30 kurşun sıktılar.
3-5 değil efendiler...
Tam 30 kurşun...
16 Yaşındaki bir vatan evladının başına 30 kurşun sıktı kana susamış kahpeler...
Henüz kavak yellerinin bile esemediği, vatan sevdasıyla süslenmiş bir başa 30 kurşun sıktılar...
Durmadılar...
Kana doymadılar...
Şarjörlerindeki kin ve nefreti leş kokulu kusmuk gibi kustular...
Anasının sevmeye doyamadığı, babasının okşamaya kıyamadığı simsiyah saçlarını kana buladılar.
Yorulmadılar...
Utanmadılar...
Gözlerini bile kırpmadan 30 kurşun sıktılar...
***
26 Haziran 1980...
Ordu'nun Fatsa ilçesine bağlı Aşağıtepe Köyü'nde dünyaya gelen Cenan Baygın ilkokul ve ortaokulu bitirdikten sonra lise öğrenimine başlamış ve lise 1. sınıfı başarıyla bitirmişti.
Cenan Baygın'ın ailesi de kendisi de Ülkücü fikriyata gönül vermişlerdi.
O dönemlerde Komünist Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) orak çekiçli bayrağını ellerinden düşürmeyen ve kendilerine devrimci diyen örgütler Fatsa'yı kurtarılmış bölge ilan etmişlerdi. O sebeple Fatsa'da Ülkücü olmak, Ülkücü olarak yaşamak zordu.
Buna rağmen hem ailesi hem de 16 yaşındaki delikanlı Cenan Baygın Ülkücü olmanın gururunu bütün açıklığıyla yaşıyorlardı.
***
26 Haziran 1980 günü Cenan Baygın, Ünye'ye gitmek üzere bir minibüse bindi.
Kendisine kurulan kahpe pusudan habersiz.
Özlediği akrabalarını ziyaret edecek, uzun zamandır görmediği arkadaşlarıyla hasret giderecekti.
Heyecanlıydı...
Belki Ünye'de bir kıza sevdalanacak, onunla evlenip, vatan sevgisiyle bezenmiş evlatlar yetiştirecekti.
16 yaşındaydı henüz, belinde silahı değil, ceketinin iç cebine takılmış bir tükenmez kalemi vardı.
Bir de hayalleri...
Umutları...
Ülkenin yarınlarını aydınlatacak ışıkları vardı gönlünde parlayan...
***
Minibüs hareket etti ve Cenan Baygın'ın heyecanı daha da artmıştı.
Uçmak istiyordu adeta.
Bir an evvel varacağı yere varmak için uçmak istiyordu...
Kanatlanıp uçmak...
Çok zaman geçmemişti....
Eli silahlı bir grup minibüsü durdurup, 16 yaşındaki Cenan Baygın'ı indirdiler minibüsten...
***
2 kişi kollarından tutup, sürüklüyor biri de kafasına silah dayıyordu.
Şerefiye Mahallesi'nde bir fındık bahçesine götürdüler.
Zorla diz çöktürdüler ve tabancalarını başına doğrultarak tetiklere basmaya başladılar...
Hepsi Cenan'ın başına doğrultmuştu namluları.
Cenan'ın başına isabet eden her kurşun ile bir gelecek ölüyordu.
Bir umut ölüyordu.
Bir vatan ölüyordu.
Bir hayal ölüyordu.
Bir ömür, bir heyecan ölüyordu her kurşunda...
Ve hepsine 30 kurşun sıkmak zorunda kaldılar.
Tüm umutlarını, tüm heyecanlarını, tüm sevdalarını öldürmek için tam 30 kurşun delip, geçti Cenan'ın başını...
***
O gün yani Cenan'ın şehadet şerbeti ile şereflendiği gün ben de 15 yaşımdaydım.
Her köşe başını dönüşümde bir kahpe pusuya düşeceğimi düşünerek yaşıyordum İstanbul'da...
Yaşıtım Cenan Baygın'ın bu kahpe pusulardan birinde şehadete erdiğini duyamadım, bilemedim...
Çanakkale'de vatan için şehadete yürüyen 15'lik Kınalı Kuzular gibi kanatlanıp uçmuştu Cenan...
Antep'te kahpe Fransızların önüne gencecik vücudunu siper eden 14 yaşındaki Şehit Kamil gibi korkmadan yürüdü şehadete Şehit Cenan Baygın...
***
Vatan Sağolsun dedi Cenan'ın babası...
Anası ağıtlar yaktı 30 kurşun sıkılan o güzel saçlarına...
Ve biz;
Unutmadık Cenan Baygın'ı...
Allah mekanını cennet eylesin...
Aziz ruhu için El-Fatiha...
ülkücü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ülkücü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Haziran 2020 Cuma
14 Temmuz 2018 Cumartesi
Kahpe Pusunun Kurbanı Şehit Hüseyin ÇARDAK...
Büyük acılar yaşadık biz...
Ve o acıların büyüklüğüne aldırış etmeden unutuverdik hemen...
Unuttuk pusulara kurban verdiğimiz yiğitleri...
Unuttuk üç kuruşluk mermilerin yok ettiği umutları...
Unuttuk tetiğe basan hain ellerin yok ettiği hayalleri...
Unuttuk sinsice köşe başına pusu atanların
Hayasızca unuttuk!
Umursamadan unuttuk!
''Unutmadık!'' nutukları çekerek unuttuk cancağızım...
Bir kahpe pusuda vurulan Hüseyin Çardak'ı da unuttuk...
***
Hüseyin Çardak...
İşçi...
Ya da bir başka deyişle emekçi!
Hiç bilmedik ve bilemeyeceğiz de;
O sabah evinden çıkarken evladını son bir kez öpüp koklamış mıydı!?
Bilemedik ve bilemeyeceğiz!
Çok da umurumuzda değil zaten!
O sabah evden çıkarken, son bir kez dönüp karısının yüzüne bakabilmiş miydi!?
''Allahaısmarladık'' diyebilmiş miydi!?
Unuttuk her şeyi, bidiklerimizi de bilmediklerimizi de unuttuk!
Unuttuk;
Diğerlerini unuttuğumuz gibi Hüseyin Çardak'ın da neden şehit düştüğünü unuttuk be cancağızım!
***
Belki de utandı, hem evladından hem de karısından...
Belki, evladına dün akşam bir gofret bile alamamıştı...
Belki, karısının tabanı delinmiş ayakkabısına bir pençe bile yaptıracak parası yoktu cebinde...
Ve utanarak hem karısından, hem çocuklarından başı önde çıkmıştı evinden....
Ne hüzünleri vardı Allah bilir!
Biz bilmiyoruz!
Ne hayalleri vardı Allah bilir!
Biz bilmiyoruz!
Hüseyin Çardak ve daha nicelerinin kahpe pusularda, darağaçlarında kurban ettiği ömürleriyle ayakta kalan Türk Milliyetçiliği davasının bugünkü neferleri olarak makam ve mevki peşinde koşmaktan onları aklımıza bile getirmedik.
Unuttuk.
Ama ''Unutmak İhanettir'' nutukları atmaktan da geri durmadık...
***
Saatlerce çalışmıştı.
8 Temmuz 1979 günü yorgun argın işinden çıkıp evine gidiyordu.
Belki karısına bir iskarpin almıştı.
Mahalle bakkalından evladına bir çikolatalı gofret alacaktı...
Hayaller kuruyordu belki de...
Evladının geleceğini, eşinin huzurlu ve mutlu bir yaşam sürebilmesi için kendince dua ediyordu belki de...
Belki de ''Vatan'' diyordu!
''Bayrak'' diyordu!
''Anadolu'da Türklüğün Bekası'' için canını bile verebileceğini düşünüyordu belki...
Bilemedik!
Unuttuk!
Bildiklerimizi de bilemediklerimizi de unuttuk!
Unuttuk Hüseyin Çardak'ın kahpe mermilerle yere yığılışını...
Kaldırımlara saçılan hayallerini unuttuk!
Yüreğinden oluk oluk malta taşlı sokaklara akan vatan sevgisini unuttuk...
Bir makam mevki derdine düştük, malta taşlı sokaklara düşen şehitleri unuttuk!
Unuttuk be cancağızım unuttuk!
''Unutursak gök girsin kızıl çıksın'' diye diye unuttuk!
***
Vurulmuştu Hüseyin Çardak!
İki köşe başına pusu atan 2 komünistin çapraz ateşiyle, önce sendeledi sonra yere yığıldı koca yürekli adam!
Şehadet kokusu sarmıştı bütün sokakları!
Gelibolu semaları bir kez daha cennet kokusuyla sarsılmıştı...
Kahpe eller mermileri boşalttıktan sonra kaçarken, ahali seyirtti Hüseyin Çardak'ın yanına...
Olmadı!
Bütün çabalar şehadetin önünde duramadı!
İstanbul'a yetiştirildi ancak birkaç gün süren yaşam mücadelesinde yenik düşmüştü Hüseyin Çardak!
Bir evlat daha babasız kalmıştı!
Bir kadın daha dul kalmıştı!
Bir evlat daha ''şehit evladı'', bir kadın daha ''şehit karısı'' olma şerefiyle şereflenmişti.
***
12 Temmuz 1979...
Bir şehadet daha son nefes ile yankılanmıştı yüreklerde...
''Anadolu'da Türklüğün Bekası'' davası bir şehit daha vererek, bu kutlu toprakları sahipleniyordu.
Davanın erleri arasında fitne olmasın diye şehit düşenlerin kemiklerini sızlatanlar, açtıkları fitne çukurlarında debeleneceklerdir elbette.
Ve binlerce şehit gibi Hüseyin Çardak'ın da elleri hesap gününde bu kutlu davaya fitne sokanların yakasında olacaktır...
Mekanları cennet olsun!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
Ve o acıların büyüklüğüne aldırış etmeden unutuverdik hemen...
Unuttuk pusulara kurban verdiğimiz yiğitleri...
Unuttuk üç kuruşluk mermilerin yok ettiği umutları...
Unuttuk tetiğe basan hain ellerin yok ettiği hayalleri...
Unuttuk sinsice köşe başına pusu atanların
Hayasızca unuttuk!
Umursamadan unuttuk!
''Unutmadık!'' nutukları çekerek unuttuk cancağızım...
Bir kahpe pusuda vurulan Hüseyin Çardak'ı da unuttuk...
***
Hüseyin Çardak...
İşçi...
Ya da bir başka deyişle emekçi!
Hiç bilmedik ve bilemeyeceğiz de;
O sabah evinden çıkarken evladını son bir kez öpüp koklamış mıydı!?
Bilemedik ve bilemeyeceğiz!
Çok da umurumuzda değil zaten!
O sabah evden çıkarken, son bir kez dönüp karısının yüzüne bakabilmiş miydi!?
''Allahaısmarladık'' diyebilmiş miydi!?
Unuttuk her şeyi, bidiklerimizi de bilmediklerimizi de unuttuk!
Unuttuk;
Diğerlerini unuttuğumuz gibi Hüseyin Çardak'ın da neden şehit düştüğünü unuttuk be cancağızım!
***
Belki de utandı, hem evladından hem de karısından...
Belki, evladına dün akşam bir gofret bile alamamıştı...
Belki, karısının tabanı delinmiş ayakkabısına bir pençe bile yaptıracak parası yoktu cebinde...
Ve utanarak hem karısından, hem çocuklarından başı önde çıkmıştı evinden....
Ne hüzünleri vardı Allah bilir!
Biz bilmiyoruz!
Ne hayalleri vardı Allah bilir!
Biz bilmiyoruz!
Hüseyin Çardak ve daha nicelerinin kahpe pusularda, darağaçlarında kurban ettiği ömürleriyle ayakta kalan Türk Milliyetçiliği davasının bugünkü neferleri olarak makam ve mevki peşinde koşmaktan onları aklımıza bile getirmedik.
Unuttuk.
Ama ''Unutmak İhanettir'' nutukları atmaktan da geri durmadık...
***
Saatlerce çalışmıştı.
8 Temmuz 1979 günü yorgun argın işinden çıkıp evine gidiyordu.
Belki karısına bir iskarpin almıştı.
Mahalle bakkalından evladına bir çikolatalı gofret alacaktı...
Hayaller kuruyordu belki de...
Evladının geleceğini, eşinin huzurlu ve mutlu bir yaşam sürebilmesi için kendince dua ediyordu belki de...
Belki de ''Vatan'' diyordu!
''Bayrak'' diyordu!
''Anadolu'da Türklüğün Bekası'' için canını bile verebileceğini düşünüyordu belki...
Bilemedik!
Unuttuk!
Bildiklerimizi de bilemediklerimizi de unuttuk!
Unuttuk Hüseyin Çardak'ın kahpe mermilerle yere yığılışını...
Kaldırımlara saçılan hayallerini unuttuk!
Yüreğinden oluk oluk malta taşlı sokaklara akan vatan sevgisini unuttuk...
Bir makam mevki derdine düştük, malta taşlı sokaklara düşen şehitleri unuttuk!
Unuttuk be cancağızım unuttuk!
''Unutursak gök girsin kızıl çıksın'' diye diye unuttuk!
***
Vurulmuştu Hüseyin Çardak!
İki köşe başına pusu atan 2 komünistin çapraz ateşiyle, önce sendeledi sonra yere yığıldı koca yürekli adam!
Şehadet kokusu sarmıştı bütün sokakları!
Gelibolu semaları bir kez daha cennet kokusuyla sarsılmıştı...
Kahpe eller mermileri boşalttıktan sonra kaçarken, ahali seyirtti Hüseyin Çardak'ın yanına...
Olmadı!
Bütün çabalar şehadetin önünde duramadı!
İstanbul'a yetiştirildi ancak birkaç gün süren yaşam mücadelesinde yenik düşmüştü Hüseyin Çardak!
Bir evlat daha babasız kalmıştı!
Bir kadın daha dul kalmıştı!
Bir evlat daha ''şehit evladı'', bir kadın daha ''şehit karısı'' olma şerefiyle şereflenmişti.
***
12 Temmuz 1979...
Bir şehadet daha son nefes ile yankılanmıştı yüreklerde...
''Anadolu'da Türklüğün Bekası'' davası bir şehit daha vererek, bu kutlu toprakları sahipleniyordu.
Davanın erleri arasında fitne olmasın diye şehit düşenlerin kemiklerini sızlatanlar, açtıkları fitne çukurlarında debeleneceklerdir elbette.
Ve binlerce şehit gibi Hüseyin Çardak'ın da elleri hesap gününde bu kutlu davaya fitne sokanların yakasında olacaktır...
Mekanları cennet olsun!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
27 Mayıs 2018 Pazar
MHP ve Ülkücü Camia sokak kavgasına çekilmek isteniyor!
MHP'liler, İP'lilere saldırdı!
Dediler.
Bütün ulusal ve sosyal medyada olayın ilk sıcaklığıyla MHP ve Ülkücü kesim suçlu ilan edildi. MHP'yi bir kaşık suda boğmak için pusuda bekleyen bütün dinamik güçler YALAN VE İFTİRA dolu bu haberle yatıp kalktılar.
Kısa sürede olayın iç yüzü ortaya çıktı.
İP'li bir dangalak yoldan geçen bir kadına sözlü tacizde bulunuyor. Polis olan kadın durumu kocasına haber veriyor ve kocası da arkadaşlarıyla gelip gerekeni yapıyor.
Dediler.
Bütün ulusal ve sosyal medyada olayın ilk sıcaklığıyla MHP ve Ülkücü kesim suçlu ilan edildi. MHP'yi bir kaşık suda boğmak için pusuda bekleyen bütün dinamik güçler YALAN VE İFTİRA dolu bu haberle yatıp kalktılar.
Kısa sürede olayın iç yüzü ortaya çıktı.
İP'li bir dangalak yoldan geçen bir kadına sözlü tacizde bulunuyor. Polis olan kadın durumu kocasına haber veriyor ve kocası da arkadaşlarıyla gelip gerekeni yapıyor.
Ortada ne MHP var ne de Ülkücüler var!
Peki olayın aslı ortaya çıktıktan sonra MHP'yi bir anda suçlu ilan edenler nerde?
Hani Hak hukuk adalet!?
***
***
MHP'liler SP'lilere saldırdı!
Evet saldırdı.
Ancak SP'lilerin saldırısına karşılık verdi MHP'liler.
Şu pusuda bekleyen kronik MHP düşmanları ise sadece ''MHP'liler SP'lilere saldırdı'' diyor.
Sen kalk MHP bayraklarını indirdi, buna müdahale edenlere karşı silah çek, yetmedi rast gele ateş et. Sonra sopayı yiyince ''MHP'liler bizi dövdü!'' diye kıyameti kopar!
***
Yapmayın efendiler yapmayın!
Bu milleti birbirine kinlendirmek için böyle yalan ve iftiralara sarılmayın.
Bu iki olay bize bir kere daha gösterdi ki MHP Genel Merkezi tarafından teşkilatların sürekli olarak provakasyonlara karşı uyarılması son derece isabetliymiş. Seçim dönemine girdiğimiz günden bu yana Ankara'da yaşanan tahrik girişimleri hemen hemen yurdumuzun her yerinde yapılıyor.
MHP bayrakları sökülüyor, pankartlar kesiliyor.
MHP bayrakları sökülüyor, pankartlar kesiliyor.
Amaç çok net ortada Ülkücü camia bir sokak kavgasının içine çekilecek ve milletimizin MHP'ye olan teveccühü ''MHP'liler anarşist'' algısıyla durdurulmak isteniyor. Durum çok açık ve net!
***
İstanbul Bağcılar'da yaşanan iftira olayı ve Ankara'da yaşanan tahrik olayı MHP ve Ülkücü camianın ne kadar dikkatli olması gerektiği hususunu bir kez daha ortaya koymuştur. Lider Devlet BAHÇELİ'nin 15 Temmuz'dan bu yana devlet idaresi ve hükümet icraatları üzerindeki etkisi, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin çözüm süreci çizgisinden tamamen ayrılıp Kızıl Elma çizgisine gelmesi bazı kesimleri fazlasıyla rahatsız etmiş durumdadır. MHP Lideri sayın Devlet BAHÇELİ'nin erken seçim süreciyle birlikte yaptığı hiç b,r hamleye karşılık veremeyenler şimdi MHP ve Ülkücü camiayı sokakların karanlıklarına çekerek sinsice bir plan kurmaktadırlar.
***
MHP Genel Başkanlığı için aday olarak ''MHP'yi iktidar yapacağım, Başbakan olacağım'' safsatasıyla yola çıkan ve İP'i kurararak ''Başkan olacağım'' safsatasıyla Milliyetçi - Ülkücü oy avcılığına soyunan ''DYP'nin çöpü ve hurdası'' sayın Akşener çıktığı meydanları dolduramayınca kirli ve basit oyunların kurgusunda rol oynamaya başladı. Sivas - Madımak katliamında oteli ateşe veren yobazlara ''Gazanız Mübarek olsun'' diye 'yol veren' Karamollaoğlu 3-5 vekillik kapabilmek için MHP üzerine kurulan oyunlara maşa oluyor. Merhum Erbakan Hoca'nın mirasını yiye yiye tüketemeyenler şimdi Fatih Erbakan bu mirasa el koyunca CHP ve HDP'nin tarafında MHP'ye tuzak kurmanın derdine düştü.
***
Kimin ne yaptığından ziyade MHP ve Ülkücü camianın ne yaptığı önemlidir. Mayası VATAN-MİLLET-BAYRAK-EZAN sevdası olan Milliyetçi Hareket'in mensupları bu dönemde daha da uyanık olmalıdırlar. Milliyetçi-Ülkücü Hareket'in Başbuğ'u Alparslan Türkeş'in ''Benim evlatlarım dik başlı değil; BAŞI DİK ANADOLU ÇOCUKLARIDIR!'' sözü bu dönemde daha çok önem kazanmıştır.
''Bunlar bizim bayrağımızı yırttı''
''Bunlar bizim pankartımızı kesti''
''Bunlar bizim adayımıza ya da Liderimize hakaret etti'' diyerek onların istediğini yapmayalım. Unutmayalım ki, şu 1 aylık süreçte yapılan her türlü fiili ve sözlü saldırının tek amacı vardır; Ülkücüleri sokakların karanlığına çekerek, siyasetin aydınlığından uzaklaştırmaktır. MHP, Lider Devlet Bahçeli'nin yaptığı bilgece hamleler sonucunda milletimizin gönlünü fethetmiş ve 25 Haziran sabahı ''Ya Ülkücüler Devletleşecek, ya da Devlet Ülkücüleşecek!'' idealimize uyanacağımızı görenler bizi durdurmaya çalışıyor, Ülkücülerin Devletleşmesine engel olmanın yollarını arıyorlar.
***
Devletimizin Ülkücüleşmesi ya da Ülkücülerin Devletleşmesinin yolu karanlık sokaklardan değil siyasetin aydınlığından geçmektedir. Bir kesim tarafından kirletilen siyaset Atatürk İlkeleri ve 9 Işık'ın gücüyle, Lider Devlet Bahçeli'nin Lider Ülke Türkiye hedefiyle Ülkücüler tarafından temizlenecek, arındırılacak ve Atatürk'ün bıraktığı yerden Kızıl Elma yürüyüşümüz devam edecektir. Lider Devlet Bahçeli'nin dediği gibi; ''Tarihi bir fırsat önümüzde duruyor! Türk Milleti'nin sesi olarak, gönülleri fethetmenin zamanı gelmiştir! Gün doğmuş şafak sökmüştür! Tereddüt göstermeyiniz!''
31 Ağustos 2017 Perşembe
Şehit Anne: Ayfer İNCELER
Milliyetçi - Ülkücü Hareket.
Bu dava mutlu bir davadır derken boş kelam etmedik.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, evlatlarını şehadete elleriyle yollamışlardır.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, daha doğmamış bebesinin babasını şehadete el sallayarak uğurlamıştır.
Ve bu davanın içinde nice analar vardır ki;
Evlatlarının gözleri önünde şehadet şerbetini içmiştir!
***
Anneler...
Şehit anneler.
Ülkücü Hareket'in Asena yürekleri şehit anaları...
İşte bu analarımızdan biridir şehit Ayfer İnceler.
Anneydi...
Yüreğindeki vatan sevgisini,
Yüreğindeki millet sevgisini,
Yüreğindeki Allah sevgisini,
Yüreğindeki bayrak sevgisini,
Yüreğindeki Ülkü sevdasını
evlatlarına öğretmek için, evlatlarını vatanı ve milleti için hayırlı birer nefer olarak yetiştirmek için dişini tırnağına takan çilekeş bir anneydi Ayfer ana...
***
Yörükler diyarı İçel ilimizin Tarsus ilçesinde yaşıyordu.
Bir taraftan yaşam mücadelesi vermek,
Bir taraftan vatanına, milletine, bayrağına, ezanına sahip çıkma mücadelesi vermek,
Bir taraftan da Allah'ın ona bahşettiği en büyük lütuflardan biri olan Annelik vazifesini yerine getirmek için verdiği mücadele 41 yıllık ömrünü bir çilehaneye döndürmüştü.
Evet 41 Yaşındaydı Ayfer İnceler.
41 Yaşında bir anne.
Ülkücü, vatansever bir anne.
***
O gün yine annelik yapıyordu.
Evindeydi.
Bir insanın, hele ki bir annenin en güvenilir ve en sıcak yeridir evi.
O da bu rahatlıkla evinde evlatlarına annelik yapıyordu.
Belki akşam yemeğini hazırlıyordu, belki de işe giden eşinin sağ salim eve dönebilmesi için dualar ediyordu sessizce.
Belki evlatlarına söylediği ninnilerle zaman geçiriyordu evini köşe bucak temizlerken.
Belki sessizlik vardı evin içinde,
Belki de evladının şen kahkahaları yankılanıyordu.
***
Tarih 30 Ağustos 1979.
Bir milletin en büyük bayramını kutluyorduk.
Türk'ün Zafer Bayramı!
Sokaklarda çatışma vardı.
Yüzmilyonlarca Türk'ü esir tutan, özgürlüğünü gaspeden SSCB'nin orak çekiçli bayrağını Türk'ün son kalesi, Türk'ün tek bağımsız devleti Türkiye Cumhuriyeti topraklarında dalgalandırmak isteyen Komünistler ile mücadele veren Ülkücü Gençlik sokaklarda yine çatışıyordu.
Ayfer İnceler evindeydi.
Silah seslerini ettiği dualarla susturmaya çalıştı.
***
Birden o an geldi.
Evinin kapısı tekmeleniyor, zorlanıyor.
Ve kapı kırılıyor.
Eyi silahlı hainler gencecik bir anne olan Ayfer İnceler'i hedef alıyordu.
Çocuklarının gözleri önünde.
Böyle bir vahşet savaşlarda bile yaşanmamıştı.
Bir anne katlediliyordu evlatlarının gözleri önünde.
Kaç kahpe kurşun girdi bir annenin vücuduna bilinmez!
Kaç kahpe ağızdan hakaretler lağım gibi aktı bilinmez!
Lakin biliriz ki, şehadet Türk'e bayramdır, toydur!
***
Şehit olmuştu Ayfer anne...
Çocuklarına sarılamadan belki.
Öpüp koklayamadan kahpe bir baskınla,
Kahpe kurşunlarla,
Tetiği çeken kahpe parmaklarla vedalaşabilmişti sadece.
Unutmadık seni Ayfer Anne!
Biz senin evlatların olarak, binlerce milyonlarca Ülkü Yürekli evlatların olarak rahmetle anıyoruz seni.
Her Zafer Bayramı'nda senin de şehadet zaferini kutluyoruz.
Mekanın cennet olsun Ayfer annem....
Bu dava mutlu bir davadır derken boş kelam etmedik.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, evlatlarını şehadete elleriyle yollamışlardır.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, daha doğmamış bebesinin babasını şehadete el sallayarak uğurlamıştır.
Ve bu davanın içinde nice analar vardır ki;
Evlatlarının gözleri önünde şehadet şerbetini içmiştir!
***
Anneler...
Şehit anneler.
Ülkücü Hareket'in Asena yürekleri şehit anaları...
İşte bu analarımızdan biridir şehit Ayfer İnceler.
Anneydi...
Yüreğindeki vatan sevgisini,
Yüreğindeki millet sevgisini,
Yüreğindeki Allah sevgisini,
Yüreğindeki bayrak sevgisini,
Yüreğindeki Ülkü sevdasını
evlatlarına öğretmek için, evlatlarını vatanı ve milleti için hayırlı birer nefer olarak yetiştirmek için dişini tırnağına takan çilekeş bir anneydi Ayfer ana...
***
Yörükler diyarı İçel ilimizin Tarsus ilçesinde yaşıyordu.
Bir taraftan yaşam mücadelesi vermek,
Bir taraftan vatanına, milletine, bayrağına, ezanına sahip çıkma mücadelesi vermek,
Bir taraftan da Allah'ın ona bahşettiği en büyük lütuflardan biri olan Annelik vazifesini yerine getirmek için verdiği mücadele 41 yıllık ömrünü bir çilehaneye döndürmüştü.
Evet 41 Yaşındaydı Ayfer İnceler.
41 Yaşında bir anne.
Ülkücü, vatansever bir anne.
***
O gün yine annelik yapıyordu.
Evindeydi.
Bir insanın, hele ki bir annenin en güvenilir ve en sıcak yeridir evi.
O da bu rahatlıkla evinde evlatlarına annelik yapıyordu.
Belki akşam yemeğini hazırlıyordu, belki de işe giden eşinin sağ salim eve dönebilmesi için dualar ediyordu sessizce.
Belki evlatlarına söylediği ninnilerle zaman geçiriyordu evini köşe bucak temizlerken.
Belki sessizlik vardı evin içinde,
Belki de evladının şen kahkahaları yankılanıyordu.
***
Tarih 30 Ağustos 1979.
Bir milletin en büyük bayramını kutluyorduk.
Türk'ün Zafer Bayramı!
Sokaklarda çatışma vardı.
Yüzmilyonlarca Türk'ü esir tutan, özgürlüğünü gaspeden SSCB'nin orak çekiçli bayrağını Türk'ün son kalesi, Türk'ün tek bağımsız devleti Türkiye Cumhuriyeti topraklarında dalgalandırmak isteyen Komünistler ile mücadele veren Ülkücü Gençlik sokaklarda yine çatışıyordu.
Ayfer İnceler evindeydi.
Silah seslerini ettiği dualarla susturmaya çalıştı.
***
Birden o an geldi.
Evinin kapısı tekmeleniyor, zorlanıyor.
Ve kapı kırılıyor.
Eyi silahlı hainler gencecik bir anne olan Ayfer İnceler'i hedef alıyordu.
Çocuklarının gözleri önünde.
Böyle bir vahşet savaşlarda bile yaşanmamıştı.
Bir anne katlediliyordu evlatlarının gözleri önünde.
Kaç kahpe kurşun girdi bir annenin vücuduna bilinmez!
Kaç kahpe ağızdan hakaretler lağım gibi aktı bilinmez!
Lakin biliriz ki, şehadet Türk'e bayramdır, toydur!
***
Şehit olmuştu Ayfer anne...
Çocuklarına sarılamadan belki.
Öpüp koklayamadan kahpe bir baskınla,
Kahpe kurşunlarla,
Tetiği çeken kahpe parmaklarla vedalaşabilmişti sadece.
Unutmadık seni Ayfer Anne!
Biz senin evlatların olarak, binlerce milyonlarca Ülkü Yürekli evlatların olarak rahmetle anıyoruz seni.
Her Zafer Bayramı'nda senin de şehadet zaferini kutluyoruz.
Mekanın cennet olsun Ayfer annem....
24 Ağustos 2017 Perşembe
Milliyetçi-Ülkücü Hareket'in Yakasından Düşün Artık!
Ülkücülük!..
Kutlu bir davanın neferi olabilmektir Ülkücü olmak.
Ülkü Ocakları'nda başlar.
Ülkü Ocakları kutlu bir inancın, kutlu dergâhlarıdır.
Her gelen giremez o kapıdan.
Yunus misali eşiğinde beklemeyi bilmeli.
Çilesine gönül vermeli.
Sabrı gönlünün eğlencesi eylemeyi öğrenmeli.
Vatanı sevmeli,
Bayrak için ölmeli,
Ezan için savaşmalı,
Hak, Hukuk, Adalet ilkeleri çerçevesinde insan olmalı.
Yaradandan ötürü yaradılanı sevmeli Ülkücü!
***
LİDER
TEŞKİLAT
DOKTRİN
Başbuğ'un Ülkücü neferlere verdiği başarı reçetesi.
Bu reçeteyi anlamayan, anlayamayan, anlamamakta ısrar eden başarısızlığa ve yenilmeye mahkumdur.
Bu reçeteyi anlamazdan gelen MHP ve Ülkücü Hareket'in başarısını engellemeye çalışan şer odaklarının bilinçsiz ajanlarıdır.
Ülkücü olmak kolay değildir.
"Dünya bir yana Ülkümüz bir yana" diyemiyorsanız,
"Benim için en büyük makam Ülkücü olabilmektir" diyerek koltuk derdinden uzak kalamıyorsanız,
"Günahıyla sevabıyla Liderimin yanındayım" diyemiyorsanız,
Lütfen gidin!
***
Ocak terbiyesi ile edeplenen Ülkücüler vatana ve Türklük davasına hizmet edebilmek için MHP'ye terfi eder.
Ülkücülük Milliyetçi Hareket Partisi'nde devam eder.
Ülkücülük düşüncesinin iktidarını sağlamak için elinden gelen her türlü hizmeti MHP çatısı altında yapabilirsin.
Haksızlıklara uğrayabilirsin.
Koltuk sevdalılarının çiziklerine maruz kalabilirsin.
Üzülüp, yorulabilirsin.
Ancak bu davadan dönmek gibi bir lüksün asla yoktur.
Bu davadan dönenin adı Türkeş de olsa dava için ölmüştür o!
Ferman Ebedi Lider Başbuğ'undur!
***
Ülkücülük'ten istifa edilmez!
Ne o istifanın dilekçesi icat edilmiştir, ne de o dilekçeyi kabul edebilecek bir makam vardır!
Ülkücülük, Ülkü Ocakları'nda başlayıp, MHP'de devam etmişse bitiş noktası MUSALLA'dır!
Bir tabutun içinde musalla taşına uzanmadığın sürece Ülkü Ocakları ve MHP mensubu bir Ülkücüsündür.
Musalla'nın dışında bu davadan ayrılanlar, Ülkücü olamamışlar;
LİDER - TEŞKİLAT - DOKTRİN esasını anlayamamışlar,
Başbuğ'un "Bu davadan dönen Alparslan Türkeş de olsa VURUN!" sözünü kavrayamamışlar,
MHP içinde istedikleri makam ve mevkiye ulaşamamışlar ve kendi davaları olan "Koltuk Davası"ndan istifa etmişlerdir.
Artık koltuk davalarını başka partilerde sürdüreceklerdir.
MHP'nin ve Ülkücü Hareket'in sırtında kambur olmaktan vazgeçmişlerdir.
***
Miliyetçi Hareket Partisi arınma sürecindedir.
Bu süreçte, Lider - Teşkilat - Doktrin ilkemiz doğrultusunda Lider Devlet Bahçeli'ye itaat etmeyip, partide kalmayı düşünenlere dikkat edilmelidir.
Bu kişiler parti içinde fitne belasının devamı için partimizde kalacaklardır.
Bu süreçte parti içinde sürekli fitne kazanına odun atanlar bilinmektedir ve bu zevat derhal partiden uzaklaştırılmalıdır.
Bu yapılmazsa bir arınma olmayacaktır.
***
Samimiyetle MHP ideolojisine bağlı olan "ÜLKÜDAŞ"larımız "falanca niye gitti", !filanca neden istifa etti" gibi söylemleri derhal terketmelidir.
Gidenlerin gidişi bizleri mutlu etmiştir çünkü bu hareket büyük bir fitne belasını daha bertaraf etmiş oldu.
Bu kez arınma sürece kökten yapılmalı, temizlik tepeden tırnağa gerçekleştirilmelidir.
Her fitne döneminin sonunda kendini kamufle eden kerkenezler yeni bir fitne kazanını ateşe koymakta geç kalmıyorlar.
Kısa süre içinde de bu kazanı kaynatıp, partimizin seçim çalışmalarına sekte vurmaktadırlar.
MHP'nin iktidarından korkan şer odakları da bu fitnecileri besleyip, semirtmektedir.
"Parti içi demokrasi" ya da "denge hesapları" masalılları devam ederse yakın zamanda yeni bir fitne kazanı sacyağının üzerine konulacak ve kepçeciler kazanın başına geçerek karıştırmaya devam edeceklerdir.
Kutlu bir davanın neferi olabilmektir Ülkücü olmak.
Ülkü Ocakları'nda başlar.
Ülkü Ocakları kutlu bir inancın, kutlu dergâhlarıdır.
Her gelen giremez o kapıdan.
Yunus misali eşiğinde beklemeyi bilmeli.
Çilesine gönül vermeli.
Sabrı gönlünün eğlencesi eylemeyi öğrenmeli.
Vatanı sevmeli,
Bayrak için ölmeli,
Ezan için savaşmalı,
Hak, Hukuk, Adalet ilkeleri çerçevesinde insan olmalı.
Yaradandan ötürü yaradılanı sevmeli Ülkücü!
***
LİDER
TEŞKİLAT
DOKTRİN
Başbuğ'un Ülkücü neferlere verdiği başarı reçetesi.
Bu reçeteyi anlamayan, anlayamayan, anlamamakta ısrar eden başarısızlığa ve yenilmeye mahkumdur.
Bu reçeteyi anlamazdan gelen MHP ve Ülkücü Hareket'in başarısını engellemeye çalışan şer odaklarının bilinçsiz ajanlarıdır.
Ülkücü olmak kolay değildir.
"Dünya bir yana Ülkümüz bir yana" diyemiyorsanız,
"Benim için en büyük makam Ülkücü olabilmektir" diyerek koltuk derdinden uzak kalamıyorsanız,
"Günahıyla sevabıyla Liderimin yanındayım" diyemiyorsanız,
Lütfen gidin!
***
Ocak terbiyesi ile edeplenen Ülkücüler vatana ve Türklük davasına hizmet edebilmek için MHP'ye terfi eder.
Ülkücülük Milliyetçi Hareket Partisi'nde devam eder.
Ülkücülük düşüncesinin iktidarını sağlamak için elinden gelen her türlü hizmeti MHP çatısı altında yapabilirsin.
Haksızlıklara uğrayabilirsin.
Koltuk sevdalılarının çiziklerine maruz kalabilirsin.
Üzülüp, yorulabilirsin.
Ancak bu davadan dönmek gibi bir lüksün asla yoktur.
Bu davadan dönenin adı Türkeş de olsa dava için ölmüştür o!
Ferman Ebedi Lider Başbuğ'undur!
***
Ülkücülük'ten istifa edilmez!
Ne o istifanın dilekçesi icat edilmiştir, ne de o dilekçeyi kabul edebilecek bir makam vardır!
Ülkücülük, Ülkü Ocakları'nda başlayıp, MHP'de devam etmişse bitiş noktası MUSALLA'dır!
Bir tabutun içinde musalla taşına uzanmadığın sürece Ülkü Ocakları ve MHP mensubu bir Ülkücüsündür.
Musalla'nın dışında bu davadan ayrılanlar, Ülkücü olamamışlar;
LİDER - TEŞKİLAT - DOKTRİN esasını anlayamamışlar,
Başbuğ'un "Bu davadan dönen Alparslan Türkeş de olsa VURUN!" sözünü kavrayamamışlar,
MHP içinde istedikleri makam ve mevkiye ulaşamamışlar ve kendi davaları olan "Koltuk Davası"ndan istifa etmişlerdir.
Artık koltuk davalarını başka partilerde sürdüreceklerdir.
MHP'nin ve Ülkücü Hareket'in sırtında kambur olmaktan vazgeçmişlerdir.
***
Miliyetçi Hareket Partisi arınma sürecindedir.
Bu süreçte, Lider - Teşkilat - Doktrin ilkemiz doğrultusunda Lider Devlet Bahçeli'ye itaat etmeyip, partide kalmayı düşünenlere dikkat edilmelidir.
Bu kişiler parti içinde fitne belasının devamı için partimizde kalacaklardır.
Bu süreçte parti içinde sürekli fitne kazanına odun atanlar bilinmektedir ve bu zevat derhal partiden uzaklaştırılmalıdır.
Bu yapılmazsa bir arınma olmayacaktır.
***
Samimiyetle MHP ideolojisine bağlı olan "ÜLKÜDAŞ"larımız "falanca niye gitti", !filanca neden istifa etti" gibi söylemleri derhal terketmelidir.
Gidenlerin gidişi bizleri mutlu etmiştir çünkü bu hareket büyük bir fitne belasını daha bertaraf etmiş oldu.
Bu kez arınma sürece kökten yapılmalı, temizlik tepeden tırnağa gerçekleştirilmelidir.
Her fitne döneminin sonunda kendini kamufle eden kerkenezler yeni bir fitne kazanını ateşe koymakta geç kalmıyorlar.
Kısa süre içinde de bu kazanı kaynatıp, partimizin seçim çalışmalarına sekte vurmaktadırlar.
MHP'nin iktidarından korkan şer odakları da bu fitnecileri besleyip, semirtmektedir.
"Parti içi demokrasi" ya da "denge hesapları" masalılları devam ederse yakın zamanda yeni bir fitne kazanı sacyağının üzerine konulacak ve kepçeciler kazanın başına geçerek karıştırmaya devam edeceklerdir.
19 Temmuz 2017 Çarşamba
Şehit Anası!
Selam sana ey şehit anası!
Selam sana Özlem ana!
Fırat'ın Özlem'i...
Selam sana;
Yusuf yüzlü
Yunus gönüllü
Kürşat bilekli yiğidin anası!
***
Kolay mı sandınız şehit anası olmayı!?
Kolay mı sandınız vatana kurban olsun diye bir yiğit yetiştirmeyi!?
Kolay mı sandınız Kınalı Kuzular kervanına bir oğul vermeyi!?
Kolay değil elbette!
Kolay değil lakin TÜRK anaya görevdir şehit yetiştirmek.
Türk'ün anasının en kutlu vazifesidir vatan için evlat yetiştirmek.
Özlem annemiz gibi.
Çanakkale'deki 15'lik KINALI KUZULARIN anaları gibi.
Gururla,
Başı dik,
Gözü yaşlı amma gönlü huzurlu...
***
Ne Özlemlerimiz tükenir şehide,
Ne de şehidin özlemi tükenir şehadete.
Türk'ün anası varoldukça,
Şehadete sevdalı oğulları da varolacak!
Türk'ün anası varoldukça,
Fırat sonsuza kadar akacak Türk'ün toprağında!
Türk'ün anası varoldukça,
Al Bayrağın rengi solmayacak, daha da allanacak!
Türk'ün anası varoldukça,
Cennetin kapısında Hz. Hamza bekleyecek Ülkü şehitlerini!
Türk'ün anası varoldukça,
Kerbela yiğidi Hz. Hüseyin kucaklayacak Türk'ün şehitlerini!
Türk'ün anası varoldukça,
Kürşat ve Kırk çerisi sonsuza kadar nöbette kalacak yağmur kokan gecelerde!
***
Biz Kılıçkıranız,
Biz Fıratız
Biz kutlu bir kervanın cennet yolcularıyız
Selam sana Özlem ana!
Selam sana yiğit ana!
Bir evlat kattın bu kutlu kervana, vallahi onbinlerceyiz sana evlat olmaya geldik Özlem ana!
Biz Ülkü Ocaklıyız!
Biz Türkeşçileriz!
Biz Türk Milliyetçileriyiz!
Biz Devlet Bahçeli'nin evlatlarıyız, vallahi sana da evlat olmaya geldik Özlem ana!
***
Biliyoruz,
Hiç bir adalet yüreğindeki yangını söndüremez!
Ciğerini lime lime eden acıları hiç bir sevgi dindiremez!
Gözündeki yaşları hiç bir el silemez!
Hiç birimizin saçları Fırat'ınki gibi yakışmaz ellerine!
Hiç birimizin bakışı Fırat'ınkiler kadar huzur vermez gözlerine!
Hiç birimizin "anne" diye seslenmesi Fıratça olamaz!
Ama bil ki; Reis gibi bir yüreğimiz var Özlem ana!
Onun gibi sevemesek de seni Onun gibi sevmeye çalışacağız!
***
Türk Milleti sana minnettardır Özlem ana!
Kahpelerin karşısına korkusuzca dikilen koca yürekli bir kahraman armağan ettin bu millete.
Bir Kınalı Kuzuların analarını,
Bir de Ülkü şehitlerinin kutlu analarını unutmaz bu yürekler Özlem ana!
Vatan sağolsun diyen gönlün, Kerbela'da yanan Hz. Zeynep'in gönlü kadar kutludur bize.
Fırat Reisimiz varolsun!
Vatana kurban olmak için sırasını bekleyen Ülkücüler varolsun!
Vatana kurban yetiştiren kutlu analarımız varolsun!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
Selam sana Özlem ana!
Fırat'ın Özlem'i...
Selam sana;
Yusuf yüzlü
Yunus gönüllü
Kürşat bilekli yiğidin anası!
***
Kolay mı sandınız şehit anası olmayı!?
Kolay mı sandınız vatana kurban olsun diye bir yiğit yetiştirmeyi!?
Kolay mı sandınız Kınalı Kuzular kervanına bir oğul vermeyi!?
Kolay değil elbette!
Kolay değil lakin TÜRK anaya görevdir şehit yetiştirmek.
Türk'ün anasının en kutlu vazifesidir vatan için evlat yetiştirmek.
Özlem annemiz gibi.
Çanakkale'deki 15'lik KINALI KUZULARIN anaları gibi.
Gururla,
Başı dik,
Gözü yaşlı amma gönlü huzurlu...
***
Ne Özlemlerimiz tükenir şehide,
Ne de şehidin özlemi tükenir şehadete.
Türk'ün anası varoldukça,
Şehadete sevdalı oğulları da varolacak!
Türk'ün anası varoldukça,
Fırat sonsuza kadar akacak Türk'ün toprağında!
Türk'ün anası varoldukça,
Al Bayrağın rengi solmayacak, daha da allanacak!
Türk'ün anası varoldukça,
Cennetin kapısında Hz. Hamza bekleyecek Ülkü şehitlerini!
Türk'ün anası varoldukça,
Kerbela yiğidi Hz. Hüseyin kucaklayacak Türk'ün şehitlerini!
Türk'ün anası varoldukça,
Kürşat ve Kırk çerisi sonsuza kadar nöbette kalacak yağmur kokan gecelerde!
***
Biz Kılıçkıranız,
Biz Fıratız
Biz kutlu bir kervanın cennet yolcularıyız
Selam sana Özlem ana!
Selam sana yiğit ana!
Bir evlat kattın bu kutlu kervana, vallahi onbinlerceyiz sana evlat olmaya geldik Özlem ana!
Biz Ülkü Ocaklıyız!
Biz Türkeşçileriz!
Biz Türk Milliyetçileriyiz!
Biz Devlet Bahçeli'nin evlatlarıyız, vallahi sana da evlat olmaya geldik Özlem ana!
***
Biliyoruz,
Hiç bir adalet yüreğindeki yangını söndüremez!
Ciğerini lime lime eden acıları hiç bir sevgi dindiremez!
Gözündeki yaşları hiç bir el silemez!
Hiç birimizin saçları Fırat'ınki gibi yakışmaz ellerine!
Hiç birimizin bakışı Fırat'ınkiler kadar huzur vermez gözlerine!
Hiç birimizin "anne" diye seslenmesi Fıratça olamaz!
Ama bil ki; Reis gibi bir yüreğimiz var Özlem ana!
Onun gibi sevemesek de seni Onun gibi sevmeye çalışacağız!
***
Türk Milleti sana minnettardır Özlem ana!
Kahpelerin karşısına korkusuzca dikilen koca yürekli bir kahraman armağan ettin bu millete.
Bir Kınalı Kuzuların analarını,
Bir de Ülkü şehitlerinin kutlu analarını unutmaz bu yürekler Özlem ana!
Vatan sağolsun diyen gönlün, Kerbela'da yanan Hz. Zeynep'in gönlü kadar kutludur bize.
Fırat Reisimiz varolsun!
Vatana kurban olmak için sırasını bekleyen Ülkücüler varolsun!
Vatana kurban yetiştiren kutlu analarımız varolsun!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
17 Temmuz 2017 Pazartesi
Bir Ülkücü Şehadet destanı: VELİCAN ODUNCU
14 Yaşındaydı...
Komünist rejimin baskılarından dolayı ana yurdu Türkistan'ı terkedip Türkiye'ye sığınmışlardı.
Komünizm ile yönetilen Sovyetler Birliği ve Çin hükümetlerininTürklere yaptığı zulmü çok iyi bilen Velican Oduncu, Türkiye'de bu zalim rejimin savunucuları olduğunu görünce kendini Ülkü Ocakları'nda buldu.
Bir yanda zulmünden kaçtığı Komünizm savunucuları, bir yanda da Komünizm karşıtı Ülkücüler olunca elbette o da Ülkücülerin safında yer almıştı henüz çocuk denilebilecek bir yaşta...
***
1970'li yıllar işte böyle çetrefilli bir dönemdi.
Türk milletinin tek bağımsız devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde Türk Milleti'ni kendi topraklarında esaret altında yaşatan ve buyuk zulümler yapan bir rejimin, Komünizm'in ateşli savunucuları vardı.
Türklere zulmün sembolü olan, Türklere esaret hayatı yaşatan rejimin sembolü olan orak çekiçli bayrakları Türk Milleti'nin tek bağımsız devleti olan Türkiye topraklarında dalgalandırmak isteyen Türk vatandaşları vardı.
***
Velican Oduncu henüz çocuk yaşta olmasına rağmen komünizmin zulmünden öylesine usanmıştı ki, Türkiye'de de komünizm savunucuları olduğunu hatta ve hatta komünizmin egemen olması için savaş yapıldığını görünce şaşkına dönmüş ve onlara karşı Türk'ün tam bağımsızlık mücadelesini sürdüren Ülkücü Hareket'in içine girmişti.
Polis teşkilatının içine sızan komünizm yanlısı polislerin kurduğu POL-DER'e üye bazı polisler tarafından bir sendikacıyı öldürdüğü iddiasıyla henüz 14 yaşındayken tutuklanmıştı.
Bu olayı anarken yakın zamanda yaşadığımız Berkin Elvan olayını da anımsamak gerekir.
(Burada yazacaklarımdan ötürü hiç kimse Berkin Elvan'ın öldürülmesinden dolayı memnuniyet duyduğum ya da haklılık yaratmaya çalıştığım fikrine kapılmasın. Berkin Elvan polise taş atmış bile olsa öldürülmesi, hedef alınarak üzerine ateş edilmesi hiçbir şekilde kabul edilemez)
Hani elinde sapan ile polise taş attığı gerekçesiyle öldürülen Berkin Elvan.
Berkin Elvan'ın bu şekilde öldürülmesini eleştiren sol kesim onu savunmak için "14 yaşında çocuk nasıl olur da bir insanı öldürmeye kastedebilir, 14 yaşında çocuk ancak ekmek almak için bakkala gidebilir" türünden sözler etmişler. İşte bu sözleri edenlerin savunduğu fikriyatın 1970'li yıllardaki savunucuları yine 14 yaşında olan Velican Oduncu'yu tutuklamış ve ağır işkenceler yaparak bir cinayeti o çocuğun üzerine yıkarak taptaze bir ömrü hapse mahkum etmişlerdi.
***
Velican Oduncu'nun şehadeti bizlere 1970'yi yıllardaki sağ-sol savaşının sebeplerini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Sokaklarda "özgürlük", "barış", "kardeşlik" naraları atanlar aslında tüm bu kavramların düşmanı olan bir rejimi savunuyorlardı. Bunun açık göstergesi de Velican Oduncu idi. Türklerin ata yurdu olan topraklarda Türklere zulmeden, Türklere esaret hayatı yaşatan ve Türkleri katleden Komünizm rejimi Türkler'in son kalesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni de ele geçirip yer yüzündeki tüm Türklerin özgürlüklerini elinden almak istiyordu. Ve ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan, ekmeğini yiyen, okuluna giden, devlet dairelerinde, fabrikalarında çalışan büyük bir kesim bu zalim rejimin savunuculuğunu yapıyor ve Ülkücüler de onlara karşı mücadele veriyordu.
***
Ülkücüler'in 1970'li yıllardaki mücadelesini bu gözle görmek gerekli.
Biz bir fikir mücadelesi verenlere karşı savaşmadık sokaklarda.
Biz 5000 şehidi demokratik kurallar çerçevesinde siyasi mücadele verenler ile savaşırken vermedik toprağa.
Biz Ülkücüler, Türk Milleti'nin son bağımsız devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Türklerin de Velican Oduncu gibi, yüzmilyonlarca Türk'ün esaret altına alındığı komünizm rejiminin esareti altına girmemesi için mücadele verdik, savaştık, şehit düştük...
***
Henüz çocuk yaşta olan Velican Oduncu'nun üzerine bir çok cinayeti yıkan zihniyet de barış düşmanı, kardeşlik düşmanı, özgürlük düşmanı olan bir rejimin savunucularıydılar.
28 Yıllık ömrünün 10 yılını hapishanelerde geçiren bir insanın henüz çocuk yaşta 10'a yakın cinayet işlemiş olması ihtimalini ortaya atan zihniyet ve bu iddia ile o çocuğun hayatını karartan zihniyet bugün insan haklarından, çocuk haklarından, barıştan, kardeşlikten, özgürlükten bahsetmeleri iki yüzlülükten başka bir şey değildir.
Berkin Elvan için "O daha çocuktu, bir terörist gibi öldürülemez" derken haklıydınız.
Ama unutmayın Velican Oduncu'yu 14 yaşında, henüz daha çocukken bir adamı öldürdüğü gerekçesiyle tutuklayanlar, ona işkence ile bu cinayeti kabul ettirenler de sizin abilerinizdi!
***
Velican Oduncu, cezaevinde bulunduğu süre içersinde güvercinlerle dostluk kurmuştu.
Her gün onlara ekmek kırıntıları verir, uzun uzun onları izlerdi.
Yine böyle bir günde kahpece bir saldırıya uğradı.
16 Temmuz 1988 tarihinde bıçaklanarak ve şişlenerek şehadete yürüdü Velican Oduncu.
Zulümlerinden kaçtığı komünistler tarafından, huzur bulmayı umut ettiği yeni vatanında aynı zalimler onu şehit ettiler.
Mekanı Cennet olsun.
Komünist rejimin baskılarından dolayı ana yurdu Türkistan'ı terkedip Türkiye'ye sığınmışlardı.
Komünizm ile yönetilen Sovyetler Birliği ve Çin hükümetlerininTürklere yaptığı zulmü çok iyi bilen Velican Oduncu, Türkiye'de bu zalim rejimin savunucuları olduğunu görünce kendini Ülkü Ocakları'nda buldu.
Bir yanda zulmünden kaçtığı Komünizm savunucuları, bir yanda da Komünizm karşıtı Ülkücüler olunca elbette o da Ülkücülerin safında yer almıştı henüz çocuk denilebilecek bir yaşta...
***
1970'li yıllar işte böyle çetrefilli bir dönemdi.
Türk milletinin tek bağımsız devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde Türk Milleti'ni kendi topraklarında esaret altında yaşatan ve buyuk zulümler yapan bir rejimin, Komünizm'in ateşli savunucuları vardı.
Türklere zulmün sembolü olan, Türklere esaret hayatı yaşatan rejimin sembolü olan orak çekiçli bayrakları Türk Milleti'nin tek bağımsız devleti olan Türkiye topraklarında dalgalandırmak isteyen Türk vatandaşları vardı.
***
Velican Oduncu henüz çocuk yaşta olmasına rağmen komünizmin zulmünden öylesine usanmıştı ki, Türkiye'de de komünizm savunucuları olduğunu hatta ve hatta komünizmin egemen olması için savaş yapıldığını görünce şaşkına dönmüş ve onlara karşı Türk'ün tam bağımsızlık mücadelesini sürdüren Ülkücü Hareket'in içine girmişti.
Polis teşkilatının içine sızan komünizm yanlısı polislerin kurduğu POL-DER'e üye bazı polisler tarafından bir sendikacıyı öldürdüğü iddiasıyla henüz 14 yaşındayken tutuklanmıştı.
Bu olayı anarken yakın zamanda yaşadığımız Berkin Elvan olayını da anımsamak gerekir.
(Burada yazacaklarımdan ötürü hiç kimse Berkin Elvan'ın öldürülmesinden dolayı memnuniyet duyduğum ya da haklılık yaratmaya çalıştığım fikrine kapılmasın. Berkin Elvan polise taş atmış bile olsa öldürülmesi, hedef alınarak üzerine ateş edilmesi hiçbir şekilde kabul edilemez)
Hani elinde sapan ile polise taş attığı gerekçesiyle öldürülen Berkin Elvan.
Berkin Elvan'ın bu şekilde öldürülmesini eleştiren sol kesim onu savunmak için "14 yaşında çocuk nasıl olur da bir insanı öldürmeye kastedebilir, 14 yaşında çocuk ancak ekmek almak için bakkala gidebilir" türünden sözler etmişler. İşte bu sözleri edenlerin savunduğu fikriyatın 1970'li yıllardaki savunucuları yine 14 yaşında olan Velican Oduncu'yu tutuklamış ve ağır işkenceler yaparak bir cinayeti o çocuğun üzerine yıkarak taptaze bir ömrü hapse mahkum etmişlerdi.
***
Velican Oduncu'nun şehadeti bizlere 1970'yi yıllardaki sağ-sol savaşının sebeplerini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Sokaklarda "özgürlük", "barış", "kardeşlik" naraları atanlar aslında tüm bu kavramların düşmanı olan bir rejimi savunuyorlardı. Bunun açık göstergesi de Velican Oduncu idi. Türklerin ata yurdu olan topraklarda Türklere zulmeden, Türklere esaret hayatı yaşatan ve Türkleri katleden Komünizm rejimi Türkler'in son kalesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni de ele geçirip yer yüzündeki tüm Türklerin özgürlüklerini elinden almak istiyordu. Ve ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan, ekmeğini yiyen, okuluna giden, devlet dairelerinde, fabrikalarında çalışan büyük bir kesim bu zalim rejimin savunuculuğunu yapıyor ve Ülkücüler de onlara karşı mücadele veriyordu.
***
Ülkücüler'in 1970'li yıllardaki mücadelesini bu gözle görmek gerekli.
Biz bir fikir mücadelesi verenlere karşı savaşmadık sokaklarda.
Biz 5000 şehidi demokratik kurallar çerçevesinde siyasi mücadele verenler ile savaşırken vermedik toprağa.
Biz Ülkücüler, Türk Milleti'nin son bağımsız devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Türklerin de Velican Oduncu gibi, yüzmilyonlarca Türk'ün esaret altına alındığı komünizm rejiminin esareti altına girmemesi için mücadele verdik, savaştık, şehit düştük...
***
Henüz çocuk yaşta olan Velican Oduncu'nun üzerine bir çok cinayeti yıkan zihniyet de barış düşmanı, kardeşlik düşmanı, özgürlük düşmanı olan bir rejimin savunucularıydılar.
28 Yıllık ömrünün 10 yılını hapishanelerde geçiren bir insanın henüz çocuk yaşta 10'a yakın cinayet işlemiş olması ihtimalini ortaya atan zihniyet ve bu iddia ile o çocuğun hayatını karartan zihniyet bugün insan haklarından, çocuk haklarından, barıştan, kardeşlikten, özgürlükten bahsetmeleri iki yüzlülükten başka bir şey değildir.
Berkin Elvan için "O daha çocuktu, bir terörist gibi öldürülemez" derken haklıydınız.
Ama unutmayın Velican Oduncu'yu 14 yaşında, henüz daha çocukken bir adamı öldürdüğü gerekçesiyle tutuklayanlar, ona işkence ile bu cinayeti kabul ettirenler de sizin abilerinizdi!
***
Velican Oduncu, cezaevinde bulunduğu süre içersinde güvercinlerle dostluk kurmuştu.
Her gün onlara ekmek kırıntıları verir, uzun uzun onları izlerdi.
Yine böyle bir günde kahpece bir saldırıya uğradı.
16 Temmuz 1988 tarihinde bıçaklanarak ve şişlenerek şehadete yürüdü Velican Oduncu.
Zulümlerinden kaçtığı komünistler tarafından, huzur bulmayı umut ettiği yeni vatanında aynı zalimler onu şehit ettiler.
Mekanı Cennet olsun.
15 Mayıs 2016 Pazar
Devlet Bahçeli'nin Tarihi Hataları ve Muhalefet Fırtınası
1 Kasım seçim sonuçları Lider Devlet Bahçeli'nin tarihi hataları sebebiyle MHP'de kelimenin tam anlamıyla yıkıma giden süreci başlattı.
Devlet Bahçeli bizim için bir tabu değildir.
Biz hatalarını da görüyoruz, doğrularını da görüyoruz.
Devlet Bahçeli için "AKP'nin koltuk değneği oldu" eleştirisinden başka bir cümle ortaya koyamayan ve bu cümlenin de altını dolduramayan bir çok insan bugün "Devlet Bahçeli gitsin" fırtınası estirirken biz otursak klavyenin başına bu Bahçeli düşmanlarının bile ağzını açık bırakacak eleştiriler yapardık. Ama onlar bize izin vermedi.
Öylesine bir Bahçeli karşıtlığı rüzgarı estirdiler ki, bizim Devlet Bahçeli'yi eleştirmek gibi bir lüksümüz kalmadı ve Ülkücü Lider vasfından ötürü kendisini savunmaya başladık.
***
Devlet Bahçeli'nin bu tarihi hataları nelerdir?
Hangi hatalar MHP'yi bugünkü kaos ortamına sürüklemiştir?
Devlet Bahçeli'nin hangi hatası bugün MHP'yi Cemaat oluşumunun egemenlik kurma, ele geçirme hayallerinin bir parçası haline getirmiştir?
Ülke siyaseti anlamında baktığımız vakit taraflı tarafsız herkes bilir ki; tarih MHP Lideri Devlet Bahçeli'yi hep haklı çıkarmıştır.
Devlet terbiyesi ve Ülkücü edebiyle siyaset yapan tek lider olarak milletin huzuruna çıkan, milletinin her ferdi karşısında ceketinin düğmesini dahi açmayacak kadar "Devlet Ahlakı"na sahip olan Devlet Bahçeli için aşırı uçtakiler dahi daha düne kadar "Devlet Bahçeli Türkiye için büyük bir şanstır, izlemiş olduğu pomitikamar ile ülkemizi bir kardeş kavgasının içine düşmekten kurtarmıştır" derken bu gün hemen her kesim, MHP ile alakası olmayan, hatta MHP'nin Milliyetçilik Ülküsü'ne düşman olan kesimler dahi "Bahçeli gitsin" fırtınasının etkisi altında kaldıysa bunun da tek müsebbibi Devlet Bahçeli'dir...
***
Bugün genel anlamda baktığımız vakit Devlet Bahçeli karşıtlarının yapmış oldukları eleştiriler çok kısa ve basit cümleler altında toplanır.
1. AKP'nin koltuk değneği oldu.
Hangi konuda, nasıl oldu? sorusunu sorduğunuz vakit de aldığınız cevap "Her şeyde" oluyor. Bu her şeyin bir tanesini söyleyin dediğinizde durup düşünüyorlar, cevap veremiyorlar. Bahçeli yönetimindeki MHP'nin AKP'ye tek destek noktası Devlet ve Terör meselesidir.
Dolaylı desteklerden bahsederler. Bunu en çok da Bahçeli karşıtları ve HDP, CHP ile Cemaat organları dile getirirler. Örneğin son TBMM Başkanlık seçimleri. MHP'nin kendi adayına oy atarak AKP'nin adayının kazanmasına yol açtığını söylerler. Ancak Hem CHP'nin hem de HDP'nin daha önceki yıllarda yapılan TBMM başkanlık seçimlerinde AKP'nin adayına AÇIK OY ATTIKLARINI anımsamazlar, anımsatmazlar. 2007'de yapılan bu seçimde MHP yine kendi adayına oy vermişti.
2. Genel Başkan olduğundan bu yana hiç seçim kazanamadı.
Türkiye'deki toplumsal yapıya baktığımızda milletimizin ne tarz lider ve partilere oy verdiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Turgut Özal yönetimindeki ANAP ve Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP'ye baktığımızda milletimizin din sömürüsü yapan liderlere ve partilere daha çok rağbet ettiğini açıkça görebiliyoruz. Hal böyle iken Bahçeli hiç seçim kazanamadı eleştirisini getirmek "Bahçeli de onlar gibi olsaydı" anlamına gelir. Bunu kimsenin istemeye hakkı yoktur.
3. Konuşurken öksürüyor.
4. Yüzü hiç gülmüyor.
5. Kağıttan okuyarak konuşma yapıyor.
Bu eleştiri çok ilginç. Okuduklarının ya da söylediklerinin doğruluğu yanlışlığı hiç önemli değil. Bütün sıkıntımız kağıttan okuması...
***
İç Muhalifler zaman zaman daha akıllı uslu eleştiriler yapıyorlardı.
Mesela Yeniçağ Ğazetesi.
Bu gazetenin yazarlarından İsrafil Kumbasar 2008 yılında köşesinde yazdığı yazısında Bahçeli'yi Ülkücü düşmanı ilan ediyordu. Bu suçlamasındaki dayanak ise "Partiyi DYP, ANAP ve AKP'nin çöplüğü ve hurdalığı haline getirdi" cümlesinde saklı.
Ülkücüler bir kenara bırakıldı ve DYP'den gelen Meral Akşener gibi isimlere partide üst düzey görevler verildi.
TBMM Başkanvekilliği gibi kutsal görevler verildi.
Haklı bir eleştiri miydi?
Evet haklı bir eleştiriydi!?
Bu eleştiriyi yapanların maksadının bugün sadece sadece Bahçeli düşmanlığı yapmak olduğunu anlasak da bu eleştirinin de ne kadar haklı olduğunu anladık bugün.
Bugün Yeniçağ Gazetesi ve İsrafil efendi çöp ve nurda diye tanımladığı Meral Akşener'in peşine takıldı, onu kurtarıcı ilan etmek gibi bir gaflete düştüler.
Ancak biz de anladık ki, DYP'nin "Çöp ve hurdaları"ndan olan Meral Akşener'e hakettiğinden fazla değer verilmesinin tarihi bir hata olduğunu anladık.
***
Meral Akşener, Devlet Bahçeli'nin en büyük hatalarından biriydi.
Belki yaptığı doğruydu ama sonuçları hatalar getirdi.
Kendisine karşı aday olan, kendisini en ağır şekilde eleştiri yağmuruna tutan Tuğrul Türkeş'in yeniden partiye alınması, önemli görevler verilmesi tarihi bir hataydı. Bunu da çok bariz bir şekilde anladık.
Yine kendisine karşı aday olan Ümit Özdağ ve Koray Aydın'ın tekrar tekrar partiye alınması, bölgelerinde 1. sıralardan aday yapılması, parti yönetiminde önemli görevler verilmesi hata mıydı? Evet hataydı, hem de tarihi hatalardı, bunu da bugün net bir şekilde anladık.
Demokratik kurallar ve Ülkücü Edep açısından baktığımız da Lider Devlet Bahçeli en doğru olanı yapmıştı.
Ancak ülkemizin siyasi ahlak yapısı ve sistemdeki çürümüşlük doğru olarak yapılan bu davranışları bugün tarihi hatalar olarak Ülkücü camianın önüne getirmiştir.
Türkiye'nin siyasi yaşamında hiçbir parti lideri Devlet Bahçeli kadar demokrat davranıp, kendisine sürekli muhalefet edenleri partide tutmamış, hemen ihraç yollarını açmıştır.
Bugün geldiğimiz noktada şunu net bir şekilde söylemekten çekinmiyorum:
Artık bu süreç ya sonuçları ne olursa olsun ARINMA SÜRECİ olmalı ya da bir kenara çekilip oturma süreci olmalıdır.
Devlet Bahçeli bizim için bir tabu değildir.
Biz hatalarını da görüyoruz, doğrularını da görüyoruz.
Devlet Bahçeli için "AKP'nin koltuk değneği oldu" eleştirisinden başka bir cümle ortaya koyamayan ve bu cümlenin de altını dolduramayan bir çok insan bugün "Devlet Bahçeli gitsin" fırtınası estirirken biz otursak klavyenin başına bu Bahçeli düşmanlarının bile ağzını açık bırakacak eleştiriler yapardık. Ama onlar bize izin vermedi.
Öylesine bir Bahçeli karşıtlığı rüzgarı estirdiler ki, bizim Devlet Bahçeli'yi eleştirmek gibi bir lüksümüz kalmadı ve Ülkücü Lider vasfından ötürü kendisini savunmaya başladık.
***
Devlet Bahçeli'nin bu tarihi hataları nelerdir?
Hangi hatalar MHP'yi bugünkü kaos ortamına sürüklemiştir?
Devlet Bahçeli'nin hangi hatası bugün MHP'yi Cemaat oluşumunun egemenlik kurma, ele geçirme hayallerinin bir parçası haline getirmiştir?
Ülke siyaseti anlamında baktığımız vakit taraflı tarafsız herkes bilir ki; tarih MHP Lideri Devlet Bahçeli'yi hep haklı çıkarmıştır.
Devlet terbiyesi ve Ülkücü edebiyle siyaset yapan tek lider olarak milletin huzuruna çıkan, milletinin her ferdi karşısında ceketinin düğmesini dahi açmayacak kadar "Devlet Ahlakı"na sahip olan Devlet Bahçeli için aşırı uçtakiler dahi daha düne kadar "Devlet Bahçeli Türkiye için büyük bir şanstır, izlemiş olduğu pomitikamar ile ülkemizi bir kardeş kavgasının içine düşmekten kurtarmıştır" derken bu gün hemen her kesim, MHP ile alakası olmayan, hatta MHP'nin Milliyetçilik Ülküsü'ne düşman olan kesimler dahi "Bahçeli gitsin" fırtınasının etkisi altında kaldıysa bunun da tek müsebbibi Devlet Bahçeli'dir...
***
Bugün genel anlamda baktığımız vakit Devlet Bahçeli karşıtlarının yapmış oldukları eleştiriler çok kısa ve basit cümleler altında toplanır.
1. AKP'nin koltuk değneği oldu.
Hangi konuda, nasıl oldu? sorusunu sorduğunuz vakit de aldığınız cevap "Her şeyde" oluyor. Bu her şeyin bir tanesini söyleyin dediğinizde durup düşünüyorlar, cevap veremiyorlar. Bahçeli yönetimindeki MHP'nin AKP'ye tek destek noktası Devlet ve Terör meselesidir.
Dolaylı desteklerden bahsederler. Bunu en çok da Bahçeli karşıtları ve HDP, CHP ile Cemaat organları dile getirirler. Örneğin son TBMM Başkanlık seçimleri. MHP'nin kendi adayına oy atarak AKP'nin adayının kazanmasına yol açtığını söylerler. Ancak Hem CHP'nin hem de HDP'nin daha önceki yıllarda yapılan TBMM başkanlık seçimlerinde AKP'nin adayına AÇIK OY ATTIKLARINI anımsamazlar, anımsatmazlar. 2007'de yapılan bu seçimde MHP yine kendi adayına oy vermişti.
2. Genel Başkan olduğundan bu yana hiç seçim kazanamadı.
Türkiye'deki toplumsal yapıya baktığımızda milletimizin ne tarz lider ve partilere oy verdiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Turgut Özal yönetimindeki ANAP ve Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP'ye baktığımızda milletimizin din sömürüsü yapan liderlere ve partilere daha çok rağbet ettiğini açıkça görebiliyoruz. Hal böyle iken Bahçeli hiç seçim kazanamadı eleştirisini getirmek "Bahçeli de onlar gibi olsaydı" anlamına gelir. Bunu kimsenin istemeye hakkı yoktur.
3. Konuşurken öksürüyor.
4. Yüzü hiç gülmüyor.
5. Kağıttan okuyarak konuşma yapıyor.
Bu eleştiri çok ilginç. Okuduklarının ya da söylediklerinin doğruluğu yanlışlığı hiç önemli değil. Bütün sıkıntımız kağıttan okuması...
***
İç Muhalifler zaman zaman daha akıllı uslu eleştiriler yapıyorlardı.
Mesela Yeniçağ Ğazetesi.
Bu gazetenin yazarlarından İsrafil Kumbasar 2008 yılında köşesinde yazdığı yazısında Bahçeli'yi Ülkücü düşmanı ilan ediyordu. Bu suçlamasındaki dayanak ise "Partiyi DYP, ANAP ve AKP'nin çöplüğü ve hurdalığı haline getirdi" cümlesinde saklı.
Ülkücüler bir kenara bırakıldı ve DYP'den gelen Meral Akşener gibi isimlere partide üst düzey görevler verildi.
TBMM Başkanvekilliği gibi kutsal görevler verildi.
Haklı bir eleştiri miydi?
Evet haklı bir eleştiriydi!?
Bu eleştiriyi yapanların maksadının bugün sadece sadece Bahçeli düşmanlığı yapmak olduğunu anlasak da bu eleştirinin de ne kadar haklı olduğunu anladık bugün.
Bugün Yeniçağ Gazetesi ve İsrafil efendi çöp ve nurda diye tanımladığı Meral Akşener'in peşine takıldı, onu kurtarıcı ilan etmek gibi bir gaflete düştüler.
Ancak biz de anladık ki, DYP'nin "Çöp ve hurdaları"ndan olan Meral Akşener'e hakettiğinden fazla değer verilmesinin tarihi bir hata olduğunu anladık.
***
Meral Akşener, Devlet Bahçeli'nin en büyük hatalarından biriydi.
Belki yaptığı doğruydu ama sonuçları hatalar getirdi.
Kendisine karşı aday olan, kendisini en ağır şekilde eleştiri yağmuruna tutan Tuğrul Türkeş'in yeniden partiye alınması, önemli görevler verilmesi tarihi bir hataydı. Bunu da çok bariz bir şekilde anladık.
Yine kendisine karşı aday olan Ümit Özdağ ve Koray Aydın'ın tekrar tekrar partiye alınması, bölgelerinde 1. sıralardan aday yapılması, parti yönetiminde önemli görevler verilmesi hata mıydı? Evet hataydı, hem de tarihi hatalardı, bunu da bugün net bir şekilde anladık.
Demokratik kurallar ve Ülkücü Edep açısından baktığımız da Lider Devlet Bahçeli en doğru olanı yapmıştı.
Ancak ülkemizin siyasi ahlak yapısı ve sistemdeki çürümüşlük doğru olarak yapılan bu davranışları bugün tarihi hatalar olarak Ülkücü camianın önüne getirmiştir.
Türkiye'nin siyasi yaşamında hiçbir parti lideri Devlet Bahçeli kadar demokrat davranıp, kendisine sürekli muhalefet edenleri partide tutmamış, hemen ihraç yollarını açmıştır.
Bugün geldiğimiz noktada şunu net bir şekilde söylemekten çekinmiyorum:
Artık bu süreç ya sonuçları ne olursa olsun ARINMA SÜRECİ olmalı ya da bir kenara çekilip oturma süreci olmalıdır.
12 Mayıs 2016 Perşembe
Bir ÜLKÜ Şehidimiz: Sitemkar Başboğa
Çukurova'nın düzlüklerinde doğmuştu...
Adana'nın Karataş ilçesinde dünyaya gelen bir Bozkurt, bir mazlum ailenin umudu olmuştu.
Sitemkardı anası babası...
Yoksulluğa, dertlere, tasalara, gamlara...
Onları bu hallere koyan düzene sitemkardılar....
Sitemkar verdiler çocuklarının adını.
Kimseye sitem edemediler belki böyle haykırmak istediler, söyleyemediklerini...
***
Yıllar yılları kovaladı.
İçinde bulundukları yoksulluk Sitemkar'ın okumasına izin vermedi.
Pamuk tarlalarında çalıştı.
Ailesine destek olabilmek için gecesini gündüzüne kattı.
Ancak bu da yetmiyordu.
Neredeyse evlenme yaşına gelmişti.
O da bir yuva kurmak, o da çocuklarına sarılmak koklamak istiyordu....
Vatan, millet, ezan, Ülkü sevdası ile dolu yüreğinde bir de evlat sevgisi beslemek istiyordu.
İstiyordu istemesine amma yetmiyordu pamuk tarlalarında mevsimlik kazandığı üç kuruş para...
***
"Taşı toprağı altın" diyorlardı.
Tahta bavulunu eline alan İstanbul'un yolunu tutuyordu.
O da heveslendi.
Hem çalışıp bir yuva kurabilmek için para biriktirmek, hem de yüreğinde yaşattığı Türklük davasına hizmet edebilmek için İstanbul'un yolunu tuttu genç Bozkurt Sitemkar BAŞBOĞA...
Bilmiyordu şehadete kanat açıp uçtuğunu...
Hayallerini zihnine doldurup, uykusuz gecelerini geride bırakıp, adeta uçarak varmak istiyordu İstanbul'a...
Bir kutlu makama koşuyordu.
Melekler onu bir kutlu makama götürmek için ona eşlik ediyorlardı...
***
İstanbul'da hayallerine kavuşacaktı.
İstanbul'da davası için mücadele edecekti.
Gündüzleri çalışıp, geceleri kendisine verilen ne görev varsa dava aşkıyla üstesinden gelecekti...
Öyle de oldu...
26 Yaşındaydı...
Sırma gibi saçları, kara kaşları Yusuf yüzünü süslüyordu...
Yusuf yüzlüydü...
Hamza gibi yürekli, Ali gibi cesur ve kuvvetli...
****
Bir akşam vaktiydi.
Ülkücü arkadaşlarıyla birlikte İstanbul sokaklarının karanlığında davasını anlatan afişler yapıştırıyordu duvarlara...
Sokaklar karanlıktı.
Karanlığa pusu atmıştı kahpe kurşunlar...
Tetiğe bastıkça kahpe eller, karanlık inliyordu ihanetin çığlıklarıyla....
Bir elinde fırçası, bir elinde kovası...
Düştü malta taşlı sokağın orta yerine Sitemkar'ın görkemli bedeni...
7 Mayıs 1976...
Umudun tükendiği, sitemlerin isyana dönüştüğü gündü Adana'nın Karataş ilçesinde....
Sitemkar'ın yolunu gözleyen sevdikleri, gelen şehadet haberiyle kahpe düzene isyan ediyorlardı....
***
Şehitler kervanı artık bir fazlaydı.
Sitemkar Başboğa da onuruyla şehadet şerbetini içip, cennet yolcularının arasına katılmıştı...
Şehadetiniz mübarek olsun, mekanınız cennet olsun ey bir kutlu ÜLKÜ davası uğruna canlarını vermekten kaçınmayan Ülkü Şehitleri....
Tüm Ülkücü şehitlerimiz ve Sitemkar Başboğa'nın ruhlarına El-Fatiha!..
Adana'nın Karataş ilçesinde dünyaya gelen bir Bozkurt, bir mazlum ailenin umudu olmuştu.
Sitemkardı anası babası...
Yoksulluğa, dertlere, tasalara, gamlara...
Onları bu hallere koyan düzene sitemkardılar....
Sitemkar verdiler çocuklarının adını.
Kimseye sitem edemediler belki böyle haykırmak istediler, söyleyemediklerini...
***
Yıllar yılları kovaladı.
İçinde bulundukları yoksulluk Sitemkar'ın okumasına izin vermedi.
Pamuk tarlalarında çalıştı.
Ailesine destek olabilmek için gecesini gündüzüne kattı.
Ancak bu da yetmiyordu.
Neredeyse evlenme yaşına gelmişti.
O da bir yuva kurmak, o da çocuklarına sarılmak koklamak istiyordu....
Vatan, millet, ezan, Ülkü sevdası ile dolu yüreğinde bir de evlat sevgisi beslemek istiyordu.
İstiyordu istemesine amma yetmiyordu pamuk tarlalarında mevsimlik kazandığı üç kuruş para...
***
"Taşı toprağı altın" diyorlardı.
Tahta bavulunu eline alan İstanbul'un yolunu tutuyordu.
O da heveslendi.
Hem çalışıp bir yuva kurabilmek için para biriktirmek, hem de yüreğinde yaşattığı Türklük davasına hizmet edebilmek için İstanbul'un yolunu tuttu genç Bozkurt Sitemkar BAŞBOĞA...
Bilmiyordu şehadete kanat açıp uçtuğunu...
Hayallerini zihnine doldurup, uykusuz gecelerini geride bırakıp, adeta uçarak varmak istiyordu İstanbul'a...
Bir kutlu makama koşuyordu.
Melekler onu bir kutlu makama götürmek için ona eşlik ediyorlardı...
***
İstanbul'da hayallerine kavuşacaktı.
İstanbul'da davası için mücadele edecekti.
Gündüzleri çalışıp, geceleri kendisine verilen ne görev varsa dava aşkıyla üstesinden gelecekti...
Öyle de oldu...
26 Yaşındaydı...
Sırma gibi saçları, kara kaşları Yusuf yüzünü süslüyordu...
Yusuf yüzlüydü...
Hamza gibi yürekli, Ali gibi cesur ve kuvvetli...
****
Bir akşam vaktiydi.
Ülkücü arkadaşlarıyla birlikte İstanbul sokaklarının karanlığında davasını anlatan afişler yapıştırıyordu duvarlara...
Sokaklar karanlıktı.
Karanlığa pusu atmıştı kahpe kurşunlar...
Tetiğe bastıkça kahpe eller, karanlık inliyordu ihanetin çığlıklarıyla....
Bir elinde fırçası, bir elinde kovası...
Düştü malta taşlı sokağın orta yerine Sitemkar'ın görkemli bedeni...
7 Mayıs 1976...
Umudun tükendiği, sitemlerin isyana dönüştüğü gündü Adana'nın Karataş ilçesinde....
Sitemkar'ın yolunu gözleyen sevdikleri, gelen şehadet haberiyle kahpe düzene isyan ediyorlardı....
***
Şehitler kervanı artık bir fazlaydı.
Sitemkar Başboğa da onuruyla şehadet şerbetini içip, cennet yolcularının arasına katılmıştı...
Şehadetiniz mübarek olsun, mekanınız cennet olsun ey bir kutlu ÜLKÜ davası uğruna canlarını vermekten kaçınmayan Ülkü Şehitleri....
Tüm Ülkücü şehitlerimiz ve Sitemkar Başboğa'nın ruhlarına El-Fatiha!..
2 Mayıs 2016 Pazartesi
BOZKURT, gülerek gider idam sehpasına!..
Ölüm iyi gelir bazen insana.
Sevdalıdır bazı insanlar ölüme.
Vakur adımlarla yürürken olüme, güler bazı insanlar.
Ölümü selamlar adeta Bozkurt yürekli Ülkücüler.
Ölümü görürler ve mutluluk tebessümleriyle selamlarlar ölüm meleklerini.
Necip Fazıl'ın dediği gibi;
"Müjdeler olsun öleceğiz müjdeler olsun
Ölümü öldüren Rabbe secdeler olsun" der,
Ve
Yürür ölümün üzerine tatlı tebessümlerle...
***
Malatya'nın Doğanşehir ilçesinde doğmuştu bir yiğit Bozkurt.
Adını Cengiz koydular.
Ataları gibi yiğit olsun, Bozkurt yürekli olsun diye Cengiz dediler...
Hep adının ağırlığını taşıdı omuzlarında.
Yüreğinde adına layık olmanın heyecanı, gencecik bedeninde Türk - İslam düşmanlarına korku salan imanı...
20 yıl yaşadı Cengiz Baktemur.
Bir ömür 20 yıl...
Vatana asker olamadı ama yaşadığı 20 yılın her anında Milletinin askeri oldu, İslam'ın neferi oldu.
Yürüdü Cengiz yürüdü....
Tebessümüyle yıktı önündeki kahpe engelleri.
Yürüdü Cengiz yürüdü.
Aldırmadan yolundaki dikenlere, aldırmadan yüreğindeki sızılara....
***
Bir yiğit geçti bu fani dünyadan.
Ölümün sonsuz yaşama uyanmak olduğunu bilen bir yiğit.
Ölümün vuslat olduğunu,
Ölümün özgürlük olduğunu,
Ölümün kutlu bir doğuş olduğunu bilen, Bozkurt yürekli bir yiğit geçti bu yalan dünyadan...
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'ya, Peygamberimize, ırkımıza, vatanımıza, bayrağımıza söven vatansızlara sıktığı kurşunun bedelini canıyla ödediği Cengiz...
"Ben vurdum" dedi yağlı ilmeğin boynunda olduğunu bile bile...
"Ben onu vurmasaydım, o beni vuracaktı, seni vuracaktı" dedi ve şehadet müjdesini aldı zlim hakimlerden....
***
Sabah vaktiydi...
Ezanlar saba makamında gafleti uyandırıyordu.
Rüzgar saba makamında esiyordu.
Nisan yağmurlarla yıkanıyordu.
Ay güneşe uyanıyordu.
Cengiz yürüyordu.
Yürüyordu Bozkurt yürekli yiğit şehadet muştusuyla şenlenen gönlünü Allah'a teslim etmek için yürüyordu Cengiz...
Celladı bile korkarken ölümden, Cengiz gülüyordu....
Ona tebessüm eden meleklerle konuşuyordu sanki...
***
Son arzusunu sordular.
"Bayrak ve Kur'an" dedi.
Başka ne isteyebilirdi ki Bozkurt yürekli adam...
Getirdiler.
Defalarca öpüp başına koydu.
Evladını koklar gibi kokladı.
Sevdalısını öper gibi öptü.
Anasının babasının eli gibi öpüp başına koydu.
Gözleri ve tebessümleriyle celladına dönüp, "Şimdi hazırım" dedi....
***
Yağlı urganı taktılar boynuna.
Urgan değil sanki cephede kazandığı üstün hizmet madalyası boynuna takılan.
Öylesine mutlu, öylesine gururlu.
Gözlerini kapattı ve Ezan-ı Muhammediler yükselirken arş-ı alaya, meleklerin kollarında cenette yürüdü Cengiz Baktemur...
Yürüdü Cengizler,
Yürüdü Bozkurtlar,
Yürüdü Ülkücüler,
Saf saf olup bir kutlu kervan misali cennete yürüdü Ülkücü Şehitler...
***
Bu topraklarda attığımız her adım, aldığımız her nefes evvelce Ulu Tanrımız Allah-ü Teala sonra da bu kutlu şehitlerimizin sayesindedir.
Unutursak ölelim.
Unutursak tükenelim.
Unutursak kurda kuşa yem olalım...
Unutursak hainlerin kahpe pusularına düşelim...
Fatihalarla şenlendirelim kabirlerini.
YA ALLAH, BİSMİLLAH, ALLAHU EKBER!
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!
Sevdalıdır bazı insanlar ölüme.
Vakur adımlarla yürürken olüme, güler bazı insanlar.
Ölümü selamlar adeta Bozkurt yürekli Ülkücüler.
Ölümü görürler ve mutluluk tebessümleriyle selamlarlar ölüm meleklerini.
Necip Fazıl'ın dediği gibi;
"Müjdeler olsun öleceğiz müjdeler olsun
Ölümü öldüren Rabbe secdeler olsun" der,
Ve
Yürür ölümün üzerine tatlı tebessümlerle...
***
Malatya'nın Doğanşehir ilçesinde doğmuştu bir yiğit Bozkurt.
Adını Cengiz koydular.
Ataları gibi yiğit olsun, Bozkurt yürekli olsun diye Cengiz dediler...
Hep adının ağırlığını taşıdı omuzlarında.
Yüreğinde adına layık olmanın heyecanı, gencecik bedeninde Türk - İslam düşmanlarına korku salan imanı...
20 yıl yaşadı Cengiz Baktemur.
Bir ömür 20 yıl...
Vatana asker olamadı ama yaşadığı 20 yılın her anında Milletinin askeri oldu, İslam'ın neferi oldu.
Yürüdü Cengiz yürüdü....
Tebessümüyle yıktı önündeki kahpe engelleri.
Yürüdü Cengiz yürüdü.
Aldırmadan yolundaki dikenlere, aldırmadan yüreğindeki sızılara....
***
Bir yiğit geçti bu fani dünyadan.
Ölümün sonsuz yaşama uyanmak olduğunu bilen bir yiğit.
Ölümün vuslat olduğunu,
Ölümün özgürlük olduğunu,
Ölümün kutlu bir doğuş olduğunu bilen, Bozkurt yürekli bir yiğit geçti bu yalan dünyadan...
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'ya, Peygamberimize, ırkımıza, vatanımıza, bayrağımıza söven vatansızlara sıktığı kurşunun bedelini canıyla ödediği Cengiz...
"Ben vurdum" dedi yağlı ilmeğin boynunda olduğunu bile bile...
"Ben onu vurmasaydım, o beni vuracaktı, seni vuracaktı" dedi ve şehadet müjdesini aldı zlim hakimlerden....
***
Sabah vaktiydi...
Ezanlar saba makamında gafleti uyandırıyordu.
Rüzgar saba makamında esiyordu.
Nisan yağmurlarla yıkanıyordu.
Ay güneşe uyanıyordu.
Cengiz yürüyordu.
Yürüyordu Bozkurt yürekli yiğit şehadet muştusuyla şenlenen gönlünü Allah'a teslim etmek için yürüyordu Cengiz...
Celladı bile korkarken ölümden, Cengiz gülüyordu....
Ona tebessüm eden meleklerle konuşuyordu sanki...
***
Son arzusunu sordular.
"Bayrak ve Kur'an" dedi.
Başka ne isteyebilirdi ki Bozkurt yürekli adam...
Getirdiler.
Defalarca öpüp başına koydu.
Evladını koklar gibi kokladı.
Sevdalısını öper gibi öptü.
Anasının babasının eli gibi öpüp başına koydu.
Gözleri ve tebessümleriyle celladına dönüp, "Şimdi hazırım" dedi....
***
Yağlı urganı taktılar boynuna.
Urgan değil sanki cephede kazandığı üstün hizmet madalyası boynuna takılan.
Öylesine mutlu, öylesine gururlu.
Gözlerini kapattı ve Ezan-ı Muhammediler yükselirken arş-ı alaya, meleklerin kollarında cenette yürüdü Cengiz Baktemur...
Yürüdü Cengizler,
Yürüdü Bozkurtlar,
Yürüdü Ülkücüler,
Saf saf olup bir kutlu kervan misali cennete yürüdü Ülkücü Şehitler...
***
Bu topraklarda attığımız her adım, aldığımız her nefes evvelce Ulu Tanrımız Allah-ü Teala sonra da bu kutlu şehitlerimizin sayesindedir.
Unutursak ölelim.
Unutursak tükenelim.
Unutursak kurda kuşa yem olalım...
Unutursak hainlerin kahpe pusularına düşelim...
Fatihalarla şenlendirelim kabirlerini.
YA ALLAH, BİSMİLLAH, ALLAHU EKBER!
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!
26 Nisan 2016 Salı
İktidar Yolunda Bir Yalnız Adam: Devlet BAHÇELİ...
Türk Milliyetçiliği düşüncesi Türkiye'de iktidar olabilir mi?
Bu sorunun sorulması bile abesle iştigal aslında.
Türk yurdunda, Türk Devleti'nde Türk Milliyetçiliği neden iktidar olamasın?
İyi de nasıl iktidar olacağız?
Ne Başbuğ Alparslan Türkeş döneminde ne de Devlet Bahçeli döneminde iktidar olamadık.
Bunun sebepleri nedir?
"İktidar olalım" demekle iktidar olunmuyor.
İktidar olmak için ne yapmak gerekli, Ülkücüler iktidar yürüyüşünde nerede yanlış yapıyorlar!?
***
Türk siyasi sisteminde iktidara yürümenin temel kuralı lidere itaattir.
Türk siyasi sistemi lider esaslı bir siyasi sistem olduğundan dolayı birinci kural budur.
Lidere itaat etmeyen siyasi oluşumlar iktidarı rüyasında bile göremezler.
Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Hareket'i düşünelim.
MHP ve Ülkü Ocakları kuruluşundan 1980 darbesine kadar bildiğimiz anlamda pek siyaset yapma derdine düşmedi.
Sokaklarda süren mücadele öylesine çetin ve zorluydu ki TBMM çatısı altında yapılan iktidar mücadelesine pek giremedik.
***
1980 darbesinden sonra Başbuğ Alparslan Türkeş'in hapishanede olması sebebiyle Onunla talimatları ışığında kurulan Milliyetçi Çalışma Partisi ile bugün anladığımız anlamda siyasi mücadelemiz başlamış ve Türk Milliyetçiliği düşüncesinin TBMM çatısı altında politik çoğunluğu yakalama zorunluluğu ortaya çıkmıştı.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in özgürlüğüne kavuşması ile birlikte MÇP yeniden MHP oldu ve siyasi iktidar mücadelemiz yeni bir ivme kazandı.
İşte bu noktada Türk Milliyetçiliği'nin iktidar mücadelesinin temelleri atılıyordu.
Sağlam bir temelle çıkılacak yoldaki yürüyüş daha hızlı ve daha sağlam olacaktı.
Olmadı.
Yapamadık.
Beceremedik!
***
Ülkücü Gençler Derneği Genel Başkanlığı yapmış, bu davanın sembol isimlerinden, Başbuğ Türkeş'in en güvendiği isimlerden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu "Lidere itaatsizlik" hastalığının ilk ürünü olarak ortaya çıkıyordu. Yapılan ittifak ile MHP ilk kez TBMM'de gurup kurma aşamasına gelmişken Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'e ağır eleştiriler yönelterek partiden ayrıldılar.
Tehlike büyüktü.
MHP oylarını her seçimde ikiye katlıyordu.
Türk Milliyetçileri'nin iktidar yürüyüşünün ayak sesleriydi bunlar.
Türk Milleti'nin Anadolu topraklarındaki egemenliğini sona erdirmek için mücadele eden küresel güçler bunu durdurmak zorundaydılar.
Ve ilk darbeyi de Muhsin Yazıcıoğlu'nu kullanarak yaptılar.
***
MHP'nin katlanarak devam eden büyümesi Yazıcıoğlu olayına rağmen durdurulamadı.
İlk seçimde MHP yine oyunu ikiye katlamıştı.
Türk Milliyetçilerinin son başbuğu Alparslan Türkeş'in vefatı sonrasında MHP'nin başına geçen Devlet Bahçeli ile girilen ilk seçimde MHP yüzde 18 oy alarak Türk düşmanlarını şoka sokmuştu.
Her şey mükemmel gidiyordu.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in önderliğinde başlatılan siyasi iktidar yürüyüşünde artık önlenemez bir yükselişe geçmişti MHP.
Küresel güçlerin en gelişmiş silahları olan BÖL - PARÇALA - YUT taktiği devreye girmişti.
MHP'nin tarihinde en yüksek oyu alan Lider konumundaki Devlet Bahçeli'ye karşı muazzam bir muhalif hareket başlatılmıştı.
***
Arif Şirin, Ahmet Yılmaz, Tuğrul Türkeş gibi isimlerin önderliğinde "Bahçeli Düşmanlığı" tohumları ekiliyordu Ülkücü Hareket'in gönüllerine...
Partisinin oylarını yüzde 8'den yüzde 18'e kadar yükseltmesine rağmen bu kadar ağır bir eleştiri yağmuruna tutulan belki de tek liderdir Devlet Bahçeli Türkiye'de.
Herkes Devlet Bahçeli'nin hatasını arama yarışına girmiş, adeta Peygamber olmasını istiyorlardı Bahçeli'den.
Olmadı.
Peygamber olamadı Devlet Bahçeli ve elbette bir beşer olarak hatalar yaptı.
Her hatasını ortaya döken muhalifler Milliyetçi Düşünce mensuplarının bölünüp parçalanması için gerekli zemini hazırladılar.
Yeni partiler kuruldu, yeni ocaklar kuruldu, yeni akımlar oluştu.
Hepsinin ortak paydası ise Devlet Bahçeli düşmanlığı idi.
***
TÜRK'süz ve dolayısıyla MHP'siz bir YENİ TÜRKİYE hedefleyen küresel güçlerin ekonomiye yaptıkları darbeler, hükümet ortaklarıyla yaşanan sorunlar ve iç muhaliflerin çabalarıyla MHP 12 Eylül sonrasında ilk kez oylarını düşürdü ve yüzde 8'e geri döndü.
Devlet Bahçeli dışında herkes mutluydu.
İstedikleri olmuştu.
Devlet Bahçeli'yi partiden uzaklaştırmak için ellerine çok iyi fırsat geçmişti ama beceremediler.
ÜLKÜCÜ İRADE liderine sahip çıktı ve Devlet Bahçeli BİLGE LİDER olarak yeniden partinin genel başkanlığına seçildi.
Bahçeli düşmanları dolayısıyla MHP düşmanları dumura uğramışlardı.
Ancak durmak bilmiyorlardı.
MHP daha sonraki tüm seçimlerde Bahçeli düşmanı kesimin "MHP baraj altında kalacak" propagandalarına rağmen hiç baraj altında kalmadı. Başbuğ Alparslan Türkeş'in başlattığı süreci Devlet Bahçeli devam ettirdi ve MHP baraj sorunu yaşamadan TBMM çatısında kalabilen 3 partiden biri olarak Türk siyasi yaşamında yerini aldı.
***
Bilge Lider Devlet Bahçeli bu iktidar yürüyüşünde hep yalnız kaldı.
En yakınındakilerden Brütüs hançerleri yedi.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in oğulları bile Devlet Bahçeli'yi ve Ülkücüleri hançerledi.
Biz Ülkücüler ülkemizin en temiz, en dürüst, en şerefli liderlerinden biri olan Bahçeli'ye itaat etmemek için sudan sebepler yaratırken, hakkında 100'ün üzerinde yolsuzluk dosyası bulunan, devasa yolsuzluk iddiaları ile operasyonlara maruz kalan bir lidere kayıtsız şartsız itaat eden bir kesim ise, tek başına iktidar olarak kalmaya devam ediyor ülkemizde.
Şimdi kendimize şu soruları soralım ve düşünelim:
1. Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'e karşı ilk isyan ateşini yakan Muhsin Yazıcıoğlu LİDERE İTAAT EDİP partide kalsaydı ne olurdu?
2. Başbuğ ile girdiğimiz son seçimde Yazıcıoğlu partide kalsaydı yüzde 8 yerine yüzde 12 oy alır mıydık?
3. Başbuğ'a yapılan bu isyanın sebebi neydi? Başbuğ hain miydi? Başbuğ beceriksiz miydi? Başbuğ, Türk Milliyetçilerinin iktidar olmasını istemiyor muydu?
4. Devlet Bahçeli liderliğinde yüzde 18 oy almamıza rağmen başlatılan isyan ile Başbuğ'a karşı yapılan isyan arasında ne fark var?
5. Yüzde 18 oy almış bir partide, partinin sembol isimleri Devlet Bahçeli düşmanlığı yapacaklarına partiye destek olsaydılar bugün durum ne olurdu?
6. Partiyi yüzde 18'e taşımak hainlik mi? Partiyi baraj sorunu yaşamayan bir parti haline getirmek beceriksizlik mi?
7. Partinin başına hiç hata yapmayan, yani peygamber seviyesinde birini mi getireceksiniz?
Bu sorunun sorulması bile abesle iştigal aslında.
Türk yurdunda, Türk Devleti'nde Türk Milliyetçiliği neden iktidar olamasın?
İyi de nasıl iktidar olacağız?
Ne Başbuğ Alparslan Türkeş döneminde ne de Devlet Bahçeli döneminde iktidar olamadık.
Bunun sebepleri nedir?
"İktidar olalım" demekle iktidar olunmuyor.
İktidar olmak için ne yapmak gerekli, Ülkücüler iktidar yürüyüşünde nerede yanlış yapıyorlar!?
***
Türk siyasi sisteminde iktidara yürümenin temel kuralı lidere itaattir.
Türk siyasi sistemi lider esaslı bir siyasi sistem olduğundan dolayı birinci kural budur.
Lidere itaat etmeyen siyasi oluşumlar iktidarı rüyasında bile göremezler.
Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Hareket'i düşünelim.
MHP ve Ülkü Ocakları kuruluşundan 1980 darbesine kadar bildiğimiz anlamda pek siyaset yapma derdine düşmedi.
Sokaklarda süren mücadele öylesine çetin ve zorluydu ki TBMM çatısı altında yapılan iktidar mücadelesine pek giremedik.
***
1980 darbesinden sonra Başbuğ Alparslan Türkeş'in hapishanede olması sebebiyle Onunla talimatları ışığında kurulan Milliyetçi Çalışma Partisi ile bugün anladığımız anlamda siyasi mücadelemiz başlamış ve Türk Milliyetçiliği düşüncesinin TBMM çatısı altında politik çoğunluğu yakalama zorunluluğu ortaya çıkmıştı.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in özgürlüğüne kavuşması ile birlikte MÇP yeniden MHP oldu ve siyasi iktidar mücadelemiz yeni bir ivme kazandı.
İşte bu noktada Türk Milliyetçiliği'nin iktidar mücadelesinin temelleri atılıyordu.
Sağlam bir temelle çıkılacak yoldaki yürüyüş daha hızlı ve daha sağlam olacaktı.
Olmadı.
Yapamadık.
Beceremedik!
***
Ülkücü Gençler Derneği Genel Başkanlığı yapmış, bu davanın sembol isimlerinden, Başbuğ Türkeş'in en güvendiği isimlerden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu "Lidere itaatsizlik" hastalığının ilk ürünü olarak ortaya çıkıyordu. Yapılan ittifak ile MHP ilk kez TBMM'de gurup kurma aşamasına gelmişken Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'e ağır eleştiriler yönelterek partiden ayrıldılar.
Tehlike büyüktü.
MHP oylarını her seçimde ikiye katlıyordu.
Türk Milliyetçileri'nin iktidar yürüyüşünün ayak sesleriydi bunlar.
Türk Milleti'nin Anadolu topraklarındaki egemenliğini sona erdirmek için mücadele eden küresel güçler bunu durdurmak zorundaydılar.
Ve ilk darbeyi de Muhsin Yazıcıoğlu'nu kullanarak yaptılar.
***
MHP'nin katlanarak devam eden büyümesi Yazıcıoğlu olayına rağmen durdurulamadı.
İlk seçimde MHP yine oyunu ikiye katlamıştı.
Türk Milliyetçilerinin son başbuğu Alparslan Türkeş'in vefatı sonrasında MHP'nin başına geçen Devlet Bahçeli ile girilen ilk seçimde MHP yüzde 18 oy alarak Türk düşmanlarını şoka sokmuştu.
Her şey mükemmel gidiyordu.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in önderliğinde başlatılan siyasi iktidar yürüyüşünde artık önlenemez bir yükselişe geçmişti MHP.
Küresel güçlerin en gelişmiş silahları olan BÖL - PARÇALA - YUT taktiği devreye girmişti.
MHP'nin tarihinde en yüksek oyu alan Lider konumundaki Devlet Bahçeli'ye karşı muazzam bir muhalif hareket başlatılmıştı.
***
Arif Şirin, Ahmet Yılmaz, Tuğrul Türkeş gibi isimlerin önderliğinde "Bahçeli Düşmanlığı" tohumları ekiliyordu Ülkücü Hareket'in gönüllerine...
Partisinin oylarını yüzde 8'den yüzde 18'e kadar yükseltmesine rağmen bu kadar ağır bir eleştiri yağmuruna tutulan belki de tek liderdir Devlet Bahçeli Türkiye'de.
Herkes Devlet Bahçeli'nin hatasını arama yarışına girmiş, adeta Peygamber olmasını istiyorlardı Bahçeli'den.
Olmadı.
Peygamber olamadı Devlet Bahçeli ve elbette bir beşer olarak hatalar yaptı.
Her hatasını ortaya döken muhalifler Milliyetçi Düşünce mensuplarının bölünüp parçalanması için gerekli zemini hazırladılar.
Yeni partiler kuruldu, yeni ocaklar kuruldu, yeni akımlar oluştu.
Hepsinin ortak paydası ise Devlet Bahçeli düşmanlığı idi.
***
TÜRK'süz ve dolayısıyla MHP'siz bir YENİ TÜRKİYE hedefleyen küresel güçlerin ekonomiye yaptıkları darbeler, hükümet ortaklarıyla yaşanan sorunlar ve iç muhaliflerin çabalarıyla MHP 12 Eylül sonrasında ilk kez oylarını düşürdü ve yüzde 8'e geri döndü.
Devlet Bahçeli dışında herkes mutluydu.
İstedikleri olmuştu.
Devlet Bahçeli'yi partiden uzaklaştırmak için ellerine çok iyi fırsat geçmişti ama beceremediler.
ÜLKÜCÜ İRADE liderine sahip çıktı ve Devlet Bahçeli BİLGE LİDER olarak yeniden partinin genel başkanlığına seçildi.
Bahçeli düşmanları dolayısıyla MHP düşmanları dumura uğramışlardı.
Ancak durmak bilmiyorlardı.
MHP daha sonraki tüm seçimlerde Bahçeli düşmanı kesimin "MHP baraj altında kalacak" propagandalarına rağmen hiç baraj altında kalmadı. Başbuğ Alparslan Türkeş'in başlattığı süreci Devlet Bahçeli devam ettirdi ve MHP baraj sorunu yaşamadan TBMM çatısında kalabilen 3 partiden biri olarak Türk siyasi yaşamında yerini aldı.
***
Bilge Lider Devlet Bahçeli bu iktidar yürüyüşünde hep yalnız kaldı.
En yakınındakilerden Brütüs hançerleri yedi.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in oğulları bile Devlet Bahçeli'yi ve Ülkücüleri hançerledi.
Biz Ülkücüler ülkemizin en temiz, en dürüst, en şerefli liderlerinden biri olan Bahçeli'ye itaat etmemek için sudan sebepler yaratırken, hakkında 100'ün üzerinde yolsuzluk dosyası bulunan, devasa yolsuzluk iddiaları ile operasyonlara maruz kalan bir lidere kayıtsız şartsız itaat eden bir kesim ise, tek başına iktidar olarak kalmaya devam ediyor ülkemizde.
Şimdi kendimize şu soruları soralım ve düşünelim:
1. Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'e karşı ilk isyan ateşini yakan Muhsin Yazıcıoğlu LİDERE İTAAT EDİP partide kalsaydı ne olurdu?
2. Başbuğ ile girdiğimiz son seçimde Yazıcıoğlu partide kalsaydı yüzde 8 yerine yüzde 12 oy alır mıydık?
3. Başbuğ'a yapılan bu isyanın sebebi neydi? Başbuğ hain miydi? Başbuğ beceriksiz miydi? Başbuğ, Türk Milliyetçilerinin iktidar olmasını istemiyor muydu?
4. Devlet Bahçeli liderliğinde yüzde 18 oy almamıza rağmen başlatılan isyan ile Başbuğ'a karşı yapılan isyan arasında ne fark var?
5. Yüzde 18 oy almış bir partide, partinin sembol isimleri Devlet Bahçeli düşmanlığı yapacaklarına partiye destek olsaydılar bugün durum ne olurdu?
6. Partiyi yüzde 18'e taşımak hainlik mi? Partiyi baraj sorunu yaşamayan bir parti haline getirmek beceriksizlik mi?
7. Partinin başına hiç hata yapmayan, yani peygamber seviyesinde birini mi getireceksiniz?
25 Nisan 2016 Pazartesi
Ülkücülük Hukuku!
Aslında yok böyle bir değer!
Hepimizin dilinde ama hiçbirimizin yüreğinde değil Ülkücülük Hukuku!
12 Eylül Darbesi öncesinde var olan bu kutlu değer ne yazık ki, Başbuğ Alparslan Türkeş'e karşı isyan bayrağının açılmasıyla başlayan süreçte tükenmiştir.
Tek hukuk kalmıştır koltuk hukuku!
MHP çatısı altında görev yapan Ülkücülerin büyük bir kesimi sürekli olarak ilçe yönetimi olsun, il yönetimi olsun, delegelik olsun...
Hep bir hesap kitap içinde olmuşlardır.
***
Yıllardır söylerim.
Bizim en büyük hastalığımız kongre hastalığıdır.
Hemen her ilçede, her ilde durum aynıdır.
Bir kongre yapılır biter, 1 saat sonra bir sonraki kongrenin kulisleri başlar.
2 sene sonra yapılacak kongrenin kulisleri yapılan kongrenin salonundan çıkmadan başar ve bir sonraki kongreye kadar sürer gider.
Kim kimin ayağını kaydıracak?
Kimin gözü kimin koltuğunda?
Kim kime çizik atacak?
Hangi Ülkücü hangi Ülkücüye küsecek?
Hangi Ülkücü hangi Ülkücü ile barışacak?
Bu sorular ve alternatif cevaplar sürer gider...
Sonra da lafa gelince bunun adı Ülkücü Hukuku olur!
***
Bu Ülkücü Hukuku'nu halen yüreğinde taşıyabilen çok az insan kaldı.
Kendimden örnek vermek istiyorum.
Beyoğlu'nda Ülkücü Camia'da herkes bilir beni.
Bu güne kadar hiçbir şekilde bir görev talebim olmamıştır.
Hatta zamanın CHP Genel Başkanı sayın Deniz Baykal tarafından bizzat yapılan bir teklifi dava arkadaşlarımla istişare ettikten sonra "Kabul et elbette, daha sonra istifa eder partimize geçersin, bizim de bir meclis üyemiz olur" kararı sonrasında bir görev telakki ederek kabul etmişliğim de vardır.
Hatta bir kongrenin aday listesini kendi bilgisayarımda hazırlayıp, seçimlerde kullanılacak olan oy pusulalarını kendi matbaamda basıp da kendi adımın listeye konulmadığını farkedemeyecek kadar makam ve mevki düşmanı bir adamım. Bu konuyu bilenler anımsayacaktır. Oy pusulalarını salona getirdiğimde bir dostumuzun "Yahu bu listede Hoca'nın adı yok" uyarısı üzerine kalemle ismim yazılmıştı.
***
Ben davamın her görevine gönülden talibim.
Ne görev verilirse onu layıkıyla yapmaya çalışırım.
Makam teklif edilirse kabul etmem ama "Sen şu işi yapacaksın" denilirse boynum kıldan ince kalır.
En azından Beyoğlu'nda bunun aksini söyleyebilecek tek bir kişi çıkamaz Allahıma şükürler olsun.
Bugüne kadar bu dava için yaptıklarımı hiçbir zaman bir övünç vesilesi olarak dile getirmedim.
Bunu her zaman riya, ikiyüzlülük sayarım.
Davaya hizmet borcum vardır, bu borcumu ödemeye çalıştım ve çalışıyorum.
Ancak bazen anımsamak ve anımsatmak gerekiyor bazı şeyleri.
***
Selahattin Erdoğan bu dava için ne yapmıştır ve kaç kongrede "Beni şuraya yazın, beni buraya yazın" demiştir.
Ülkü Ocakları bünyesinde yıllarca genç kardeşlerimi bilgisayar kullanmaya teşvik ettim. Çok şükür bugün o teşvik ettim kardeşlerimin bir çoğu bilgisayar sektöründe hayatlarını kazanıyorlar. kitap okumayı teşvik ettim. "Sen zaman gelecek bu partide çok üst seviyelerde yönetici olacaksın" dediğim kardeşlerim çok şükür bugün o noktalara geldiler. Kaç kardeşime Kur'an okumayı öğrettim. Kaç kardeşime meslek öğrettim meslek sahibi yaptım, iş buldum.
Derdi olanın derdini paylaştım, sevinci olanın sevincine ortak oldum.
Ben Ülkücü Hukuku'na biat etmişim.
İş kurana destek oldum, alacağım olana sıkılmasın diye yolumu değiştirdim.
***
Peki o kardeşlerim ne yaptılar?
Kongrede bana çizik attılar.
Devlet Bahçeli'yi destekliyorum diye sosyal medyada arkadaşlıktan sildiler.
Bir zamanlar DYP'den gelme, devşirme dedikleri Meral Akşener'i desteklemedim diye beni ve yıllardır süren ÜLKÜCÜ HUKUKU'nu yok sayıp, kendilerine faydadan başka bir şey vermediğim kardeşlerim beni silip attılar!
Bu mudur Ülkücü Hukuku!?
Siz beni sosyal medyadan silip atabilirsiniz ama ben sizi YÜREĞİMDEN SİLİP ATAMAM değerli kardeşlerim.
Her şeyi yapın ama elinizi vicdanınızdan çekmeyin benim değerli Ülkücü kardeşlerim....
Hepimizin dilinde ama hiçbirimizin yüreğinde değil Ülkücülük Hukuku!
12 Eylül Darbesi öncesinde var olan bu kutlu değer ne yazık ki, Başbuğ Alparslan Türkeş'e karşı isyan bayrağının açılmasıyla başlayan süreçte tükenmiştir.
Tek hukuk kalmıştır koltuk hukuku!
MHP çatısı altında görev yapan Ülkücülerin büyük bir kesimi sürekli olarak ilçe yönetimi olsun, il yönetimi olsun, delegelik olsun...
Hep bir hesap kitap içinde olmuşlardır.
***
Yıllardır söylerim.
Bizim en büyük hastalığımız kongre hastalığıdır.
Hemen her ilçede, her ilde durum aynıdır.
Bir kongre yapılır biter, 1 saat sonra bir sonraki kongrenin kulisleri başlar.
2 sene sonra yapılacak kongrenin kulisleri yapılan kongrenin salonundan çıkmadan başar ve bir sonraki kongreye kadar sürer gider.
Kim kimin ayağını kaydıracak?
Kimin gözü kimin koltuğunda?
Kim kime çizik atacak?
Hangi Ülkücü hangi Ülkücüye küsecek?
Hangi Ülkücü hangi Ülkücü ile barışacak?
Bu sorular ve alternatif cevaplar sürer gider...
Sonra da lafa gelince bunun adı Ülkücü Hukuku olur!
***
Bu Ülkücü Hukuku'nu halen yüreğinde taşıyabilen çok az insan kaldı.
Kendimden örnek vermek istiyorum.
Beyoğlu'nda Ülkücü Camia'da herkes bilir beni.
Bu güne kadar hiçbir şekilde bir görev talebim olmamıştır.
Hatta zamanın CHP Genel Başkanı sayın Deniz Baykal tarafından bizzat yapılan bir teklifi dava arkadaşlarımla istişare ettikten sonra "Kabul et elbette, daha sonra istifa eder partimize geçersin, bizim de bir meclis üyemiz olur" kararı sonrasında bir görev telakki ederek kabul etmişliğim de vardır.
Hatta bir kongrenin aday listesini kendi bilgisayarımda hazırlayıp, seçimlerde kullanılacak olan oy pusulalarını kendi matbaamda basıp da kendi adımın listeye konulmadığını farkedemeyecek kadar makam ve mevki düşmanı bir adamım. Bu konuyu bilenler anımsayacaktır. Oy pusulalarını salona getirdiğimde bir dostumuzun "Yahu bu listede Hoca'nın adı yok" uyarısı üzerine kalemle ismim yazılmıştı.
***
Ben davamın her görevine gönülden talibim.
Ne görev verilirse onu layıkıyla yapmaya çalışırım.
Makam teklif edilirse kabul etmem ama "Sen şu işi yapacaksın" denilirse boynum kıldan ince kalır.
En azından Beyoğlu'nda bunun aksini söyleyebilecek tek bir kişi çıkamaz Allahıma şükürler olsun.
Bugüne kadar bu dava için yaptıklarımı hiçbir zaman bir övünç vesilesi olarak dile getirmedim.
Bunu her zaman riya, ikiyüzlülük sayarım.
Davaya hizmet borcum vardır, bu borcumu ödemeye çalıştım ve çalışıyorum.
Ancak bazen anımsamak ve anımsatmak gerekiyor bazı şeyleri.
***
Selahattin Erdoğan bu dava için ne yapmıştır ve kaç kongrede "Beni şuraya yazın, beni buraya yazın" demiştir.
Ülkü Ocakları bünyesinde yıllarca genç kardeşlerimi bilgisayar kullanmaya teşvik ettim. Çok şükür bugün o teşvik ettim kardeşlerimin bir çoğu bilgisayar sektöründe hayatlarını kazanıyorlar. kitap okumayı teşvik ettim. "Sen zaman gelecek bu partide çok üst seviyelerde yönetici olacaksın" dediğim kardeşlerim çok şükür bugün o noktalara geldiler. Kaç kardeşime Kur'an okumayı öğrettim. Kaç kardeşime meslek öğrettim meslek sahibi yaptım, iş buldum.
Derdi olanın derdini paylaştım, sevinci olanın sevincine ortak oldum.
Ben Ülkücü Hukuku'na biat etmişim.
İş kurana destek oldum, alacağım olana sıkılmasın diye yolumu değiştirdim.
***
Peki o kardeşlerim ne yaptılar?
Kongrede bana çizik attılar.
Devlet Bahçeli'yi destekliyorum diye sosyal medyada arkadaşlıktan sildiler.
Bir zamanlar DYP'den gelme, devşirme dedikleri Meral Akşener'i desteklemedim diye beni ve yıllardır süren ÜLKÜCÜ HUKUKU'nu yok sayıp, kendilerine faydadan başka bir şey vermediğim kardeşlerim beni silip attılar!
Bu mudur Ülkücü Hukuku!?
Siz beni sosyal medyadan silip atabilirsiniz ama ben sizi YÜREĞİMDEN SİLİP ATAMAM değerli kardeşlerim.
Her şeyi yapın ama elinizi vicdanınızdan çekmeyin benim değerli Ülkücü kardeşlerim....
24 Nisan 2016 Pazar
Şehit Selim Bozkurt Fendoğlu
Şehit...
Hem bir melek hem de bir şehit...
Kaç insan evladına nasip olabilir ki; böylesine kutsal vasıflar...
Düşünün bir kere.
Bir insan hem günahsız bir melek kadar tertemiz, hem de bir şehit olacak!
Bizim kutlu davamızın bir neferinden başka kimseye nasip olmaz elbette...
TÜRK'ün Türk-İslam Davası'nın en güzel fertlerinden biridir Selim Bozkurt Fendoğlu.
Çoğumuz bilmedik onu.
Çoğumuz adını bile duymadık.
Çoğumuz bir Fatiha bile okuyamadık...
***
Henüz 2 buçuk yaşındaydı.
Adını BOZKURT koydu babası.
Bozkurt olsun dedi.
Yüreği Bozkurt olsun,
Bakışları Bozkurt olsun,
Duruşu Bozkurt olsun,
Hayatı Bozkurt olsun istemişti babası ve dedesi Hamido...
Bozkurtça yaşayamadı Selim Bozkurt Fendoğlu ama Bozkurtça bir şehadeti nasip etti ulu Tanrımız Allah-u Teala...
***
Bozkurt bebek babasını bilemedi.
Anasının kokusuna doyamadı.
Dedesi Hamido'nun elinden tutup sokaklarda gezemedi.
Bir Nisan ayında,
Çiçeklerin yeniden doğduğu, Hercailerin kahpelik ettiği, Kardelenlerin inadına yaşadığı bir mevsimde yiğitler diyarı Malatya'da kahpe yüreklerin, kahpe kurşunlarına hedef oldu Bozkurt bebek...
O kokusuna doyamadığı anacığının kucağında, anasıyla birlikte şehit düştü.
Dedesi Hamido'nun "Ya Allah, Bismillah, Allahuekber" nidaları arasında her kula nasip olmayan şehadet şerbetini içiyordu Selim Bozkurt Fendoğlu...
***
Malatya kan ağlıyordu!
Hercailer kahpeliklerinden utandı, Nisan gözyaşlarından boğuldu....
Ağlıyordu Malatya...
Kan ağlıyordu Ülkücüler!
Hamido'nun heybetinden bile korkan kahpeler, hain pusularda vurmuştu Hamido'yu, gelinini ve torunlarını...
Yüreğini dinsiz şeytanlara satanlar ancak böyle kahpece vurabilirdi bir Ülkücü'yü...
Ve bir Ülkücü 2 buçuk yaşında da olsa işte böyle yiğitçe şehit olabilirdi ancak Bozkurt bebek gibi....
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'nın günahsız bir melek olarak kabullendiği Bozkurt bebek bir de "Şehit" ünvanını takıyordu o cennet kokan bedenine...
***
Ülkücü unutur mu sandınız şehit Bozkurt bebeğini!
Unutmak bize ölümün en alçakcası olsun!
Unutursak Bozkurt bebekleri,
Unutursak Hamido gibi yiğitleri aldığımız nefes bize haram olsun!
Attığımız her adımda Bozkurt bebek gelmeli gözümüzün önüne.
Koltuk, makam, mevki hırslarımız bizi içinden çıkılmaz bir cendereye aldığı vakit Bozkurt bebek ve nice şehidimizin anısı sarsın kalplerimizi.
Selim Bozkurt Fendoğlu gibi adımız BOZKURT olmasa da;
Yüreğimiz BOZKURT olsun!
Bakışlarımız BOZKURT olsun!
Duruşumuz BOZKURT olsun!
Hem bir melek hem de bir şehit...
Kaç insan evladına nasip olabilir ki; böylesine kutsal vasıflar...
Düşünün bir kere.
Bir insan hem günahsız bir melek kadar tertemiz, hem de bir şehit olacak!
Bizim kutlu davamızın bir neferinden başka kimseye nasip olmaz elbette...
TÜRK'ün Türk-İslam Davası'nın en güzel fertlerinden biridir Selim Bozkurt Fendoğlu.
Çoğumuz bilmedik onu.
Çoğumuz adını bile duymadık.
Çoğumuz bir Fatiha bile okuyamadık...
***
Henüz 2 buçuk yaşındaydı.
Adını BOZKURT koydu babası.
Bozkurt olsun dedi.
Yüreği Bozkurt olsun,
Bakışları Bozkurt olsun,
Duruşu Bozkurt olsun,
Hayatı Bozkurt olsun istemişti babası ve dedesi Hamido...
Bozkurtça yaşayamadı Selim Bozkurt Fendoğlu ama Bozkurtça bir şehadeti nasip etti ulu Tanrımız Allah-u Teala...
***
Bozkurt bebek babasını bilemedi.
Anasının kokusuna doyamadı.
Dedesi Hamido'nun elinden tutup sokaklarda gezemedi.
Bir Nisan ayında,
Çiçeklerin yeniden doğduğu, Hercailerin kahpelik ettiği, Kardelenlerin inadına yaşadığı bir mevsimde yiğitler diyarı Malatya'da kahpe yüreklerin, kahpe kurşunlarına hedef oldu Bozkurt bebek...
O kokusuna doyamadığı anacığının kucağında, anasıyla birlikte şehit düştü.
Dedesi Hamido'nun "Ya Allah, Bismillah, Allahuekber" nidaları arasında her kula nasip olmayan şehadet şerbetini içiyordu Selim Bozkurt Fendoğlu...
***
Malatya kan ağlıyordu!
Hercailer kahpeliklerinden utandı, Nisan gözyaşlarından boğuldu....
Ağlıyordu Malatya...
Kan ağlıyordu Ülkücüler!
Hamido'nun heybetinden bile korkan kahpeler, hain pusularda vurmuştu Hamido'yu, gelinini ve torunlarını...
Yüreğini dinsiz şeytanlara satanlar ancak böyle kahpece vurabilirdi bir Ülkücü'yü...
Ve bir Ülkücü 2 buçuk yaşında da olsa işte böyle yiğitçe şehit olabilirdi ancak Bozkurt bebek gibi....
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'nın günahsız bir melek olarak kabullendiği Bozkurt bebek bir de "Şehit" ünvanını takıyordu o cennet kokan bedenine...
***
Ülkücü unutur mu sandınız şehit Bozkurt bebeğini!
Unutmak bize ölümün en alçakcası olsun!
Unutursak Bozkurt bebekleri,
Unutursak Hamido gibi yiğitleri aldığımız nefes bize haram olsun!
Attığımız her adımda Bozkurt bebek gelmeli gözümüzün önüne.
Koltuk, makam, mevki hırslarımız bizi içinden çıkılmaz bir cendereye aldığı vakit Bozkurt bebek ve nice şehidimizin anısı sarsın kalplerimizi.
Selim Bozkurt Fendoğlu gibi adımız BOZKURT olmasa da;
Yüreğimiz BOZKURT olsun!
Bakışlarımız BOZKURT olsun!
Duruşumuz BOZKURT olsun!
13 Nisan 2016 Çarşamba
Ülkücülerin Siyaset sınavı ve BİR olamamak!..
Nihal Atsız ve Ziya Gökalp gibi isimlerle başlayan, Mustafa Kemal Atatürk ile büyük bir başarı kazanan TÜRK'ün Anadolu'da Varolma mücadelesi yıllar sonra Başbuğ Alparslan Türkeş önderliğinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve Ülkü Ocakları çatısı altında yeniden büyük bir mücadeleye dönüşmüştü. Bu mücadele öylesine kutlu bir mücadeleydi ki; nice yiğidimiz ömrünün henüz baharında bu kutlu mücadele için şehadet şerbetini içmekten bir an bile geri durmayacaktı...
***
Sizlere TÜRK'ün Anadolu topraklarında var olma mücadelesini daha etkili anlatabilmek için çok uç noktadan bir örnek vereceğim.
Nazım Hikmet'i hepimiz biliriz.
Hatta bir Ülkücü olarak adını duyduğumuzda irkilenlerimiz bile vardır.
Solcu...
Belki Ateist...
Olumsuz her türlü düşünceye sahip olduğumuz bir yazar Nazım Hikmet...
Bakınız Nazım Hikmet sürgünde bulunduğu yıllarda Budapeşte Radyosu'ndaki konuşmasında neler söylüyor.
"Bu gün Türkiye vatanında yapılanlar Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme çalışmalarıdır. Türk Milleti'ni yok etmek istiyorlar. Şunu biliniz ki, Türkiye'de Türk Milleti'ni yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecek"
***
Solcu olarak bildiğimiz Nazım Hikmet'in bile üstüne basarak vurguladığı Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme projesi din kisvesi altında iktidar olan Menderes ile yeniden ivme kazanmış ve hızla devam ediyordu. İslam kalkan yapılarak Türk Milleti'ni Araplaştırma projesine Türklük bilincine sahip olanlar karşı mücadele başlatsa da siyasi varlık olmadan mücadele başarıya ulaşamıyordu.
Başbuğ Alparslan Türkeş ve dava arkadaşları bu mücadeleye siyasi bir kimlik kazandırmak için önce CKMP'yi kurdular daha sonra da partinin adını MHP olarak değiştirdiler.
MHP'nin yanısıra hareketin dinamik gücünü oluşturan Ülkü Ocakları da bu tarihlerde kurulmuş ve kutlu birliktelik başlamıştı.
Bu yıllarda henüz 19 yaşında üniversite öğrencisi bir genç olan Devlet Bahçeli de öğrenimini sürdürdüğü üniversitede Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu kutlu yürüyüşün bir neferi olmuştu...
***
MHP ve Ülkü Ocakları çatısı altında verilen kutlu mücadeleyi hepimiz biliyoruz.
5 bin şehit verdik.
Nice yiğidimiz gazilik mertebesine ulaştı.
Çok çileler çekildi.
Bütün zorluklara karşı mücadele sürdü ve başarıya ulaştı.
Bu başarının en önemli etkeni Ülkücülerin BİR olabilmesiydi.
Davanın lideri Başbuğ Alparslan Türkeş'e koşulsuz bağlılık ve Türk'ün var olma mücadelesinde önemli bir başarı...
***
12 Eylül darbesi ile başlayan dönem ise, Ülkücüler için tam bir çile dönemi oldu.
Devlet'in bekası için binlerce şehit veren Ülkücüler, bu kez devletin güvenlik güçleri tarafından hapislere atılıyor, işkencele maruz kalıyor ve darağaçlarında idam ediliyordu...
Ülkücüler bu zor günleri de aştılar.
Ancak mücadele bitmemişti.
Yeniden toparlanma süreci sancılı da olsa başarılmış, MÇP'nin ardında MHP yeniden siyasi yaşama başlamış ve Ülkü Ocakları da davaya dinamizm kazandırmak için yeniden genç Bozkurtlar ile davaya hizmet kervanına katılmıştı...
***
Artık koşullar değişmiş, yeni bir dönem başlamıştı.
Yıllarca sokaklarda Türk ve İslam düşmanlarına karşı silahlı mücadele veren Ülkücüler artık bu mücadeleyi siyasi alanda sürdürecek ve Milliyetçi Hareket Partisi'ni iktidar yaparak, Türk Milleyetçiliği fikriyatını, Başbuğ Alparslan Türkeş'in 9 IŞIK doktrinini iktidar yapma mücadelesine girişecekti.
İşte bugün içinde bulunduğumuz kaos dönemi o yıllarda başlamıştı.
Sokaklarda verdiğimiz silahlı mücadele ile dolu yıllarda gösterdiğimiz birlik ve beraberlik ruhu ne yazık ki, siyasi alanda oluşmadı.
"Lidere İtaat" "Dava arkadaşına bağlılık" ilkeleri başarının anahtarı iken MHP saflarında mücadele veren Ülkü Devi abiler ayrı ayrı lider konumunda gördüler kendilerini.
***
Herkes en iyisini kendisinin bildiğini söylüyor, bu davayı buralara birlik ve beraberlik içinde taşıyanlar artık kendi içlerinde bir liderlik mücadelesi içinde bulunuyorlardı.
Bir kısım Ülkü Devi abi de 12 Eylül Cunta'sının ürünü olan Anavatan Partisi (ANAP)'nde siyaset yapmaya başlamış, MHP'nin Türk Milleti'nin umudu olacağı bir dönemde hepsi bir bir Başbuğ Alparslan Türkeş'i yalnız bırakarak kendi yolunu çizmişti.
19 Yaşında Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu davaya hizmet etmeye başlayan Devlet Bahçeli ise ne 70'li yıllardaki mücadelede ne de bu siyasi alandaki mücadelede "Lidere Sadakat" ilkesinden ödün vermemiş ve Başbuğ'un yanında olmuştur...
***
MHP'de yaşanan ayrılık rüzgarları bur türlü dinmedi.
MHP'nin gelişip büyümesinden, Türk Milleti'nin umudu olmasından çekinen güçlü iktidarlar her zaman MHP içindeki liderlik mücadelelerini körüklemiş, desteklemiştir.
Türk düşmanı medya unsurları da MHP içindeki fitne tohumlarının yeşerip gürbüzleşmesi adına ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir.
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; Ülkücülerin siyaset sınavında bizler ve ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş ülke siyaseti yapmaktan çok iç siyaset ile mücadele ettik.
Başbuğ, MÇP sonrasında MHP'nin başında ömrünün sonuna kadar muhaliflerle mücadele etmedi mi?
Başbuğ'un en güvendiği isimlerden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları tam da MHP'nin oylarının yükselmeye başladığı, yüzde 2-3'lerden yüzde 8'lere doğru hızlı bir tırmanışa geçtiği dönemlerde prtiden ayrılmalarını nasıl yorumlamak gerekir?
***
Ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş'in vefatından sonra Ülkücü İrade tarafından davanın lideri olarak seçilen Devlet Bahçeli de aynı kaderi paylaşmadı mı?
Genel Başkan olduğu andan itibaren, bugüne kadar her daim parti içi muhalefet ile mücadele etmedi mi?
MHP öyle bir hale geldi ki; Genel Merkez'den tutun da ilçe teşkilatlarına kadar sürekli kurultay hesapları yapılan, birbirlerine bağlılıkları hep kurultay ve kongre hesapları üzerinden belirlenen bir teşkilat durumuna düştük.
Bir ilçe teşkilatını düşünün.
Bir kongre yapılıyor, kongrenin bittiği anda bir sonraki kongrenin kulisleri, dedikoduları, hesapları başlıyor.
Herkes birbirinin ayağını kaydırma mücadelesinde, herkes bir iç siyaset hesapları içinde...
***
Bugün geldiğimiz noktada şunu görüyoruz:
1970'li yıllarda "Ülkücü ülkücünün öz kardeşidir" ilkesiyle tek vücut olan Ülkücüler artık "Düşmana gerek yok bizim düşmanlığımız bize yeter" noktasına gelmiştir.
Sokak mücadelesinden çıkıp, siyaset mücadelesine girdiğimiz zamandan bu yana yapamadığım tek şey, "BİR" olabilmektir.
Buna rağmen aziz milletimiz MHP'ye azımsanmayacak oranda oy vermektedir.
Millete kızmayın.
Şöyle düşünün: Bir tarafta milletin özü olan ancak kendi iç çekişmelerinden kurtulamayan, sürekli olarak birbirleriyle didişen, davanın kurucusu Başbuğ'a bile isyan eden, sürekli olarak liderlik tartışması olan, liderine itaati yalakalık olarak gören bir MHP teşkilatı var.
Bir yanda da, liderine kayıtsız şartsız itaat eden, birbirleriyle didişmeyen, derli toplu, (doğru ya da yanlış) ülke meseleleri ile milletin huzuruna çıkan bir AKP var...
Millet MHP'yi umut olarak görmek istiyor.
Millet MHP'nin ilkelerine inanıyor.
Ancak Milletimiz görmek istediği birlik ve beraberliği bir türlü göremiyor MHP teşkilatlarında.
Millet MHP'yi mecliste tutuyor ama iktidar yapmaya da cesaret edemiyor.
Biz AKP'nin tek başına iktidar olduğu şu dönemde BİRLİK olabilseydik AKP iktidarı 5 yıl önce biterdi...
***
Sizlere TÜRK'ün Anadolu topraklarında var olma mücadelesini daha etkili anlatabilmek için çok uç noktadan bir örnek vereceğim.
Nazım Hikmet'i hepimiz biliriz.
Hatta bir Ülkücü olarak adını duyduğumuzda irkilenlerimiz bile vardır.
Solcu...
Belki Ateist...
Olumsuz her türlü düşünceye sahip olduğumuz bir yazar Nazım Hikmet...
Bakınız Nazım Hikmet sürgünde bulunduğu yıllarda Budapeşte Radyosu'ndaki konuşmasında neler söylüyor.
"Bu gün Türkiye vatanında yapılanlar Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme çalışmalarıdır. Türk Milleti'ni yok etmek istiyorlar. Şunu biliniz ki, Türkiye'de Türk Milleti'ni yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecek"
***
Solcu olarak bildiğimiz Nazım Hikmet'in bile üstüne basarak vurguladığı Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme projesi din kisvesi altında iktidar olan Menderes ile yeniden ivme kazanmış ve hızla devam ediyordu. İslam kalkan yapılarak Türk Milleti'ni Araplaştırma projesine Türklük bilincine sahip olanlar karşı mücadele başlatsa da siyasi varlık olmadan mücadele başarıya ulaşamıyordu.
Başbuğ Alparslan Türkeş ve dava arkadaşları bu mücadeleye siyasi bir kimlik kazandırmak için önce CKMP'yi kurdular daha sonra da partinin adını MHP olarak değiştirdiler.
MHP'nin yanısıra hareketin dinamik gücünü oluşturan Ülkü Ocakları da bu tarihlerde kurulmuş ve kutlu birliktelik başlamıştı.
Bu yıllarda henüz 19 yaşında üniversite öğrencisi bir genç olan Devlet Bahçeli de öğrenimini sürdürdüğü üniversitede Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu kutlu yürüyüşün bir neferi olmuştu...
***
MHP ve Ülkü Ocakları çatısı altında verilen kutlu mücadeleyi hepimiz biliyoruz.
5 bin şehit verdik.
Nice yiğidimiz gazilik mertebesine ulaştı.
Çok çileler çekildi.
Bütün zorluklara karşı mücadele sürdü ve başarıya ulaştı.
Bu başarının en önemli etkeni Ülkücülerin BİR olabilmesiydi.
Davanın lideri Başbuğ Alparslan Türkeş'e koşulsuz bağlılık ve Türk'ün var olma mücadelesinde önemli bir başarı...
***
12 Eylül darbesi ile başlayan dönem ise, Ülkücüler için tam bir çile dönemi oldu.
Devlet'in bekası için binlerce şehit veren Ülkücüler, bu kez devletin güvenlik güçleri tarafından hapislere atılıyor, işkencele maruz kalıyor ve darağaçlarında idam ediliyordu...
Ülkücüler bu zor günleri de aştılar.
Ancak mücadele bitmemişti.
Yeniden toparlanma süreci sancılı da olsa başarılmış, MÇP'nin ardında MHP yeniden siyasi yaşama başlamış ve Ülkü Ocakları da davaya dinamizm kazandırmak için yeniden genç Bozkurtlar ile davaya hizmet kervanına katılmıştı...
***
Artık koşullar değişmiş, yeni bir dönem başlamıştı.
Yıllarca sokaklarda Türk ve İslam düşmanlarına karşı silahlı mücadele veren Ülkücüler artık bu mücadeleyi siyasi alanda sürdürecek ve Milliyetçi Hareket Partisi'ni iktidar yaparak, Türk Milleyetçiliği fikriyatını, Başbuğ Alparslan Türkeş'in 9 IŞIK doktrinini iktidar yapma mücadelesine girişecekti.
İşte bugün içinde bulunduğumuz kaos dönemi o yıllarda başlamıştı.
Sokaklarda verdiğimiz silahlı mücadele ile dolu yıllarda gösterdiğimiz birlik ve beraberlik ruhu ne yazık ki, siyasi alanda oluşmadı.
"Lidere İtaat" "Dava arkadaşına bağlılık" ilkeleri başarının anahtarı iken MHP saflarında mücadele veren Ülkü Devi abiler ayrı ayrı lider konumunda gördüler kendilerini.
***
Herkes en iyisini kendisinin bildiğini söylüyor, bu davayı buralara birlik ve beraberlik içinde taşıyanlar artık kendi içlerinde bir liderlik mücadelesi içinde bulunuyorlardı.
Bir kısım Ülkü Devi abi de 12 Eylül Cunta'sının ürünü olan Anavatan Partisi (ANAP)'nde siyaset yapmaya başlamış, MHP'nin Türk Milleti'nin umudu olacağı bir dönemde hepsi bir bir Başbuğ Alparslan Türkeş'i yalnız bırakarak kendi yolunu çizmişti.
19 Yaşında Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu davaya hizmet etmeye başlayan Devlet Bahçeli ise ne 70'li yıllardaki mücadelede ne de bu siyasi alandaki mücadelede "Lidere Sadakat" ilkesinden ödün vermemiş ve Başbuğ'un yanında olmuştur...
***
MHP'de yaşanan ayrılık rüzgarları bur türlü dinmedi.
MHP'nin gelişip büyümesinden, Türk Milleti'nin umudu olmasından çekinen güçlü iktidarlar her zaman MHP içindeki liderlik mücadelelerini körüklemiş, desteklemiştir.
Türk düşmanı medya unsurları da MHP içindeki fitne tohumlarının yeşerip gürbüzleşmesi adına ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir.
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; Ülkücülerin siyaset sınavında bizler ve ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş ülke siyaseti yapmaktan çok iç siyaset ile mücadele ettik.
Başbuğ, MÇP sonrasında MHP'nin başında ömrünün sonuna kadar muhaliflerle mücadele etmedi mi?
Başbuğ'un en güvendiği isimlerden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları tam da MHP'nin oylarının yükselmeye başladığı, yüzde 2-3'lerden yüzde 8'lere doğru hızlı bir tırmanışa geçtiği dönemlerde prtiden ayrılmalarını nasıl yorumlamak gerekir?
***
Ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş'in vefatından sonra Ülkücü İrade tarafından davanın lideri olarak seçilen Devlet Bahçeli de aynı kaderi paylaşmadı mı?
Genel Başkan olduğu andan itibaren, bugüne kadar her daim parti içi muhalefet ile mücadele etmedi mi?
MHP öyle bir hale geldi ki; Genel Merkez'den tutun da ilçe teşkilatlarına kadar sürekli kurultay hesapları yapılan, birbirlerine bağlılıkları hep kurultay ve kongre hesapları üzerinden belirlenen bir teşkilat durumuna düştük.
Bir ilçe teşkilatını düşünün.
Bir kongre yapılıyor, kongrenin bittiği anda bir sonraki kongrenin kulisleri, dedikoduları, hesapları başlıyor.
Herkes birbirinin ayağını kaydırma mücadelesinde, herkes bir iç siyaset hesapları içinde...
***
Bugün geldiğimiz noktada şunu görüyoruz:
1970'li yıllarda "Ülkücü ülkücünün öz kardeşidir" ilkesiyle tek vücut olan Ülkücüler artık "Düşmana gerek yok bizim düşmanlığımız bize yeter" noktasına gelmiştir.
Sokak mücadelesinden çıkıp, siyaset mücadelesine girdiğimiz zamandan bu yana yapamadığım tek şey, "BİR" olabilmektir.
Buna rağmen aziz milletimiz MHP'ye azımsanmayacak oranda oy vermektedir.
Millete kızmayın.
Şöyle düşünün: Bir tarafta milletin özü olan ancak kendi iç çekişmelerinden kurtulamayan, sürekli olarak birbirleriyle didişen, davanın kurucusu Başbuğ'a bile isyan eden, sürekli olarak liderlik tartışması olan, liderine itaati yalakalık olarak gören bir MHP teşkilatı var.
Bir yanda da, liderine kayıtsız şartsız itaat eden, birbirleriyle didişmeyen, derli toplu, (doğru ya da yanlış) ülke meseleleri ile milletin huzuruna çıkan bir AKP var...
Millet MHP'yi umut olarak görmek istiyor.
Millet MHP'nin ilkelerine inanıyor.
Ancak Milletimiz görmek istediği birlik ve beraberliği bir türlü göremiyor MHP teşkilatlarında.
Millet MHP'yi mecliste tutuyor ama iktidar yapmaya da cesaret edemiyor.
Biz AKP'nin tek başına iktidar olduğu şu dönemde BİRLİK olabilseydik AKP iktidarı 5 yıl önce biterdi...
10 Nisan 2016 Pazar
"Bahçelici" değil "Devletçiyiz" - "Türkeşçiyiz" - "Ülkücüyüz"
Hayatta en zor durum anlaşılmamaktır...
Yedi düvel bir araya toplanmış, Ülkücü Hareket'in liderine saldırıyor...
AKP
CHP
BBP
Cemaat
Bahçeli düşmanları
Türkeş düşmanları
Türk düşmanları
Alayı el birliği yapmış, söz birliği yapmış.
Tek emelleri "BAHÇELİ GİTSİN!"
Başka dertleri yok!
***
12 Eylül Darbesi ile son perdesi oynanan Türk'ün Anadolu Toprakları'ndaki varlığının silinmesi projesi tüm hızıyla devam ediyor.
Algı operasyonları yapılıyor.
Türk Milliyetçiliği Ülkü'sü "Seçim Kazanma" noktasına indirgeniyor.
Deniliyor ki; "Partinin başında durduğu sürece hiç seçim kazanamamış biri neden halen bu partinin başında?"
Diyoruz ki; "Başbuğ'da hiç seçim kazanamadı. Kazanma ihtimali bile olmadı. Hatta sandıktan tek bir bile çıksa ilkelerimizden ödün vermeyiz demişti ve biz de bu yolda Başbuğ'un emrinde olmuştuk"
Bunun üzerine derler ki; "O başka!!!"
Başka değil efendim birebir aynısı.
Ve bugün Başbuğ'un fotoğrafının arkasına gizlenenlerin Başbuğ'a karşı isyan ettiklerini de biliriz biz...
***
Kazanmak ve kaybetmek ikilemini öylesine işlediler ki, bir çok samimi Ülkücü de bu algıya yenik düştüler.
Zannediliyor ki, Bahçeli gittiği an yapılacak ilk seçimde MHP yüzde 54.3 oy yüzdesiyle tek başına iktidar olacak.
Malum algı operasyonları ve vaat edilen makam mevkilerle akılları çelinen 543 delege sayısının ilk seçimde % 54.3'e dönüşeceğini zannediyorlar, zannettiriyorlar.
Bu ne demektir?
Şu demektir:
Bugün Recep Tayyip Erdoğan'a İMAN EDEN yüzde 49.5 bir anda DEĞİŞİM rüzgarına kapılacak, beyinleri ve kalpleri MHP'ye ışınlanacak ve hepsi bir anda Ülkücü oluverecek!
Var mı böyle bir dünya gerçeği!?
***
Hepimiz biliriz.
Ülkü Ocakları kültüründe genç kardeşlerimiz öyle kapıdan girer girmez "Ülkücüyüm" diyemezler.
Ülkücüyüm derken Ülkücü şehitlerin aziz anılarından utanırlar.
Ülkücü adayıyım derler.
Bu davanın kurucusu Başbuğ Alparslan Türkeş'in 9 IŞIK ilkelerinden ikincisi olan Ülkücülük bizim için en kutlu değerlerden biridir.
Bir yanda 19 yaşından bu yana Ülkücü kimliği ile davamıza hizmet etmiş Devlet BAHÇELİ dururken, DYP, ANAP, AKP gibi partileri dolaştıktan sonra MHP'de milletvekili olan Meral Akşener'i destekleyecek değiliz.
Seçim kazanmak için Ülkücü kimliği olmayanlara bu partiyi, bu davayı teslim etmeyiz!
***
Biz; "Biz ne sağcıyız, ne solcu! Biz Türk Milliyetçisiyiz!" sözlerini söyleyen TÜRKEŞÇİYİZ!
Biz; 19 yaşında Ülkü Ocakları'ndan başlayan siyasi yaşamını hiç bir zaman eğilip bükülmeden ÜLKÜCÜ ÇİZGİ'de sürdüren ve bugün MHP'ye Genel Başkan olan, TÜRKEŞ'in bize en kutlu emaneti durumundaki DEVLET BAHÇELİCİYİZ!
Biz; Anadolu topraklarında TÜRK varlığını sonlandırmaya çalışanlara karşı yüzyıllardır süren mücadelenin son neferleri, ÜLKÜCÜLERİZ!
Biz; Türk'ün en kutsal değerlerinden biri olan DEVLET olma özelliğimizin yılmaz savunucularıyız, DEVLETÇİYİZ biz!
***
Bugün muhalif kesimin içinde bir çok samimi Ülkücü var.
Son derece haklı sebeplere dayalı olarak muhalif olmuşlardır.
Belki bir çok eleştirilerine biz de katılıyoruz.
Fakat bugün öyle bir gündür ki, parti yönetimine muhalif olma durumunu Lider Devlet BAHÇELİ üzerinde toplar ve Başbuğ'dan aldığı emaneti yaşatan ve daha üst noktalara getiren Bahçeli'yi, dolayısıyla da MHP'yi bitirmeye çalışanların safında yer alırlarsa, işte bunun vebali çok ağır olur.
Samimi muhalif Ülkücüleri biz anlıyoruz.
Siz de bizi anlayın!
Ülkü Ocakları'nda bir geçmişi olmayan birisi bu partiye lider olamaz!
Kendi seçim bölgesinde 1. sıradan aday olmasına rağmen seçilemeyen biri bu partiyi iktidara taşımaz!
Başbuğ'un sağlığında Başbuğ'a karşı siyasi mücadele veren bir hanım bu partiye lider olursa biz Başbuğ'un huzuruna nasıl çıkarız?
***
Elimizi vicdanımıza koyalım.
Başbuğ'u düşünelim.
Ülkücü şehitlerimizin ne için şehit olduklarını düşünelim.
Düşünelim ve Başbuğ'un, şehitlerimizin bize kutlu bir emaneti olan Devlet BAHÇELİ'ye sahip çıkalım...
Bizi iktidar ile kandıranların oyunlarına gelmeyelim...
Yedi düvel bir araya toplanmış, Ülkücü Hareket'in liderine saldırıyor...
AKP
CHP
BBP
Cemaat
Bahçeli düşmanları
Türkeş düşmanları
Türk düşmanları
Alayı el birliği yapmış, söz birliği yapmış.
Tek emelleri "BAHÇELİ GİTSİN!"
Başka dertleri yok!
***
12 Eylül Darbesi ile son perdesi oynanan Türk'ün Anadolu Toprakları'ndaki varlığının silinmesi projesi tüm hızıyla devam ediyor.
Algı operasyonları yapılıyor.
Türk Milliyetçiliği Ülkü'sü "Seçim Kazanma" noktasına indirgeniyor.
Deniliyor ki; "Partinin başında durduğu sürece hiç seçim kazanamamış biri neden halen bu partinin başında?"
Diyoruz ki; "Başbuğ'da hiç seçim kazanamadı. Kazanma ihtimali bile olmadı. Hatta sandıktan tek bir bile çıksa ilkelerimizden ödün vermeyiz demişti ve biz de bu yolda Başbuğ'un emrinde olmuştuk"
Bunun üzerine derler ki; "O başka!!!"
Başka değil efendim birebir aynısı.
Ve bugün Başbuğ'un fotoğrafının arkasına gizlenenlerin Başbuğ'a karşı isyan ettiklerini de biliriz biz...
***
Kazanmak ve kaybetmek ikilemini öylesine işlediler ki, bir çok samimi Ülkücü de bu algıya yenik düştüler.
Zannediliyor ki, Bahçeli gittiği an yapılacak ilk seçimde MHP yüzde 54.3 oy yüzdesiyle tek başına iktidar olacak.
Malum algı operasyonları ve vaat edilen makam mevkilerle akılları çelinen 543 delege sayısının ilk seçimde % 54.3'e dönüşeceğini zannediyorlar, zannettiriyorlar.
Bu ne demektir?
Şu demektir:
Bugün Recep Tayyip Erdoğan'a İMAN EDEN yüzde 49.5 bir anda DEĞİŞİM rüzgarına kapılacak, beyinleri ve kalpleri MHP'ye ışınlanacak ve hepsi bir anda Ülkücü oluverecek!
Var mı böyle bir dünya gerçeği!?
***
Hepimiz biliriz.
Ülkü Ocakları kültüründe genç kardeşlerimiz öyle kapıdan girer girmez "Ülkücüyüm" diyemezler.
Ülkücüyüm derken Ülkücü şehitlerin aziz anılarından utanırlar.
Ülkücü adayıyım derler.
Bu davanın kurucusu Başbuğ Alparslan Türkeş'in 9 IŞIK ilkelerinden ikincisi olan Ülkücülük bizim için en kutlu değerlerden biridir.
Bir yanda 19 yaşından bu yana Ülkücü kimliği ile davamıza hizmet etmiş Devlet BAHÇELİ dururken, DYP, ANAP, AKP gibi partileri dolaştıktan sonra MHP'de milletvekili olan Meral Akşener'i destekleyecek değiliz.
Seçim kazanmak için Ülkücü kimliği olmayanlara bu partiyi, bu davayı teslim etmeyiz!
***
Biz; "Biz ne sağcıyız, ne solcu! Biz Türk Milliyetçisiyiz!" sözlerini söyleyen TÜRKEŞÇİYİZ!
Biz; 19 yaşında Ülkü Ocakları'ndan başlayan siyasi yaşamını hiç bir zaman eğilip bükülmeden ÜLKÜCÜ ÇİZGİ'de sürdüren ve bugün MHP'ye Genel Başkan olan, TÜRKEŞ'in bize en kutlu emaneti durumundaki DEVLET BAHÇELİCİYİZ!
Biz; Anadolu topraklarında TÜRK varlığını sonlandırmaya çalışanlara karşı yüzyıllardır süren mücadelenin son neferleri, ÜLKÜCÜLERİZ!
Biz; Türk'ün en kutsal değerlerinden biri olan DEVLET olma özelliğimizin yılmaz savunucularıyız, DEVLETÇİYİZ biz!
***
Bugün muhalif kesimin içinde bir çok samimi Ülkücü var.
Son derece haklı sebeplere dayalı olarak muhalif olmuşlardır.
Belki bir çok eleştirilerine biz de katılıyoruz.
Fakat bugün öyle bir gündür ki, parti yönetimine muhalif olma durumunu Lider Devlet BAHÇELİ üzerinde toplar ve Başbuğ'dan aldığı emaneti yaşatan ve daha üst noktalara getiren Bahçeli'yi, dolayısıyla da MHP'yi bitirmeye çalışanların safında yer alırlarsa, işte bunun vebali çok ağır olur.
Samimi muhalif Ülkücüleri biz anlıyoruz.
Siz de bizi anlayın!
Ülkü Ocakları'nda bir geçmişi olmayan birisi bu partiye lider olamaz!
Kendi seçim bölgesinde 1. sıradan aday olmasına rağmen seçilemeyen biri bu partiyi iktidara taşımaz!
Başbuğ'un sağlığında Başbuğ'a karşı siyasi mücadele veren bir hanım bu partiye lider olursa biz Başbuğ'un huzuruna nasıl çıkarız?
***
Elimizi vicdanımıza koyalım.
Başbuğ'u düşünelim.
Ülkücü şehitlerimizin ne için şehit olduklarını düşünelim.
Düşünelim ve Başbuğ'un, şehitlerimizin bize kutlu bir emaneti olan Devlet BAHÇELİ'ye sahip çıkalım...
Bizi iktidar ile kandıranların oyunlarına gelmeyelim...
8 Nisan 2016 Cuma
YENİ TÜRKİYE - YENİ CHP... Şimdi de YENİ MHP mi!?
1980 DARBESİ ile başlayan YENİ TÜRKİYE oluşturma çabalarının son perdesinde Anadolu Türklüğü'nün SON KALE'si MHP üzerinde oynanan "DEĞİŞİM" adlı oyun sürüyor.
***
1983 Yılında YENİ NESİL YENİ SEÇİM sloganı ile siyonist güçler tarafından başlatılan oyunda önce bu bahsedilen YENİ NESİL ortaya çıkarıldı. Manevi değerleri sıfırlanmış, dürüstlük, ilkeler, inanç gibi değerleri sadece GALİP GELMEK üzerine kurulmuş ve "Ne mutlu Türküm diyene" düsturundan uzaklaşmış nesil Yeni Türkiye'nin oluşturulması yolundaki ilk adım olarak yetiştirilmiştir.
***
1983 Yılında YENİ NESİL YENİ SEÇİM sloganı ile siyonist güçler tarafından başlatılan oyunda önce bu bahsedilen YENİ NESİL ortaya çıkarıldı. Manevi değerleri sıfırlanmış, dürüstlük, ilkeler, inanç gibi değerleri sadece GALİP GELMEK üzerine kurulmuş ve "Ne mutlu Türküm diyene" düsturundan uzaklaşmış nesil Yeni Türkiye'nin oluşturulması yolundaki ilk adım olarak yetiştirilmiştir.
***
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu unsuru olan, Atatürk'ün partisi CHP de yenilendi. Yeni CHP bir yandan Cemaat'in sızmaları, bir yandan PKK'nın sızmaları ile yüzde 25 bandında kilitlendi ve AKP'nin alternatifi olabilme ihtimali çürütüldü.
***
Şimdi sıra MHP'de!
Ülkücü geçmişi olmayan, tam tersine Ülkücü Hareket'in Başbuğ'u Alparslan TÜRKEŞ'e karşı mücadele vermiş bir hanımefendi MHP'nin başına getirilerek, bugün iktidarın tek alternatifi olabilecek parti konumundaki MHP, YENİ MHP yapılmak istenmektedir.
***
Bir yanda 19 yaşında Ülkü Ocakları'nda bu davaya giren ve ömrünün bu noktasına kadar ÜLKÜCÜ HAREKET içinde hizmetlerini sürdüren Devlet BAHÇELİ, bir yanda 12 Eylül Cunta yönetimi tarafından hapse atılan ve hapisten çıktıktan sonra davasının başında siyasete devam eden Alparslan TÜRKEŞ'e karşı DYP saflarında mücadele eden, Başbuğ'un siyasi rakibi Meral Akşener...
***
Ülkücü Hareket bu durumu sindiremez.
Ömrünü Ülkücü Hareket'e adamış samimi Ülkücüler, Başbuğ Alparslan Türkeş'e karşı mücadele vermiş birinin bu partiye genel başkan yapılmak istenmesindeki asıl amacı görmeli ve bu oyuna dur demelidir. Oynanan bu oyunla MHP, Devlet Bahçeli öncesindeki yüzde 7-8 bandına geri çekilmek ve MHP'siz bir TBMM oluşturulmak istenmektedir.
***
Tarih bazı yanılgıları affetmez!
Bugün "MHP'yi şampiyon yapacağım" diyerek ortalığı bulandıranlar, yarın MHP küme düştüğü vakit, vazifesini layıkıyla yapmanın ğurur ve mutluluğunu yaşayacaklardır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. AKP'nin kuruluşu ve küresel güçlerin desteğiyle bir anda iktidar oluşuyla başlayan ve MHP'nin çökertilmesi amacıyla bitirilen Cemaat + Pkk + AKP koalisyonu, CHP'den sonra MHP'nin de YENİ takısını almasından sonra yeniden başlayacaktır.
***
Eğer ömrümüz yeterse ve MHP'yi dönüştürme planları tutarsa bunu hep birlikte göreceğiz ve bunun vebali çok ama çok ağır olacaktır!
31 Mart 2016 Perşembe
Hareket'in Lider'ini tanımayanlar vardı!
Etraflarına bir kısım "eski" DYP ve DP'li, bir kısım "eski" Ülkücü ve bir kısım "eskimeyen" Bahçeli düşmanı toplandı diye kendisini Ülkücü Hareket'in lideri zannedenler, Bilge Lider Devlet Bahçeli'yi tanımayanlar vardı. Kurultay delegelerinden 543 imza topladık diye kendisini Ülkücü İrade zannedenler vardı. Kendi seçim bölgesinde Devlet bahçeli tarafından 1. sıradan aday gösterilmesine rağmen seçilemediği halde "kronik" Bahçeli düşmanlığı ile kendisini Milliyetçi Hareket'in lideri zannedenler vardı. Düne kadar kendisi "Yok" iken, Devlet Bahçeli tarafından aday gösterilip, milletvekili olan, tek bir Ülkücü Ocağı'nın kapısından içeriye girmemiş olan ama Lider'i yok sayarak kendisini lider ilan edenler vardı.
***
Ve Başbuğ Alparslan Türkeş'in kutlu Türk - İslam Ülküsü sancağını devrettiği Lider Devlet Bahçeli'yi yok sayarak camiamızın en çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğu bir zamanda nifak tohumlarını ekenler de vardı. Bunların hiç birisi Adana'da yoktu.
Adana'da LİDER vardı
Adana'da Devlet BAHÇELİ vardı.
Adana'da birileri tarafından yok sayılan ÜLKÜCÜ İRADE vardı.
Adana'da "ESKİMEYEN" ÜLKÜCÜLER vardı.
Adana'da Başbuğ'un askerleri vardı.
Adana'da şehitlerimizin aziz dava arkadaşları vardı.
Adana'da MİLLET vardı!
***
Peki kim yoktu Adana'da?
Milyonlarca Ülkücü'yü yok sayarak kendilerini ÜLKÜCÜ İRADE sayan 543 imzacı yoktu.
Bu davanın liderliğine soyunanlar yoktu!
Başbuğ Alparslan Türkeş'e ihanet edenler yoktu.
Bilge Lider Devlet Bahçeli düşmanları yoktu!
Peki siz nasıl lidersiniz arkadaş!
Bir zamanlar Meral Akşener'i kastederek "Partimizi DYP ve ANAP'ın çöplüğü ve hurdalığı haline getirdiniz" sözleriyle kronik Bahçeli düşmanlığını yürüten, bugün ise aynı Meral Akşener'in MHP'ye genel başkan olması için yırtınan İsrafil Kumbasar gibi fırıldaklar da yoktu Adana'da.
***
Adana halkı Adana'da Bahçeli düşmanlarını sildi süpürdü.
Adana halkı Adana'da fitne ve fesat tohumlarını tarım ilacı kullanarak etkisiz hale getirdi.
Adana'da Adana halkı gül bahçesindeki yaban otlarını temizledi.
Adana'da Lider Devlet Bahçeli "ALAYINA" bir Türk Şamarı vurdu.
Adana'da Lider Devlet Bahçeli, Türk'ün Anadolu'daki son kalesi olan MHP'nin "yenileştirilemeyeceğini", "dizayn" edilemeyeceğini, "değişim" rüzgarında savrulamayacağını bir kez daha "ALAYINA" haykırdı.
Adana'da "ALAYININ" defteri dürülmüştür.
Bundan böyle hiç kimse etrafına 300-500 kişi toplayıp da liderlik pozları vermesin!
***
Adana'da muhteşem manzara sonrasında herkes aklını başına almalı ve bu milletin MHP'den beklentilerine kulak vermelidir. Bunca tantanaya, bunca velveleye rağmen o meydana mahşeri bir kalabalık toplayabiliyorsa Devlet BAHÇELİ, Ülkücü camiada liderlik tartışması yoktur demektir. Herkes LİDERE SADAKAT, DAVAYA SADAKATTİR diyerek, dört elle partimize sarılmalı ve gelecek ilk seçimlerde partimizin oylarını arttırmak için mücadele etmelidir. Aklın yolu birdir. BİR OLALIM, İRİ OLALIM, DİRİ OLALIM!
ALLAH BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZE ZEVAL VERMESİN!
***
Ve Başbuğ Alparslan Türkeş'in kutlu Türk - İslam Ülküsü sancağını devrettiği Lider Devlet Bahçeli'yi yok sayarak camiamızın en çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğu bir zamanda nifak tohumlarını ekenler de vardı. Bunların hiç birisi Adana'da yoktu.
Adana'da LİDER vardı
Adana'da Devlet BAHÇELİ vardı.
Adana'da birileri tarafından yok sayılan ÜLKÜCÜ İRADE vardı.
Adana'da "ESKİMEYEN" ÜLKÜCÜLER vardı.
Adana'da Başbuğ'un askerleri vardı.
Adana'da şehitlerimizin aziz dava arkadaşları vardı.
Adana'da MİLLET vardı!
***
Peki kim yoktu Adana'da?
Milyonlarca Ülkücü'yü yok sayarak kendilerini ÜLKÜCÜ İRADE sayan 543 imzacı yoktu.
Bu davanın liderliğine soyunanlar yoktu!
Başbuğ Alparslan Türkeş'e ihanet edenler yoktu.
Bilge Lider Devlet Bahçeli düşmanları yoktu!
Peki siz nasıl lidersiniz arkadaş!
Bir zamanlar Meral Akşener'i kastederek "Partimizi DYP ve ANAP'ın çöplüğü ve hurdalığı haline getirdiniz" sözleriyle kronik Bahçeli düşmanlığını yürüten, bugün ise aynı Meral Akşener'in MHP'ye genel başkan olması için yırtınan İsrafil Kumbasar gibi fırıldaklar da yoktu Adana'da.
***
Adana halkı Adana'da Bahçeli düşmanlarını sildi süpürdü.
Adana halkı Adana'da fitne ve fesat tohumlarını tarım ilacı kullanarak etkisiz hale getirdi.
Adana'da Adana halkı gül bahçesindeki yaban otlarını temizledi.
Adana'da Lider Devlet Bahçeli "ALAYINA" bir Türk Şamarı vurdu.
Adana'da Lider Devlet Bahçeli, Türk'ün Anadolu'daki son kalesi olan MHP'nin "yenileştirilemeyeceğini", "dizayn" edilemeyeceğini, "değişim" rüzgarında savrulamayacağını bir kez daha "ALAYINA" haykırdı.
Adana'da "ALAYININ" defteri dürülmüştür.
Bundan böyle hiç kimse etrafına 300-500 kişi toplayıp da liderlik pozları vermesin!
***
Adana'da muhteşem manzara sonrasında herkes aklını başına almalı ve bu milletin MHP'den beklentilerine kulak vermelidir. Bunca tantanaya, bunca velveleye rağmen o meydana mahşeri bir kalabalık toplayabiliyorsa Devlet BAHÇELİ, Ülkücü camiada liderlik tartışması yoktur demektir. Herkes LİDERE SADAKAT, DAVAYA SADAKATTİR diyerek, dört elle partimize sarılmalı ve gelecek ilk seçimlerde partimizin oylarını arttırmak için mücadele etmelidir. Aklın yolu birdir. BİR OLALIM, İRİ OLALIM, DİRİ OLALIM!
ALLAH BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZE ZEVAL VERMESİN!
23 Mart 2015 Pazartesi
Ülkücü'nün Zaferi Sokaklarda değil; Sandıkta olacaktır...
"Sokaklar Karanlık" dedi Bilge Lider Devlet Bahçeli...
Evet sokaklar bizi karanlığa götürür.
Tahrikler, provakasyonlar...
Tek amaç Ülkücü gençliği sokaklara çekmek...
Tek amaç, Ülkücüleri sandıktan uzaklaştırıp sokakların karanlığına itmek...
Sokaklarda kahpelik var...
Sokaklarda pusu var...
Sokaklarda karanlık bir gelecek var...
Ülkücü oynanan bu oyunun farkındadır...
***
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 400 Milletvekili söylemine çok dikkat etmek gerek.
AKP'nin özellikle çözüm süreci politikası sonucunda sürekli oy kaybettiği bir dönemde bu partinin 400 milletvekili alması akıl işi değildir.
Ancak bu söz altında yatan oyunlar vardır.
HDP ile yapılan pazarlıklar vardır.
Pkk ve ve bebek katili ile yapılan pazarlıklar vardır.
Şu an ülkemiz üzerinde hain emelleri olan güçlerin toplum mühendisleri çalışmalarını sürdürüyorlar.
Cumhuriyet'in kurulmasıyla başlayan bölme ve parçalama girişimleri bu hükümetle birlikte zirveye ulaşmış bulunmaktadır.
HDP'nin barajı geçme olasılığı olmamasına rağmen bağımsız aday koymaması, parti adına seçime girileceğini açıklaması ile AKP'li cumhurbaşkanının 400 milletvekili söylemi arasında güçlü bir bağ vardır.
HDP bölücülerin yoğun olduğu illerde milletvekili çıkaramazsa bütün milletvekilleri AKP'ye gidecektir.
Aksi olması durumunda da değişen bir şey olmayacak.
Her iki durumda da AKP-HDP koalisyonu 400 milletvekilini bulma çabası içinde olacak.
Şu anki anketlere göre her iki durumda da 400 milletvekili bulmaları söz konusu değil.
***
AKP-HDP koalisyonu 400 milletvekili bulmak için daha büyük oyunlar oynanması gerektiğini biliyorlar.
Bu sebeple HDP-Pkk örgütü yaptıkları saldırılarla, milletin yeniden umudu haline gelen MHP mensubu Ülkücüleri sokaklara çekmeye ve sandık çalışmalarından uzak tutmaya çalışıyorlar.
Özellikle üniversitelerde akla hayale gelmeyecek provakasyonlar yapılıyor.
Pkk marşları söyleniyor, Ülkücüleri tahrik edecek şekilde eylemler yapılıyor, AKP'nin polisleri devletimizi tehdit eden eylem ve söylemler karşısında sessiz kalıyor...
2014 yılı yerel seçimleri öncesinde hepimiz biliyoruz, Burakcan Kahramanoğlu ve Cengiz Akyıldız şehit edildiler...
Yaşanan bu olaylar sonrasında bazı kesimler "Ülkücüler Nerede!?" söylemi içine girmişler ve bizleri sokaklara çekmeye çalışmışlardır. Liderimiz Devlet Bahçeli'nin sağduyulu politikaları sayesinde bu karanlık çukura girmedik. Türlü oyunlarla MHP'yi yüzde 10'un altına düşürmeye çalışanlara da iyi bir ders verdik.
***
Şimdi bir seçim arefesindeyiz yine...
Aynı karanlık güçler yine sahneye çıktılar.
İzmir'de Fırat Çakıroğlu kardeşimizi şehit ettiler bu kez...
Durmadılar...
Her fırsatta bizleri sokaklara çekecek eylemler yaptılar.
AKP polisinin koruması altında üniversiteleri işgal ettiler.
Üniversite bahçelerinde terör örgütü marşları eşliğinde hem Ülkücülere hem devletimize hem de ordumuza tahrik içerikli sözler sarfettiler.
AKP Polisi ise, sadece seyretti bunları...
Hedefleri tekti...
MHP'nin yükselişini durdurmak, Ülkücüleri sandıktan uzaklaştırıp, sokaklara çekmek...***
Şehitler verdik, bu oyuna düşmedik...
Belki daha da şehitler vereceğiz.
Belki beni vuracaklar, belki de adını bile bilmediğimiz bir başka Ülküdaşımızı...
Tahriklerin ardı arkası kesilmeyecek.
Bir taraftan da amigoları sokaklarda bağıracak "Ülkücüler Nerede!"
Bu sorunun cevabını o karanlık sokaklarda değil, ülkemizi aydınlık yarınlara kavuşturacak olan sandıkta vereceğiz.
Gece gündüz MHP'ye 1 oy daha kazandırmak için çalışıp, tek başına iktidar yolunu açarak hain planlara, 1000 yıllık kardeşliği, kan davasına dönüştürmeye çalışanlara Türk'ün tokadını sandıkta vuracağız...***
Değerli Ülküdaşlarım;
Son seçimde 15 milyon insanımız sandığa gitmedi.
İlk hedefimiz, çeşitli bahanelerle sandığa gitmeyen bu kesim olmalı...
Çünkü bu 15 milyon insan AKP'ye oy vermeyen ancak çeşitli sebeplerle MHP'ye de oy vermeyen insanlardır.
Şimdi bu kesimi ikna etme yollarını bulmalıyız.
Onlara sandığa gitmeyerek AKP'ye hizmet ettiklerini bir şekilde anlatmalıyız.
Yaşam alanımızda bulunan herkesten 1 kereye mahsus da olsa MHP'ye oy atmalarını istemeliyiz.
İlkokul arkadaşımız,
Lise, Üniversite arkadaşımız,
Asker arkadaşımız,
İş arkadaşımız,
Amcamız,
Halamız,
Dayımız ,
Yengemiz...
Aklınıza kim geliyorsa, hemen arayın, konuşun hatır için de olsa bu sefer MHP'ye oy vermelerini isteyiniz...***
Önümüzde üç aylık bir süre var.
Bu üç aylık süre içersinde bizi sokaklara çekmek isteyenlerle uğraşırsak, ne sokakta kazanırız, ne de sandıkta.
Ancak sandık için çalışırsak, hain planları bozmamız mümkündür.
Unutmayalım:
ÜLKÜCÜ'NÜN ZAFERİ SOKAKLARDA DEĞİL; SANDIKTA OLACAKTIR...
Evet sokaklar bizi karanlığa götürür.
Tahrikler, provakasyonlar...
Tek amaç Ülkücü gençliği sokaklara çekmek...
Tek amaç, Ülkücüleri sandıktan uzaklaştırıp sokakların karanlığına itmek...
Sokaklarda kahpelik var...
Sokaklarda pusu var...
Sokaklarda karanlık bir gelecek var...
Ülkücü oynanan bu oyunun farkındadır...
***
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 400 Milletvekili söylemine çok dikkat etmek gerek.
AKP'nin özellikle çözüm süreci politikası sonucunda sürekli oy kaybettiği bir dönemde bu partinin 400 milletvekili alması akıl işi değildir.
Ancak bu söz altında yatan oyunlar vardır.
HDP ile yapılan pazarlıklar vardır.
Pkk ve ve bebek katili ile yapılan pazarlıklar vardır.
Şu an ülkemiz üzerinde hain emelleri olan güçlerin toplum mühendisleri çalışmalarını sürdürüyorlar.
Cumhuriyet'in kurulmasıyla başlayan bölme ve parçalama girişimleri bu hükümetle birlikte zirveye ulaşmış bulunmaktadır.
HDP'nin barajı geçme olasılığı olmamasına rağmen bağımsız aday koymaması, parti adına seçime girileceğini açıklaması ile AKP'li cumhurbaşkanının 400 milletvekili söylemi arasında güçlü bir bağ vardır.
HDP bölücülerin yoğun olduğu illerde milletvekili çıkaramazsa bütün milletvekilleri AKP'ye gidecektir.
Aksi olması durumunda da değişen bir şey olmayacak.
Her iki durumda da AKP-HDP koalisyonu 400 milletvekilini bulma çabası içinde olacak.
Şu anki anketlere göre her iki durumda da 400 milletvekili bulmaları söz konusu değil.
***
AKP-HDP koalisyonu 400 milletvekili bulmak için daha büyük oyunlar oynanması gerektiğini biliyorlar.
Bu sebeple HDP-Pkk örgütü yaptıkları saldırılarla, milletin yeniden umudu haline gelen MHP mensubu Ülkücüleri sokaklara çekmeye ve sandık çalışmalarından uzak tutmaya çalışıyorlar.
Özellikle üniversitelerde akla hayale gelmeyecek provakasyonlar yapılıyor.
Pkk marşları söyleniyor, Ülkücüleri tahrik edecek şekilde eylemler yapılıyor, AKP'nin polisleri devletimizi tehdit eden eylem ve söylemler karşısında sessiz kalıyor...
2014 yılı yerel seçimleri öncesinde hepimiz biliyoruz, Burakcan Kahramanoğlu ve Cengiz Akyıldız şehit edildiler...
Yaşanan bu olaylar sonrasında bazı kesimler "Ülkücüler Nerede!?" söylemi içine girmişler ve bizleri sokaklara çekmeye çalışmışlardır. Liderimiz Devlet Bahçeli'nin sağduyulu politikaları sayesinde bu karanlık çukura girmedik. Türlü oyunlarla MHP'yi yüzde 10'un altına düşürmeye çalışanlara da iyi bir ders verdik.
***
Şimdi bir seçim arefesindeyiz yine...
Aynı karanlık güçler yine sahneye çıktılar.
İzmir'de Fırat Çakıroğlu kardeşimizi şehit ettiler bu kez...
Durmadılar...
Her fırsatta bizleri sokaklara çekecek eylemler yaptılar.
AKP polisinin koruması altında üniversiteleri işgal ettiler.
Üniversite bahçelerinde terör örgütü marşları eşliğinde hem Ülkücülere hem devletimize hem de ordumuza tahrik içerikli sözler sarfettiler.
AKP Polisi ise, sadece seyretti bunları...
Hedefleri tekti...
MHP'nin yükselişini durdurmak, Ülkücüleri sandıktan uzaklaştırıp, sokaklara çekmek...***
Şehitler verdik, bu oyuna düşmedik...
Belki daha da şehitler vereceğiz.
Belki beni vuracaklar, belki de adını bile bilmediğimiz bir başka Ülküdaşımızı...
Tahriklerin ardı arkası kesilmeyecek.
Bir taraftan da amigoları sokaklarda bağıracak "Ülkücüler Nerede!"
Bu sorunun cevabını o karanlık sokaklarda değil, ülkemizi aydınlık yarınlara kavuşturacak olan sandıkta vereceğiz.
Gece gündüz MHP'ye 1 oy daha kazandırmak için çalışıp, tek başına iktidar yolunu açarak hain planlara, 1000 yıllık kardeşliği, kan davasına dönüştürmeye çalışanlara Türk'ün tokadını sandıkta vuracağız...***
Değerli Ülküdaşlarım;
Son seçimde 15 milyon insanımız sandığa gitmedi.
İlk hedefimiz, çeşitli bahanelerle sandığa gitmeyen bu kesim olmalı...
Çünkü bu 15 milyon insan AKP'ye oy vermeyen ancak çeşitli sebeplerle MHP'ye de oy vermeyen insanlardır.
Şimdi bu kesimi ikna etme yollarını bulmalıyız.
Onlara sandığa gitmeyerek AKP'ye hizmet ettiklerini bir şekilde anlatmalıyız.
Yaşam alanımızda bulunan herkesten 1 kereye mahsus da olsa MHP'ye oy atmalarını istemeliyiz.
İlkokul arkadaşımız,
Lise, Üniversite arkadaşımız,
Asker arkadaşımız,
İş arkadaşımız,
Amcamız,
Halamız,
Dayımız ,
Yengemiz...
Aklınıza kim geliyorsa, hemen arayın, konuşun hatır için de olsa bu sefer MHP'ye oy vermelerini isteyiniz...***
Önümüzde üç aylık bir süre var.
Bu üç aylık süre içersinde bizi sokaklara çekmek isteyenlerle uğraşırsak, ne sokakta kazanırız, ne de sandıkta.
Ancak sandık için çalışırsak, hain planları bozmamız mümkündür.
Unutmayalım:
ÜLKÜCÜ'NÜN ZAFERİ SOKAKLARDA DEĞİL; SANDIKTA OLACAKTIR...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















