Kandil kutlamaları dini bir vecibe değil!
Bunu anladık.
Son derece de doğru bir tespit.
Dini bir vecibe değil, dini bir gelenek.
Olsun mu!?
Elbette olsun!
Sevgi'nin,
Saygı'nın,
Hele ki;
Eş, dost, akraba ziyaretlerinin unutulmaya yüz tuttuğu günümüzde kesinlikle olmalı, yaşamalı Kandil geleneği..
***
Bugün ve bu gece insanlık tarihinin en önemli günlerinden biri olan Hz. Muhammed (SAV)'in yeryüzünü şereflendirmesinin yıl dönümünü yani doğum gününü kutluyoruz Allah'ın izniyle...
Öyle pasta kesip, mum üflemeyeceğiz elbette...
Alkışlar tutup, Hapi Bört Day türküsünü de çığırmayacağız...
Ne yapacağız pekala!?
Ne yapmalıyız!?
İnternet sayfalarında, sosyal medya gündeminde bol bol tavsiyeler var.
Mevlid kandilinde yapılacak ibadetler...
Okunacak dualar...
Çekilecek tesbihler...
Ve daha niceleri...
***
Hiç kimse;
- Arkadaş hiç bir şey yapmayın, sadece ve sadece Hz. Muhammed'i ve Ona vahyedilen Kur'an-ı Kerim'i anlamaya çalışın demiyor.
İbadet edin!
Anlamadığınız kitabı bol bol anlamadan okuyun.
Başkalarının ettiği duaları siz de tekrar edin.
***
Gelin bu geceyi farklı kılalım.
Bu gecenin ruhuna uyalım.
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'nın bizleri sevgilisi ile şereflendirdiği bu kutlu gecede Hz. Muhammed'i anlamaya çalışalım...
Onun kız çocuklarına ve kadına verdiği değeri anlamaya çalışalım.
Onun hayvanlara verdiği değeri anlamaya çalışalım.
Onun insanlara verdiği değeri anlamaya çalışalım.
Alemlerdeki en yüce makama sahip olan Hz. Muhammed'in neden yamalı hırka giydiğini anlamaya çalışalım.
Onun eşitlik ve adalet ilkelerini anlamaya çalışalım.
***
Hz. Muhammed'i anlamaya çalışalım.
Onu gerçekten sevmek Onu anlayıp, Onun gibi yaşamaya çalışmakla mümkündür.
Önünde hiç kimsenin eğilmesine bile müsaade etmeyen O yüce insanın mütevazi yaşamından ibret alalım.
İbret alalım da yaşadığımız şu lüks hayattan utanalım biraz!
Onun makamından daha yüce bir makam olmadı, olmayacak!
Böylesi bir yüce makama sahip olan bir Peygamber'in ümmeti olarak, geyik derisi koltuklarda sefa süren makam mevki budalası insanların önünde eğilip bükülmekten vazgeçelim!
***
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'nın bizlere en büyük nimeti olan Hz. Muhammed'i anlamak...
Sadece Onun yaptığı ibadetleri yapmak, Onun okuduğu duaları tekrarlamak değildir Onu anlamak...
Onun gibi yaşamaktır...
Yamalı hırka giyen Peygamber'in ümmeti olarak,
O kutlu insanın hayatı boyunca bir kere dahi olsa bir kaba döşekte uyumadığını biliyor muyuz mesela!?
Düşünebiliyor muyuz!?
Bir türlü kendimizi rahat ettiremeyip de sürekli değiştirdiğimiz yatakların parasıyla kaç yetimin karnı tok, sırtı pek olurdu!?
Düşünebiliyor muyuz!?
Şu rengini, modelini, kumaşını, derisini beğenmeyip, sürekli yenilerini aldığımız ayakkabılar, elbiseler ve bir sürü ev eşyalarının parasıyla kaç fukaranın derdi tasası sona ererdi!?
Düşünebiliyor muyuz!?
Yaşadığımız lüks yaşamın çok azından fedakarlık etsek bile, kaç işçinin, kaç emeklinin, kaç memurun yaşam standardı bizim yaşam standardımıza yakın olurdu!?
***
Ne yapalım ki!?
Ya düşünün ve Onu anlamaya çalışın!
Ya da boşverin!
Birkaç rekat namaz, biraz Kur'an, biraz tesbih, biraz dua taklidi...
Yani Hz. Muhammed'i anlamadan yaşamaya devam...
En kolayı da bu değil mi zaten!?
Tanrı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tanrı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Aralık 2015 Salı
12 Kasım 2014 Çarşamba
"Tanrı"ya özgürlük!
Tanrı...
Kendi memleketinde,
Kendi milleti tarafından mahpus edildi...
Onlarca yıldır tabutluklarda yatıyor...
Zikreden nerdeyse kafir ilan edilecek...
"Tanrım" diye başlasan yakarmaya;
- Tövbe de ulan deyyus
Deyiverirler hemen...
Tövbe tövbeeee!...
***
İsmet İnönü döneminde Ezan'ın Türkçe okunmasının dayatılmasından bu yana dillerde mahkumdur Tanrı kelimesi...
Öz be öz Türkçe olan bu kelime Türk yurdunda mahkum...
Türk milleti "Tanrı"dan öylesine korkuyor ki; Tanrı dediği an dinden çıkmış sanıyor kendini...
Tanrımız Allah (CC) kutsal kitabında milletleri yarattığını ve her millete de bir lisan lütfettiğini söyler...
Yani Türk milletini yaratan Türkçe'yi de yaratmıştır...
Arap milletini yaratan Arapçayı da yaratmıştır...
Yine Tanrımız Allah-ü Teala'nın buyurduğu üzere "hiçbir milletin bir diğer millete üstünlüğü olmadığı" gibi hiç bir dilin de bir başka dile üstünlüğü yoktur...
***
Bugün kullandığımız Tanrı kelimesinin kökeni "Tengri" kelimesidir...
Günümüz Türkçesi'ne Tanrı olarak gelmiş...
Tanrı, Arapça'daki "Rab" ve "İlah" kelimelerinin Türkçe karşılığıdır...
Rab ve İlah kelimeleri Tanrımız Allah-ü Teala'nın isimlerinden biri değildir...
"Ya Rabbi!.." nidasıyla başlayan dualarımızı Türkçe'ye çevirirken "Ey Tanrım!.." diye çeviririz...
Ancak "Ya Allah!.." nidasını dilimize "Ey Tanrı!.." diye çeviremeyiz çünkü Allah kelimesi Tanrı'nın adıdır...
Bugün yeryüzündeki bütün İslam milletleri Rab ya da İlah kelimelerinin karşılığında kendi dillerinin kelimelerini rahatça kullanabilirken sadece biz Türkler kendi dilimizde bu iki kelimenin karşılığı olan Tanrı kelimesini kullanamıyoruz...
***
Son derece gereksiz bir çaba olarak gördüğüm Ezan'ın Türkçeleştirilmesinde yapılan büyük bir hata bugün Tanrı kelimesi dilimize mahkum eden tek etkendir.
Ezan'da geçen bütün "Allah" kelimeleri "Tanrı" olarak çevrilince milletin vicdanında Tanrı kelimesinin mahkumiyeti de başlamıştı.
Bunu aslında bir hata olarak görmemek lazım...
Çünkü bu çeviriyi yapanlar nerdeyse bir edebiyat abidesi...
Bir özel ismin hiçbir dile tercüme edilemeyeceğini, olduğu gibi kullanılacağını çok iyi biliyorlardı...
Türkçe'yi yaygınlaştırmak maksadıyla yapıldığı söylenen Türkçe ezan uygulaması aslında Türkçe'ye karşı bir cephe oluşturmaktan başka hiç bir işe yaramamıştır...
Belki Cumhuriyet tarihinin en büyük yanılgısı bu uygulama, bu dayatma olmuştur...
***
Türkçe sevdalısı her Türk bundan böyle Tanrı kelimesinin özgürleşmesi için elinden geleni yapmalıdır.
Hem bu kelimeyi bolca kullanmalı, hem de bu kelimenin Tanrımız Allah-ü Teala'nın isimlerinden birinin yerine değil de, Arapça'daki Rab ve İlah kelimelerinin karşılığı olarak kullanıldığını milletimize anlatmalıdır.
Bu dil bize Allah'ın bir lütfudur...
Allah'ın lütuflarına sahip çıkmak ne kadar değerli ve gerekli ise Türkçe'ye sahip çıkmakta o kadar gerekli ve değerlidir...
Türkçe diline sahip çıkmayan bir Türk Allah'ın nimetlerinden birini elinin tersiyle itiyor demektir...
"TÜRKÇE KONUŞALIM, TÜRKÇE YAŞAYALIM!"
Kendi memleketinde,
Kendi milleti tarafından mahpus edildi...
Onlarca yıldır tabutluklarda yatıyor...
Zikreden nerdeyse kafir ilan edilecek...
"Tanrım" diye başlasan yakarmaya;
- Tövbe de ulan deyyus
Deyiverirler hemen...
Tövbe tövbeeee!...
***
İsmet İnönü döneminde Ezan'ın Türkçe okunmasının dayatılmasından bu yana dillerde mahkumdur Tanrı kelimesi...
Öz be öz Türkçe olan bu kelime Türk yurdunda mahkum...
Türk milleti "Tanrı"dan öylesine korkuyor ki; Tanrı dediği an dinden çıkmış sanıyor kendini...
Tanrımız Allah (CC) kutsal kitabında milletleri yarattığını ve her millete de bir lisan lütfettiğini söyler...
Yani Türk milletini yaratan Türkçe'yi de yaratmıştır...
Arap milletini yaratan Arapçayı da yaratmıştır...
Yine Tanrımız Allah-ü Teala'nın buyurduğu üzere "hiçbir milletin bir diğer millete üstünlüğü olmadığı" gibi hiç bir dilin de bir başka dile üstünlüğü yoktur...
***
Bugün kullandığımız Tanrı kelimesinin kökeni "Tengri" kelimesidir...
Günümüz Türkçesi'ne Tanrı olarak gelmiş...
Tanrı, Arapça'daki "Rab" ve "İlah" kelimelerinin Türkçe karşılığıdır...
Rab ve İlah kelimeleri Tanrımız Allah-ü Teala'nın isimlerinden biri değildir...
"Ya Rabbi!.." nidasıyla başlayan dualarımızı Türkçe'ye çevirirken "Ey Tanrım!.." diye çeviririz...
Ancak "Ya Allah!.." nidasını dilimize "Ey Tanrı!.." diye çeviremeyiz çünkü Allah kelimesi Tanrı'nın adıdır...
Bugün yeryüzündeki bütün İslam milletleri Rab ya da İlah kelimelerinin karşılığında kendi dillerinin kelimelerini rahatça kullanabilirken sadece biz Türkler kendi dilimizde bu iki kelimenin karşılığı olan Tanrı kelimesini kullanamıyoruz...
***
Son derece gereksiz bir çaba olarak gördüğüm Ezan'ın Türkçeleştirilmesinde yapılan büyük bir hata bugün Tanrı kelimesi dilimize mahkum eden tek etkendir.
Ezan'da geçen bütün "Allah" kelimeleri "Tanrı" olarak çevrilince milletin vicdanında Tanrı kelimesinin mahkumiyeti de başlamıştı.
Bunu aslında bir hata olarak görmemek lazım...
Çünkü bu çeviriyi yapanlar nerdeyse bir edebiyat abidesi...
Bir özel ismin hiçbir dile tercüme edilemeyeceğini, olduğu gibi kullanılacağını çok iyi biliyorlardı...
Türkçe'yi yaygınlaştırmak maksadıyla yapıldığı söylenen Türkçe ezan uygulaması aslında Türkçe'ye karşı bir cephe oluşturmaktan başka hiç bir işe yaramamıştır...
Belki Cumhuriyet tarihinin en büyük yanılgısı bu uygulama, bu dayatma olmuştur...
***
Türkçe sevdalısı her Türk bundan böyle Tanrı kelimesinin özgürleşmesi için elinden geleni yapmalıdır.
Hem bu kelimeyi bolca kullanmalı, hem de bu kelimenin Tanrımız Allah-ü Teala'nın isimlerinden birinin yerine değil de, Arapça'daki Rab ve İlah kelimelerinin karşılığı olarak kullanıldığını milletimize anlatmalıdır.
Bu dil bize Allah'ın bir lütfudur...
Allah'ın lütuflarına sahip çıkmak ne kadar değerli ve gerekli ise Türkçe'ye sahip çıkmakta o kadar gerekli ve değerlidir...
Türkçe diline sahip çıkmayan bir Türk Allah'ın nimetlerinden birini elinin tersiyle itiyor demektir...
"TÜRKÇE KONUŞALIM, TÜRKÇE YAŞAYALIM!"
5 Nisan 2013 Cuma
Cumanız mübarek olur mu!?
Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı ve bir de Cuma Bayramı...
Bayramlar dargınlıkların, küskünlüklerin, yoksullukların, ızdırapların, hasretlerin, zulümlerin kısa bir süreliğine de olsa sona erdiği kutlu günlerdir.
Tanrı bu günleri mübarek kılmıştır.
Bizlere armağan etmiştir.
Yerin ve Göğün sahibi olan Allah-ü Teala bu günlerde temiz pak olup, bir araya gelerek dertlilerimize derman, hastalarımıza deva, borçlularımıza eda yolları arayalım birbirimizle derdiyle dertlenip birbirimizin sevinciyle sevinelim diye senede iki, haftada bir bayram vermiş bizlere...
****
Önce namazlar kılınır topluca...
Sonra dualar okunur...
Sonra bütün cemaat tek tek kucaklaşıp, bayramlaşır...
Bu namazların kazası yoktur...
Telafisi yok...
O an oraya gelip namaza iştirak ettin ettin, yoksa başka zaman eda edemezsin...
Çünkü o namazın farklı bir işlevi vardır...
O namazın asıl işlevi, o bölgede bulunan Müslümanların bir araya gelmesi ve birbirleriyle hasbihal etmesine vesile olmaktır...
Senede iki kere ve haftada bir kere Müslümanların omuz omuza, yan yana ibadet ederek kaynaşmasına vesile olmaktır bu namazların amacı...
Eminim ki;
Eğer bu bayramlar namaz ile başlamasaydı, Müslümanlar hiç bir şekilde bir araya gelemezlerdi.
Peygamber Efendimiz; "Ey ümmetim haftada bir gün camide toplanın, birbirinizin derdine, kederine, sevincine, hastalığına, borcuna ortak olun, bu toplantılarınızda ibadet etmenize gerek yok" deseydi bugün Cuma diye bir şey kalmazdı...
Nitekim günümüzdeki Cuma Bayramı'nın işlevine baktığımız vakit de sadece Namaz kalmış...
Dargınlar barışmıyor...
Borçluların derdi bilinmiyor...
Hastaların hali sorulmuyor...
Dertlilere derman olunmuyor...
***
Peki amacından tamamen sapmış olan, bir bayram mübarek olur mu!?
Artık sadece Cuma Namazı deniliyor...
Cuma Bayramı diyen kalmadı bile...
"Üç Cuma namazını arka arka terkedersen nikahın düşer"
"Üç Cuma namazını arka arkaya terkedersen cenaze namazın kılınmaz"
Tarzındaki bazı inanışların yüzü suyu hürmetine Cuma Namazlarında camiler tıka basa doluyor...
Ama kimsenin kimseden haberi yok...
Kimisi nikahını kurtarmanın peşinde,
Kimisi de cenaze namazını kurtarmanın peşinde...
Cuma bayramı unutulmuş, sadece namaz kalmış...
Yüce Yaradanın sanki bizim namazımıza çok ihtiyacı varmış gibi, sadece iki rekat olan namaza daha çok eklemeler yapmışız...
Cuma'nın özü olan unutulmuş...
***
Hocaefendi, Cuma hutbesinde...
Bir taraftan milleti sıkmayayım diye düşünürken bir taraftan da "şöyle güzel bir hitabet sanatı sergileyeyim ki milletin gözüne gireyim" düşüncesinde.
Onu dinleyen adamın gözü saatte;
"Ulan Hoca amma da uzattın ha, karnım açlıktan gurulduyor, müşteri de gelecekti vay arkadaş ya" diye kendi kendine hayıflanıp duruyor...
Yanındaki Müslüman kardeşi borç batağına saplanmış...
Diğer yanındakinin evladı amansız bir hastalığın pençesine düşmüş...
Önündeki okula giden çocuğuna bugün harçlık verememiş...
Arkasındaki evine kömür alamamış...
Kimin umurunda!
Ben namazımı kılar çıkarım...
Hem karnım acıktı, hem de işim gücüm var, para kazanmam lazım...
Arabam var ama bir araba daha almam lazım...
Evim var ama çocuklarım için 3 tane daha almam lazım...
Hasılı kelam şu hoca hutbeyi bitirse de hemen işime gitsem...
***
Çok merak ediyorum...
Bir gün bir hocaefendi Hutbeden önce çıkıp dese ki;
"Aziz cemaat; Cuma'nın faziletleri şunlar şunlar şunlardır. Bu sebepledir ki; namaz bittikten sonra kimse bir yere gitmesin. Oturup birbirimizle hasbihal edeceğiz. Dertlilerimizi dinleyeceğiz. Borçlularımızın borçlarını eda etmeleri için yardımcı olacağız. Dargınları barıştıracağız vs vs!"
Acaba kaç kişi hocaefendinin bu çağrısına uyup, orada kalır!?
Neyse yine birileri çıkıp "Hoca hoca sen Cumana Namazı'nı küçümsüyorsun" diye diklenecek gibi görünüyor...
Lafı fazla uzatmayalım en iyisi...
Cuma Bayramı'nı layıkıyla yerine getirenleri tenzih ederek, bayramsa bayramınız mübarek olsun diyorum...
24 Mart 2013 Pazar
Görmek ve Bakmak...
Görmek ve bakmak arasındaki farkı anlamak önemlidir...
Bakarsınız ama göremezsiniz...
İşi gücü bırakıp her konuda bir lakırdı ettiklerini düşündüğümüz atalarımız,
Bu konu hakkında bir şeyler söylemişler...
Bu durumu çok iyi anlatan bir atalar tanımlaması var...
Bakıp da göremeyenler için Anadolu'da;
"BAKAR KÖR!"
Derler...
Çok açıkgözlerdir bunlar,
Sürekli bakarlar,
Fırıldak gibi döner gözleri...
Her yere bakarlar ama göremezler...
***
Tanrı...
İlah ya da Rab...
Ecnebiler daha farklı kelimeler kullanırlar...
Biz Türkler Tanrı deriz...
Araplar Rab ya da İlah derler...
Bizim Tanrımız, Allah'tır...
Allah'ın 99 ismi daha vardır...
Bu isimlerinden birisi de "Zahir"dir...
Yani "görünen" anlamında...
Şekil olarak göremezsiniz, çünkü O, şekilden münezzehtir...
Kainatta bir toz zerresinden, gezegenlere kadar,
Her şeyin yaratıcısı olan Allah, şekil ve maddeden münezzehtir...
Peki neden Zahir'dir, yani neden görünendir...
Şeklen madden görebiliyor muyuz!?
Elbette hayır...
***
Allah'ı görebilmek aslında çok basittir...
Aynanın karşısına geçip,
Bakmak ile görmek arasındaki farki anlayarak,
Aynadaki yansımamızı görebilsek, Allah'ı da görebilmişiz demektir...
Allah'ın yarattığı en mükemmel yaratık olan insan kendinde Allah'ı göremiyorsa,
İşte o bakar kördür...
Bakar ama göremez...
O insan bir kronik vakıadır, elden bir şey gelmez...
***
Allah'ı göremeyen, Allah'ın gösterdiklerini görebilir mi!?
Elbette göremez...
Baktığı her güzellikte,
Allah'ı göremiyorsa bir insan hiçbir hakikati göremez...
Güzel bir çift göz görür, bakar o gözlere...
O güzel renklere hayran olur,
Fakat ne o gözlerdeki manalı bakmaları anlayabilir,
Ne de o güzelliği yaratan Allah'ı görebilir o gözlerin içinde...
***
Allah çok büyük mucizeler vermiş bizlere...
Kendisini görelim, O'nu anlayalım diye...
Anlamamışız, bakıp görmemişiz...
Peygamberler yollamış...
Onları vesile kılıp bizlere seslenmiş...
İyilik yapın,
Birbirinize zulmetmeyin,
Yetim hakkı yemeyin,
Dünyanın zenginliğine aldanmayın,
Dünyadaki güzelliklere kanmayın,
Ölçüde dürüst olun,
Ticarette sahtekarlık yapmayın,
Fukaraya yardım edin,
Komşularınızla iyi geçinin,
Zalimlere karşı direnin,
Zulme boyun eğmeyin...
Pek çok öğütte bulunmuş bizlere...
***
Son olarak "Sevgilisini" göndermiş bize...
Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa'yı...
Aynı öğütleri O'nun vesilesiyle bir kere daha tekrarlamış...
Canlı yayın gibi...
O an o insanların en şereflisinin vesile olduğu öğütleri bile bakıp göremeyenler,
Duyup anlayamayanlar olmuş...
Ne korkunç geliyor değil mi bizlere...
İnsanların en hayırlısını canlı canlı göreceksin ve O'nun bizlere ulaştırdığı Tanrı'nın öğütlerine kulak tıkayacaksın...
Ne garip!
***
O, Tanrı'nın yarattıklarına gönderdiği son elçi...
Son söz söylenmiş artık...
Ötesi berisi yok!
"Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ve Allah'tan başka şefaatçi aramayın, sizlere ancak Allah şefaat edecek!" denilmiş...
Gerçekleri gördüğünü sananlar bile, meğerse gerçeklerden çok uzakmışlar...
Alemlerin Sultanı, Allah'ın rahmetine göçtükten hemen sonra,
Başlamış yine kardeş kavgaları...
Hz. Osman şehit edilmiş...
Hz. Hasan...
Hz. Ali...
Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt...
Meğerse görmemişler,
Bakar körlermiş hepsi...
***
Allah BİR...
Kur'an BİR...
Resul BİR...
Gidilen yol BİR...
Denilmiş ama;
Önce mezheplere,
Sonra da tarikatlara ayrılmışız...
Zaman ilerledikçe bölündükçe bölünmüşüz...
BİR lafta kaldı....
Biz bölündükçe bölündük,
Bölünmekle kalmadık, şaşkınlardan olduk...
Sapkınlardan olduk...
***
Liderler peygamber gibi görülmeye başlandı....
Allah'tan başka şefaatçilerin peşine düşüldü...
Yaşayan insanlara öğütler veren Kur'an-ı Kerim,
Ölülere rahmet olsun diye, anlamadan okundu...
Kur'an süslenip püslenip duvara asılırken,
Bazı liderlerin kitapları "gökten inmiş gibi" sahiplenildi...
***
Bakıyoruz ama göremiyoruz...
Hakikatler nerdeyse gözümüze girecek biz halen bildiğimizi okuyoruz...
HZ. Ali;
"Edebin ne kadar güzel olduğunu görebilseydiniz, Allah'tan rızık değil edeb isterdiniz" dedi ama;
Biz daha da zengin olabilmek için türlü çeşitli rızık duaları icat ettik...
Rızık peşine düştük...
Halbuki Tanrı; "Örümceğin sindirim sistemini yaratan Tanrı" onun rızkını da vermişti...
Elbette biz gafillere de rızık garantili bir yaşam verildi...
Ama biz yetinmedik,
Daha çok rızık peşinde koştuk...
Hz. Osman, Halife olduktan sonra bütün servetini tüketirken,
Günümüzde o makama yakın makamlarda olanlar servetlerine servet kattılar...
Biz bunu bile göremedik...
Hz. Ebubekir hep harcadı servetini...
Hz. Ömer serveti olmasa da manevi servetini insanlar arasında adaleti sağlamak için harcadı....
Hz. Ali ise; zaten hep fukara idi...
Evlenirken bile o dillere destan kılıcını satarak evlenmişti...
Biz bu gerçekleri göremeyip yine rızık peşinde koştuk...
***
Elma'nın yanına armut, armutun yanına, karpuz, karpuzun yanına, portakal, portakalın yanına, kavun...
Hep elimizde olanın yanına bir şeyler daha eklemenin derdine düştük...
Bakarsınız ama göremezsiniz...
İşi gücü bırakıp her konuda bir lakırdı ettiklerini düşündüğümüz atalarımız,
Bu konu hakkında bir şeyler söylemişler...
Bu durumu çok iyi anlatan bir atalar tanımlaması var...
Bakıp da göremeyenler için Anadolu'da;
"BAKAR KÖR!"
Derler...
Çok açıkgözlerdir bunlar,
Sürekli bakarlar,
Fırıldak gibi döner gözleri...
Her yere bakarlar ama göremezler...
***
Tanrı...
İlah ya da Rab...
Ecnebiler daha farklı kelimeler kullanırlar...
Biz Türkler Tanrı deriz...
Araplar Rab ya da İlah derler...
Bizim Tanrımız, Allah'tır...
Allah'ın 99 ismi daha vardır...
Bu isimlerinden birisi de "Zahir"dir...
Yani "görünen" anlamında...
Şekil olarak göremezsiniz, çünkü O, şekilden münezzehtir...
Kainatta bir toz zerresinden, gezegenlere kadar,
Her şeyin yaratıcısı olan Allah, şekil ve maddeden münezzehtir...
Peki neden Zahir'dir, yani neden görünendir...
Şeklen madden görebiliyor muyuz!?
Elbette hayır...
***
Allah'ı görebilmek aslında çok basittir...
Aynanın karşısına geçip,
Bakmak ile görmek arasındaki farki anlayarak,
Aynadaki yansımamızı görebilsek, Allah'ı da görebilmişiz demektir...
Allah'ın yarattığı en mükemmel yaratık olan insan kendinde Allah'ı göremiyorsa,
İşte o bakar kördür...
Bakar ama göremez...
O insan bir kronik vakıadır, elden bir şey gelmez...
***
Allah'ı göremeyen, Allah'ın gösterdiklerini görebilir mi!?
Elbette göremez...
Baktığı her güzellikte,
Allah'ı göremiyorsa bir insan hiçbir hakikati göremez...
Güzel bir çift göz görür, bakar o gözlere...
O güzel renklere hayran olur,
Fakat ne o gözlerdeki manalı bakmaları anlayabilir,
Ne de o güzelliği yaratan Allah'ı görebilir o gözlerin içinde...
***
Allah çok büyük mucizeler vermiş bizlere...
Kendisini görelim, O'nu anlayalım diye...
Anlamamışız, bakıp görmemişiz...
Peygamberler yollamış...
Onları vesile kılıp bizlere seslenmiş...
İyilik yapın,
Birbirinize zulmetmeyin,
Yetim hakkı yemeyin,
Dünyanın zenginliğine aldanmayın,
Dünyadaki güzelliklere kanmayın,
Ölçüde dürüst olun,
Ticarette sahtekarlık yapmayın,
Fukaraya yardım edin,
Komşularınızla iyi geçinin,
Zalimlere karşı direnin,
Zulme boyun eğmeyin...
Pek çok öğütte bulunmuş bizlere...
***
Son olarak "Sevgilisini" göndermiş bize...
Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa'yı...
Aynı öğütleri O'nun vesilesiyle bir kere daha tekrarlamış...
Canlı yayın gibi...
O an o insanların en şereflisinin vesile olduğu öğütleri bile bakıp göremeyenler,
Duyup anlayamayanlar olmuş...
Ne korkunç geliyor değil mi bizlere...
İnsanların en hayırlısını canlı canlı göreceksin ve O'nun bizlere ulaştırdığı Tanrı'nın öğütlerine kulak tıkayacaksın...
Ne garip!
***
O, Tanrı'nın yarattıklarına gönderdiği son elçi...
Son söz söylenmiş artık...
Ötesi berisi yok!
"Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ve Allah'tan başka şefaatçi aramayın, sizlere ancak Allah şefaat edecek!" denilmiş...
Gerçekleri gördüğünü sananlar bile, meğerse gerçeklerden çok uzakmışlar...
Alemlerin Sultanı, Allah'ın rahmetine göçtükten hemen sonra,
Başlamış yine kardeş kavgaları...
Hz. Osman şehit edilmiş...
Hz. Hasan...
Hz. Ali...
Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt...
Meğerse görmemişler,
Bakar körlermiş hepsi...
***
Allah BİR...
Kur'an BİR...
Resul BİR...
Gidilen yol BİR...
Denilmiş ama;
Önce mezheplere,
Sonra da tarikatlara ayrılmışız...
Zaman ilerledikçe bölündükçe bölünmüşüz...
BİR lafta kaldı....
Biz bölündükçe bölündük,
Bölünmekle kalmadık, şaşkınlardan olduk...
Sapkınlardan olduk...
***
Liderler peygamber gibi görülmeye başlandı....
Allah'tan başka şefaatçilerin peşine düşüldü...
Yaşayan insanlara öğütler veren Kur'an-ı Kerim,
Ölülere rahmet olsun diye, anlamadan okundu...
Kur'an süslenip püslenip duvara asılırken,
Bazı liderlerin kitapları "gökten inmiş gibi" sahiplenildi...
***
Bakıyoruz ama göremiyoruz...
Hakikatler nerdeyse gözümüze girecek biz halen bildiğimizi okuyoruz...
HZ. Ali;
"Edebin ne kadar güzel olduğunu görebilseydiniz, Allah'tan rızık değil edeb isterdiniz" dedi ama;
Biz daha da zengin olabilmek için türlü çeşitli rızık duaları icat ettik...
Rızık peşine düştük...
Halbuki Tanrı; "Örümceğin sindirim sistemini yaratan Tanrı" onun rızkını da vermişti...
Elbette biz gafillere de rızık garantili bir yaşam verildi...
Ama biz yetinmedik,
Daha çok rızık peşinde koştuk...
Hz. Osman, Halife olduktan sonra bütün servetini tüketirken,
Günümüzde o makama yakın makamlarda olanlar servetlerine servet kattılar...
Biz bunu bile göremedik...
Hz. Ebubekir hep harcadı servetini...
Hz. Ömer serveti olmasa da manevi servetini insanlar arasında adaleti sağlamak için harcadı....
Hz. Ali ise; zaten hep fukara idi...
Evlenirken bile o dillere destan kılıcını satarak evlenmişti...
Biz bu gerçekleri göremeyip yine rızık peşinde koştuk...
***
Elma'nın yanına armut, armutun yanına, karpuz, karpuzun yanına, portakal, portakalın yanına, kavun...
Hep elimizde olanın yanına bir şeyler daha eklemenin derdine düştük...
19 Ekim 2012 Cuma
Kurban simsarları iş başında...
Ortalık mahalle pazarı gibi...
Gözünüzün gördüğü her yere pankartlar asan simsarlar,
Pazarcı esnafı gibi bağırıyorlar pankartlar üzerinden...
Kurban fiyatları arasında dağlar kadar fark var pankartlarda...
Hisse bedeli diyorlar adına...
Kimisi 500 lira kimisi 250 lira civarında...
"Aman ha sakın sen kesme kurbanı parayı bize ver biz senin adına hallederiz" diyorlar...
Bu Kurban Bayramı öncesinde ilk kez tanık oldum...
Sanırım Deniz Feneri pankartıydı...
Yurtdışı ve Yurtiçi hisse payları arasında nerdeyse yüzde 50 fark var...
Bu fark neden oluyor acaba anlamak mümkün değil!?
***
Bir çok dernek var...
Pankartlarla ortalığı mahalle pazarına çeviren...
Hepsi vatandaşa hitap ediyor...
Aman parayı bize ver aga!
Evet Kurban bir abedettir ama...
Sen yine de parayı bize ver biz hallederiz senin adına...
O zaman benim oruçla, namaz işini de halledin
Diyen çıkar mı acaba bu halkın arasından merak ediyorum...
***
Kurban ibadeti nasıl ortaya çıkmış...
Hepimiz biliriz Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'in öyküsünü....
Her ikisi de Allah'a sonsuz bir bağlılık ve teslimiyet içindedirler...
Hz. İbrahim oğlunu Allah'a kurban etmek üzere şakağının üzerine yatırır...
Hz. İsmail kurban edileceğini anlar ancak, gıkı bile çıkmaz...
Tam Hz. İbrahim bıçağı oğlunun boynuna vuracağında,
Merhametlilerin en merhametlisi ulu Tanrı bir Melek yollar onlara...
Meleğin elinde bir koç...
Melek Allah'ın emrini ona iletir...
"Allah senin adağını kabul etti, oğlunun yerine bu koçu kurban et" der...
Ve İsmail kurban olmaktan kurtulur meleğin getirdiği hayvan kurban edilir...
***
Bu olay Kur'an-ı Kerim'de çok net bir şekilde anlatılır...
"Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağının üzerine yatırdı."
"Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik"
"Öyle ise Tanrın için namaz kıl ve kurban kes!"
Bu konuyu anlatan ve yukarda aktardığım üç ayetten sonuncusunda kesin ve kati bir iki emir var:
1. Allah için namaz kıl
2. Allah için kurban kes
Her iki emirde direkt olarak kula yönelik emirler. Namaz kılmak nasıl bireysel bir ibadet ise, Kurban Kesmek de aynı şekilde bir ibadet. İkisi de aynı ayet içinde geçiyor. İkisi de kesin emir kipiyle veriliyor.
Bu kesin emre rağmen günümüzde iki ibadet arasında farklı uygulamalar oluşmuş. Namaz halen bireysel bir ibadet. Yani kişinin kendisinin mutlak yapması gereken bir ibadet. Kurban ise, vekalet aracılığıyla yapılabiliyor. Sebep nedir!? Çünkü Kurban ibadetinde rant var. Namaz ibadetinde rant yok...
***
Bu yardım dernekleri ortaya çıkmadan önce anadan atadan gördüğümüz Kurban ibadeti vardı. Kurban'ı bizzat kişinin kendisi kesmeliydi. Sağlığı ya da ruh yapısı buna elverişli değil ise, Kişi ehil bir kişiye vekalet vermeli, ancak yine kendisi kesilecek kurbanın başında bulunmalıydı. Hatta çok iyi anımsarım, Kurban sahibi ile Kurban'ı kesecek ehil kişi arasında şöyle bir olay yaşanırdı:
Kurban sahibi abdestini alır ve kurbanın başına geçer. Kurbanı kesecek ehil kişi abdestli vaziyette kurbanın başındadır. Kurban sahibi bıçağı alır, ehil kişi sorar "Allah rızası için keseceğin kurbanın boğazlanması için vekalet veriyor musun!?" Kurban sahibi cevaplar "Allah rızası için keseceğim kurbanın boğazlanması için vekalet veriyorum" Bu üç kere tekrarlanır. Kurban sahibi duasını okur, ehil kişi de aynı şekilde dua eder ve besmele ile kurban kesilirdi. Yardım derneklerinin ortaya çıkmasından sonra bunların hiçbirinin hükmü kalmadı. Sen parayı bankaya yatırıyorsun gerisi Allah Kerim...
***
Üstelik bugün pankartlar vasıtasıyla kurban parası toplayan bu derneklerden biri şaibeli...
Hakkında açılmış dava var...
Milletin paralarını toplayıp iç ettikleri söyleniyor...
Haklarında böyle bir yolsuzluk davası bulunmasına rağmen tekrar milletin kurban parasını toplamaya kalkışacak kadar yüzsüz demekki bunlar...
***
Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah her şeyi çok açık anlatmış....
"Böyle böyle böyle oldu sonra da biz böyle böyle böyle yaptık. Öyleyse sen de bundan böyle Allah için namaz kıl ve kurban kes"
Her şey çok açık...
Allah'ın emri çok net...
Buna rağmen bu halk bu din simsarlarının oyunlarına geliyorlarsa bize söylenecek laf kalmamış demektir...
Allah'ın emrine değil de falanca filancanın emirlerine boyun eğenleri Allah'a havale ediyoruz...
Gözünüzün gördüğü her yere pankartlar asan simsarlar,
Pazarcı esnafı gibi bağırıyorlar pankartlar üzerinden...
Kurban fiyatları arasında dağlar kadar fark var pankartlarda...
Hisse bedeli diyorlar adına...
Kimisi 500 lira kimisi 250 lira civarında...
"Aman ha sakın sen kesme kurbanı parayı bize ver biz senin adına hallederiz" diyorlar...
Bu Kurban Bayramı öncesinde ilk kez tanık oldum...
Sanırım Deniz Feneri pankartıydı...
Yurtdışı ve Yurtiçi hisse payları arasında nerdeyse yüzde 50 fark var...
Bu fark neden oluyor acaba anlamak mümkün değil!?
***
Bir çok dernek var...
Pankartlarla ortalığı mahalle pazarına çeviren...
Hepsi vatandaşa hitap ediyor...
Aman parayı bize ver aga!
Evet Kurban bir abedettir ama...
Sen yine de parayı bize ver biz hallederiz senin adına...
O zaman benim oruçla, namaz işini de halledin
Diyen çıkar mı acaba bu halkın arasından merak ediyorum...
***
Kurban ibadeti nasıl ortaya çıkmış...
Hepimiz biliriz Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'in öyküsünü....
Her ikisi de Allah'a sonsuz bir bağlılık ve teslimiyet içindedirler...
Hz. İbrahim oğlunu Allah'a kurban etmek üzere şakağının üzerine yatırır...
Hz. İsmail kurban edileceğini anlar ancak, gıkı bile çıkmaz...
Tam Hz. İbrahim bıçağı oğlunun boynuna vuracağında,
Merhametlilerin en merhametlisi ulu Tanrı bir Melek yollar onlara...
Meleğin elinde bir koç...
Melek Allah'ın emrini ona iletir...
"Allah senin adağını kabul etti, oğlunun yerine bu koçu kurban et" der...
Ve İsmail kurban olmaktan kurtulur meleğin getirdiği hayvan kurban edilir...
***
Bu olay Kur'an-ı Kerim'de çok net bir şekilde anlatılır...
"Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağının üzerine yatırdı."
"Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik"
"Öyle ise Tanrın için namaz kıl ve kurban kes!"
Bu konuyu anlatan ve yukarda aktardığım üç ayetten sonuncusunda kesin ve kati bir iki emir var:
1. Allah için namaz kıl
2. Allah için kurban kes
Her iki emirde direkt olarak kula yönelik emirler. Namaz kılmak nasıl bireysel bir ibadet ise, Kurban Kesmek de aynı şekilde bir ibadet. İkisi de aynı ayet içinde geçiyor. İkisi de kesin emir kipiyle veriliyor.
Bu kesin emre rağmen günümüzde iki ibadet arasında farklı uygulamalar oluşmuş. Namaz halen bireysel bir ibadet. Yani kişinin kendisinin mutlak yapması gereken bir ibadet. Kurban ise, vekalet aracılığıyla yapılabiliyor. Sebep nedir!? Çünkü Kurban ibadetinde rant var. Namaz ibadetinde rant yok...
***
Bu yardım dernekleri ortaya çıkmadan önce anadan atadan gördüğümüz Kurban ibadeti vardı. Kurban'ı bizzat kişinin kendisi kesmeliydi. Sağlığı ya da ruh yapısı buna elverişli değil ise, Kişi ehil bir kişiye vekalet vermeli, ancak yine kendisi kesilecek kurbanın başında bulunmalıydı. Hatta çok iyi anımsarım, Kurban sahibi ile Kurban'ı kesecek ehil kişi arasında şöyle bir olay yaşanırdı:
Kurban sahibi abdestini alır ve kurbanın başına geçer. Kurbanı kesecek ehil kişi abdestli vaziyette kurbanın başındadır. Kurban sahibi bıçağı alır, ehil kişi sorar "Allah rızası için keseceğin kurbanın boğazlanması için vekalet veriyor musun!?" Kurban sahibi cevaplar "Allah rızası için keseceğim kurbanın boğazlanması için vekalet veriyorum" Bu üç kere tekrarlanır. Kurban sahibi duasını okur, ehil kişi de aynı şekilde dua eder ve besmele ile kurban kesilirdi. Yardım derneklerinin ortaya çıkmasından sonra bunların hiçbirinin hükmü kalmadı. Sen parayı bankaya yatırıyorsun gerisi Allah Kerim...
***
Üstelik bugün pankartlar vasıtasıyla kurban parası toplayan bu derneklerden biri şaibeli...
Hakkında açılmış dava var...
Milletin paralarını toplayıp iç ettikleri söyleniyor...
Haklarında böyle bir yolsuzluk davası bulunmasına rağmen tekrar milletin kurban parasını toplamaya kalkışacak kadar yüzsüz demekki bunlar...
***
Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah her şeyi çok açık anlatmış....
"Böyle böyle böyle oldu sonra da biz böyle böyle böyle yaptık. Öyleyse sen de bundan böyle Allah için namaz kıl ve kurban kes"
Her şey çok açık...
Allah'ın emri çok net...
Buna rağmen bu halk bu din simsarlarının oyunlarına geliyorlarsa bize söylenecek laf kalmamış demektir...
Allah'ın emrine değil de falanca filancanın emirlerine boyun eğenleri Allah'a havale ediyoruz...
Etiketler:
Allah,
halk,
Hz. İbrahim,
Hz. İsmail,
kurban,
Namaz,
simsar,
Tanrı
3 Ekim 2012 Çarşamba
Hz. Muhammed öldürmekle savunulmaz...
Facebook mesaj kutuma bir dostumuzdan mesaj geldi. Dostumuz Kasımpaşa ARMAsı için bile birçok yazı yazmış olmama rağmen Müslümanlara ve Hz. Muhammed'e yapılan saldırı nitelikli film konusunda hiçbir şey yazmamış olmamı eleştirmiş. Elbette bu eleştiriye saygı duyuyorum. Son derece haklı bir eleştiri olabilir. Bu eleştiriyi göz önünde bulundurarak geç de olsa bu konudaki düşüncelerimi de sizlerle paylaşmak istedim.
***
Öncelikle hepimizin bildiği bir gerçeği belirtmek istiyorum. Dünya var olduğundan bu yana iki cephe vardır.
1- İyiler
2- Kötüler
Tanrı'nın kurmuş olduğu ilahi nizam bu iki gerçeklik üzerinden gitmektedir.
"Müslümanların Masumiyeti" adlı filmi yapanlar Habil ile Kabil arasında başlayan İyi-Kötü cepheleşmesinde kötüler tarafında yer alanlardandır. Allah (CC) bizlere iyilerin ve kötülerin mutlaka ödüllerini alacakları vaadinde bulunmaktadır. İyiler cennet bahçelerinde sefa sürerken kötülerin cehennem ateşini güçlendirmek için cehennem odunu olacaklarını vaad ediyor ulu Tanrımız...
Cehenneme odun olmak için elinden geleni yapanlar için bizim elimizden bir şey gelmiyor ne yazık ki...
***
Bahsi geçen film ile ilgili hiçbir haberi okumadım...
Hiçbir yoruma göz atmadım...
Hiçbir konuşmacıyı dinlemedim...
Hiçbir tartışma programını da izlemedim...
Bazı haber başlıklarından öğrendiğim kadarıyla protesto gösterileri olmuş ve bu gösteriler sırasında öldürülenler, yaralananlar olmuş...
Tam bu noktada Tanrımız Allah-ü Teala'nın "Habibim" yani "Sevgilim" diye hitap ettiği, yaratılmışların en ulusu olan Hz. Muhammed aklıma geldi...
Taif'te yaşadıklarını düşündüm bir an...
Taifli serseri ve başıbozukların attığı taşlarla yaralanan Hz. Muhammed...
Kendisini ve yol arkadaşı Zeyd'i yaralayan Taiflileri Tanrı'nın gazabından koruyan Hz. Muhammed...
İstediği takdirde Taif'i ters çevirerek onları helak edeceğini bildiren Allah'a "Ya Rabbi! Sen onları helak edersen ben senin dinini kime anlatacağım" diye yakaran Hz. Muhammed...
Ayağındaki yaraya aldırış etmeden yol arkadaşının yarasını iyileştirmek için çabalayan Hz. Muhammed...
Uğradığı bu saldırı karşısında bile Allah'ın dinini yaymak için uğraşan ve yaralı vaziyette Ninovalı birinin Müslüman olmasını sağlayan Hz. Muhammed...
***
Evet bu gün bizim öldürerek, yarayarak, yakıp yıkarak savunmaya çalıştığımız Hz. Muhammed kendisine yapılan işkenceler ve hakaretler karşısında bile güzelliği, iyiliği emretmekten başka bir şey yapmamıştı...
Eğer biz Müslümanlar onu savunacaksak, O'nu O'nun savunduğu gibi savunmalıyız...
Müslümanlar Hz. Muhammed'in vefatından sonra iktidar kavgası içine düşüp, Allah'ın dinini yaymak yerine birbirleriyle savaşmasalardı...
Kerbela yaşanmasaydı...
Hz. Ömer...
Hz. Osman...
Hz. Ali...
Hz. Hasan...
Hz. Hüseyin
Ve daha niceleri iktidar kavgası içinde şehit edilmeselerdi...
Yani Müslümanlar Hz. Peygamber'in vefatından sonra iktidar kavgası yerine O'nun yolunu takip etselerdi bugün bu cehennem odunları olur muydu acaba!?
***
Ben halen Allah'ın sevgilisi Hz. Muhammed'in vefatından sonra Müslümanların birbirlerine yaşattıkları acıları yaşıyorum...
Bu cehennem odunlarının yaptıkları hakaretlerin acısını yaşamaya fırsat bulamıyorum...
Hz. Muhammed'i savunmak Onu anlamakla başlar...
Hz. Muhammed'i savunmak Onun yolundan gitmekle olur...
Hz. Muhammed'i savunmak BÜYÜK GÜÇ'e değil HAKKA tapmakla olur...
Bir müptezel çıkmış, "Ben cehenneme odun olacağım" diye yırtınıp duruyor...
Bırakın o da odun oluversin arkadaş...
Şu gösterilerde can alanlara sormak istiyorum ben...
Acaba canlarını aldığınız o insanlara Hz. Muhammed'in yolunu anlatmak için ne yaptınız!?
***
Öncelikle hepimizin bildiği bir gerçeği belirtmek istiyorum. Dünya var olduğundan bu yana iki cephe vardır.
1- İyiler
2- Kötüler
Tanrı'nın kurmuş olduğu ilahi nizam bu iki gerçeklik üzerinden gitmektedir.
"Müslümanların Masumiyeti" adlı filmi yapanlar Habil ile Kabil arasında başlayan İyi-Kötü cepheleşmesinde kötüler tarafında yer alanlardandır. Allah (CC) bizlere iyilerin ve kötülerin mutlaka ödüllerini alacakları vaadinde bulunmaktadır. İyiler cennet bahçelerinde sefa sürerken kötülerin cehennem ateşini güçlendirmek için cehennem odunu olacaklarını vaad ediyor ulu Tanrımız...
Cehenneme odun olmak için elinden geleni yapanlar için bizim elimizden bir şey gelmiyor ne yazık ki...
***
Bahsi geçen film ile ilgili hiçbir haberi okumadım...
Hiçbir yoruma göz atmadım...
Hiçbir konuşmacıyı dinlemedim...
Hiçbir tartışma programını da izlemedim...
Bazı haber başlıklarından öğrendiğim kadarıyla protesto gösterileri olmuş ve bu gösteriler sırasında öldürülenler, yaralananlar olmuş...
Tam bu noktada Tanrımız Allah-ü Teala'nın "Habibim" yani "Sevgilim" diye hitap ettiği, yaratılmışların en ulusu olan Hz. Muhammed aklıma geldi...
Taif'te yaşadıklarını düşündüm bir an...
Taifli serseri ve başıbozukların attığı taşlarla yaralanan Hz. Muhammed...
Kendisini ve yol arkadaşı Zeyd'i yaralayan Taiflileri Tanrı'nın gazabından koruyan Hz. Muhammed...
İstediği takdirde Taif'i ters çevirerek onları helak edeceğini bildiren Allah'a "Ya Rabbi! Sen onları helak edersen ben senin dinini kime anlatacağım" diye yakaran Hz. Muhammed...
Ayağındaki yaraya aldırış etmeden yol arkadaşının yarasını iyileştirmek için çabalayan Hz. Muhammed...
Uğradığı bu saldırı karşısında bile Allah'ın dinini yaymak için uğraşan ve yaralı vaziyette Ninovalı birinin Müslüman olmasını sağlayan Hz. Muhammed...
***
Evet bu gün bizim öldürerek, yarayarak, yakıp yıkarak savunmaya çalıştığımız Hz. Muhammed kendisine yapılan işkenceler ve hakaretler karşısında bile güzelliği, iyiliği emretmekten başka bir şey yapmamıştı...
Eğer biz Müslümanlar onu savunacaksak, O'nu O'nun savunduğu gibi savunmalıyız...
Müslümanlar Hz. Muhammed'in vefatından sonra iktidar kavgası içine düşüp, Allah'ın dinini yaymak yerine birbirleriyle savaşmasalardı...
Kerbela yaşanmasaydı...
Hz. Ömer...
Hz. Osman...
Hz. Ali...
Hz. Hasan...
Hz. Hüseyin
Ve daha niceleri iktidar kavgası içinde şehit edilmeselerdi...
Yani Müslümanlar Hz. Peygamber'in vefatından sonra iktidar kavgası yerine O'nun yolunu takip etselerdi bugün bu cehennem odunları olur muydu acaba!?
***
Ben halen Allah'ın sevgilisi Hz. Muhammed'in vefatından sonra Müslümanların birbirlerine yaşattıkları acıları yaşıyorum...
Bu cehennem odunlarının yaptıkları hakaretlerin acısını yaşamaya fırsat bulamıyorum...
Hz. Muhammed'i savunmak Onu anlamakla başlar...
Hz. Muhammed'i savunmak Onun yolundan gitmekle olur...
Hz. Muhammed'i savunmak BÜYÜK GÜÇ'e değil HAKKA tapmakla olur...
Bir müptezel çıkmış, "Ben cehenneme odun olacağım" diye yırtınıp duruyor...
Bırakın o da odun oluversin arkadaş...
Şu gösterilerde can alanlara sormak istiyorum ben...
Acaba canlarını aldığınız o insanlara Hz. Muhammed'in yolunu anlatmak için ne yaptınız!?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


