Gezi eylemlerindeki tutumu nedeniyle son ayların en önemli gündem maddesini oluşturdu polis teşkilatımız ve polislerimiz.
Bir kesim kahraman ilan etti, bir kesim ise; katil, cani, vahşi...
Hatta öyle bir noktaya gelindi ki; nerdeyse "ne kadar çok eylemciyi bertaraf edersen o kadar çok prim alırsın" denildi polise...
Polis devlet memuru...
Bir maliye memuru gibi,
Bir postacı gibi,
Bir doktor gibi...
Amirleri ne emir verirse, yasalar ne emrediyorsa onu yapmakla mükellef...
Günlerce sokaklarda bir köşede uyumaya çalışanları gördük...
Yarım ekmek arası dönerle karnını doyurmaya çalışanlar...
Amirlerinden gaz yiyip, millete gaz sıkan polislerimiz...
Onları zaman zaman düşman gibi gördük ama bizim evlatlarımız olduklarını unuttuk...
İnsan olduklarını unuttuk, zaman zaman onlar da unuttular bunu...
***
Belli bir kesim olaylar sırasında yaşanan bir kaza sonucu şehit olan polisimizi günlerce konuştu...
"Eylemciler öldürdü" denildi. Ailesi bile "kaza" dedi...
Hep onları konuştuk...
Fakat korkunç düzeylere ulaşan polis intiharlarını hiç konuşmadık...
Kahraman diyenler de konuşmadı;
Katil diyenler de konuşmadı...
2013'ün geride bıraktığımız 10 ayında tam 35 polisimiz intihar etti...
Kayıtlara geçen intihar sebepleri tanıdık:
Borç...
Geçim sıkıntısı...
Psikolojik bozukluk...
Bu resmi nedenlerin ana kaynağı ise, polisin çalışma şartları...
***
Gecesi gündüzü yok...
Bayramı seyranı yok...
Aile yaşantısı yok...
Çocuklarıyla zaman geçirebilme imkanı yok...
"Günlerce evine gitmeyeceksin" denilse ağzını açmaya, itiraz etmeye hakkı yok...
Fazla mesai ücreti yok, düzenli çalışma saati yok...
Taşıdığı risklerin hiçbirinin karşılığı yok....
Üstüne bir de geçim sıkıntısı, borç harç gelince intihar kaçınılmaz oluyor...
Gezi eylemleri sırasında düşerek hayatını kaybeden şehit polisimizi siyasi malzeme yaparak günlerce TV programlarında konuşanlar, 35 polisimizin intihar etmesi karşısında sus pus oldular...
Gezi eyleminde şehit olduysa sürekli konuşurlar...
Çünkü yandaşlık ettikleri hükümet bundan büyük kazanım sağlar...
Hükümeti destekleyen vatandaşların yanısıra kararsız durumdaki vatandaşlarımız bile "Vay hainler polisimizi şehit ettiler" diye düşünüp hükümet yandaşı olabilirler...
Fakat intihar olayları öyle değil...
İntihar olaylarını TV ekranlarında konuşurlarsa hükümet bundan zarar görebilir...
Halk "devlet ve millet için canını ortaya koyan polisimiz bu duruma gelmiş, bu hükümet neden bir şey yapmıyor!?" diye düşünüp AKP'ye tavır alabilir düşüncesiyle polis intiharları konuşulmaz malum kesim tarafından medyada...
Bir askerimiz intihar ettiği vakit konuyu hemen sütunlarına taşıyanlar, TV ekranlarına çıkıp ordudaki disiplin kurallarının intiharlara sebep olduğunu söyleyerek orduyu pasifize eden, orduyu suçlayanların ayda 4 intihara tanıklık eden polis teşkilatı hakkında hiç bir şey söylememeleri de son derece manidardır.
***
Ayda neredeyse ortalama 4 polisimiz intihar ediyor ve hükümet sadece polisin sendikalı olmaması için çaba sarfediyor...
Genelge yayınlanıyor "Sakın ha sendikalı olmayın" deniliyor...
"Siz hakkınızı aramayın, düşünmeyin, konuşmayın sadece bizim emirlerimizi yerine getirin" deniliyor polise...
"Biz sizin yerinize sizin için en iyisini düşünürüz, sizin hakkınızı en iyi şekilde koruruz" deniliyor...
Yani "siz robotsunuz" deniliyor...
İntiharların ardı arkası kesilmiyor...
Polis intiharları ile ilgili TBMM'de Araştırma Komisyonu kurulmak isteniyor ama hükümet yanaşmıyor...
Hükümetin derdi her ay 4 polisin intihar etmesi değil....
Hükümetin uğraşacağı çok daha önemli konular var...
Mesela öğrenci yurtlarında kız öğrenciler ile erkek öğrenciler aynı merdiveni kullanıyorlarmış...
Ülkemiz için ne kadar büyük bir sorundur bu siz bilir misiniz polis efendiler!
Siz geçim sıkıntısı içinde kalıp intihar ediyorsanız edin, hükümetimiz önce bu merdiven meselesini çözecektir...
Medya'da boş durmuyor zaten...
Onlar da millete daha çok gaz sıkın diye size gaz veriyor...
Siz onların o kadar umurundasınız...
hükümet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hükümet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Kasım 2013 Çarşamba
28 Haziran 2013 Cuma
CHP Nereye Koşuyor!?
Aslına bakarsanız hiç bir yere koştuğu yok...
İki fotoğraf karesi var CHP'ye ait.
Fotoğrafın ilkinde CHP'nin yüz ifadesini görüyoruz...
Nefes nefese,
Kan ter içinde kalmış bir uzun mesafe koşucusunun yüz ifadesini görüyoruz bu fotoğrafta...
Yorgun ama inatçı,
Bitkin ama dirençli,
Bıkkın ama inançlı...
Bu fotoğrafı görünce bir vatandaş olarak umutlanıyoruz, hevesleniyoruz...
Bugünkü baskıcı AKP iktidarına karşı can siperane çalışan, koşturan bir CHP var diyoruz...
Fakat ne yazık ki aradan çok geçmeden ikinci fotoğraf karesi geliyor gözümüzün önüne...
***
İkinci fotoğraf karesine baktığımızda CHP'nin bir yol üzerinde değil;
Bir koşu bandı üzerinde koştuğunu görüyoruz...
Hedefsizce, sadece vücudunu zinde tutmak için idman yapıyormuş meğerse...
İşte bu manzara halkın bütün umutlarını tüketiyor.
Atatürk'ün partisidir,
Cumhuriyetimizin kurucularının partisidir, düşüncesiyle halen CHP'ye büyük bir sevgiyle bağlı olan halkımızın önemli bir kesiminin umutları koşu bandı üzerinde koşturup duran CHP fotoğrafını görünce adeta dipsiz bir kuyuya düşüyor...
Birinci fotoğrafla birlikte yanan bütün ışıklar sönüyor,
Umutlar yeniden karanlıklar prensinin karanlık dünyasında yok olup gidiyor.
***
Son 2 aydır yaşadığımız olaylar baktığımız vakit CHP tarafında görülen manzara ne yazık ki, budur!
AKP hükümetinin oluşturduğu gündemlerin peşine takılıp giden,
Gezi Parkı eylemlerinde ayakta kalabilme umutlarını sokaktaki vatandaşa bağlayan,
Sokak eylemlerinin büyümesi için çaba sarfeden bir CHP görüyoruz siyasi arenada...
Gezi Parkı eylemlerine destek vermesine sözümüz yok elbetteki.
Fakat Atatürk'ün kurduğu bir siyasi partinin devlet adabına uygun hareket etmesini bizim gibi tüm CHP seçmenleri de beklerdi bugünkü CHP yönetiminden.
Onlar devlet adabına uygun hareket etmektense halkın kendi kendine başlattığı bir eylemi sahiplenme ve bundan siyasi rant elde etme yolunu seçtiler.
Bu da bugünkü CHP yönetiminin beceriksizliğinin ve acizliğinin bir göstergesi olmuştur.
CHP içinde az sayıdaki samimi siyasetçiyi tenzih ederek söylemek gerekir ki, CHP'nin bugünkü yöneticileri artık kendilerine inanan halkın beklentilerini karşılamaktan çok ama çok uzaklaşmış bulunmaktadırlar...
***
Mart 2014'te yapılacak olan Yerel Seçimlerle ilgili henüz hiç bir somut çalışmasını göremedik CHP'nin...
İstanbul başta olmak üzere hiçbir Büyükşehir'de hazırlık yok...
Özellikle İstanbul'da henüz kimin aday olacağına dahi karar verebilmiş değiller...
Halkın büyük bir beklenti içinde olduğu Mustafa Sarıgül meselesini dahi çözemediler...
İstanbul'da CHP seçmeni Sarıgül konusunun bir an evvel çözümlenmesini beklerken,
CHP'li üst düzey yöneticiler farklı açıklamalar yapıyorlar...
Birisi çıkıyor Hanya diyor,
Diğeri çıkıyor Konya diyor...
Orasını burasını bilmem ama CHP yönetimi bu tutumunu sürdürürse,
CHP seçmeni ilk seçimde onlara Hanya'yı da Konya'yı da bir daha asla unutamayacakları bir ders ile öğretecektir...
***
Bugün AKP iktidarının baskıcı yönetim tarzı karşısında alternatif arayan halkın yaklaşık yüzde 40'lık bir kesimi umudunu CHP'ye bağlamışken,
CHP'li milletvekilleri ve yöneticilerinin iç çekişmelerle vakit geçirdiklerini görüyoruz.
CHP seçmeninin en çok beğendiği ve umut bağladığı siyasetçilerin ayaklarının kaydırılması girişimlerini görüyoruz...
Muharrem İnce gibi toplumun her kesiminin beğenisini kazanan bir siyasetçinin CHP içinde birilerine rahatsızlık verdiğini TBMM Gurup Başkanvekillikleri seçimlerinde net bir şekilde görebiliyoruz...
Halk baskıcı zihniyetten kurtulmanın derdine düşmüşken,
Halkın partisi olduklarını iddia edenler ne yazık ki, kendi koltuklarının derdine düşmüşlerdir...
En üst düzey yönetimden, ilçe örgütlerine kadar manzara hep aynı...
Kim kimin ayağını kaydıracak herkesin onun hesabını yapıyor...
Halkın partisi CHP ne yazıkki yöneticilerin çiftliği haline gelmiş ve halkın sorunlarını çözmeyi bırakın düşünmekten dahi aciz bir durumdadır...
***
Hal böyle olunca CHP seçmeni için iki tercih hakkı kalıyor...
Birincisi kendisini ifade eden bir siyasi söyleme sahip olan yeni bir partiye oy vermek,
İkincisi ise, sandığa gitmemek...
CHP seçmeninin önemli bir bölümü bugüne kadar sandığa gitmemeyi tercih etti...
Elbette bu tutum AKP'ye yaradı...
Bugün bunun farkına varan CHP seçmeni önümüzdeki yerel seçimlerde mutlaka sandığa gidip oyunu kullanmak istiyor...
Mevcut CHP yönetimi koşu bandından inip halkın yolunda yürümeye başlarsa bu oyları yeniden kendi hanesine yazdırabilir, aksi takdirde hem sandıktan kaçan oylar hem de bütün olanlara rağmen umutla CHP'ye verilen oylar başka bir siyasi partinin hanesine yazılacaktır...
İki fotoğraf karesi var CHP'ye ait.
Fotoğrafın ilkinde CHP'nin yüz ifadesini görüyoruz...
Nefes nefese,
Kan ter içinde kalmış bir uzun mesafe koşucusunun yüz ifadesini görüyoruz bu fotoğrafta...
Yorgun ama inatçı,
Bitkin ama dirençli,
Bıkkın ama inançlı...
Bu fotoğrafı görünce bir vatandaş olarak umutlanıyoruz, hevesleniyoruz...
Bugünkü baskıcı AKP iktidarına karşı can siperane çalışan, koşturan bir CHP var diyoruz...
Fakat ne yazık ki aradan çok geçmeden ikinci fotoğraf karesi geliyor gözümüzün önüne...
***
İkinci fotoğraf karesine baktığımızda CHP'nin bir yol üzerinde değil;
Bir koşu bandı üzerinde koştuğunu görüyoruz...
Hedefsizce, sadece vücudunu zinde tutmak için idman yapıyormuş meğerse...
İşte bu manzara halkın bütün umutlarını tüketiyor.
Atatürk'ün partisidir,
Cumhuriyetimizin kurucularının partisidir, düşüncesiyle halen CHP'ye büyük bir sevgiyle bağlı olan halkımızın önemli bir kesiminin umutları koşu bandı üzerinde koşturup duran CHP fotoğrafını görünce adeta dipsiz bir kuyuya düşüyor...
Birinci fotoğrafla birlikte yanan bütün ışıklar sönüyor,
Umutlar yeniden karanlıklar prensinin karanlık dünyasında yok olup gidiyor.
***
Son 2 aydır yaşadığımız olaylar baktığımız vakit CHP tarafında görülen manzara ne yazık ki, budur!
AKP hükümetinin oluşturduğu gündemlerin peşine takılıp giden,
Gezi Parkı eylemlerinde ayakta kalabilme umutlarını sokaktaki vatandaşa bağlayan,
Sokak eylemlerinin büyümesi için çaba sarfeden bir CHP görüyoruz siyasi arenada...
Gezi Parkı eylemlerine destek vermesine sözümüz yok elbetteki.
Fakat Atatürk'ün kurduğu bir siyasi partinin devlet adabına uygun hareket etmesini bizim gibi tüm CHP seçmenleri de beklerdi bugünkü CHP yönetiminden.
Onlar devlet adabına uygun hareket etmektense halkın kendi kendine başlattığı bir eylemi sahiplenme ve bundan siyasi rant elde etme yolunu seçtiler.
Bu da bugünkü CHP yönetiminin beceriksizliğinin ve acizliğinin bir göstergesi olmuştur.
CHP içinde az sayıdaki samimi siyasetçiyi tenzih ederek söylemek gerekir ki, CHP'nin bugünkü yöneticileri artık kendilerine inanan halkın beklentilerini karşılamaktan çok ama çok uzaklaşmış bulunmaktadırlar...
***
Mart 2014'te yapılacak olan Yerel Seçimlerle ilgili henüz hiç bir somut çalışmasını göremedik CHP'nin...
İstanbul başta olmak üzere hiçbir Büyükşehir'de hazırlık yok...
Özellikle İstanbul'da henüz kimin aday olacağına dahi karar verebilmiş değiller...
Halkın büyük bir beklenti içinde olduğu Mustafa Sarıgül meselesini dahi çözemediler...
İstanbul'da CHP seçmeni Sarıgül konusunun bir an evvel çözümlenmesini beklerken,
CHP'li üst düzey yöneticiler farklı açıklamalar yapıyorlar...
Birisi çıkıyor Hanya diyor,
Diğeri çıkıyor Konya diyor...
Orasını burasını bilmem ama CHP yönetimi bu tutumunu sürdürürse,
CHP seçmeni ilk seçimde onlara Hanya'yı da Konya'yı da bir daha asla unutamayacakları bir ders ile öğretecektir...
***
Bugün AKP iktidarının baskıcı yönetim tarzı karşısında alternatif arayan halkın yaklaşık yüzde 40'lık bir kesimi umudunu CHP'ye bağlamışken,
CHP'li milletvekilleri ve yöneticilerinin iç çekişmelerle vakit geçirdiklerini görüyoruz.
CHP seçmeninin en çok beğendiği ve umut bağladığı siyasetçilerin ayaklarının kaydırılması girişimlerini görüyoruz...
Muharrem İnce gibi toplumun her kesiminin beğenisini kazanan bir siyasetçinin CHP içinde birilerine rahatsızlık verdiğini TBMM Gurup Başkanvekillikleri seçimlerinde net bir şekilde görebiliyoruz...
Halk baskıcı zihniyetten kurtulmanın derdine düşmüşken,
Halkın partisi olduklarını iddia edenler ne yazık ki, kendi koltuklarının derdine düşmüşlerdir...
En üst düzey yönetimden, ilçe örgütlerine kadar manzara hep aynı...
Kim kimin ayağını kaydıracak herkesin onun hesabını yapıyor...
Halkın partisi CHP ne yazıkki yöneticilerin çiftliği haline gelmiş ve halkın sorunlarını çözmeyi bırakın düşünmekten dahi aciz bir durumdadır...
***
Hal böyle olunca CHP seçmeni için iki tercih hakkı kalıyor...
Birincisi kendisini ifade eden bir siyasi söyleme sahip olan yeni bir partiye oy vermek,
İkincisi ise, sandığa gitmemek...
CHP seçmeninin önemli bir bölümü bugüne kadar sandığa gitmemeyi tercih etti...
Elbette bu tutum AKP'ye yaradı...
Bugün bunun farkına varan CHP seçmeni önümüzdeki yerel seçimlerde mutlaka sandığa gidip oyunu kullanmak istiyor...
Mevcut CHP yönetimi koşu bandından inip halkın yolunda yürümeye başlarsa bu oyları yeniden kendi hanesine yazdırabilir, aksi takdirde hem sandıktan kaçan oylar hem de bütün olanlara rağmen umutla CHP'ye verilen oylar başka bir siyasi partinin hanesine yazılacaktır...
24 Haziran 2013 Pazartesi
Koalisyon hükümetlerini öcü haline getirenler!
600 yıl boyunca padişahlıkla yönetilmiş olan bir milletin torunları olarak 1923 yılında kurduğumuz "Cumhuriyet" rejimini bir türlü sindirememiş durumundayız.
Cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesi anlamı taşımaktadır.
Seçtiği temsilciler vasıtasıyla kendi kendini yönetir bu rejimde millet.
Fakat Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki CHP'li yıllarda dahil olmak üzere halk bir türlü kendi temsilcilerini seçebilmiş değildir.
Bir lider vardır.
O lider birilerini seçer.
Size de "alın sizin temsilcileriniz bunlar bunları seçin" denilir.
Siz de eliniz mahkum o seçilmiş temsilcileri onaylamak zorunda kalırsınız.
Kuruluş yıllarındaki uygulamayı "zamanın şartları" dahilinde belki hoş karşılayabiliriz.
Bir geçiş dönemi vardır ve bu geçiş döneminde alıştırma turları bu şekilde yapılmış olabilir.
O dönemleri hem yaşamamış olmamız açısından hem de 600 yıllık bir geleneğin dönüşümünün ilk adımları olması açısından çok fazla eleştiremeyebiliriz.
***
Çok partili hayata geçişle birlikte "manzara-i umumiye" değişmiyor.
Atatürk'ten sonra CHP ve Türkiye Cumhuriyeti'nin liderliğini devralan İsmet İnönü de aynı tarzı sürdürüyor.
Kendisini "Milli Şef" ilan ediyor.
Bir nevi parlamenter padişahlık rejimi hüküm sürüyor.
İsmet İnönü'nün karşısına halkın sesi olarak çıkan Adnan Menderes de aynı çizgiyi takip ediyor.
Demokrat Parti'nin tek başına iktidara gelmesi de halkın kendi kendini yönetmesi anlamına gelen Cumhuriyet rejimini gerçek anlamına taşıyamıyor.
Bizim seçeceklerimizi önce onlar seçiyor sonra bize de onaylamak düşüyor.
Mensubu bulunduğu parti içinde halkın sesini parti karar mekanizmasına duyuracak kişiler değil, parti liderinin kararlarını emme basma tulumba misali onaylayacak emir erleri seçiliyor büyük bir çoğunlukla.
Hem Atatürk ve İsmet İnönü'lü CHP dönemlerinde hem de Adnan Menderes'li DP dönemlerinde tek parti iktidarları hüküm sürüyor.
Bu dönemlerde halkın büyük kısmı memnuniyetsizlik içinde.
Hükümetlerin kararları halkın tamamını memnun etmeye bir türlü yetmiyor.
Hep yüzde 50 - yüzde 50 berabere...
Memleketin yarısı memnun yarısı memnun değil.
Bir türlü tek parti iktidarları döneminde halkın çoğunluğunu memnun etmeyi beceremiyoruz.
***
Çok partili hayatın gerçek anlamda yaşandığı 1950-1960 yılları arasındaki 10 yıllık DP iktidarı döneminde 60'a yakın idam gerçekleştirilmiş.
Basına sansürler uygulanmış.
Sürgünler gerçekleştirilmiş.
Yasaklar had safhaya çıkmış.
"Yeter! Söz Milletin" sloganıyla meydanlara çıkmış ve büyük bir çoğunlukla iktidara gelmiş olan DP hükümeti kendisine inanmayanları millet kavramının dışında tutmuş ve baskılar başlatmıştı.
Baskıların büyük bir çoğunluğu Milli Şef'in CHP iktidarı döneminde yaptığı baskılara misilleme gibiydi.
İnönü döneminde Sovyetler Birliği'ne yanaşan Türkiye Cumhuriyeti, Adnan Menderes döneminde rota değiştirip bir diğer emperyalist dünya gücü olan ABD'ye doğru yanaşmaya başlıyor.
İnönü ve Menderes dönemlerinde yaşananların sonucunda Cumhuriyet rejiminin, yani halkın kendi kendini yönetmesi rejiminin koruyucusu ve savunucusu olarak ortaya çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koyduğunu açıklıyordu.
Demokratik rejiminin aktörleri olan siyasetçilere "Siz bu demokrasi işini beceremediniz, siz bi kenara çekilin biz size bunu biraz öğretelim" denildi adeta.
Askeri cunta da aynı yolu izledi.
Halkın bir kesimine zulmedildi.
Halkın yarısının takdir ettiği siyasetçiler darağaçlarında sallandırıldı.
Adeta bir imha ekibi gibi çalıştılar.
***
1960'lı yıllar adeta geçiş dönemini yeniden yaşamak gibiydi.
Baskıcı ve otoriter rejim kendince yeniden çok partili siyasi yaşama dönmenin gayreti içindeydi.
Darbe yapmanın amacı demokrasiyi yeniden şekillendirip yaşama dahil etmek idi.
1970'li yıllara girdiğimizde halk TBMM'de daha geniş bir tabanda temsil edilmeye başlanmıştı.
Artık halk iki partiye mahkum değildi.
Uç noktalar keskinleşiyor ve kendilerine siyasi çatılar kuruyorlardı.
Bu dönemde bir döneme imzalarını atacak olan Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Süleyman Demirel ile tanışıyordu halkımız.
Ülkemizin yeni liderleri bu isimlerdi 1970'li yıllarda.
Sadece 4 isim mi?
Elbette hayır...
Behice Boran
Turhan Feyzioğlu
Ferruh Bozbeyli gibi isimleri de unutmamak lazım.
Halkın iradesi bölünerek daha geniş bir tabanda meclise yansıyordu.
Bölünme olsa da sistem değişmiyordu.
Halkın yine kendi temsilcilerini değil,
Kendilerine adına liderler tarafından tespit edilmiş, yani kendileri adına seçilmiş isimleri kendi temsilcileri olarak onaylamakla yükümlü tutuluyordu.
Demokrasiden anladığımız hep bu olmuştu anlayacağınız....
***
1970'li yıllarda ülkemiz koalisyon hükümetleri ile tanıştı.
Yani farklı partilerin bir araya gelerek oluşturdukları hükümetler.
Sağ - Sol partilerin cepheler kurduğu bir dönem...
Sağ partiler birbirleriyle,
Sol partiler birbirleriyle koalisyon ortaklıkları yapıyor fakat hükümetlerin ömrü çok kısa oluyordu.
Bir zamanlar CHP içinde bir arada mücadele verenler şimdi kendi partilerinin çatısı altında CHP ile anlaşamıyorlar;
Bir zamanlar DP içinde bir arada mücadele edenler, şimdi kendi partilerinin Adalep Partisi ile anlaşamıyorlardı.
Halbuki 10 yıl öncesinde hepsi aynı düşüncede idiler...
Koalisyon hükümetleri döneminde anarşi sokaklara hakim olmuş, sol terör örgütleri memeleketin bir çok yerinde kurtarılmış bölgeler oluşturmuş, bir çok mahalle ve beldede kömünizm rejimi ilan edilmiş, yokluk, kıtlık, karaborsa almış başını gitmişti.
1960 darbesi öncesinde birbirleriyle iktidar mücadelesi yapanlar anlaşılan o darbeden ders almamışlardı.
Onların yani koalisyon hükümetlerini uzlaşmaz tutumlarıyla bir öcü haline getirenlerin bu hali halkın rejiminin koruyucusu ve savunucusu olan TSK'yı bir kez daha görev başına gelmek durumunda bırakmıştı.
12 Eylül 1980 darbesini yapan Kenan Evren önceki darbeciler kadar gaddar davranıp bir imha çalışması yapmadı.
En azından siyasi aktörleri ortadan kaldırmak gibi bir vazife biçmedi kendisine.
İdamlar yapıldı.
Zindanlarda işkenceler en acımasız şekilde sürdü...
***
12 Eylül cuntacıları halkı iyi analiz ettiler.
"Bu halkı başı boş bırakırsak ya davulcuyu seçer ya da zurnacıyı" dediler ve hazırladıkları anayasada bir takım tedbirler aldılar.
Bu tedbirlerin en önemlisi de baraj sistemi idi.
Seçimlerde kullanılan oyların yüzde 10'unu alamayanlar milletin meclisinde temsil edilemeyeceklerdi.
Yani yüzde 10'un altında kalan halk yok sayılacaktı.
Aslında halkın kendisi de bu sistemi pek beğenmişti.
Beğenmeseydi 12 Eylül Anayası'na yüzde 92 kabul oyu verir miydi?
Baraj sisteminin ilk nimetlerini yiyen Turgut Özal oldu.
Turgut Özal'ın kurduğu Anavatan Partisi yine büyük bir çoğunlukla tek parti iktidarı koltuğuna oturmuştu.
Onların yürüttükleri politikanın da İnönü ve Menderes iktidarlarından farkı yoktu.
Kendilerine inananlara sınırsız özgürlük;
Kendilerine inanmayanları yok saymak...
12 Eylül rejiminin ürünü olan ANAP döneminde de manzara-i umumiye değişmedi...
Halk kendi temsilcileri yine kendisi seçemedi.
Özal'ın ya da diğer liderlerin seçtiklerini onaylamak zorunda kaldık...
***
Özal'ın 10 yıl tek başına hüküm süren ANAP'ını tarihe gömen halk yeniden koalisyonu denemek istedi.
Halk tek başına iktirdarları bir türlü sevememişti.
1970'li yıllarda yaşanan acılara rağmen ANAP'ın ardında yeniden koalisyon işareti veren halk yine dumura uğramıştı.
Siyasi liderlerin sultasının sürdüğü partiler bir türlü uzun soluklu koalisyon hükümetleri oluşturamadılar.
Halkın umut ettiği uzlaşmayı bir türlü sağlayamayan siyasetçiler halkı yeniden tek parti iktidarının kucağına itiyor ve Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi'ni tek başına iktidara taşıyorlardı.
Halkın en yumuşak karnı olan dini duygularını da kullanarak güçlü bir şekilde iktidarını sürdüren DP ve ANAP'ın ömründen daha uzun bir ömre sahip olacağa benziyor.
Halk bugüne kadar kendilerine koalisyon hükümetlerini öcü gibi gösterenleri bir daha iktidara taşımak istemiyor.
"Baskıcı rejime rağmen istikrar iyidir" düşüncesi halkın büyük bir kesiminde hakim durumdadır.
Son tek parti iktidarı olan ANAP iktidarı sonrasında son kez koalisyon denemesi yapan halkımız tekrar hüsrana uğrayınca artık yoğurdu üfleyerek yiyecek gibi görünüyor.
***
Şu an AKP'den sonra Türk siyasi yaşamının en önemli iki aktörü olan MHP ve CHP'nin bu noktada iktidara gelme şanslarının tüm yaşananlara çok az olduğunu söylemek için müneccim olmaya gerek yok
Görünen köy kılavuz istemez.
Halk öncelikle istikrar istiyor.
Sonra da kendi değerlerine saygı duyulmasını istiyor.
AKP bunu yapıyor mu!?
Biz yapmadığını düşünüyoruz.
Halkı kandırdığını düşünüyoruz.
Ancak AKP'yi tek başına iktidara taşıyan halkın büyük bir çoğunluğu bizim gibi düşünmüyor.
Biz ne dersek diyelim bu gerçeği değiştiremeyeceğiz.
MHP ve CHP bu noktada çalışmalarını yoğunlaştırmalı ve halkı yeniden ikna etmeyi başarmalıdırlar.
Aksi takdirde tek parti iktidarının "ben yaparım olur" tarzındaki siyasi tavrı ülkemizi büyük bir uçurumun eşiğine getirecektir.
Cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesi anlamı taşımaktadır.
Seçtiği temsilciler vasıtasıyla kendi kendini yönetir bu rejimde millet.
Fakat Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki CHP'li yıllarda dahil olmak üzere halk bir türlü kendi temsilcilerini seçebilmiş değildir.
Bir lider vardır.
O lider birilerini seçer.
Size de "alın sizin temsilcileriniz bunlar bunları seçin" denilir.
Siz de eliniz mahkum o seçilmiş temsilcileri onaylamak zorunda kalırsınız.
Kuruluş yıllarındaki uygulamayı "zamanın şartları" dahilinde belki hoş karşılayabiliriz.
Bir geçiş dönemi vardır ve bu geçiş döneminde alıştırma turları bu şekilde yapılmış olabilir.
O dönemleri hem yaşamamış olmamız açısından hem de 600 yıllık bir geleneğin dönüşümünün ilk adımları olması açısından çok fazla eleştiremeyebiliriz.
***
Çok partili hayata geçişle birlikte "manzara-i umumiye" değişmiyor.
Atatürk'ten sonra CHP ve Türkiye Cumhuriyeti'nin liderliğini devralan İsmet İnönü de aynı tarzı sürdürüyor.
Kendisini "Milli Şef" ilan ediyor.
Bir nevi parlamenter padişahlık rejimi hüküm sürüyor.
İsmet İnönü'nün karşısına halkın sesi olarak çıkan Adnan Menderes de aynı çizgiyi takip ediyor.
Demokrat Parti'nin tek başına iktidara gelmesi de halkın kendi kendini yönetmesi anlamına gelen Cumhuriyet rejimini gerçek anlamına taşıyamıyor.
Bizim seçeceklerimizi önce onlar seçiyor sonra bize de onaylamak düşüyor.
Mensubu bulunduğu parti içinde halkın sesini parti karar mekanizmasına duyuracak kişiler değil, parti liderinin kararlarını emme basma tulumba misali onaylayacak emir erleri seçiliyor büyük bir çoğunlukla.
Hem Atatürk ve İsmet İnönü'lü CHP dönemlerinde hem de Adnan Menderes'li DP dönemlerinde tek parti iktidarları hüküm sürüyor.
Bu dönemlerde halkın büyük kısmı memnuniyetsizlik içinde.
Hükümetlerin kararları halkın tamamını memnun etmeye bir türlü yetmiyor.
Hep yüzde 50 - yüzde 50 berabere...
Memleketin yarısı memnun yarısı memnun değil.
Bir türlü tek parti iktidarları döneminde halkın çoğunluğunu memnun etmeyi beceremiyoruz.
***
Çok partili hayatın gerçek anlamda yaşandığı 1950-1960 yılları arasındaki 10 yıllık DP iktidarı döneminde 60'a yakın idam gerçekleştirilmiş.
Basına sansürler uygulanmış.
Sürgünler gerçekleştirilmiş.
Yasaklar had safhaya çıkmış.
"Yeter! Söz Milletin" sloganıyla meydanlara çıkmış ve büyük bir çoğunlukla iktidara gelmiş olan DP hükümeti kendisine inanmayanları millet kavramının dışında tutmuş ve baskılar başlatmıştı.
Baskıların büyük bir çoğunluğu Milli Şef'in CHP iktidarı döneminde yaptığı baskılara misilleme gibiydi.
İnönü döneminde Sovyetler Birliği'ne yanaşan Türkiye Cumhuriyeti, Adnan Menderes döneminde rota değiştirip bir diğer emperyalist dünya gücü olan ABD'ye doğru yanaşmaya başlıyor.
İnönü ve Menderes dönemlerinde yaşananların sonucunda Cumhuriyet rejiminin, yani halkın kendi kendini yönetmesi rejiminin koruyucusu ve savunucusu olarak ortaya çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koyduğunu açıklıyordu.
Demokratik rejiminin aktörleri olan siyasetçilere "Siz bu demokrasi işini beceremediniz, siz bi kenara çekilin biz size bunu biraz öğretelim" denildi adeta.
Askeri cunta da aynı yolu izledi.
Halkın bir kesimine zulmedildi.
Halkın yarısının takdir ettiği siyasetçiler darağaçlarında sallandırıldı.
Adeta bir imha ekibi gibi çalıştılar.
***
1960'lı yıllar adeta geçiş dönemini yeniden yaşamak gibiydi.
Baskıcı ve otoriter rejim kendince yeniden çok partili siyasi yaşama dönmenin gayreti içindeydi.
Darbe yapmanın amacı demokrasiyi yeniden şekillendirip yaşama dahil etmek idi.
1970'li yıllara girdiğimizde halk TBMM'de daha geniş bir tabanda temsil edilmeye başlanmıştı.
Artık halk iki partiye mahkum değildi.
Uç noktalar keskinleşiyor ve kendilerine siyasi çatılar kuruyorlardı.
Bu dönemde bir döneme imzalarını atacak olan Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Süleyman Demirel ile tanışıyordu halkımız.
Ülkemizin yeni liderleri bu isimlerdi 1970'li yıllarda.
Sadece 4 isim mi?
Elbette hayır...
Behice Boran
Turhan Feyzioğlu
Ferruh Bozbeyli gibi isimleri de unutmamak lazım.
Halkın iradesi bölünerek daha geniş bir tabanda meclise yansıyordu.
Bölünme olsa da sistem değişmiyordu.
Halkın yine kendi temsilcilerini değil,
Kendilerine adına liderler tarafından tespit edilmiş, yani kendileri adına seçilmiş isimleri kendi temsilcileri olarak onaylamakla yükümlü tutuluyordu.
Demokrasiden anladığımız hep bu olmuştu anlayacağınız....
***
1970'li yıllarda ülkemiz koalisyon hükümetleri ile tanıştı.
Yani farklı partilerin bir araya gelerek oluşturdukları hükümetler.
Sağ - Sol partilerin cepheler kurduğu bir dönem...
Sağ partiler birbirleriyle,
Sol partiler birbirleriyle koalisyon ortaklıkları yapıyor fakat hükümetlerin ömrü çok kısa oluyordu.
Bir zamanlar CHP içinde bir arada mücadele verenler şimdi kendi partilerinin çatısı altında CHP ile anlaşamıyorlar;
Bir zamanlar DP içinde bir arada mücadele edenler, şimdi kendi partilerinin Adalep Partisi ile anlaşamıyorlardı.
Halbuki 10 yıl öncesinde hepsi aynı düşüncede idiler...
Koalisyon hükümetleri döneminde anarşi sokaklara hakim olmuş, sol terör örgütleri memeleketin bir çok yerinde kurtarılmış bölgeler oluşturmuş, bir çok mahalle ve beldede kömünizm rejimi ilan edilmiş, yokluk, kıtlık, karaborsa almış başını gitmişti.
1960 darbesi öncesinde birbirleriyle iktidar mücadelesi yapanlar anlaşılan o darbeden ders almamışlardı.
Onların yani koalisyon hükümetlerini uzlaşmaz tutumlarıyla bir öcü haline getirenlerin bu hali halkın rejiminin koruyucusu ve savunucusu olan TSK'yı bir kez daha görev başına gelmek durumunda bırakmıştı.
12 Eylül 1980 darbesini yapan Kenan Evren önceki darbeciler kadar gaddar davranıp bir imha çalışması yapmadı.
En azından siyasi aktörleri ortadan kaldırmak gibi bir vazife biçmedi kendisine.
İdamlar yapıldı.
Zindanlarda işkenceler en acımasız şekilde sürdü...
***
12 Eylül cuntacıları halkı iyi analiz ettiler.
"Bu halkı başı boş bırakırsak ya davulcuyu seçer ya da zurnacıyı" dediler ve hazırladıkları anayasada bir takım tedbirler aldılar.
Bu tedbirlerin en önemlisi de baraj sistemi idi.
Seçimlerde kullanılan oyların yüzde 10'unu alamayanlar milletin meclisinde temsil edilemeyeceklerdi.
Yani yüzde 10'un altında kalan halk yok sayılacaktı.
Aslında halkın kendisi de bu sistemi pek beğenmişti.
Beğenmeseydi 12 Eylül Anayası'na yüzde 92 kabul oyu verir miydi?
Baraj sisteminin ilk nimetlerini yiyen Turgut Özal oldu.
Turgut Özal'ın kurduğu Anavatan Partisi yine büyük bir çoğunlukla tek parti iktidarı koltuğuna oturmuştu.
Onların yürüttükleri politikanın da İnönü ve Menderes iktidarlarından farkı yoktu.
Kendilerine inananlara sınırsız özgürlük;
Kendilerine inanmayanları yok saymak...
12 Eylül rejiminin ürünü olan ANAP döneminde de manzara-i umumiye değişmedi...
Halk kendi temsilcileri yine kendisi seçemedi.
Özal'ın ya da diğer liderlerin seçtiklerini onaylamak zorunda kaldık...
***
Özal'ın 10 yıl tek başına hüküm süren ANAP'ını tarihe gömen halk yeniden koalisyonu denemek istedi.
Halk tek başına iktirdarları bir türlü sevememişti.
1970'li yıllarda yaşanan acılara rağmen ANAP'ın ardında yeniden koalisyon işareti veren halk yine dumura uğramıştı.
Siyasi liderlerin sultasının sürdüğü partiler bir türlü uzun soluklu koalisyon hükümetleri oluşturamadılar.
Halkın umut ettiği uzlaşmayı bir türlü sağlayamayan siyasetçiler halkı yeniden tek parti iktidarının kucağına itiyor ve Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi'ni tek başına iktidara taşıyorlardı.
Halkın en yumuşak karnı olan dini duygularını da kullanarak güçlü bir şekilde iktidarını sürdüren DP ve ANAP'ın ömründen daha uzun bir ömre sahip olacağa benziyor.
Halk bugüne kadar kendilerine koalisyon hükümetlerini öcü gibi gösterenleri bir daha iktidara taşımak istemiyor.
"Baskıcı rejime rağmen istikrar iyidir" düşüncesi halkın büyük bir kesiminde hakim durumdadır.
Son tek parti iktidarı olan ANAP iktidarı sonrasında son kez koalisyon denemesi yapan halkımız tekrar hüsrana uğrayınca artık yoğurdu üfleyerek yiyecek gibi görünüyor.
***
Şu an AKP'den sonra Türk siyasi yaşamının en önemli iki aktörü olan MHP ve CHP'nin bu noktada iktidara gelme şanslarının tüm yaşananlara çok az olduğunu söylemek için müneccim olmaya gerek yok
Görünen köy kılavuz istemez.
Halk öncelikle istikrar istiyor.
Sonra da kendi değerlerine saygı duyulmasını istiyor.
AKP bunu yapıyor mu!?
Biz yapmadığını düşünüyoruz.
Halkı kandırdığını düşünüyoruz.
Ancak AKP'yi tek başına iktidara taşıyan halkın büyük bir çoğunluğu bizim gibi düşünmüyor.
Biz ne dersek diyelim bu gerçeği değiştiremeyeceğiz.
MHP ve CHP bu noktada çalışmalarını yoğunlaştırmalı ve halkı yeniden ikna etmeyi başarmalıdırlar.
Aksi takdirde tek parti iktidarının "ben yaparım olur" tarzındaki siyasi tavrı ülkemizi büyük bir uçurumun eşiğine getirecektir.
10 Haziran 2013 Pazartesi
Gezi Parkı ahalisi diyor ki...
İster evde oturan yüzde 50 olun,
İster sokağa çıkan yüzde 50...
Ne olursanız olun, mutlaka ama mutlaka Gezi Parkı Direnişçilerini tanıyın...
Tanımadan karar vermeyin...
Tanımadan yorum yapmayın...
Tanımadan fikir yürütmeyin...
Tanımadan cehennemin kapısını açıp kıçlarına tekmeyi yapıştırmayın..
Mutlaka tanıyın...
Bir gün sessiz sedasız çıkın Gezi Parkı'na ve oranın ruhunu tanımaya çalışın...
Gezi Parkı ahalisini tanıdıkça eminim fikirleriniz daha sağlıklı olacaktır...
***
Evet çoğunun dediği gibi "3-5 ağaç" meselesiydi onların meselesi...
Kısa sürede o "3-5" ağaç meselesi "benim meselem" oldu...
Neydi benim meselem!?
Başbakanın hükümetin açma-kapama ücreti adı altında yapılan soyguna duyarsız kalması...
Sonra Ahmet'in meselesi oldu...
Neydi Ahmet'in meselesi!?
Türkiye'de açlık sınırının altındaki asgari ücretle zengine kölelik etmek...
Sonra Zeynep'in meselesi oldu!
Neydi Zeynep'in meselesi?
Yeni doğmuş bebeğine pişik yapmayan çocuk bezi alamayışıydı...
Sonra Özgür'ün meselesi oldu.
Neydi Özgür'ün meselesi?
Üniversite'de okuyabilmek için aynı zamanda çalışmak zorunda kalmasıydı...
Sonra Ayça'nın meselesi oldu.
Neydi Ayça'nın meselesi?
Üniversite'de özgürce düşüncelerini dile getiremiyor olmasıydı...
Sonra esnaf Rıza'nın meselesi oldu...
Neydi esnaf Rıza'nın meselesi?
AVM'ler ve Dev Marketlerin mantar gibi çoğalması sonucu küçük dükkanının kepenklerine kilit vurmasıydı...
Sonra Hasan'ın meselesi oldu.
Neydi Hasan'ın meselesi?
Şehide kelle, teröristbaşına sayın diyen bir başbakanın olmasıydı...
Sonra Mehmet'in meselesi oldu.
Neydi Mehmet'in meselesi?
Amcasının oğlu teröristlerle vatanı korumak için savaşırken şehit düşmüş ve bugün devlet onu şehit edenlerle pazarlık yapıyordu...
***
Evet o "üç-beş ağaç" meselesi bir gün içinde hepimizin meselesini bünyesinde toplayan koca bir direniş olmuştu...
Millet'ten aldığı yüzde 50'lik güç ile kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan eden ve diğer yüzde 50'yi yok sayan bir zihniyete karşı uzun zamandır insanların vicdanlarında sindirdikleri duyguların patlama noktası oldu bu üç-beş ağaç direnişi...
Anlayacağınız, Gezi Parkı'nda yeşeren o küçük fidan birden bire devasa bir ağaç haline geldi ve bütün meselesi olanların sembolü oldu...
Bu sembol her geçen daha da büyüyor...
Sembol'ün etrafında toplananlar çoğaldıkça çoğalıyor...
Fakat elbetteki bu büyümenin de getirdiği bazı sıkıntılar ortaya çıkıyor...
Bunlardan en belirgin olanı da özellikle sol örgüt ve partilerin orada kendilerini reklam etme çabaları...
***
Gezi Parkı Direnişçileri bize yeni bir neslin doğuşunu anlatıyor aslında...
Partilerin kendilerini sadece "Seçmen" olarak görmesine isyan ediyorlar...
Zekalarıyla dalga geçme cüreti gösteren politikacılara isyan ediyorlar...
Çözüm üretemeyen, alternatif olamayan partileri isyan ediyorlar...
"Bizim adımıza düşünmeyin!, bizim adımıza karar vermeyin" diye haykırıyorlar...
Bu direniş hükümete karşı...
Sadece AKP'ye karşı süren bir direniş değil bu...
Tüm siyasi partiler bu direnişten ders almalıdırlar...
Artık halk seçmen olmaktan bıkmış...
Gençlik artık kendilerinin sadece seçim dönemlerinde adam yerine konulmasından bıkmış...
Orayı iyi analiz edip, herkes alacağı dersi almalı oradan...
İster sokağa çıkan yüzde 50...
Ne olursanız olun, mutlaka ama mutlaka Gezi Parkı Direnişçilerini tanıyın...
Tanımadan karar vermeyin...
Tanımadan yorum yapmayın...
Tanımadan fikir yürütmeyin...
Tanımadan cehennemin kapısını açıp kıçlarına tekmeyi yapıştırmayın..
Mutlaka tanıyın...
Bir gün sessiz sedasız çıkın Gezi Parkı'na ve oranın ruhunu tanımaya çalışın...
Gezi Parkı ahalisini tanıdıkça eminim fikirleriniz daha sağlıklı olacaktır...
***
Evet çoğunun dediği gibi "3-5 ağaç" meselesiydi onların meselesi...
Kısa sürede o "3-5" ağaç meselesi "benim meselem" oldu...
Neydi benim meselem!?
Başbakanın hükümetin açma-kapama ücreti adı altında yapılan soyguna duyarsız kalması...
Sonra Ahmet'in meselesi oldu...
Neydi Ahmet'in meselesi!?
Türkiye'de açlık sınırının altındaki asgari ücretle zengine kölelik etmek...
Sonra Zeynep'in meselesi oldu!
Neydi Zeynep'in meselesi?
Yeni doğmuş bebeğine pişik yapmayan çocuk bezi alamayışıydı...
Sonra Özgür'ün meselesi oldu.
Neydi Özgür'ün meselesi?
Üniversite'de okuyabilmek için aynı zamanda çalışmak zorunda kalmasıydı...
Sonra Ayça'nın meselesi oldu.
Neydi Ayça'nın meselesi?
Üniversite'de özgürce düşüncelerini dile getiremiyor olmasıydı...
Sonra esnaf Rıza'nın meselesi oldu...
Neydi esnaf Rıza'nın meselesi?
AVM'ler ve Dev Marketlerin mantar gibi çoğalması sonucu küçük dükkanının kepenklerine kilit vurmasıydı...
Sonra Hasan'ın meselesi oldu.
Neydi Hasan'ın meselesi?
Şehide kelle, teröristbaşına sayın diyen bir başbakanın olmasıydı...
Sonra Mehmet'in meselesi oldu.
Neydi Mehmet'in meselesi?
Amcasının oğlu teröristlerle vatanı korumak için savaşırken şehit düşmüş ve bugün devlet onu şehit edenlerle pazarlık yapıyordu...
***
Evet o "üç-beş ağaç" meselesi bir gün içinde hepimizin meselesini bünyesinde toplayan koca bir direniş olmuştu...
Millet'ten aldığı yüzde 50'lik güç ile kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan eden ve diğer yüzde 50'yi yok sayan bir zihniyete karşı uzun zamandır insanların vicdanlarında sindirdikleri duyguların patlama noktası oldu bu üç-beş ağaç direnişi...
Anlayacağınız, Gezi Parkı'nda yeşeren o küçük fidan birden bire devasa bir ağaç haline geldi ve bütün meselesi olanların sembolü oldu...
Bu sembol her geçen daha da büyüyor...
Sembol'ün etrafında toplananlar çoğaldıkça çoğalıyor...
Fakat elbetteki bu büyümenin de getirdiği bazı sıkıntılar ortaya çıkıyor...
Bunlardan en belirgin olanı da özellikle sol örgüt ve partilerin orada kendilerini reklam etme çabaları...
***
Gezi Parkı Direnişçileri bize yeni bir neslin doğuşunu anlatıyor aslında...
Partilerin kendilerini sadece "Seçmen" olarak görmesine isyan ediyorlar...
Zekalarıyla dalga geçme cüreti gösteren politikacılara isyan ediyorlar...
Çözüm üretemeyen, alternatif olamayan partileri isyan ediyorlar...
"Bizim adımıza düşünmeyin!, bizim adımıza karar vermeyin" diye haykırıyorlar...
Bu direniş hükümete karşı...
Sadece AKP'ye karşı süren bir direniş değil bu...
Tüm siyasi partiler bu direnişten ders almalıdırlar...
Artık halk seçmen olmaktan bıkmış...
Gençlik artık kendilerinin sadece seçim dönemlerinde adam yerine konulmasından bıkmış...
Orayı iyi analiz edip, herkes alacağı dersi almalı oradan...
4 Aralık 2012 Salı
Sakıncalı Pankart...
İleri Demokrasi Çağı'na da adım atsak bizim "sakıncalı"larımız bitmiyor...
İleri demokrasi naraları atarken, şiddetten uzak bir şekilde hak arama mücadelesi veren bir öğrenciyi bu mücadelesini sakıncalı görerek çok rahat bir şekilde palas pandıras gözaltına alabiliyoruz. Başbakanı ya da bir başka hükümet üyesini eleştirmek, hele ki sıradan bir vatandaş olarak eleştirmek cesaret işi. İnternet üzerinde bile yapsanız anında derdest edip götürürler adamı.
Hani İleri Demokrasi yaşıyoruz ya!
***
Bazı sakıncalı durumlar bizi üzüyor.
Canımızı sıkıyor...
Sinirlerimizi alt üst ediyor...
Bazı sakıncalı durumlar ise, bizi güldürüyor doğrusu...
Bizi bıyıkaltı tebessüme zorlayan bu sakıncalı duruma da eminim bir çoğunuz;
"Gülsem mi ağlasam mı" deyip, hafifçe tebessüm edeceksiniz...
***
Eskişehirspor tribünlerinde yaptıkları etkinliklerle adlarından sıkça söz ettiren Ultras Problem Tayfa yeni bir pankart yapar....
Pankart içeriği hepimizin bildiği bir içerik...
Tapmadık Asla Paraya Pula...
Aslına bakarsanız bu içerik bugün ülkemizi yöneten ve dindar nesil yetiştireceği iddiasında bulunanların da hoşuna gitmeli...
Dindar adam paraya pula tapmaz...
Tapmaz ama cukkayı doldurmaktan da geri kalmaz...
Neyse biz konuyu dağıtmayalım...
Ultras bu sözlerle hazırladığı pankarta kendilerine has bir şekilde esprili bir görünüm kazandırmak isterler...
***
Tapmadık kelimesinin T harfini hükümetin yeni icadı olan TL simgesi şeklinde yaparlar...
Asla kelimesindeki S harfini de Amerikan dolarının simgesi şeklinde yaparlar...
Son derece zekice ve esprili bir çalışma olmuş...
Kendilerini emeklerinden dolayı kutlamak gerekli...
Biz kutluyoruz ama Emniyet güçleri bizim gibi düşünmüyorlar...
Emniyet güçleri Fenerbahçe maçı öncesinde pankartı açıp inceliyorlar...
Hatırlarsınız 12 Eylül döneminde de böyleydik...
Kitaplarımız, defterlerimiz, şarkılarımız, türkülerimiz
Hepsi didik didik araştırılır ve sakıncalı bulunarak gereken yapılırdı...
***
Emniyet güçleri yaptıkları inceleme sonrasında pankartı SAKINCALI bulurlar....
Sebep!?
Sebep!?
Sebep burda en önemli tema!
İyi okuyun...
Pankartlarda ülkelere ait semboller bulunduğu için sakıncalı bulunmuştur....
Ülkelere ait semboller!...
Bu semboller para sembolleri...
Bu semboller orada olunca nasıl bir sakınca oluşturuyorlar anlayan varsa beri gelsin...
Ben çok zeki biri değilim, çözemedim...
Zeki olan, zekasına güvenen birisi lütfen bunu açıklasın...
***
Ultras Problem aynı pankartı Trabzon'a da götürür...
Orda şansını denemek ister...
Belki oradaki emniyet kuvvetleri farklı düşünebilirler diyerek şanslarını birde orada denerler...
Ama sonuç değişmiyor...
İleri Demokrasi'nin yılmaz savunucuları Trabzon'da da pankartı sakıncalı bulurlar...
Sebep aynı
Ülkelerin sembolleri var...
Demek ki, 12 Eylül'ü yargılamak demek 100 yaşına yaklaşmış Evren'i yargılamak demek değilmiş...
12 Eylül zihniyetini yargılamak lazımmış...
Yasakçı, sansürcü, "sakıncacı" zihniyet halen tedavülde...
Adına İleri Demokrasi de deseler, bu alenen 12 Eylül Zihniyeti'dir...
***
Ultras Problem yılmaz...
Şansını Kasımpaşa maçında da dener...
Ama yine aynı duvara toslarlar...
90 küsur yaşındaki Netekim Paşa yargılanırken,
Onun getirdiği zihniyet stadlarda bile bütün azametiyle varlığını sürdürüyor...
Stadlarda bile bu yasakçı zihniyet varlığını sürdürüyorsa, üniversiteli kardeşlerim boş yere kendilerini yırtmasınlar...
İleri demokrasi naraları atarken, şiddetten uzak bir şekilde hak arama mücadelesi veren bir öğrenciyi bu mücadelesini sakıncalı görerek çok rahat bir şekilde palas pandıras gözaltına alabiliyoruz. Başbakanı ya da bir başka hükümet üyesini eleştirmek, hele ki sıradan bir vatandaş olarak eleştirmek cesaret işi. İnternet üzerinde bile yapsanız anında derdest edip götürürler adamı.
Hani İleri Demokrasi yaşıyoruz ya!
***
Bazı sakıncalı durumlar bizi üzüyor.
Canımızı sıkıyor...
Sinirlerimizi alt üst ediyor...
Bazı sakıncalı durumlar ise, bizi güldürüyor doğrusu...
Bizi bıyıkaltı tebessüme zorlayan bu sakıncalı duruma da eminim bir çoğunuz;
"Gülsem mi ağlasam mı" deyip, hafifçe tebessüm edeceksiniz...
***
Eskişehirspor tribünlerinde yaptıkları etkinliklerle adlarından sıkça söz ettiren Ultras Problem Tayfa yeni bir pankart yapar....
Pankart içeriği hepimizin bildiği bir içerik...
Tapmadık Asla Paraya Pula...
Aslına bakarsanız bu içerik bugün ülkemizi yöneten ve dindar nesil yetiştireceği iddiasında bulunanların da hoşuna gitmeli...
Dindar adam paraya pula tapmaz...
Tapmaz ama cukkayı doldurmaktan da geri kalmaz...
Neyse biz konuyu dağıtmayalım...
Ultras bu sözlerle hazırladığı pankarta kendilerine has bir şekilde esprili bir görünüm kazandırmak isterler...
***
Tapmadık kelimesinin T harfini hükümetin yeni icadı olan TL simgesi şeklinde yaparlar...
Asla kelimesindeki S harfini de Amerikan dolarının simgesi şeklinde yaparlar...
Son derece zekice ve esprili bir çalışma olmuş...
Kendilerini emeklerinden dolayı kutlamak gerekli...
Biz kutluyoruz ama Emniyet güçleri bizim gibi düşünmüyorlar...
Emniyet güçleri Fenerbahçe maçı öncesinde pankartı açıp inceliyorlar...
Hatırlarsınız 12 Eylül döneminde de böyleydik...
Kitaplarımız, defterlerimiz, şarkılarımız, türkülerimiz
Hepsi didik didik araştırılır ve sakıncalı bulunarak gereken yapılırdı...
***
Emniyet güçleri yaptıkları inceleme sonrasında pankartı SAKINCALI bulurlar....
Sebep!?
Sebep!?
Sebep burda en önemli tema!
İyi okuyun...
Pankartlarda ülkelere ait semboller bulunduğu için sakıncalı bulunmuştur....
Ülkelere ait semboller!...
Bu semboller para sembolleri...
Bu semboller orada olunca nasıl bir sakınca oluşturuyorlar anlayan varsa beri gelsin...
Ben çok zeki biri değilim, çözemedim...
Zeki olan, zekasına güvenen birisi lütfen bunu açıklasın...
***
Ultras Problem aynı pankartı Trabzon'a da götürür...
Orda şansını denemek ister...
Belki oradaki emniyet kuvvetleri farklı düşünebilirler diyerek şanslarını birde orada denerler...
Ama sonuç değişmiyor...
İleri Demokrasi'nin yılmaz savunucuları Trabzon'da da pankartı sakıncalı bulurlar...
Sebep aynı
Ülkelerin sembolleri var...
Demek ki, 12 Eylül'ü yargılamak demek 100 yaşına yaklaşmış Evren'i yargılamak demek değilmiş...
12 Eylül zihniyetini yargılamak lazımmış...
Yasakçı, sansürcü, "sakıncacı" zihniyet halen tedavülde...
Adına İleri Demokrasi de deseler, bu alenen 12 Eylül Zihniyeti'dir...
***
Ultras Problem yılmaz...
Şansını Kasımpaşa maçında da dener...
Ama yine aynı duvara toslarlar...
90 küsur yaşındaki Netekim Paşa yargılanırken,
Onun getirdiği zihniyet stadlarda bile bütün azametiyle varlığını sürdürüyor...
Stadlarda bile bu yasakçı zihniyet varlığını sürdürüyorsa, üniversiteli kardeşlerim boş yere kendilerini yırtmasınlar...
18 Ekim 2012 Perşembe
Şehit 3 bin lira, Kaçakçı 130 bin lira...
Önceleri zaten gariplikler ülkesiydik...
AKP iktidarı ile birlikte tam bir saçmalıklar ülkesi olduk...
Toplum olarak çok unutkan olduk...
12 Eylül Cuntası'nın en büyük hedefi olan halkı şuursuzlaştırma ve uyutma politikası AKP ile zirveye çıktı...
Halk "din olgusu" ile uyutuluyor...
Tamamen tepkisiz bir toplum olduk...
Yer yerinden oynasa umurumuzda değil...
Yeter ki, başbakan arada bir "Ya Allahhh Bismillah" desin...
Bu her şeye bedeldir...
Tüm haksızlıkları, zulmü örter...
Gerisi umurumuzda değil...
***
Şehit haberlerini şehitlerin sayısı 10'u geçmiyorsa umursamıyoruz...
Gazeteler küçük not gibi veriyor, 3-5 Memed'in şehid olduğunu...
10'u geçmezse kimse manşetlere taşımıyor...
Manşete çıkmıyorsa halk da umursamıyor...
Halk umursamadığı sürece de 12 Eylül Cuntası'nın senaryosu noktasına virgülüne dokunulmadan oynanıyor...
***
Çok çabuk unutur olduk dedik ya...
İşte bu hızlı unutma tekniğimizle başardığımız bir unutma vakası da Afyonkarahisar vakasıdır...
Unutturuyorlar aslında bize...
Bazıları ise, unutturmuyor...
Mesela hükümetin dişi tetikçilerinden Nagehan Alçı Uludere olaylarının unutulmaması için haftalarca tv ekranlarında arz-ı endam edip Uludere'de yanlışlıkla öldürülen kaçakçıların hakkını aradı...
Peki AKP'nin bu tetikçisi ya da bir başka tetikçisi Afyonkarahisar'da faili meçhul olarak hayatlarını yitiren Mehmetçiklerin hakkını kim aradı!?
Hiç kimse...
Vatandaş yine uyutuldu...
Olayın nasıl olduğu bile anlaşılamadı...
Halbuki Uludere olayı en ince ayrıntısına kadar halkın gözü önüne serildi...
***
Artık öyle bir hale geldik ki, bu ülkede öleceksen de Kürt olarak öleceksin gibi bir algı oluşmaya başladı...
Ölen Türk ise, salla gitsin...
Ama bir Kürt öldüyse kaçakçı bile olsa,
Suçlu bile olsa ülke ayağa kalkar...
Yer yerinden oynar...
Burada Kürt düşmanlığı yapmıyorum, bir vakıayı ortaya koyuyorum...
1000 yıldır bu topraklarda kardeşçe yaşamış olan Türk ve Kürt milletleri arasında bir husumet oluşturmak gibi bir gayretimiz de yok...
Sadece yaşananları anlatıyoruz...
Bu ülkede biz teröristleri öldürenlerin yargılandığna şahit oluyoruz...
Mehmetçik'i şehit edenlerin ise, ellerini kollarını sallaya sallaya yeni Mehmetçikler şehit etmek için ortalıkta cirit attıklarını biliyoruz...
***
Uludere olayları için herkes ayağa kalktı...
Başbakan'ın eşi bile oraya kadar gidip yerinde ağlama sahnesini sergiledi...
Gazeteciler, yazarlar çizerler...
Siyasetçiler...
Bakanlar...
Aydınlar(!)...
Herkes ayağa kalktı...
Hükümet çıkıp özür diledi...
Özür dilemek de yetmedi, kaçakçılık yaparak suç işleyenlere 130 bin lira civarında tazminat ödediler...
***
Peki Afyonkarahisar'da ne oldu!?
Unuttun mu ey halkım...
Afyonkarahisar'da sebebi henüz açıklanamayan bir patlama oldu...
Bu patlamanın neticesinde 25 vatan evladı şehit oldu...
Her ne kadar AKP hükümetinin yönettiği devletimiz onları şehit olarak kabul etmese de bizim nazarımızda şehittir onlar...
Halkın şehididir onlar...
25 Vatan evladı faili meçhule kurban gitti...
Diğer şehitlerimiz gibi...
Hepsi faili meçhul...
***
Devlet bu şehitlerimiz için ne yaptı!?
Her şehit için 3 bin lira tazminat verdi...
O vatan evlatlarının analarının ellerine 3'er bin lira tutuşturup,
"Hadi zırlamayı kesin alın şu üç bin lirayı tepe tepe harcayın" denildi...
Yazıklar olsun...
Kaçakçılar için gözyaşı döken ey Emine Erdoğan hazretleri,
Senin gözlerinden şehitler için yaş akmaz mı!?
Sen evladını bur raporla kurtardın, hiç değilse bu vatan için evlatlarını kınalayarak şehadete uğurlayan anaların acılarını paylaş ey Emine Erdoğan... Üzerindeki milyarlık kıyafetlerle kaçakçılar için döktüğün gözyaşlarından da mı utanmıyorsunuz...
3 Bin lira ulan üç bin lira!!!
Afyonkarahisar'da ölümü gönderdiğiniz bir evlat için biçtiğiniz değer üç bin lira....
Belki bu üç bin lira Emine Erdoğan'ın başındaki örtüye bile yetmez...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
***
Kaçakçıya 130 bin lira...
Kaçakçıya göz yaşı...
Kaçakçıya ağıtlar..
Mehmetçik'e üç bin lira...
Bırakın gözyaşını bir özür bile dilenmedi...
***
Allah zalime karşı her zaman mazlumun yanındadır...
Şehit analarının gözyaşları bir gün milyarlık elbiselerle kaçakçılar için gözyaşı dökenleri, Mehmetçik için kılı bile kıpırdamayanları gün gelecek boğacak... O göz yaşları Nuh Tufanı'nda olduğu gibi tüm zalimleri yutacak...
AKP iktidarı ile birlikte tam bir saçmalıklar ülkesi olduk...
Toplum olarak çok unutkan olduk...
12 Eylül Cuntası'nın en büyük hedefi olan halkı şuursuzlaştırma ve uyutma politikası AKP ile zirveye çıktı...
Halk "din olgusu" ile uyutuluyor...
Tamamen tepkisiz bir toplum olduk...
Yer yerinden oynasa umurumuzda değil...
Yeter ki, başbakan arada bir "Ya Allahhh Bismillah" desin...
Bu her şeye bedeldir...
Tüm haksızlıkları, zulmü örter...
Gerisi umurumuzda değil...
***
Şehit haberlerini şehitlerin sayısı 10'u geçmiyorsa umursamıyoruz...
Gazeteler küçük not gibi veriyor, 3-5 Memed'in şehid olduğunu...
10'u geçmezse kimse manşetlere taşımıyor...
Manşete çıkmıyorsa halk da umursamıyor...
Halk umursamadığı sürece de 12 Eylül Cuntası'nın senaryosu noktasına virgülüne dokunulmadan oynanıyor...
***
Çok çabuk unutur olduk dedik ya...
İşte bu hızlı unutma tekniğimizle başardığımız bir unutma vakası da Afyonkarahisar vakasıdır...
Unutturuyorlar aslında bize...
Bazıları ise, unutturmuyor...
Mesela hükümetin dişi tetikçilerinden Nagehan Alçı Uludere olaylarının unutulmaması için haftalarca tv ekranlarında arz-ı endam edip Uludere'de yanlışlıkla öldürülen kaçakçıların hakkını aradı...
Peki AKP'nin bu tetikçisi ya da bir başka tetikçisi Afyonkarahisar'da faili meçhul olarak hayatlarını yitiren Mehmetçiklerin hakkını kim aradı!?
Hiç kimse...
Vatandaş yine uyutuldu...
Olayın nasıl olduğu bile anlaşılamadı...
Halbuki Uludere olayı en ince ayrıntısına kadar halkın gözü önüne serildi...
***
Artık öyle bir hale geldik ki, bu ülkede öleceksen de Kürt olarak öleceksin gibi bir algı oluşmaya başladı...
Ölen Türk ise, salla gitsin...
Ama bir Kürt öldüyse kaçakçı bile olsa,
Suçlu bile olsa ülke ayağa kalkar...
Yer yerinden oynar...
Burada Kürt düşmanlığı yapmıyorum, bir vakıayı ortaya koyuyorum...
1000 yıldır bu topraklarda kardeşçe yaşamış olan Türk ve Kürt milletleri arasında bir husumet oluşturmak gibi bir gayretimiz de yok...
Sadece yaşananları anlatıyoruz...
Bu ülkede biz teröristleri öldürenlerin yargılandığna şahit oluyoruz...
Mehmetçik'i şehit edenlerin ise, ellerini kollarını sallaya sallaya yeni Mehmetçikler şehit etmek için ortalıkta cirit attıklarını biliyoruz...
***
Uludere olayları için herkes ayağa kalktı...
Başbakan'ın eşi bile oraya kadar gidip yerinde ağlama sahnesini sergiledi...
Gazeteciler, yazarlar çizerler...
Siyasetçiler...
Bakanlar...
Aydınlar(!)...
Herkes ayağa kalktı...
Hükümet çıkıp özür diledi...
Özür dilemek de yetmedi, kaçakçılık yaparak suç işleyenlere 130 bin lira civarında tazminat ödediler...
***
Peki Afyonkarahisar'da ne oldu!?
Unuttun mu ey halkım...
Afyonkarahisar'da sebebi henüz açıklanamayan bir patlama oldu...
Bu patlamanın neticesinde 25 vatan evladı şehit oldu...
Her ne kadar AKP hükümetinin yönettiği devletimiz onları şehit olarak kabul etmese de bizim nazarımızda şehittir onlar...
Halkın şehididir onlar...
25 Vatan evladı faili meçhule kurban gitti...
Diğer şehitlerimiz gibi...
Hepsi faili meçhul...
***
Devlet bu şehitlerimiz için ne yaptı!?
Her şehit için 3 bin lira tazminat verdi...
O vatan evlatlarının analarının ellerine 3'er bin lira tutuşturup,
"Hadi zırlamayı kesin alın şu üç bin lirayı tepe tepe harcayın" denildi...
Yazıklar olsun...
Kaçakçılar için gözyaşı döken ey Emine Erdoğan hazretleri,
Senin gözlerinden şehitler için yaş akmaz mı!?
Sen evladını bur raporla kurtardın, hiç değilse bu vatan için evlatlarını kınalayarak şehadete uğurlayan anaların acılarını paylaş ey Emine Erdoğan... Üzerindeki milyarlık kıyafetlerle kaçakçılar için döktüğün gözyaşlarından da mı utanmıyorsunuz...
3 Bin lira ulan üç bin lira!!!
Afyonkarahisar'da ölümü gönderdiğiniz bir evlat için biçtiğiniz değer üç bin lira....
Belki bu üç bin lira Emine Erdoğan'ın başındaki örtüye bile yetmez...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
***
Kaçakçıya 130 bin lira...
Kaçakçıya göz yaşı...
Kaçakçıya ağıtlar..
Mehmetçik'e üç bin lira...
Bırakın gözyaşını bir özür bile dilenmedi...
***
Allah zalime karşı her zaman mazlumun yanındadır...
Şehit analarının gözyaşları bir gün milyarlık elbiselerle kaçakçılar için gözyaşı dökenleri, Mehmetçik için kılı bile kıpırdamayanları gün gelecek boğacak... O göz yaşları Nuh Tufanı'nda olduğu gibi tüm zalimleri yutacak...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

