
ŞEHİT, VATAN, BAYRAK ve TELEVİZYON!
Türk Milleti Kurtuluş Savaşı'nda yazmıştı son destanını.
Anadolu topraklarından TÜRK varlığını silmeye çalışanlara son şamarı vurmuştuk 100 yıl önce...
"Bittiler" demişlerdi...
"Hasta adam" demişlerdi...
Leş kargaları gibi üşüşmüşlerdi üzerimize...
Ve TÜRK titreyip kendine döndü!
Yedi Düvel leş kargası kaçacak delik bulamadı!,,,
TÜRK Bayrak için
TÜRK Ezan için,
TÜRK vatan için,
TÜRK Milliyet için neler yapabilirmiş bir kez daha anlamışlardı.
***
Durmadılar!
1000 yıldır yenilmeye doymadılar.
Anadolu'dan TÜRK'ü silmek için türlü oyunlara başvurdular.
Ama başaramadılar.
Şimdi din siyasetiyle TÜRK'ü yok edeceklerini umanlar bir kez daha yenilmeye mahkum olacaklar.
Yakındır, TÜRK Milleti yeniden titreyip kendine dönecek ve TÜRK düşmanlarına dünyayı zından edecektir.
Bin yıldır biz onlara öğretemedik TÜRK'ün gücünü.
Bin yıldır TÜRK'ün ilelebed bu topraklarda varlığını sürdüreceğini kavrayamadılar.
***
Bir adam çıktı.
"400 vekil verin bu işi huzur içinde çözelim" dedi.
Kimilerimiz gaflete düşüp, bu cümlenin ne anlama geldiğini kavrayamamış olabiliriz.
Ama bu cümlenin "Bize 400 vekil verirseniz biz bu ülkeyi daha kolay böleriz, TÜRK adını anayasadan daha kolay çıkartırız, bu ülkeyi daha kolay böleriz ve TÜRK adını Anadolu'dan daha kolay sileriz" anlamına geldiğini bilenler de yok değildi çok şükür.
"400 vekil verin bu işi huzur içinde çözelim" cümlesinin eş anlamlısı da şudur : "400 vekil vermezseniz bu işi zorbalıkla çözeceğiz, huzurunuz kalmayacak, sokağa çıkamayacaksınız, çarşıya gitmekten korkacaksınız"
Bu ülkeyi yönetenlerin ülke insanına yönelik bir tehdididir.
Ve bunu şimdi çok daha iyi anladık.
400 vekil alamadılar ve HUZURUMUZ KAÇTI!
***
Memleketimizin her yerinde her an bir canlı bomba korkusu var.
1 yılda kaç canlı bomba patladı sayısını unuttuk.
Kaç şehidimiz var bilemiyoruz!?
Kaç masum vatandaş teröre kurban gitti anımsamıyoruz.
Onlarca şehidimiz oluyor ama normal yaşantımız devam ediyor.
Bir Suud deyyusu öldü diye bayraklarımızı yarıya indirip yas tutanlar, şehit haberlerini artık 3. sayfa haberi olarak görüyorlar.
VATAN toprakları için Mehmetlerimiz şehadet şerbetini içerken;
BAYRAK bu semalarda sonsuza dek dalgalansın diye ANALAR EVLATLARINI VATAN'a kurban ederken yandaş, yalak, yalama TV kanalları vatandaşı uyutmanın derdindeler.
Unutmayın!
Bin yıldır HAÇLI ORDUSUNA yenilmeyen bu millet bir televizyon kutusuna, Survivor'a, bir kaç ahlaksız diziye yenilmez!
***
Bu milletin mayası;
Bayrak ile,
Ezan ile,
Vatan aşkı ile,
Millet aşkı ile yoğrulmuştur.
Aklınız varsa TÜRK'ün Türklük damarını kabartmayın!
Gün gelir bu aziz millet bu ihanetlerin bedelini tek tek ödetir hepinize!
Anadolu topraklarından TÜRK varlığını silmeye çalışanlara son şamarı vurmuştuk 100 yıl önce...
"Bittiler" demişlerdi...
"Hasta adam" demişlerdi...
Leş kargaları gibi üşüşmüşlerdi üzerimize...
Ve TÜRK titreyip kendine döndü!
Yedi Düvel leş kargası kaçacak delik bulamadı!,,,
TÜRK Bayrak için
TÜRK Ezan için,
TÜRK vatan için,
TÜRK Milliyet için neler yapabilirmiş bir kez daha anlamışlardı.
***
Durmadılar!
1000 yıldır yenilmeye doymadılar.
Anadolu'dan TÜRK'ü silmek için türlü oyunlara başvurdular.
Ama başaramadılar.
Şimdi din siyasetiyle TÜRK'ü yok edeceklerini umanlar bir kez daha yenilmeye mahkum olacaklar.
Yakındır, TÜRK Milleti yeniden titreyip kendine dönecek ve TÜRK düşmanlarına dünyayı zından edecektir.
Bin yıldır biz onlara öğretemedik TÜRK'ün gücünü.
Bin yıldır TÜRK'ün ilelebed bu topraklarda varlığını sürdüreceğini kavrayamadılar.
***
Bir adam çıktı.
"400 vekil verin bu işi huzur içinde çözelim" dedi.
Kimilerimiz gaflete düşüp, bu cümlenin ne anlama geldiğini kavrayamamış olabiliriz.
Ama bu cümlenin "Bize 400 vekil verirseniz biz bu ülkeyi daha kolay böleriz, TÜRK adını anayasadan daha kolay çıkartırız, bu ülkeyi daha kolay böleriz ve TÜRK adını Anadolu'dan daha kolay sileriz" anlamına geldiğini bilenler de yok değildi çok şükür.
"400 vekil verin bu işi huzur içinde çözelim" cümlesinin eş anlamlısı da şudur : "400 vekil vermezseniz bu işi zorbalıkla çözeceğiz, huzurunuz kalmayacak, sokağa çıkamayacaksınız, çarşıya gitmekten korkacaksınız"
Bu ülkeyi yönetenlerin ülke insanına yönelik bir tehdididir.
Ve bunu şimdi çok daha iyi anladık.
400 vekil alamadılar ve HUZURUMUZ KAÇTI!
***
Memleketimizin her yerinde her an bir canlı bomba korkusu var.
1 yılda kaç canlı bomba patladı sayısını unuttuk.
Kaç şehidimiz var bilemiyoruz!?
Kaç masum vatandaş teröre kurban gitti anımsamıyoruz.
Onlarca şehidimiz oluyor ama normal yaşantımız devam ediyor.
Bir Suud deyyusu öldü diye bayraklarımızı yarıya indirip yas tutanlar, şehit haberlerini artık 3. sayfa haberi olarak görüyorlar.
VATAN toprakları için Mehmetlerimiz şehadet şerbetini içerken;
BAYRAK bu semalarda sonsuza dek dalgalansın diye ANALAR EVLATLARINI VATAN'a kurban ederken yandaş, yalak, yalama TV kanalları vatandaşı uyutmanın derdindeler.
Unutmayın!
Bin yıldır HAÇLI ORDUSUNA yenilmeyen bu millet bir televizyon kutusuna, Survivor'a, bir kaç ahlaksız diziye yenilmez!
***
Bu milletin mayası;
Bayrak ile,
Ezan ile,
Vatan aşkı ile,
Millet aşkı ile yoğrulmuştur.
Aklınız varsa TÜRK'ün Türklük damarını kabartmayın!
Gün gelir bu aziz millet bu ihanetlerin bedelini tek tek ödetir hepinize!
27 Ocak 2014 Pazartesi
Son Umut, Son Kale; Milliyetçi Hareket...
İstanbul'un göbeği...
Bir linç girişimi...
Bir katliam...
Esenyurt'ta BDP'li bir gurup MHP Seçim İrtibat Bürosuna saldırıyor...
Taş, sopa ve silahlarla...
Hükümetin yalakası medya olayı çatışma olarak veriyor.
Karşıt gurupların çatışması...
Karşıt guruplardan biri belli:
Milliyetçi Hareket Partisi...
Peki ya diğer taraf?
İki karşıt gurup varsa ve birisi MHP ise, diğer karşıt gurup hangisi?
Yazmıyorlar.
Söylemiyorlar.
Konuşmuyorlar.
Çözüm süreci zarar görür diye MHP'ye saldıranların BDP'li ve Pkk sempatizanı olduklarını söylemiyorlar.
***
Pkk sempatizanları ne yaparlarsa yapsınlar halktan gizliyorlar.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin bir çok ilinde Pkk hakimiyet kurmuş durumda.
TC ibareleri tabelalardan kaldırılıyor.
Türk Bayrakları indiriliyor.
Ülkemizin başbakanı teröristlerle kol kola girip pozlar veriyor.
Başbakanın zevcesi teröristler için göz yaşı döküyor.
Pkk'nın baskınları eylemleri halktan gizleniyor.
Ve İstanbul'un orta yerinde;
Pkk sloganları atarak Ülkcülere saldırı düzenleniyor.
Taşlar sopalar ve silahlar...
Medya olayı "karşıt görüşlerin çatışması" olarak veriyor...
Hükümet soruşturmayı Asayiş Şube'ye vererek adi suç kapsamına sokuyor.
Bir terör saldırısı hükümetin müdahalesiyle bir adi suç olarak sunuluyor milletime.
Nereye kadar saklayacaksınız gerçekleri bu milletten?
***
Türlü oyunlarla ülkenin tüm dinamik güçlerini sindirdiler.
Her yere girdiler, sızdılar.
Sindirdiler.
Susturdular.
Yıldırdılar.
Son direnç noktası, Son Kale ve Son umut olarak MHP kaldı.
Şimdi oyunlarını MHP üzerine yoğunlaştırmaya başladılar.
Oynanan oyunları farkeden milletimizin MHP'ye olan teveccühü arttıkça kudurdular.
Milletin paralarıyla ayakta duran TRT'de milletin vergisiyle maaş alan spiker vasıtasıyla MHP'ye hakaret edip, caiamızı sokaklara dökmeye kalkıştılar.
Yetmedi hemen ardında Esenyurt'ta kahpece bir saldırı düzenleyerek, Yusufiyeli'mizi şehit ettiler, gönüldaşlarımızı yaraladılar.
Amaçları belli.
Seçimlere az bir süre kala milletimizin MHP'ye yönelmesine mani olmak.
Ülkcü camiayı bir sokak çatışmasının içine çekip, yalaka medyanın desteğiyle Ülkücüleri halka "kavgacı, çatışmacı, anarşist ve ülkenin huzurunu kaçıran" bir gurup olarak lanse edecekler.
Türkiye'de iktidara talip olan, 2023 hedefini ortaya koyan partimizi itibarsızlaştırma girişimidir bu.
Demokrasi'ye ve camiamıza yapılmış bir darbe girişimidir bu saldırılar.
***
Bu oyunu bozacağız.
Şehadet şerbetini içmek için sırada bekleyen,
Ölümü bir bitiş değil, bir vuslat olarak gören nice Yusufiyeliler var bu hareketin içinde...
Hedefimiz bellidir.
30 Mart'ta ülkemizin bir karanlık dehlize atılmasına mani olacağız.
Gece gündüz çalışarak,
Bizi halktan uzaklaştıran medyaya inat ev ev kapı kapı dolaşarak hakikatleri anlatacağız ve 30 Mart'ta Yusufiyeli Cengiz'in intikamını almış olarak gururla fatihalar okuyacağız bütün şehitlerimize...
Yusufiyeli Cengiz yıllarını iktidar mücadelesi veren parti teşkilatlarının çalışmalarını halka duyurmak için çalıştı.
Belki dev medya gurupları ile başa çıkamadı ama Kabe'ye ulaşmaya çalışan karınca misali "Vuslata eremesem de şehit olurum bu yolda" dedi ve dediğini yaptı.
Bu kutlu vazife başında şehadet şerbetini kana kana içti.
Şimdi onun en büyük emelini gerçekleştirme vaktidir.
Onun en büyük emeli Milliyetçi Hareket'i iktidar olarak görmekti.
Şimdi hepimiz birer Yusufiyeli Cengiz olup, gecemizi gündüzümüze katarak çalışmalıyız.
***
Hepimiz Türküz, hepimiz Yusufiyeliyiz diyorsak eğer;
Ey Yusufiyeli!
Artık sana uyumak haram.
Artık sana yorulmak haram.
Artık sana bezginlik haram.
Artık sana gülmek haram.
Artık sana durmak haram.
Binlerce şehidin kanıyla kutsanmış bu dava artık senden iktidar bekliyor.
Birbirimizi eleştirmeyi bırakalım.
Birbirimizle yarışmayı bırakalım.
İlk Ülkücü şehidimiz Ruhi Kılıçkıran'dan son Ülkücü şehidimiz Yusufiyeli Cengiz'e kadar, canlarını bu uğurda bir simitten bile değersiz görerek şehadet şerbetini içen binlerce şehidimizin aziz ruhları hatırına;
ARTIK YETER!
Birbirimizi sevelim, kucaklaşalım.
Bir olalım, birlik olalım.
30 Mart'a kadar şehitlerimiz için çalışıp, onlar için iktidarı alalım!
Bir linç girişimi...
Bir katliam...
Esenyurt'ta BDP'li bir gurup MHP Seçim İrtibat Bürosuna saldırıyor...
Taş, sopa ve silahlarla...
Hükümetin yalakası medya olayı çatışma olarak veriyor.
Karşıt gurupların çatışması...
Karşıt guruplardan biri belli:
Milliyetçi Hareket Partisi...
Peki ya diğer taraf?
İki karşıt gurup varsa ve birisi MHP ise, diğer karşıt gurup hangisi?
Yazmıyorlar.
Söylemiyorlar.
Konuşmuyorlar.
Çözüm süreci zarar görür diye MHP'ye saldıranların BDP'li ve Pkk sempatizanı olduklarını söylemiyorlar.
***
Pkk sempatizanları ne yaparlarsa yapsınlar halktan gizliyorlar.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin bir çok ilinde Pkk hakimiyet kurmuş durumda.
TC ibareleri tabelalardan kaldırılıyor.
Türk Bayrakları indiriliyor.
Ülkemizin başbakanı teröristlerle kol kola girip pozlar veriyor.
Başbakanın zevcesi teröristler için göz yaşı döküyor.
Pkk'nın baskınları eylemleri halktan gizleniyor.
Ve İstanbul'un orta yerinde;
Pkk sloganları atarak Ülkcülere saldırı düzenleniyor.
Taşlar sopalar ve silahlar...
Medya olayı "karşıt görüşlerin çatışması" olarak veriyor...
Hükümet soruşturmayı Asayiş Şube'ye vererek adi suç kapsamına sokuyor.
Bir terör saldırısı hükümetin müdahalesiyle bir adi suç olarak sunuluyor milletime.
Nereye kadar saklayacaksınız gerçekleri bu milletten?
***
Türlü oyunlarla ülkenin tüm dinamik güçlerini sindirdiler.
Her yere girdiler, sızdılar.
Sindirdiler.
Susturdular.
Yıldırdılar.
Son direnç noktası, Son Kale ve Son umut olarak MHP kaldı.
Şimdi oyunlarını MHP üzerine yoğunlaştırmaya başladılar.
Oynanan oyunları farkeden milletimizin MHP'ye olan teveccühü arttıkça kudurdular.
Milletin paralarıyla ayakta duran TRT'de milletin vergisiyle maaş alan spiker vasıtasıyla MHP'ye hakaret edip, caiamızı sokaklara dökmeye kalkıştılar.
Yetmedi hemen ardında Esenyurt'ta kahpece bir saldırı düzenleyerek, Yusufiyeli'mizi şehit ettiler, gönüldaşlarımızı yaraladılar.
Amaçları belli.
Seçimlere az bir süre kala milletimizin MHP'ye yönelmesine mani olmak.
Ülkcü camiayı bir sokak çatışmasının içine çekip, yalaka medyanın desteğiyle Ülkücüleri halka "kavgacı, çatışmacı, anarşist ve ülkenin huzurunu kaçıran" bir gurup olarak lanse edecekler.
Türkiye'de iktidara talip olan, 2023 hedefini ortaya koyan partimizi itibarsızlaştırma girişimidir bu.
Demokrasi'ye ve camiamıza yapılmış bir darbe girişimidir bu saldırılar.
***
Bu oyunu bozacağız.
Şehadet şerbetini içmek için sırada bekleyen,
Ölümü bir bitiş değil, bir vuslat olarak gören nice Yusufiyeliler var bu hareketin içinde...
Hedefimiz bellidir.
30 Mart'ta ülkemizin bir karanlık dehlize atılmasına mani olacağız.
Gece gündüz çalışarak,
Bizi halktan uzaklaştıran medyaya inat ev ev kapı kapı dolaşarak hakikatleri anlatacağız ve 30 Mart'ta Yusufiyeli Cengiz'in intikamını almış olarak gururla fatihalar okuyacağız bütün şehitlerimize...
Yusufiyeli Cengiz yıllarını iktidar mücadelesi veren parti teşkilatlarının çalışmalarını halka duyurmak için çalıştı.
Belki dev medya gurupları ile başa çıkamadı ama Kabe'ye ulaşmaya çalışan karınca misali "Vuslata eremesem de şehit olurum bu yolda" dedi ve dediğini yaptı.
Bu kutlu vazife başında şehadet şerbetini kana kana içti.
Şimdi onun en büyük emelini gerçekleştirme vaktidir.
Onun en büyük emeli Milliyetçi Hareket'i iktidar olarak görmekti.
Şimdi hepimiz birer Yusufiyeli Cengiz olup, gecemizi gündüzümüze katarak çalışmalıyız.
***
Hepimiz Türküz, hepimiz Yusufiyeliyiz diyorsak eğer;
Ey Yusufiyeli!
Artık sana uyumak haram.
Artık sana yorulmak haram.
Artık sana bezginlik haram.
Artık sana gülmek haram.
Artık sana durmak haram.
Binlerce şehidin kanıyla kutsanmış bu dava artık senden iktidar bekliyor.
Birbirimizi eleştirmeyi bırakalım.
Birbirimizle yarışmayı bırakalım.
İlk Ülkücü şehidimiz Ruhi Kılıçkıran'dan son Ülkücü şehidimiz Yusufiyeli Cengiz'e kadar, canlarını bu uğurda bir simitten bile değersiz görerek şehadet şerbetini içen binlerce şehidimizin aziz ruhları hatırına;
ARTIK YETER!
Birbirimizi sevelim, kucaklaşalım.
Bir olalım, birlik olalım.
30 Mart'a kadar şehitlerimiz için çalışıp, onlar için iktidarı alalım!
26 Ocak 2014 Pazar
Bir Yusufiyeli Masalı...
Bir varmış bir yokmuş gibi...
Bir masal gibi...
Rüyada mıyız yoksa!?
Hani birisi gelse omzumuzdan sallasa ve biz uyanıversek...
Her şey bir rüyaymış "Allah uzun ömürler versin" deyiversek...
Öyle olmuyor.
Bir kahpe kurşun yine adres sormadan saplanıverdi Yusufiyeli Cengiz'in yüreğine...
Bir garip adam...
Bir Allahlık adam...
Kahpece vurdular.
Tanımadan,
Bilmeden...
Böyle kahpece bir pusunun sonunda gitmek varmış ebediyete...
***
İstanbul'da MHP saflarında siyaset yapıp da onu tanımayanımız var mıdır?
Hangimizin fotoğrafını çekmemiştir ki...
Hangi mahallede,
Hangi ilçede,
Hangi salonda,
Hangi sokakta
Hangi meydanda
Bir MHP etkinliği varsa Yusufiyeli Cengiz elinde fotoğraf makinasıyla mutlaka oradadır.
Çoğu zaman fotoğrafınızı çektiğinden haberiniz bile olmamıştır.
Teşkilatımızla ilgili haberleri hep onun sitesinden okuduk.
Fotoğraf ihtiyacımız olsa onun sitesine başvurduk.
İstanbul'daki MHP camiasının can damarı gibiydi...
***
Yine yollardaydı Yusufiyeli Cengiz.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayımız Rasim Acar'ın seçim gezilerini takip ediyor fotoğraflar çekiyordu.
Yolu bu kez Esenyurt'a düşmüştü...
Yine aynı coşkuyla, aynı fedakarlık duygularıyla bu soğuk havada üşenmeden, yorulmadan yollara düşmüştü...
Nerden bilebilirdi ki, kahpelerin pusu attığını...
İşini yapıyordu...
Ailesinin rızkının peşindeydi...
En temiz yerinden;
En sağlam yerinden vurdular Yusufiyeli Cengiz'i...
O kahpe kurşun;
Kahpe ellerden çıkan kahpe kurşun...
***
İstanbul'un her köşesinde görev yapan Yusufiyeli Cengiz'in son durağı oldu Esenyurt...
Çektiği fotoğrafla yaşayacak.
Her fotoğrafa baktığımızda o gözümüzün önüne dikilecek.
Ömrünü adadığı bu kutsal davanın hizmetkarı olarak yıllarca çalışan değerli ağabeyimize yüce rabbim şehadet şerbetini içmeyi de nasip etti.
Mekanın cennet olsun Yusuf yüzlü, Yusuf yürekli, Yusufiyeli....
Bir masal gibi...
Rüyada mıyız yoksa!?
Hani birisi gelse omzumuzdan sallasa ve biz uyanıversek...
Her şey bir rüyaymış "Allah uzun ömürler versin" deyiversek...
Öyle olmuyor.
Bir kahpe kurşun yine adres sormadan saplanıverdi Yusufiyeli Cengiz'in yüreğine...
Bir garip adam...
Bir Allahlık adam...
Kahpece vurdular.
Tanımadan,
Bilmeden...
Böyle kahpece bir pusunun sonunda gitmek varmış ebediyete...
***
İstanbul'da MHP saflarında siyaset yapıp da onu tanımayanımız var mıdır?
Hangimizin fotoğrafını çekmemiştir ki...
Hangi mahallede,
Hangi ilçede,
Hangi salonda,
Hangi sokakta
Hangi meydanda
Bir MHP etkinliği varsa Yusufiyeli Cengiz elinde fotoğraf makinasıyla mutlaka oradadır.
Çoğu zaman fotoğrafınızı çektiğinden haberiniz bile olmamıştır.
Teşkilatımızla ilgili haberleri hep onun sitesinden okuduk.
Fotoğraf ihtiyacımız olsa onun sitesine başvurduk.
İstanbul'daki MHP camiasının can damarı gibiydi...
***
Yine yollardaydı Yusufiyeli Cengiz.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayımız Rasim Acar'ın seçim gezilerini takip ediyor fotoğraflar çekiyordu.
Yolu bu kez Esenyurt'a düşmüştü...
Yine aynı coşkuyla, aynı fedakarlık duygularıyla bu soğuk havada üşenmeden, yorulmadan yollara düşmüştü...
Nerden bilebilirdi ki, kahpelerin pusu attığını...
İşini yapıyordu...
Ailesinin rızkının peşindeydi...
En temiz yerinden;
En sağlam yerinden vurdular Yusufiyeli Cengiz'i...
O kahpe kurşun;
Kahpe ellerden çıkan kahpe kurşun...
***
İstanbul'un her köşesinde görev yapan Yusufiyeli Cengiz'in son durağı oldu Esenyurt...
Çektiği fotoğrafla yaşayacak.
Her fotoğrafa baktığımızda o gözümüzün önüne dikilecek.
Ömrünü adadığı bu kutsal davanın hizmetkarı olarak yıllarca çalışan değerli ağabeyimize yüce rabbim şehadet şerbetini içmeyi de nasip etti.
Mekanın cennet olsun Yusuf yüzlü, Yusuf yürekli, Yusufiyeli....
27 Mayıs 2013 Pazartesi
Karanlıkta vurdular GÜN'ü...
Gün çoktan batmıştı o gün...
Sinsi bir karanlık çökmüştü 27 Mayıs'ın üzerine...
Karanlık pusudaydı...
Pusu karanlığın içinde...
Kör kurşunlar karanlığı bekledi yarasalar misali...
Önce birisi,
Sonra ötekisi,
Yağmur gibi yağıyordu kahpelik,
Bir bir saplanıyordu kör kurşunlar Gün Sazak'ın bedenine...
Sazak Köyü'nün Ağası,
Eskişehir'in Yusuf yürekli yiğidi,
Vücuduna saplanan kahpe kurşunlarla yığılıyordu yere...
Yer inliyordu,
Bir çınar devriliyordu üzerine,
Yer titriyordu...
***
Karanlığı deliyordu kahpe kurşunların feryatları,
Karanlıktı, puslu etraf...
Ne bahar bitmişti,
Ne de yaz gelmişti...
Çiçeklerin meyveye döndüğü bir gün de,
Hercailer saplanmıştı o yiğit bedene...
Gün Sazak vurulmuştu...
Bakanlığı süresince ümüklerine çöktüğü,
Kaçakçıların, rüşvetçilerin, hortumcuların, emek hırsızlarının taşeron askerleri,
Hain bir pusuyla devirmişlerdi koca çınarı...
Kahpelerin tepesine inen balyoz yere düşmüştü o karanlık gecede...
***
Sağ-sol meselesi değildi bu cinayetin sebebi.
Hz. Ömer adaletiyle icra ettiği Gümrük ve Tekel Bakanlığı sırasında kimseye aman vermemesi,
Kaçakçıların,
Rüşvetçilerin,
Hırsızların,
Sahtekarların,
Karaborsacıların,
Emek hırsızı patronların can havliyle işledikleri bir cinayetti Gün SAZAK'ın şehadeti...
Tetiğe basan eller taşerondu...
Davalarını emperyalist güçlere satan taşeronlar,
İşçinin, memurun, köylünün, çiftçinin yani halkın yılmaz savunucusu Gün SAZAK'ı kurban etmişlerdi efendilerine...
***
Şehitler ancak unutulunca ölürler.
O kahpe kurşunlar Gün SAZAK'ı öldüremediler,
Gün SAZAK yüreğinde yaşattığı ÜLKÜ ile,
Verdiği amansız mücadele ile,
Milletinin hizmetine adadığı ömrü ile sonsuza kadar yaşayacak.
Biz Ülkücüler;
Ne zaman ki Gün SAZAK'ı ve O'nun davasını unutursak;
İşte o zaman Gün SAZAK'ı biz kendi ellerimizle öldürmüş oluruz...
Bu dava kutlu bir davadır,
Bu dava uğruna şehit olanlar, bu davanın bayrağını ilelebet taşıyanlarca asla unutulmayacaklar...
Dualarımızda hep onlar olacak...
Zaman zaman düştüğümüz karanlık dehlizlerde onların şehadeti yolumuzu aydınlatacak,
Gücümüze güç katacak onların mücadele azmi...
GÜN asla batmayacak,
Onları battı zannettiği her GÜN bizim için yeni bir GÜN olacak...
***
Mekanın cennet olsun Gün SAZAK!
Hz. Ömer yoldaşın olsun koca çınar...
Sinsi bir karanlık çökmüştü 27 Mayıs'ın üzerine...
Karanlık pusudaydı...
Pusu karanlığın içinde...
Kör kurşunlar karanlığı bekledi yarasalar misali...
Önce birisi,
Sonra ötekisi,
Yağmur gibi yağıyordu kahpelik,
Bir bir saplanıyordu kör kurşunlar Gün Sazak'ın bedenine...
Sazak Köyü'nün Ağası,
Eskişehir'in Yusuf yürekli yiğidi,
Vücuduna saplanan kahpe kurşunlarla yığılıyordu yere...
Yer inliyordu,
Bir çınar devriliyordu üzerine,
Yer titriyordu...
***
Karanlığı deliyordu kahpe kurşunların feryatları,
Karanlıktı, puslu etraf...
Ne bahar bitmişti,
Ne de yaz gelmişti...
Çiçeklerin meyveye döndüğü bir gün de,
Hercailer saplanmıştı o yiğit bedene...
Gün Sazak vurulmuştu...
Bakanlığı süresince ümüklerine çöktüğü,
Kaçakçıların, rüşvetçilerin, hortumcuların, emek hırsızlarının taşeron askerleri,
Hain bir pusuyla devirmişlerdi koca çınarı...
Kahpelerin tepesine inen balyoz yere düşmüştü o karanlık gecede...
***
Sağ-sol meselesi değildi bu cinayetin sebebi.
Hz. Ömer adaletiyle icra ettiği Gümrük ve Tekel Bakanlığı sırasında kimseye aman vermemesi,
Kaçakçıların,
Rüşvetçilerin,
Hırsızların,
Sahtekarların,
Karaborsacıların,
Emek hırsızı patronların can havliyle işledikleri bir cinayetti Gün SAZAK'ın şehadeti...
Tetiğe basan eller taşerondu...
Davalarını emperyalist güçlere satan taşeronlar,
İşçinin, memurun, köylünün, çiftçinin yani halkın yılmaz savunucusu Gün SAZAK'ı kurban etmişlerdi efendilerine...
***
Şehitler ancak unutulunca ölürler.
O kahpe kurşunlar Gün SAZAK'ı öldüremediler,
Gün SAZAK yüreğinde yaşattığı ÜLKÜ ile,
Verdiği amansız mücadele ile,
Milletinin hizmetine adadığı ömrü ile sonsuza kadar yaşayacak.
Biz Ülkücüler;
Ne zaman ki Gün SAZAK'ı ve O'nun davasını unutursak;
İşte o zaman Gün SAZAK'ı biz kendi ellerimizle öldürmüş oluruz...
Bu dava kutlu bir davadır,
Bu dava uğruna şehit olanlar, bu davanın bayrağını ilelebet taşıyanlarca asla unutulmayacaklar...
Dualarımızda hep onlar olacak...
Zaman zaman düştüğümüz karanlık dehlizlerde onların şehadeti yolumuzu aydınlatacak,
Gücümüze güç katacak onların mücadele azmi...
GÜN asla batmayacak,
Onları battı zannettiği her GÜN bizim için yeni bir GÜN olacak...
***
Mekanın cennet olsun Gün SAZAK!
Hz. Ömer yoldaşın olsun koca çınar...
21 Mayıs 2013 Salı
Tövbe edeni Allah'a Havale Etmek!
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) milletvekili sayın Halil Ürün ülkemizden kaçmalarına göz yumdukları Pkk'lı teröristler için "Tövbe eden teröristleri Allah'a havale edelim. Bırakalım gitsinler.." şeklinde bir ifadeyle teröristlerin ülkemiz topraklarından kaçırılmaları konusunda halkın tepkisini yumuşatmaya çalışıyor.
Malum bunların en büyük silahı zaten din sömürüsü...
Sıkıştıkları anda hepsi bir din uleması oluveriyor...
Halkımızın zayıf noktasını çok iyi biliyorlar ve sürekli bu zayıf noktadan vuruyorlar...
Bu din sömürüsünü öyle bir noktaya getirdiler ki;
Bazı yandaşlar AKP'yi desteklemeyenlerin cehennemlik olduğu yönünde fetvaları bile bulunmaktadır.
***
Şimdi gelelim AKP milletvekilinin sözlerine...
Tövbe edeni Allah'a havale edelim diyor...
Elbette Allah'a havale edeceğiz, başka kime havale edebiliriz ki!?
Ancak, bu insanların tövbe ettiklerini görmek gerekmiyor mu?
Bu tövbeyi ne zaman nerede yaptılar?
Hele bir gelsinler;
Şehit analarıyla, babalarıyla;
Şehitlerin çocuklarıyla, yavuklularıyla, nişanlılarıyla;
Arkadaşlarıyla, kardeşleriyle, amcalarıyla, dayılarıyla;
Halalarıyla, teyzeleriyle, enişteleriyle, ağabeyleriyle;
Dostlarıyla, can yoldaşlarıyla...
Hasılı kelam bu teröristler canlarına kıydıkları Mehmetçiklerin yakınlarıyla oturup bir helalleşsinler;
Sonra Allah'ın huzuruna geçip bir tövbe istiğfar çeksinler bakalım...
***
İslam hukukunda bizim bildiğimiz kadarıyla kul hakkı diye bir durum var...
Ulu Tanrı Allah-ü Teala bizim bildiğimiz kadarıyla insanlar arasındaki "hak" meselesinde önce insanların kendi aralarında helalleşmelerini emrediyor...
Yani ulu yaratan "önce siz bir helalleşin, sonra benim kapıma gelip tövbe edin" buyurmaktadır...
İki insan arasındaki hukuk üçüncü bir kişi tarafından giderilemez...
Hele ki devleti yönetenler bu hukuk hakkında hiçbir hüküm veremez...
Madem sizin dediğiniz kadar basittir bu konu;
Bir "Tövbe İstiğfar Kurumu" oluşturun her suç işleyeni oraya götürüp tövbe ettirin ve Allah'a havale ettik deyip salıverin...
Bu ülke ne yazık ki; 14 yaşında bir çocuğa tecavüz eden deyyuslara "iyi hal indirimi" yapan bir hukuk sistemine sahiptir. Böylesi bir hukuk sisteminde teröristlere tövbe ettirip, Allah'a havale etmek de çok normaldir aslında...
***
Otuz yılı aşkın zamandır, çoluk - çocuk, genç - yaşlı, asker - sivil, Türk - Kürt demeden binlerce insanımızı katledenlerin kurtuluşu AKP iktidarı ile işte bu kadar kolay olmuştur.
AKP iktidara geldiği günlerde devlete "kulunuz köleniz olayım, ne isterseniz yaparım, her türlü ispiyonu en iyi yaparım, sakın beni asmayın" diye yalvaranlar bugün AKP iktidarının "ustalık" döneminde devletin muhatabı olmuşlardır.
Devlet teröristbaşını bir devlet başkanı gibi muhatap almış,
Yol haritaları hazırlattırmış ve bu yol haritası üzerinde emin adımlarla ilerlemektedir.
Şimdi kalkıyorlar tövbe kapısını açıyorlar...
Haydi açtığınız o kapıdan bir tane terörist getirin de tövbe ettirin bakalım...
Bir helalleşme merasimi hazırlayın...
Kameralar canlı olarak yayınlasınlar bir şehit ailesiyle bir teröristin helaleşmesini...
Sonra da biz o teröristi Allah'a havale edelim...
Malum bunların en büyük silahı zaten din sömürüsü...
Sıkıştıkları anda hepsi bir din uleması oluveriyor...
Halkımızın zayıf noktasını çok iyi biliyorlar ve sürekli bu zayıf noktadan vuruyorlar...
Bu din sömürüsünü öyle bir noktaya getirdiler ki;
Bazı yandaşlar AKP'yi desteklemeyenlerin cehennemlik olduğu yönünde fetvaları bile bulunmaktadır.
***
Şimdi gelelim AKP milletvekilinin sözlerine...
Tövbe edeni Allah'a havale edelim diyor...
Elbette Allah'a havale edeceğiz, başka kime havale edebiliriz ki!?
Ancak, bu insanların tövbe ettiklerini görmek gerekmiyor mu?
Bu tövbeyi ne zaman nerede yaptılar?
Hele bir gelsinler;
Şehit analarıyla, babalarıyla;
Şehitlerin çocuklarıyla, yavuklularıyla, nişanlılarıyla;
Arkadaşlarıyla, kardeşleriyle, amcalarıyla, dayılarıyla;
Halalarıyla, teyzeleriyle, enişteleriyle, ağabeyleriyle;
Dostlarıyla, can yoldaşlarıyla...
Hasılı kelam bu teröristler canlarına kıydıkları Mehmetçiklerin yakınlarıyla oturup bir helalleşsinler;
Sonra Allah'ın huzuruna geçip bir tövbe istiğfar çeksinler bakalım...
***
İslam hukukunda bizim bildiğimiz kadarıyla kul hakkı diye bir durum var...
Ulu Tanrı Allah-ü Teala bizim bildiğimiz kadarıyla insanlar arasındaki "hak" meselesinde önce insanların kendi aralarında helalleşmelerini emrediyor...
Yani ulu yaratan "önce siz bir helalleşin, sonra benim kapıma gelip tövbe edin" buyurmaktadır...
İki insan arasındaki hukuk üçüncü bir kişi tarafından giderilemez...
Hele ki devleti yönetenler bu hukuk hakkında hiçbir hüküm veremez...
Madem sizin dediğiniz kadar basittir bu konu;
Bir "Tövbe İstiğfar Kurumu" oluşturun her suç işleyeni oraya götürüp tövbe ettirin ve Allah'a havale ettik deyip salıverin...
Bu ülke ne yazık ki; 14 yaşında bir çocuğa tecavüz eden deyyuslara "iyi hal indirimi" yapan bir hukuk sistemine sahiptir. Böylesi bir hukuk sisteminde teröristlere tövbe ettirip, Allah'a havale etmek de çok normaldir aslında...
***
Otuz yılı aşkın zamandır, çoluk - çocuk, genç - yaşlı, asker - sivil, Türk - Kürt demeden binlerce insanımızı katledenlerin kurtuluşu AKP iktidarı ile işte bu kadar kolay olmuştur.
AKP iktidara geldiği günlerde devlete "kulunuz köleniz olayım, ne isterseniz yaparım, her türlü ispiyonu en iyi yaparım, sakın beni asmayın" diye yalvaranlar bugün AKP iktidarının "ustalık" döneminde devletin muhatabı olmuşlardır.
Devlet teröristbaşını bir devlet başkanı gibi muhatap almış,
Yol haritaları hazırlattırmış ve bu yol haritası üzerinde emin adımlarla ilerlemektedir.
Şimdi kalkıyorlar tövbe kapısını açıyorlar...
Haydi açtığınız o kapıdan bir tane terörist getirin de tövbe ettirin bakalım...
Bir helalleşme merasimi hazırlayın...
Kameralar canlı olarak yayınlasınlar bir şehit ailesiyle bir teröristin helaleşmesini...
Sonra da biz o teröristi Allah'a havale edelim...
21 Nisan 2013 Pazar
Kavramlarla kandırılan halkım... "Faili meçhul"
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ya da (AK PARTİ)...
Kurulur kurulmaz tek başına iktidara gelen bir parti...
Türkçe'de kısaltma bir kurum ya da kuruluşun baş harflerinden yapılır...
Adalet ve Kalkınma Partisi ise, iki kelimeden oluşan bir kısaltma kullanıyor ki, bu kısaltma değil, bir isimdir...
Adalet ve Kalkınma Partisi ise, iki kelimeden oluşan bir kısaltma kullanıyor ki, bu kısaltma değil, bir isimdir...
Zaten son dönemlerde birçok teşkilat tabelasında artık ADALET VE KALKINMA PARTİSİ adını da göremiyoruz...
Sadece AK PARTİ yazıyor tabelalarda...
Burada kafamızda bir soru işareti beliriyor...
Bu soru işaretini bu yazımızın başında gündeme getirip cevabını daha sonraki yazılarımızda aramaya çalışacağız...
***
Evet dediğimiz gibi hemen iktidara geldiler...
Üstelik de tek başına...
Bu dünya tarihinde bile az rastlanılan bir durum...
Önemli bir başarı...
Bu partinin genel başkanı sayın R. Tayyip Erdoğan dünya tarihinde ilk kez karşılaştığımız bir büyük başarıya daha imza attı o yıllarda...
2004 yılında bir Yahudi kuruluşu Tayyip Erdoğan'a "Üstün Cesaret Ödülü" verdi...
Bu ödül ilk kez bir Müslüman siyasetçiye verilmişti...
Halen bu özellik sadece Tayyip Erdoğan'a aittir...
***
O günlerde, yani AKP'nin iktidara geldiği günlerde Türkiye'de Pkk terörü bitmek üzereydi...
Şehit sayısı nerdeyse "0" a düşmüştü...
Güvenlik güçleri teröriste, onların anladığı dilde cevap verebilmek için önemli çalışmalar yapmış ve bu calışmalar neticesinde de terör bitme noktasına getirilmişti...
Yahudilerden üstün cesaret madalyası alan Tayyip Erdoğan önderliğindeki hükümet birden bire bir süreç hastalığına tutuldu...
Açılım süreci dediler....
İleri demokrasi süreci dediler...
Bitmeye yüz tutmuş terör örgütünün korkulu rüyası haline gelen Özel Harekatçılara karşı büyük bir operasyon başlattılar...
Pkk terör örgütüne yardım ve yataklık ettikleri suçlamasıyla öldürülen kişilerin "faili meçhul" cinayetlere kurban gittikleri iddiasıyla açılan mahkemelerde özel harekatçılar ve askerlerimiz suçlandı ve tek tek içeri alındı.
Özel Harekatçılar bitirildi...
Pkk derin bir nefes aldı ve eylemlerine yeniden başladı...
Yeniden şehit sayısı yüzlerle ifade edilmeye başlandı...
Yeterli eğitim almamış erlerle teröristin karşısına çıkmak zorunda bırakılan TSK terör örgütü karşısısında yeniden büyük kayıplar vermeye başladı...
***
Bir taraftan faili meçhul masalı devam ederken diğer taraftan teröristlerin korkulu rüyası olan bütün komutanlar, güvenlikçiler bir bir suçlanarak içeri alındı...
Sanki öldürülen o kişiler yunmuş yıkanmış kişilermiş gibi halka aksettirildi...
Pkk ile olan finansal ve lojistik durumları halka hiç anlatılmadı...
Pkk attığı hain pusularla onlarca askerimizi şehit ediyor...
Bunlar faili meçhul olmuyor...
Pkk, kahpece yaptığı eylemlerle sivil vatandaşlarımızı şehit ediyor...
Bunlar da faili meçhul olmuyor...
Pkk, köylere baskınlar yapıyor, devlet tarafında yer aldıkları için yakıp yıkıyor...
Bunlar faili meçhul olmuyor...
***
AKP iktidarı boyunca bütün faili meçhul cinayetleri çözmek için yemin etti...
Çözülsün elbette...
Bir barış süreci başlattınız...
Bu süreç içinde bütün faili meçhul cinayetler çözülsün ve mahkemelerde yargılanarak gereken cezaları alsınlar...
Bunu canı gönülden bende istiyorum...
Bütün Türk milleti de istiyor...
Fakat;
Pkk'lı teröristler tarafından şehit edilenler için de bir faili meçhul uygulaması yapılmayacak mı!?
Onların canına kıyanlar ne olacak!?
Teröristi öldürenler hapse atılacak da, benim askerimi, benim korucumu, benim polisimi, benim vatandaşımı şehit edenler elini kolunu sallaya sallaya yurt dışına mı çıkacak!?
Sizin barış sürecinden anladığınız bu mu!?
Analar bunun için mi ağlamayacak!?
Bebek katilleri, Mehmetçik katilleri karanfillerle uğurlanacak,
Benim askerim, benim polisim, benim korucum hapislerde mi çürüyecek!?
***
Ey AKP'ye yüzde 50'lik gücü veren halkım!
İşte bunların barış süreci dedikleri budur!?
Sizi kandırıyorlar...
Kavramlarla kandırıyorlar sizi!
Biz bu sürece karşı çıkanları "Barış karşıtı" diyerek size yutturuyorlar...
Biz barış karşıtı değiliz...
Biz adil barış istiyoruz...
Onların faili meçhul dedikleri suç ise eğer;
Pkk'lı teröristlerin yaptıkları suç değil mi ey halkım!?
O faili meçhullerin sözde failleri hapiste çürürken, Mehmetçik katilleri şen şakrak,
Muzaffer asker edasıyla,
Silahlarını havaya kaldırıp, çekip gidecek, huzurlu bir yaşam sürecek...
AKP'ye yüzde 50 güç veren muhterem halkım sen buna seyirci mi kalacaksın!?
18 Ekim 2012 Perşembe
Şehit 3 bin lira, Kaçakçı 130 bin lira...
Önceleri zaten gariplikler ülkesiydik...
AKP iktidarı ile birlikte tam bir saçmalıklar ülkesi olduk...
Toplum olarak çok unutkan olduk...
12 Eylül Cuntası'nın en büyük hedefi olan halkı şuursuzlaştırma ve uyutma politikası AKP ile zirveye çıktı...
Halk "din olgusu" ile uyutuluyor...
Tamamen tepkisiz bir toplum olduk...
Yer yerinden oynasa umurumuzda değil...
Yeter ki, başbakan arada bir "Ya Allahhh Bismillah" desin...
Bu her şeye bedeldir...
Tüm haksızlıkları, zulmü örter...
Gerisi umurumuzda değil...
***
Şehit haberlerini şehitlerin sayısı 10'u geçmiyorsa umursamıyoruz...
Gazeteler küçük not gibi veriyor, 3-5 Memed'in şehid olduğunu...
10'u geçmezse kimse manşetlere taşımıyor...
Manşete çıkmıyorsa halk da umursamıyor...
Halk umursamadığı sürece de 12 Eylül Cuntası'nın senaryosu noktasına virgülüne dokunulmadan oynanıyor...
***
Çok çabuk unutur olduk dedik ya...
İşte bu hızlı unutma tekniğimizle başardığımız bir unutma vakası da Afyonkarahisar vakasıdır...
Unutturuyorlar aslında bize...
Bazıları ise, unutturmuyor...
Mesela hükümetin dişi tetikçilerinden Nagehan Alçı Uludere olaylarının unutulmaması için haftalarca tv ekranlarında arz-ı endam edip Uludere'de yanlışlıkla öldürülen kaçakçıların hakkını aradı...
Peki AKP'nin bu tetikçisi ya da bir başka tetikçisi Afyonkarahisar'da faili meçhul olarak hayatlarını yitiren Mehmetçiklerin hakkını kim aradı!?
Hiç kimse...
Vatandaş yine uyutuldu...
Olayın nasıl olduğu bile anlaşılamadı...
Halbuki Uludere olayı en ince ayrıntısına kadar halkın gözü önüne serildi...
***
Artık öyle bir hale geldik ki, bu ülkede öleceksen de Kürt olarak öleceksin gibi bir algı oluşmaya başladı...
Ölen Türk ise, salla gitsin...
Ama bir Kürt öldüyse kaçakçı bile olsa,
Suçlu bile olsa ülke ayağa kalkar...
Yer yerinden oynar...
Burada Kürt düşmanlığı yapmıyorum, bir vakıayı ortaya koyuyorum...
1000 yıldır bu topraklarda kardeşçe yaşamış olan Türk ve Kürt milletleri arasında bir husumet oluşturmak gibi bir gayretimiz de yok...
Sadece yaşananları anlatıyoruz...
Bu ülkede biz teröristleri öldürenlerin yargılandığna şahit oluyoruz...
Mehmetçik'i şehit edenlerin ise, ellerini kollarını sallaya sallaya yeni Mehmetçikler şehit etmek için ortalıkta cirit attıklarını biliyoruz...
***
Uludere olayları için herkes ayağa kalktı...
Başbakan'ın eşi bile oraya kadar gidip yerinde ağlama sahnesini sergiledi...
Gazeteciler, yazarlar çizerler...
Siyasetçiler...
Bakanlar...
Aydınlar(!)...
Herkes ayağa kalktı...
Hükümet çıkıp özür diledi...
Özür dilemek de yetmedi, kaçakçılık yaparak suç işleyenlere 130 bin lira civarında tazminat ödediler...
***
Peki Afyonkarahisar'da ne oldu!?
Unuttun mu ey halkım...
Afyonkarahisar'da sebebi henüz açıklanamayan bir patlama oldu...
Bu patlamanın neticesinde 25 vatan evladı şehit oldu...
Her ne kadar AKP hükümetinin yönettiği devletimiz onları şehit olarak kabul etmese de bizim nazarımızda şehittir onlar...
Halkın şehididir onlar...
25 Vatan evladı faili meçhule kurban gitti...
Diğer şehitlerimiz gibi...
Hepsi faili meçhul...
***
Devlet bu şehitlerimiz için ne yaptı!?
Her şehit için 3 bin lira tazminat verdi...
O vatan evlatlarının analarının ellerine 3'er bin lira tutuşturup,
"Hadi zırlamayı kesin alın şu üç bin lirayı tepe tepe harcayın" denildi...
Yazıklar olsun...
Kaçakçılar için gözyaşı döken ey Emine Erdoğan hazretleri,
Senin gözlerinden şehitler için yaş akmaz mı!?
Sen evladını bur raporla kurtardın, hiç değilse bu vatan için evlatlarını kınalayarak şehadete uğurlayan anaların acılarını paylaş ey Emine Erdoğan... Üzerindeki milyarlık kıyafetlerle kaçakçılar için döktüğün gözyaşlarından da mı utanmıyorsunuz...
3 Bin lira ulan üç bin lira!!!
Afyonkarahisar'da ölümü gönderdiğiniz bir evlat için biçtiğiniz değer üç bin lira....
Belki bu üç bin lira Emine Erdoğan'ın başındaki örtüye bile yetmez...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
***
Kaçakçıya 130 bin lira...
Kaçakçıya göz yaşı...
Kaçakçıya ağıtlar..
Mehmetçik'e üç bin lira...
Bırakın gözyaşını bir özür bile dilenmedi...
***
Allah zalime karşı her zaman mazlumun yanındadır...
Şehit analarının gözyaşları bir gün milyarlık elbiselerle kaçakçılar için gözyaşı dökenleri, Mehmetçik için kılı bile kıpırdamayanları gün gelecek boğacak... O göz yaşları Nuh Tufanı'nda olduğu gibi tüm zalimleri yutacak...
AKP iktidarı ile birlikte tam bir saçmalıklar ülkesi olduk...
Toplum olarak çok unutkan olduk...
12 Eylül Cuntası'nın en büyük hedefi olan halkı şuursuzlaştırma ve uyutma politikası AKP ile zirveye çıktı...
Halk "din olgusu" ile uyutuluyor...
Tamamen tepkisiz bir toplum olduk...
Yer yerinden oynasa umurumuzda değil...
Yeter ki, başbakan arada bir "Ya Allahhh Bismillah" desin...
Bu her şeye bedeldir...
Tüm haksızlıkları, zulmü örter...
Gerisi umurumuzda değil...
***
Şehit haberlerini şehitlerin sayısı 10'u geçmiyorsa umursamıyoruz...
Gazeteler küçük not gibi veriyor, 3-5 Memed'in şehid olduğunu...
10'u geçmezse kimse manşetlere taşımıyor...
Manşete çıkmıyorsa halk da umursamıyor...
Halk umursamadığı sürece de 12 Eylül Cuntası'nın senaryosu noktasına virgülüne dokunulmadan oynanıyor...
***
Çok çabuk unutur olduk dedik ya...
İşte bu hızlı unutma tekniğimizle başardığımız bir unutma vakası da Afyonkarahisar vakasıdır...
Unutturuyorlar aslında bize...
Bazıları ise, unutturmuyor...
Mesela hükümetin dişi tetikçilerinden Nagehan Alçı Uludere olaylarının unutulmaması için haftalarca tv ekranlarında arz-ı endam edip Uludere'de yanlışlıkla öldürülen kaçakçıların hakkını aradı...
Peki AKP'nin bu tetikçisi ya da bir başka tetikçisi Afyonkarahisar'da faili meçhul olarak hayatlarını yitiren Mehmetçiklerin hakkını kim aradı!?
Hiç kimse...
Vatandaş yine uyutuldu...
Olayın nasıl olduğu bile anlaşılamadı...
Halbuki Uludere olayı en ince ayrıntısına kadar halkın gözü önüne serildi...
***
Artık öyle bir hale geldik ki, bu ülkede öleceksen de Kürt olarak öleceksin gibi bir algı oluşmaya başladı...
Ölen Türk ise, salla gitsin...
Ama bir Kürt öldüyse kaçakçı bile olsa,
Suçlu bile olsa ülke ayağa kalkar...
Yer yerinden oynar...
Burada Kürt düşmanlığı yapmıyorum, bir vakıayı ortaya koyuyorum...
1000 yıldır bu topraklarda kardeşçe yaşamış olan Türk ve Kürt milletleri arasında bir husumet oluşturmak gibi bir gayretimiz de yok...
Sadece yaşananları anlatıyoruz...
Bu ülkede biz teröristleri öldürenlerin yargılandığna şahit oluyoruz...
Mehmetçik'i şehit edenlerin ise, ellerini kollarını sallaya sallaya yeni Mehmetçikler şehit etmek için ortalıkta cirit attıklarını biliyoruz...
***
Uludere olayları için herkes ayağa kalktı...
Başbakan'ın eşi bile oraya kadar gidip yerinde ağlama sahnesini sergiledi...
Gazeteciler, yazarlar çizerler...
Siyasetçiler...
Bakanlar...
Aydınlar(!)...
Herkes ayağa kalktı...
Hükümet çıkıp özür diledi...
Özür dilemek de yetmedi, kaçakçılık yaparak suç işleyenlere 130 bin lira civarında tazminat ödediler...
***
Peki Afyonkarahisar'da ne oldu!?
Unuttun mu ey halkım...
Afyonkarahisar'da sebebi henüz açıklanamayan bir patlama oldu...
Bu patlamanın neticesinde 25 vatan evladı şehit oldu...
Her ne kadar AKP hükümetinin yönettiği devletimiz onları şehit olarak kabul etmese de bizim nazarımızda şehittir onlar...
Halkın şehididir onlar...
25 Vatan evladı faili meçhule kurban gitti...
Diğer şehitlerimiz gibi...
Hepsi faili meçhul...
***
Devlet bu şehitlerimiz için ne yaptı!?
Her şehit için 3 bin lira tazminat verdi...
O vatan evlatlarının analarının ellerine 3'er bin lira tutuşturup,
"Hadi zırlamayı kesin alın şu üç bin lirayı tepe tepe harcayın" denildi...
Yazıklar olsun...
Kaçakçılar için gözyaşı döken ey Emine Erdoğan hazretleri,
Senin gözlerinden şehitler için yaş akmaz mı!?
Sen evladını bur raporla kurtardın, hiç değilse bu vatan için evlatlarını kınalayarak şehadete uğurlayan anaların acılarını paylaş ey Emine Erdoğan... Üzerindeki milyarlık kıyafetlerle kaçakçılar için döktüğün gözyaşlarından da mı utanmıyorsunuz...
3 Bin lira ulan üç bin lira!!!
Afyonkarahisar'da ölümü gönderdiğiniz bir evlat için biçtiğiniz değer üç bin lira....
Belki bu üç bin lira Emine Erdoğan'ın başındaki örtüye bile yetmez...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
***
Kaçakçıya 130 bin lira...
Kaçakçıya göz yaşı...
Kaçakçıya ağıtlar..
Mehmetçik'e üç bin lira...
Bırakın gözyaşını bir özür bile dilenmedi...
***
Allah zalime karşı her zaman mazlumun yanındadır...
Şehit analarının gözyaşları bir gün milyarlık elbiselerle kaçakçılar için gözyaşı dökenleri, Mehmetçik için kılı bile kıpırdamayanları gün gelecek boğacak... O göz yaşları Nuh Tufanı'nda olduğu gibi tüm zalimleri yutacak...
22 Eylül 2012 Cumartesi
Afyonkarahisar ve Bingöl'ün üzerine örtülen örtü: BALYOZ
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde en güzel uygulanan sistem "Örtü Sistemi" oldu. Ülkede yaşanan her türlü olumsuzluğun üzerini örtmek için kıyıda köşede bekletilen bir örtümüz mutlaka var. Eskiden devletin örtülü bir tek kavramı vardı. Arada bir duyardık. "Örtülü Ödenek" diye bir şey varmış. Babaşbakanın emrine verilirmiş ve buradan başbakan kimseye hesap verme gereği duymadan devlet işleri için istediği harcamayı yaparmış. Bugün AKP ile birlikte "Örtülü Siyaset" kavramı da beyinlerimizdeki yerini almış durumda.
***
Bundan önceki örnekleri defalarca yazdık, anlattık.
Anlayan anladı anlamayan zaten anlamak istemediği için anlamadı...
Görmek istemeyen göz kadar kör bir göz olamaz...
Görme engelli vatandaşımız, gözleriyle görmese de başka uzuvları ile hissedebiliyor.
Elleriyle, ayaklarıyla...
Görmeye çalışıyor ve görebiliyor...
Gözleri her daim karanlıkta kalsa da o bazı gerçekleri bilebiliyor...
Fakat görmek istemeyen körler gözleri açık olduğu halde bile göremeyebiliyorlar...
Biz ne kadar yazarsak yazalım,
Ne kadar anlatırsak anlatalım,
Anlamak istemiyorsa vatandaş anlamıyor...
***
Son olarak Afyonkarahisar'da büyük bir facia yaşadık.
Aynı facia 1 yıl kadar önce Kıbrıs Rum Kesiminde yaşandı. Rum Kesimi'nde meydana gelen olayın nedeni belli. Aşırı sıcaklardan dolayı yaşanan bir patlama. Olayda 12 Rum askeri ölüyor. Bu olayın sorumluluğunu taşıyan Genelkurmay başkanı ve bakanlar istifa ediyorlar.
Afyonkarahisar'da yaşanan felaketin henüz sebebi belli değil...
İstifa eden de yok...
Sorumlusu belli değil...
Vatandaş umursamıyor...
Gazeteciler, aydınlar (!) suskun...
Uludere'de yanlışlıkla vurulan kaçakçılara tazminat ödeyen hükümet, olayın Allah'ın takdiri olduğunu söylemekle yetiniyor. Üstelik bu tür olaylar dünyanın her yerinde olabilecek olaylar olarak görüyor ve boş veriyor...
***
Sonra Bingöl'de bir şeyler olmaya başlıyor...
Terör örgütü eylemleri Bingöl'de sürdürüyor...
Onlarca şehidimiz var...
25 saat uykusuz görev yapan polislerimiz, yine uyumadan bir başka görev yerine bırakın zırhlı aracı neredeyse hurdaya çıkmış araçlarla nakledilirlerken hainler saldırıyor...
İzin dönüşü birliklerine katılmaz üzere sivil olarak memleketlerinden gelen Mehmetçiklerimiz toplama merkezinde mülteci gibi balık istifi bekletiliyor...
Bir sandalye bulup oturabilen oracıkta uyuyabiliyorsa uyuyor...
Sonra savunmasız bir şekilde, silahsız olarak otobüslere doldurulup görev yerlerine götürülüyorlar...
Ve sonuç aynı...
Pusuda bekleyen hainler saldırıyorlar...
Onlarca asker ve polisimiz şehit oluyor iki olayda...
***
Sadece bu iki olay, medeni bir ülkede yaşansa hükümetin istifa etmesi için yeterli olurdu...
O makamlarda oturan insanlar, böylesine büyük sorumsuzlukların yaşandığı bu iki olayın vicdan azabıyla istifalarını basarlardı...
Ama bizde öyle olmuyor...
Henüz bu üç olayın sebepleri, sorumluları bile tespit edilemedi...
Bingöl'de askeri konvoya yapılan saldırıda şehitlerimizin kimlikleri bile açıklanmadan defin işlemleri apar topar yapıldı.
Gözlerimiz sürekli televizyon ekranlarında idi...
Uludere'de yanlışlıkla öldürülen kaçakçıların haklarını aramak için feryadı figan eden demokrasi şövalyelerini aradık. Ortalığı birbirine katan Nagehan Alçı Mehmetçikler için de bağırır çağırır dedik, bekledik ama nafile...
Hırant Dink öldürüldüğünde "Hepimiz Ermeniyiz" diye meydanları dolduran onbinlerce demokrat aydını aradık meydanlarda ama nafile...
***
Hiç kimsenin kılı bile kıpırdamadı...
Hırant Dink'in cenazesinde slogan atanlar "demokrasi şövalyesi" oldu...
Şehit cenazesinde slogan atanlar, "halkı kin ve nefrete teşvik eden" terörist oldular...
Halk sindirilmiş, susturulmuş vaziyette...
Hiç kimse bu olayların failleri ve sorumluları hakkında konuşmuyor...
***
Bu olayların hemen ardından "minik" bir benzin indirimi geldi...
AKP yandaşları bunu bir bayram sevinci gibi her yerde konuşmaya başladı...
Ertesi gün "minik" bir indirim daha...
"Bakın gördünüz mü benzinde indirim oldu. Ekonomi çok iyi gidiyor" safsataları köşe bucak her yerde anlatılmaya başlandı...
Ve asıl bomba dün patladı...
Balyoz davası kararları açıklandı...
Devasa bir örtü Balyoz davası kararlarının açıklanması....
Afyonkarahisar'dan Bingöl'e kadar uzanan büyüklükte bir örtü...
Her şeyin üstü örtüldü bir anda...
Şimdi bütün demokrasi şövalyeleri ekranlarda boy gösterecekler...
Sütunlarında AKP'nin ne kadar demokrat olduğundan dem vuracaklar...
"Yaşasın demokrasi"
***
Evet demokrasi yaşasın, üç beş tane Mehmet ölsün!..
Kıyamet mi kopar yani!..
Afyonkarahisar'da ne olduysa oldu size ne!?
Bingöl'de ne olduysa oldu size ne!?
Siz bulgurunuza makarnanıza bakın...
Benzinde de 10 kuruş indirim yapıldı, Allah'tan belanızı mı istiyorsunuz!?
Darbe yapma teşebbüsünde bulunanları da hapse attık, daha ne istiyorsunuz!?
***
"Ya Allah, Bismillah!" "Durmak yok yola devam!"
***
Bundan önceki örnekleri defalarca yazdık, anlattık.
Anlayan anladı anlamayan zaten anlamak istemediği için anlamadı...
Görmek istemeyen göz kadar kör bir göz olamaz...
Görme engelli vatandaşımız, gözleriyle görmese de başka uzuvları ile hissedebiliyor.
Elleriyle, ayaklarıyla...
Görmeye çalışıyor ve görebiliyor...
Gözleri her daim karanlıkta kalsa da o bazı gerçekleri bilebiliyor...
Fakat görmek istemeyen körler gözleri açık olduğu halde bile göremeyebiliyorlar...
Biz ne kadar yazarsak yazalım,
Ne kadar anlatırsak anlatalım,
Anlamak istemiyorsa vatandaş anlamıyor...
***
Son olarak Afyonkarahisar'da büyük bir facia yaşadık.
Aynı facia 1 yıl kadar önce Kıbrıs Rum Kesiminde yaşandı. Rum Kesimi'nde meydana gelen olayın nedeni belli. Aşırı sıcaklardan dolayı yaşanan bir patlama. Olayda 12 Rum askeri ölüyor. Bu olayın sorumluluğunu taşıyan Genelkurmay başkanı ve bakanlar istifa ediyorlar.
Afyonkarahisar'da yaşanan felaketin henüz sebebi belli değil...
İstifa eden de yok...
Sorumlusu belli değil...
Vatandaş umursamıyor...
Gazeteciler, aydınlar (!) suskun...
Uludere'de yanlışlıkla vurulan kaçakçılara tazminat ödeyen hükümet, olayın Allah'ın takdiri olduğunu söylemekle yetiniyor. Üstelik bu tür olaylar dünyanın her yerinde olabilecek olaylar olarak görüyor ve boş veriyor...
***
Sonra Bingöl'de bir şeyler olmaya başlıyor...
Terör örgütü eylemleri Bingöl'de sürdürüyor...
Onlarca şehidimiz var...
25 saat uykusuz görev yapan polislerimiz, yine uyumadan bir başka görev yerine bırakın zırhlı aracı neredeyse hurdaya çıkmış araçlarla nakledilirlerken hainler saldırıyor...
İzin dönüşü birliklerine katılmaz üzere sivil olarak memleketlerinden gelen Mehmetçiklerimiz toplama merkezinde mülteci gibi balık istifi bekletiliyor...
Bir sandalye bulup oturabilen oracıkta uyuyabiliyorsa uyuyor...
Sonra savunmasız bir şekilde, silahsız olarak otobüslere doldurulup görev yerlerine götürülüyorlar...
Ve sonuç aynı...
Pusuda bekleyen hainler saldırıyorlar...
Onlarca asker ve polisimiz şehit oluyor iki olayda...
***
Sadece bu iki olay, medeni bir ülkede yaşansa hükümetin istifa etmesi için yeterli olurdu...
O makamlarda oturan insanlar, böylesine büyük sorumsuzlukların yaşandığı bu iki olayın vicdan azabıyla istifalarını basarlardı...
Ama bizde öyle olmuyor...
Henüz bu üç olayın sebepleri, sorumluları bile tespit edilemedi...
Bingöl'de askeri konvoya yapılan saldırıda şehitlerimizin kimlikleri bile açıklanmadan defin işlemleri apar topar yapıldı.
Gözlerimiz sürekli televizyon ekranlarında idi...
Uludere'de yanlışlıkla öldürülen kaçakçıların haklarını aramak için feryadı figan eden demokrasi şövalyelerini aradık. Ortalığı birbirine katan Nagehan Alçı Mehmetçikler için de bağırır çağırır dedik, bekledik ama nafile...
Hırant Dink öldürüldüğünde "Hepimiz Ermeniyiz" diye meydanları dolduran onbinlerce demokrat aydını aradık meydanlarda ama nafile...
***
Hiç kimsenin kılı bile kıpırdamadı...
Hırant Dink'in cenazesinde slogan atanlar "demokrasi şövalyesi" oldu...
Şehit cenazesinde slogan atanlar, "halkı kin ve nefrete teşvik eden" terörist oldular...
Halk sindirilmiş, susturulmuş vaziyette...
Hiç kimse bu olayların failleri ve sorumluları hakkında konuşmuyor...
***
Bu olayların hemen ardından "minik" bir benzin indirimi geldi...
AKP yandaşları bunu bir bayram sevinci gibi her yerde konuşmaya başladı...
Ertesi gün "minik" bir indirim daha...
"Bakın gördünüz mü benzinde indirim oldu. Ekonomi çok iyi gidiyor" safsataları köşe bucak her yerde anlatılmaya başlandı...
Ve asıl bomba dün patladı...
Balyoz davası kararları açıklandı...
Devasa bir örtü Balyoz davası kararlarının açıklanması....
Afyonkarahisar'dan Bingöl'e kadar uzanan büyüklükte bir örtü...
Her şeyin üstü örtüldü bir anda...
Şimdi bütün demokrasi şövalyeleri ekranlarda boy gösterecekler...
Sütunlarında AKP'nin ne kadar demokrat olduğundan dem vuracaklar...
"Yaşasın demokrasi"
***
Evet demokrasi yaşasın, üç beş tane Mehmet ölsün!..
Kıyamet mi kopar yani!..
Afyonkarahisar'da ne olduysa oldu size ne!?
Bingöl'de ne olduysa oldu size ne!?
Siz bulgurunuza makarnanıza bakın...
Benzinde de 10 kuruş indirim yapıldı, Allah'tan belanızı mı istiyorsunuz!?
Darbe yapma teşebbüsünde bulunanları da hapse attık, daha ne istiyorsunuz!?
***
"Ya Allah, Bismillah!" "Durmak yok yola devam!"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












