Gezi Direnişi sırasında çok işe yaramıştı.
Memlekette ortalık karışmış, ülkenin her yerinde gösteriler, eylemler yapılıyor, halk polisle çatışıyor ve memleketin başbakanı böylesine kritik bir ortamda bir yurt dışı gezisine çıkıyordu. Kimsenin aklı almamıştı bu yurt dışı gezisini.
Ülkemizin her ilinde Gezi Eylemleri yapılırken başbakanın Gezi sevdasının sebebi dönüşünde anlaşılmıştı. Bindirilmiş kıtalarla yapılan seri karşılama törenleri bir gövde gösterisine dönüştürüldü. "Milyonları evde zor tutuyorum" sözleri bu seri karşılama törenlerinin gazıyla söylendi.
***
Başbakan Gezi'de kaybettiği itibar ve oylarını gezi dönüşünde yaptığı gösterilerle geri çevirmeye çalışmış ve büyük ölçüde de başarılı olmuştu. Elbette bu başarıda yandaş medyanın katkısı gözardı edilemez. Başbakanın yol güzergahı üzerinde bulunan her yerleşim yerinde bir karşılama töreni hazırlanmış ve penguenci tv kanalları bu temaşaların hepsini canlı yayınla izlettirmişti ülkemize.
Başbakan yine sıkıştı.
Bu sefer Gezi eylemlerinden daha fena bir hal var.
4 Bakanın adının karıştığı yolsuzluk operasyonları yapıldı ülkemizde.
Onlarca insan yapılan operasyonlarla gözaltına alındı, birçoğu tutuklandı.
"Cemaat" olarak adlandırılan ve 2002'den bu yana hükümete koltuk değneği vazifesi gören Fethullah Gülen ve müritlerinin hükümete karşı operasyon yaptığı söylentileri ayyuka çıktı.
Polis teşkilatı Gülen Cemaatinin eline geçmiş.
Onlarca üst düzey polis görevden alındı.
Karşılıklı hamleler yapıldı.
Kılıçlar çekildi, beddualar okundu...
***
Başbakan yine sıkıştı...
Ne yapmak lazım!?
Hemen bir yurt dışı gezisi ve ardından dönüşte görkemli karşılama törenleri.
Aynen öyle oldu.
Başbakan Pakistan'a gitti.
Seyahat uzun sürmedi.
Başbakan ülkemize döndü ve beklenen görkemli karşılama yapıldı.
Tamamen mağduriyet edebiyatı ve dini motiflerle süslü konuşmasıyla başbakan halkımızı kandırmayı yine başardı.
Onu karşılayanlar çılgınlar gibi alkışladı onu her cümlesinin ardından.
Eminim başbakanın ne dediğini bile anlamadı o alkış tutanlar.
Hele ki, CHP Genel başkanı Kılıçdaroğlu hakkında söyledikleri.
Tılıçdaroğlu'nun genel müdürlük yaptığı dönemde kurumu zarara uğrattığı gerekçesiyle açılan davaya atıfta bulunarak "Rahşan affı ile dışarda gezenler bize hesap soramaz!" dedi.
Haklıydı.
Kılıçdaroğlu hakkında açılan yolsuzluk dosyasından Rahşan Affı ile kurtulmuştu.
Peki ya bu sözleri halka söyleyen ve o halk tarafından çılgınlar gibi alkışlanan Recep Tayyip Erdoğan?
Hani derler ya;
"Dinime söven hıristiyan bari olsa"
Bu laf tam bu mevzu için söylenmiş.
Kılıçdaroğlu'nu Rahşan affından dolayı yerin dibine soktuğunu halka empoze eden başbakan kendisi kaç dosyadan Rahşan Affı ile kurtuldu acaba?
O halk bunu hiç düşünmedi!
Düşünemez çünkü Recep Tayyip Erdoğan dini bir afyon olarak kullanıyor ve bir kaç dini içerikli söz söyleyerek halkın bunu düşünmesine izin vermiyor.
***
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kendisi hakkında açılan 100'e yakın davanın büyük bir kısmından zaman aşımı sayesinde kurtuldu.
Bazılarından da Rahşan Affı sayesinde kurtuldu.
Ben başbakanın Rahşan Affı sayesinde kurtulduğu iki dosyayı sizlerle paylaşıyorum.
Kılıçdaroğlu 1 dosya...
Başbakan 2 dosya...
Haydi gözünüzün içine baka baka sizi kandıran başbakanı alkışlamaya devam edin...
METRO YOLSUZLUĞU
İstanbul Metrosu'nun elektro-mekanik ihalesinde yapılan yolsuzluklardır. İstanbul Metrosu inşaatına Nurettin Sözen döneminde başlanmıştı. Kazı işleri devam ederken Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçildi.
Sözen, metronun elektro-mekanik ihalesini de yapmış ancak zarfların açılma işini yeni başkana bırakmıştı. Tayyip Erdoğan zarfları açtı ve fiyatları pahalı buldu, tekrar ihale düzenlendi.
İhaleyi Siemens- Simko- Garanti-Koza konsorsiyumu kazandı, ancak Tayyip Erdoğan 7 ay sonra sudan sebeplerle bu ihaleyi de iptal etti. Bu olaya tepki gösteren Almanlar Tayyip Erdoğan'ın bu ihaleyi yakınlarına vermek için iptal ettiğini açık açık söylediler. İhale üçüncü kez yapıldı ve ihale Tayyip Erdoğan'ın yakını Albayraklar'ın ortak olduğu konsorsiyuma kaldı.
Tayyip Erdoğan dönemi İstanbul Belediyesi bürokratlarının Metro ihalesindeki yolsuzluklar nedeniyle İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmaları sürüyor. Tayyip Erdoğan'ın da bu olayda "görevde yetkisini kötüye kullandığı" tespit edildiyse de, suç tarihi 23 Nisan 1999'dan önce olduğu için "Rahşan affı" olarak bilinen erteleme yasasından faydalanarak yargıdan yakasını kurtardı."
***
KİRALIK ARAÇ YOLSUZLUĞU
İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve BİT'lerde araç kiralama işlerinde yapılan yolsuzluklardır.
Tayyip Erdoğan, binek araçlarını kiralama yöntemiyle temin ederek yeni bir uygulama başlattı. Kiralamaların yandaş şirketlerden yapılabilmesi için her türlü tedbir alındı.
Örneğin, İstanbul Belediyesi araba kiralama ilanını Milli Gazete'nin İzmir baskısına verdi, işi eski MSP'li Bakan Hasan Aksay'ın oğlu Mehmet Emin Aksay'ın Ankara firması aldı.
Belediye İstanbul'da, ilan İzmir'de, işi alan firma Ankara'da !..
Ayrıca Kiralamalarda fahiş fiyatlar uygulandı. Örneğin sıfır kilometre Renault Spring'în fiyatı 330 milyon TL iken, araba için bir yılık kiralama bedeli olarak peşin para 312 milyon TL kira bedeli ödendi !.. 18 milyon daha ödeseler araba belediyenin olacaktı !..
Tayyip Erdoğan bu konuda da yargıdan yakasını "Rahşan Affı" sayesinde kurtardı.
***
Her Allah diyeni evliya zannetmeyin.
Unutmayın Hz. Osman'ı katledenler de "Ya Allah, Bismillah" demişlerdi O mübarek insanın kafasını gövdesinden ayırırken...
Hz. Ali'yi katledenler...
Hz. Hasan'ı katledenler...
Hz. Hüseyin'i katledenler...
Ve Kerbela'da Hz. Peygamber'in soyundan gelen bebeleri bile kılıçtan geçirenler de Allah deyip namaz kılıyorlardı...
Bu noktada Peygamber Efendimiz'in şu hadisi şerifini bir kez daha hatırlamakta fayda vardır:
"Kişilerin ibadetleri sözleri kandırmasın, kişiler hakkında fikir sahibi olmak için onların para ile olan ilişkilerine bakınız!"
başbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
başbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Aralık 2013 Çarşamba
13 Haziran 2013 Perşembe
Hukuk varsa Gezi Parkı da var!
Çok basit bir yargı meselesi memleket meselesi haline getirildi.
Tabii ki bunda da en büyük pay sahibi yargı kararlarını ve işleyen hukuki süreci yok sayın başbakana ait...
Binlerce kişinin yaralandığı,
4 memleket evladının hayatını kaybettiği olayların yaşandığı anlarda bile sürekli hukuktan bahseden bir başbakanımız var ne yazık ki...
Kendi hukuk tanımazlığını bir kenara bırakıp eylemcilere hukuk çağrısı yapıyor,
Çevik Kuvvetin biber gazı kullanımındaki aşırı dozu "hukuki bir hak" olarak görüyor...
Son olarak bir kaç manevra yapıldı...
Sözde temsilcilerle görüşüldü...
Sanatçılarla görüşüldü...
Sanatçılarla yapılan görüşmelerden bence en kazançlı çıkan Cem Yılmaz olacak...
P. Alemdar, Cem Yılmaz'ı 1 sene besleyecek malzeme bıraktı meydana...
***
AKP ve başbakan süreci öylesine mükemmel yönettiler ki,
Eylemcilerin bile gündemini onlar belirlediler...
AKP ve yandaşları olayın kırılma noktasını sürekli örtmeye çalıştı ve eylemci kesim de bu tuzağa düştü...
Eylemlerin merkezinin bir hukuk tanımazlık, bir yargı tanımazlık olduğu gerçeği ne yazık ki, yaşanan olaylar kadar konuşulamadı, anlatılamadı...
Sonuç itibarıyla yine olay AKP'nin istediği çizgiye geldi...
Şimdi bütün ülke Gezi Parkı referandumunu konuşuyor...
AKP kendisi ortaya bir konu atıyor ve herkes o konuyu konuşmaya başlıyor...
Yine aynı stratejiyi uyguladı ve referandum meselesini attı ortaya...
Şimdi konuş bakalım Türkiye'm bu referandum nasıl olacak?
***
Aslına bakarsanız hukuken referandum yapılması mümkün değil.
Ama tabii ki bu ülkede gerçekten hukuk varsa...
Hukuk herkes içinse...
Yargı kararları hükümet kararlarından öncelikli ise;
Ki öyle olması gerekiyor...
O zaman referandum da yapılamaz,
AVM de yapılamaz,
Topçu Kışlası da yapılamaz...
Yapılacak bir tek şey kalır hükümete o da Gezi Parkı'nı yeniden düzenleyip İstanbul halkının hizmetine sunmak...
***
Şu an Gezi Parkı ve Topçu Kışlası'nın yapımı ile iki ayrı dava var mahkemelerde...
İstanbul 6. İdare Mahkemesi'nde görülen davada mahkeme heyeti yürütmeyi durdurma kararı verdi.
Ne demek yürütmeyi durdurma kararı?
Bu karar şu anlama geliyor:
"Mahkeme süreci devam etmektedir. Bu süreç devam ederken hükümet Gezi Parkı'nı yıkıp yerine çivi bile çakamaz"
İstanbul 6. İdare Mahkemesi bu kararla birlikte Turizm Bakanlığı'ndan da da savunma istedi.
Olay mahkemeye intikal etmeden önce Topçu Kışlası'nın mimarı Halil Onur İBB adına yaptığı projeyi İstanbul 2 Nolu Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’na sunmuş, kurul projenin rölöve ve restutitesi için yeterli bilgi, belgenin olmadığı gerekçesiyle reddetmişti. Kültür Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu ise kurulun bu kararını reddederek, projenin uygun olduğuna karar vermişti. Bu aşamadan sonra Taksim Gezi Parkı Dayanışma Derneği İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nde dava açmıştı.
***
İstanbul 6. İdare Mahkemesi'ndeki davanın yanısıra bir davada İstanbul 1. İdare Mahkemesi'nde sürüyor...Bu davada Taksim Yayalaştırma Projesi ve ona dahil edilen Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılmasının önünü açan 1 / 5000 ile 1 / 1000 ölçekli Nâzım İmar Plan değişikliklerinin iptali konusunun karara bağlanması bekleniyor.
Bilirkişi 13 Mayıs’ta raporunu mahkemeye teslim etti.
Bilirkişi 7 maddede özetlediği kararın sonuç bölümünde şu görüşlere yer verdi:
‘‘Dava konusu Koruma Amaçlı İmar Planı değişikliklerinin çevre, kültürel ve doğal miras, kültürel ve ekonomik yapı, teknik altyapı, sosyal donatı, yapı ve sokak dokusu, mülkiyet yapısı, ulaşım, dolaşım sistemi, şehircilik, planlama ve koruma ilkelerine uygun olmadığı, söz konusu planın sadece Taksim Alanı yayalaştırma projesi gibi görünmekle birlikte plan notlarında Taksim Gezi Parkı’nı da içerdiği ve plan onama sınırı içindeki bir alanın planlamasının sonradan düzenlemek üzere ayrılarak belirsiz bırakıldığı’’
İstanbul 1. İdare Mahkemesi 4 haftadır bilirkişi raporunu değerlendiriyor.
Mahkemenin büyük bir ihtimalle bilirkişi raporuna uyacak ve esastan plan notlarını iptal edecek.
***
İki mahkemede birden hukuki sürecin işlediği ve bir mahkemenin de yürütmeyi durdurma kararı verdiği bir proje hükümet tarafından hukuk tanımaz bir tavırla uygulanmak istenmekte.
Büyük bir halk kitlesi de buna izin vermeyeceğini belirtiyor ve eylem yapıyor.
Eylemin başlangıcı son derece basit ve barışçıl...
Eylemciler seslerini duyurabildikleri takdirde hükümetin yargı kararına uyarak çalışmaları durduracağından emin...
Çünkü burası bir hukuk devleti...
Muz cumhuriyeti değil!
Fakat öyle olmadı.
Başbakan bizzat kendisi yargı kararını tanımayacağını hükümetin karar aldığını ve Topçu Kışlası'nın oraya yapılacağını sert bir dille ilan etti...
Sonrası hepimizin malumu...
***
Referandum konusunu hükümet yine zaman kazanmak maksadıyla ortaya attı...
Biber gazı, tazyikli su ve orantısız güç kullanma suçlarını ört bas etmek, dünya kamuoyu nezdinde yerlerde sürünen itibarın nasıl düzeltileceğini düşünmek için zaman kazanmaları gerekiyordu...
Ve referandumu ortaya attılar...
Şimdi bir süre referandum konuşulacak...
Olayın hukuki boyutu iyice karanlığa gömülecek...
Başörtüsü ve dini değerlerle bezenmiş yalanlarla hükümet kendi tabanını canlı tutacak, Üstüne üstlük muhafazakar ve milliyetçi kesimden de destek görecek...
Halk gerçekleri göremeyecek...
Çünkü halkın yüzde 50'lik bir kısmı Başbakan'ın sözlerini Peygamber sözü gibi görüyor ve doğruluğundan zerre şüphe etmiyor...
Siz ağzınızla kuş da tutsanız inandıramayacaksınız...
Benim tek umudum hukuk...
Eğer bu ülke bir hukuk devleti ise, Gezi Parkı dana da güzelleşmiş bir şekilde yerinde kalacak...
Aksi her durumda, Sultan Abdülhamid'e karşı dış mihrakların desteğiyle başlayan isyanın karargahı olan ve Mustafa Kemal komutasındaki birliklerce isyancıların başına yıkılan Topçu Kışlası 100 yıl sonra yeniden o isyanın bir sembolü olarak orada yerini alacak...
Tabii ki bunda da en büyük pay sahibi yargı kararlarını ve işleyen hukuki süreci yok sayın başbakana ait...
Binlerce kişinin yaralandığı,
4 memleket evladının hayatını kaybettiği olayların yaşandığı anlarda bile sürekli hukuktan bahseden bir başbakanımız var ne yazık ki...
Kendi hukuk tanımazlığını bir kenara bırakıp eylemcilere hukuk çağrısı yapıyor,
Çevik Kuvvetin biber gazı kullanımındaki aşırı dozu "hukuki bir hak" olarak görüyor...
Son olarak bir kaç manevra yapıldı...
Sözde temsilcilerle görüşüldü...
Sanatçılarla görüşüldü...
Sanatçılarla yapılan görüşmelerden bence en kazançlı çıkan Cem Yılmaz olacak...
P. Alemdar, Cem Yılmaz'ı 1 sene besleyecek malzeme bıraktı meydana...
***
AKP ve başbakan süreci öylesine mükemmel yönettiler ki,
Eylemcilerin bile gündemini onlar belirlediler...
AKP ve yandaşları olayın kırılma noktasını sürekli örtmeye çalıştı ve eylemci kesim de bu tuzağa düştü...
Eylemlerin merkezinin bir hukuk tanımazlık, bir yargı tanımazlık olduğu gerçeği ne yazık ki, yaşanan olaylar kadar konuşulamadı, anlatılamadı...
Sonuç itibarıyla yine olay AKP'nin istediği çizgiye geldi...
Şimdi bütün ülke Gezi Parkı referandumunu konuşuyor...
AKP kendisi ortaya bir konu atıyor ve herkes o konuyu konuşmaya başlıyor...
Yine aynı stratejiyi uyguladı ve referandum meselesini attı ortaya...
Şimdi konuş bakalım Türkiye'm bu referandum nasıl olacak?
***
Aslına bakarsanız hukuken referandum yapılması mümkün değil.
Ama tabii ki bu ülkede gerçekten hukuk varsa...
Hukuk herkes içinse...
Yargı kararları hükümet kararlarından öncelikli ise;
Ki öyle olması gerekiyor...
O zaman referandum da yapılamaz,
AVM de yapılamaz,
Topçu Kışlası da yapılamaz...
Yapılacak bir tek şey kalır hükümete o da Gezi Parkı'nı yeniden düzenleyip İstanbul halkının hizmetine sunmak...
***
Şu an Gezi Parkı ve Topçu Kışlası'nın yapımı ile iki ayrı dava var mahkemelerde...
İstanbul 6. İdare Mahkemesi'nde görülen davada mahkeme heyeti yürütmeyi durdurma kararı verdi.
Ne demek yürütmeyi durdurma kararı?
Bu karar şu anlama geliyor:
"Mahkeme süreci devam etmektedir. Bu süreç devam ederken hükümet Gezi Parkı'nı yıkıp yerine çivi bile çakamaz"
İstanbul 6. İdare Mahkemesi bu kararla birlikte Turizm Bakanlığı'ndan da da savunma istedi.
Olay mahkemeye intikal etmeden önce Topçu Kışlası'nın mimarı Halil Onur İBB adına yaptığı projeyi İstanbul 2 Nolu Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’na sunmuş, kurul projenin rölöve ve restutitesi için yeterli bilgi, belgenin olmadığı gerekçesiyle reddetmişti. Kültür Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu ise kurulun bu kararını reddederek, projenin uygun olduğuna karar vermişti. Bu aşamadan sonra Taksim Gezi Parkı Dayanışma Derneği İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nde dava açmıştı.
***
İstanbul 6. İdare Mahkemesi'ndeki davanın yanısıra bir davada İstanbul 1. İdare Mahkemesi'nde sürüyor...Bu davada Taksim Yayalaştırma Projesi ve ona dahil edilen Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılmasının önünü açan 1 / 5000 ile 1 / 1000 ölçekli Nâzım İmar Plan değişikliklerinin iptali konusunun karara bağlanması bekleniyor.
Bilirkişi 13 Mayıs’ta raporunu mahkemeye teslim etti.
Bilirkişi 7 maddede özetlediği kararın sonuç bölümünde şu görüşlere yer verdi:
‘‘Dava konusu Koruma Amaçlı İmar Planı değişikliklerinin çevre, kültürel ve doğal miras, kültürel ve ekonomik yapı, teknik altyapı, sosyal donatı, yapı ve sokak dokusu, mülkiyet yapısı, ulaşım, dolaşım sistemi, şehircilik, planlama ve koruma ilkelerine uygun olmadığı, söz konusu planın sadece Taksim Alanı yayalaştırma projesi gibi görünmekle birlikte plan notlarında Taksim Gezi Parkı’nı da içerdiği ve plan onama sınırı içindeki bir alanın planlamasının sonradan düzenlemek üzere ayrılarak belirsiz bırakıldığı’’
İstanbul 1. İdare Mahkemesi 4 haftadır bilirkişi raporunu değerlendiriyor.
Mahkemenin büyük bir ihtimalle bilirkişi raporuna uyacak ve esastan plan notlarını iptal edecek.
***
İki mahkemede birden hukuki sürecin işlediği ve bir mahkemenin de yürütmeyi durdurma kararı verdiği bir proje hükümet tarafından hukuk tanımaz bir tavırla uygulanmak istenmekte.
Büyük bir halk kitlesi de buna izin vermeyeceğini belirtiyor ve eylem yapıyor.
Eylemin başlangıcı son derece basit ve barışçıl...
Eylemciler seslerini duyurabildikleri takdirde hükümetin yargı kararına uyarak çalışmaları durduracağından emin...
Çünkü burası bir hukuk devleti...
Muz cumhuriyeti değil!
Fakat öyle olmadı.
Başbakan bizzat kendisi yargı kararını tanımayacağını hükümetin karar aldığını ve Topçu Kışlası'nın oraya yapılacağını sert bir dille ilan etti...
Sonrası hepimizin malumu...
***
Referandum konusunu hükümet yine zaman kazanmak maksadıyla ortaya attı...
Biber gazı, tazyikli su ve orantısız güç kullanma suçlarını ört bas etmek, dünya kamuoyu nezdinde yerlerde sürünen itibarın nasıl düzeltileceğini düşünmek için zaman kazanmaları gerekiyordu...
Ve referandumu ortaya attılar...
Şimdi bir süre referandum konuşulacak...
Olayın hukuki boyutu iyice karanlığa gömülecek...
Başörtüsü ve dini değerlerle bezenmiş yalanlarla hükümet kendi tabanını canlı tutacak, Üstüne üstlük muhafazakar ve milliyetçi kesimden de destek görecek...
Halk gerçekleri göremeyecek...
Çünkü halkın yüzde 50'lik bir kısmı Başbakan'ın sözlerini Peygamber sözü gibi görüyor ve doğruluğundan zerre şüphe etmiyor...
Siz ağzınızla kuş da tutsanız inandıramayacaksınız...
Benim tek umudum hukuk...
Eğer bu ülke bir hukuk devleti ise, Gezi Parkı dana da güzelleşmiş bir şekilde yerinde kalacak...
Aksi her durumda, Sultan Abdülhamid'e karşı dış mihrakların desteğiyle başlayan isyanın karargahı olan ve Mustafa Kemal komutasındaki birliklerce isyancıların başına yıkılan Topçu Kışlası 100 yıl sonra yeniden o isyanın bir sembolü olarak orada yerini alacak...
2 Haziran 2013 Pazar
Ağaç semboldür, direniş halkındır!
Günlerdir Türkiye uzun yıllardan bu yana yaşamadıklarını yaşıyor.
Taksim Gezi Parkı'ndaki kanunsuz işgale karşı çıkan küçük bir gurubun yaktığı kıvılcım, büyüdü bir alev topu haline geldi.
Gezi Parkı direnişi çok kısa bir zamanda tüm yurda yayıldı ve toplumsal bir direniş haline dönüştü.
Olayların bu boyutlara ulaşmasının tek sebebi de TC Başbakanı'nın tv ekranlarına çıkıp;
"Ne yaparsanız yapın biz karar verdik oradaki ağaçlar yıkılacak, oraya o AVM yapılacak" şeklindeki açıklamasıdır.
AKP yandaşları bu gerçeği örtbas etmek için çeşitli yollara başvuruyorlar.
Eylemin dış güçlerin yönlendirdiği safsatasından tutun da, oradakilerin Pkk sempatizanları olduğuna kadar bir çok gerçek dışı, eylem kırıcı söylemle eylemin boyutunu düşürmeye ve eylemi sonlandırmaya çalışıyorlar.
Sosyal paylaşım sitelerinde gördüğümüz manzara gerçekten çok garip.
Özellikle Ülkücülerin bu eyleme destek vermemesi için muazzam bir gayret sarfediliyor iki gündür.
Bunda da büyük ölçüde başarılı oldular.
Ülkücülerin büyük bir bölümü AKP yandaşları tarafından ortaya atılan söylemler doğrultusunda eylemin bir halk hareketi olmaktan çıktığı, eylemcilerin tamamının marjinal sol guruplar olduğu düşüncesiyle eyleme destek vermekten kaçındı.
***
Ben eylemin ilk gününden bu yana yakınen takip eden biri olarak, AKP yandaşlarının ortaya attıkları o marjinal gurupları nedense bir türlü göremedim.
Daha düne kadar Diyarbakır'da Apo posterleri ile, Pkk paçavraları ile zafer kazanmış ordu edasıyla gösteriler yapan bu marjinal gurupları görmezden gelenler, her ne hikmetse Taksim eyleminde bunların hiçbirisinin olmamasına rağmen sadece onları görüyor olmaları gerçekten çok şaşırtıcı.
Diyarbakır'daki Nevruz kutlamalarında dev Apo posterleri açıldı.
Dev Pkk paçavraları açıldı.
TC Devleti tehdit edildi.
Misak-ı Milli sınırları içindeki bir bölgemiz Kürdistan adıyla anılmaya başlandı.
Bu AKP'liler bütün bunlara ses çıkarmadı.
Bunların hiçbirini görmedi.
Taksim Gezi Parkı eyleminde olmayan bu unsurları nasıl gördüler şaşırmamak mümkün değil.
Ve bu AKP şakşakçılarının bu safsatalarına Ülkücü camianın bir kısmı nasıl kandı onu da anlamak mümkün değil.
***
Şimdi konuyu daha iyi anlamak için isterseniz şöyle bir başa dönelim.
Hükümet Taksim'i dönüştürme projesini başlattı.
Bu proje kapsamında Gezi Parkı'nın da yıkılarak yerine AVM yapılması gündeme geldi.
Bunun üzerine Taksim Gezi Parkını Koruma ve Güzelleştirme Derneği yürütmeyi durdurmak için mahkemeye başvurdu.
Mahkeme aylar sürdü.
Bir türlü karar çıkmadı.
Mahkeme sonuçlanmadan hükümet Gezi Parkı'nı yıkmaya kalkıştı.
Dernek üyeleri küçük bir gurup halinde parkın ve parktaki ağaçların yıkılmasını önlemek için park içinde oturma eylemi başlattı.
Bu eylem onların en doğal hakkıydı.
Mahkeme konusu olan bir yerde hükümetin kanunsuz bir şekilde yıkıma geçmesi kabul edilemezdi.
Eylemin ilk gününde polis öyle bir müdahale yaptı ki; akıllara ziyan.
sayıları onlarla ifade edilecek kadar az olan göstericilere biber gazı ve tazyikli su ile müdahale edip, ardından da tüm çadır ve özel eşyalarını yaktılar.
Halkımız her zaman mağdurun yanında olmayı kendine şiar edinmiş bir halktır.
Yine öyle oldu.
Ve halk Gezi Parkı için eylem yapanlara destek verdi.
***
Halk desteğinin başladığı ilk gün mahkeme konuyla ilgili kararını açıkladı.
Karar yürütmeyi durduruyordu.
Dernek davayı kazanmış ve mahkeme derneği haklı bularak yürütmeyi durdurma kararı aldı.
İşte olayların kırılma noktası burası oldu.
Mahkeme kararının açıklandığı o anlarda TC Başbakanı R. Tayyip Erdoğan ekranlara çıkıyor ve "Yargı kararını tanımadığını" ifade ediyor.
İşte olayların bugünkü boyutlara ulaşmasının sebebi başbakanın bu sözleridir.
Yargıyı tanıyan bir başbakan...
AKP'ye oy vermeyenleri halk olarak görmeyen,
Tüm muhalif hareketleri marjinal gurup olarak niteleyen bir başbakan...
Ve tabii ona biat etmiş bir zümre...
Başbakanın bu açıklamalarından sonra halk tamamen galeyana geldi.
Hukuku tanımadığını açıklayan bir başbakana tepkiler çığ gibi büyüdü.
Belki ilk defa Türkiye böylesine kendiliğinden gelişen bir toplumsal harekete tanıklık ediyordu.
Oraya destek için gidenlerin AKP'li olmadıkları kesin...
Taksim Gezi Parkı için destek vermek amacıyla Taksim'e gidenlerin elbette bir siyasi görüşleri olacak.
Fakat şurası da kesindir ki oraya gelenlerin hiçbirisi siyasi düşüncesini ön plana çıkarmak için gelmedi.
Yıllar önce bu halk nasıl mağdur olan Recep Tayip Erdoğan'a destek verdiyse bugün de Gezi Parkı direnişçilerine destek verdiler.
Fakat ne yazık ki, o günlerde mağdur olan ve halkın desteğini alan Recep Tayyip Erdoğan bugün yargı kararını tanımadığını söyleyen bir başbakan konumundadır.
***
AKP yandaşlarının eylem kırıcı söylem ve paylaşımlarının doğru olduğunu kabul etsek,
Orada marjinal gurupların varlığını,
Bölücü unsurların varlığını kabul etsek dahi,
Bu unsurların orada bulunmasına yol açan ve bu eylemi provake etmeseni sağlayan yine başbakanın kanun tanımaz tutumu değil midir?
Başbakan eylemin ikinci gününde açıklanan yargı kararından sonra;
Tv ekranlarında hukuk tanımaz bir söylem yerine "Ey halkım biz bu kararı aldık ama mahkeme de yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Biz kararımızda ısrarlıyız ancak yargı süreci bitene kadar proje durdurulmuştur" deseydi hangi marjinal gurup orada eylem yapabilirdi.
Bu kanun tanımaz tavrı sayesinde başbakan bu marjinal guruplara eylem alanı açmadı mı?
AKP seçmeni neden bu gerçeği görmek istemiyor?
Olaylar neden sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirilmiyor!?
Ülkenin bir kaosa sürüklenmesine bir başbakan sebep oluyor ve o başbakana büyük destek veren halk "Bi dur arkadaş sen nasıl kanun tanımazsın" diye soramıyor.
İşte bu durum bizim için büyük bir tehlikedir?
Bu bir sürü psikolojisidir.
Çobana bir kaval eşliğinde itaat eden bir sürü psikolojisi...
AKP seçmeni artık sürü psikolojisinden kurtulmalı ve kendi liderlerinin yaptığı yanlışlara da yanlış diyebilmelidir.
Bunu yapabilirlerse eminim partileri bazı yanlışlardan kurutulur ve seçimlerde daha yüksek oranlarda oy alırlar...
Baskıcı zihniyetler her zaman yok olmaya mahkumdurlar...
Halkın verdiği bu güç, gün gelir başka bir yöne dönebilir.
Bunu hiç kimse unutmasın!
Taksim Gezi Parkı'ndaki kanunsuz işgale karşı çıkan küçük bir gurubun yaktığı kıvılcım, büyüdü bir alev topu haline geldi.
Gezi Parkı direnişi çok kısa bir zamanda tüm yurda yayıldı ve toplumsal bir direniş haline dönüştü.
Olayların bu boyutlara ulaşmasının tek sebebi de TC Başbakanı'nın tv ekranlarına çıkıp;
"Ne yaparsanız yapın biz karar verdik oradaki ağaçlar yıkılacak, oraya o AVM yapılacak" şeklindeki açıklamasıdır.
AKP yandaşları bu gerçeği örtbas etmek için çeşitli yollara başvuruyorlar.
Eylemin dış güçlerin yönlendirdiği safsatasından tutun da, oradakilerin Pkk sempatizanları olduğuna kadar bir çok gerçek dışı, eylem kırıcı söylemle eylemin boyutunu düşürmeye ve eylemi sonlandırmaya çalışıyorlar.
Sosyal paylaşım sitelerinde gördüğümüz manzara gerçekten çok garip.
Özellikle Ülkücülerin bu eyleme destek vermemesi için muazzam bir gayret sarfediliyor iki gündür.
Bunda da büyük ölçüde başarılı oldular.
Ülkücülerin büyük bir bölümü AKP yandaşları tarafından ortaya atılan söylemler doğrultusunda eylemin bir halk hareketi olmaktan çıktığı, eylemcilerin tamamının marjinal sol guruplar olduğu düşüncesiyle eyleme destek vermekten kaçındı.
***
Ben eylemin ilk gününden bu yana yakınen takip eden biri olarak, AKP yandaşlarının ortaya attıkları o marjinal gurupları nedense bir türlü göremedim.
Daha düne kadar Diyarbakır'da Apo posterleri ile, Pkk paçavraları ile zafer kazanmış ordu edasıyla gösteriler yapan bu marjinal gurupları görmezden gelenler, her ne hikmetse Taksim eyleminde bunların hiçbirisinin olmamasına rağmen sadece onları görüyor olmaları gerçekten çok şaşırtıcı.
Diyarbakır'daki Nevruz kutlamalarında dev Apo posterleri açıldı.
Dev Pkk paçavraları açıldı.
TC Devleti tehdit edildi.
Misak-ı Milli sınırları içindeki bir bölgemiz Kürdistan adıyla anılmaya başlandı.
Bu AKP'liler bütün bunlara ses çıkarmadı.
Bunların hiçbirini görmedi.
Taksim Gezi Parkı eyleminde olmayan bu unsurları nasıl gördüler şaşırmamak mümkün değil.
Ve bu AKP şakşakçılarının bu safsatalarına Ülkücü camianın bir kısmı nasıl kandı onu da anlamak mümkün değil.
***
Şimdi konuyu daha iyi anlamak için isterseniz şöyle bir başa dönelim.
Hükümet Taksim'i dönüştürme projesini başlattı.
Bu proje kapsamında Gezi Parkı'nın da yıkılarak yerine AVM yapılması gündeme geldi.
Bunun üzerine Taksim Gezi Parkını Koruma ve Güzelleştirme Derneği yürütmeyi durdurmak için mahkemeye başvurdu.
Mahkeme aylar sürdü.
Bir türlü karar çıkmadı.
Mahkeme sonuçlanmadan hükümet Gezi Parkı'nı yıkmaya kalkıştı.
Dernek üyeleri küçük bir gurup halinde parkın ve parktaki ağaçların yıkılmasını önlemek için park içinde oturma eylemi başlattı.
Bu eylem onların en doğal hakkıydı.
Mahkeme konusu olan bir yerde hükümetin kanunsuz bir şekilde yıkıma geçmesi kabul edilemezdi.
Eylemin ilk gününde polis öyle bir müdahale yaptı ki; akıllara ziyan.
sayıları onlarla ifade edilecek kadar az olan göstericilere biber gazı ve tazyikli su ile müdahale edip, ardından da tüm çadır ve özel eşyalarını yaktılar.
Halkımız her zaman mağdurun yanında olmayı kendine şiar edinmiş bir halktır.
Yine öyle oldu.
Ve halk Gezi Parkı için eylem yapanlara destek verdi.
***
Halk desteğinin başladığı ilk gün mahkeme konuyla ilgili kararını açıkladı.
Karar yürütmeyi durduruyordu.
Dernek davayı kazanmış ve mahkeme derneği haklı bularak yürütmeyi durdurma kararı aldı.
İşte olayların kırılma noktası burası oldu.
Mahkeme kararının açıklandığı o anlarda TC Başbakanı R. Tayyip Erdoğan ekranlara çıkıyor ve "Yargı kararını tanımadığını" ifade ediyor.
İşte olayların bugünkü boyutlara ulaşmasının sebebi başbakanın bu sözleridir.
Yargıyı tanıyan bir başbakan...
AKP'ye oy vermeyenleri halk olarak görmeyen,
Tüm muhalif hareketleri marjinal gurup olarak niteleyen bir başbakan...
Ve tabii ona biat etmiş bir zümre...
Başbakanın bu açıklamalarından sonra halk tamamen galeyana geldi.
Hukuku tanımadığını açıklayan bir başbakana tepkiler çığ gibi büyüdü.
Belki ilk defa Türkiye böylesine kendiliğinden gelişen bir toplumsal harekete tanıklık ediyordu.
Oraya destek için gidenlerin AKP'li olmadıkları kesin...
Taksim Gezi Parkı için destek vermek amacıyla Taksim'e gidenlerin elbette bir siyasi görüşleri olacak.
Fakat şurası da kesindir ki oraya gelenlerin hiçbirisi siyasi düşüncesini ön plana çıkarmak için gelmedi.
Yıllar önce bu halk nasıl mağdur olan Recep Tayip Erdoğan'a destek verdiyse bugün de Gezi Parkı direnişçilerine destek verdiler.
Fakat ne yazık ki, o günlerde mağdur olan ve halkın desteğini alan Recep Tayyip Erdoğan bugün yargı kararını tanımadığını söyleyen bir başbakan konumundadır.
***
AKP yandaşlarının eylem kırıcı söylem ve paylaşımlarının doğru olduğunu kabul etsek,
Orada marjinal gurupların varlığını,
Bölücü unsurların varlığını kabul etsek dahi,
Bu unsurların orada bulunmasına yol açan ve bu eylemi provake etmeseni sağlayan yine başbakanın kanun tanımaz tutumu değil midir?
Başbakan eylemin ikinci gününde açıklanan yargı kararından sonra;
Tv ekranlarında hukuk tanımaz bir söylem yerine "Ey halkım biz bu kararı aldık ama mahkeme de yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Biz kararımızda ısrarlıyız ancak yargı süreci bitene kadar proje durdurulmuştur" deseydi hangi marjinal gurup orada eylem yapabilirdi.
Bu kanun tanımaz tavrı sayesinde başbakan bu marjinal guruplara eylem alanı açmadı mı?
AKP seçmeni neden bu gerçeği görmek istemiyor?
Olaylar neden sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirilmiyor!?
Ülkenin bir kaosa sürüklenmesine bir başbakan sebep oluyor ve o başbakana büyük destek veren halk "Bi dur arkadaş sen nasıl kanun tanımazsın" diye soramıyor.
İşte bu durum bizim için büyük bir tehlikedir?
Bu bir sürü psikolojisidir.
Çobana bir kaval eşliğinde itaat eden bir sürü psikolojisi...
AKP seçmeni artık sürü psikolojisinden kurtulmalı ve kendi liderlerinin yaptığı yanlışlara da yanlış diyebilmelidir.
Bunu yapabilirlerse eminim partileri bazı yanlışlardan kurutulur ve seçimlerde daha yüksek oranlarda oy alırlar...
Baskıcı zihniyetler her zaman yok olmaya mahkumdurlar...
Halkın verdiği bu güç, gün gelir başka bir yöne dönebilir.
Bunu hiç kimse unutmasın!
1 Kasım 2012 Perşembe
Tribünde "KÜFÜR"e özgürlük!
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, değil tribünlerde hiç bir yaşam alanında küfür edilmesine taraf değilim. Küfür kesinlikle ve kesinlikle savunulamaz ve övülemez.
Ancak;
Ülkemiz her zaman gariplikler ülkesi olmaya devam etmektedir.
Ülkemizi yönetenler tribünde küfürü engellemek için türlü yollar deniyorlar, yasalar çıkarıyorlar.
Peki tribünlerde küfürü önlemek için bunca önlem alınırken diğer yaşam alanlarında neden hiçbir önlem alınmıyor.
Önlem alınmasını bırakın nerdeyse özendiriliyor.
Özellikle son 2-3 yıldır devlet kanalı TRT 1 'de bile "bip" ile örtüldüğü sanılan küfürler artık hayatımızın bir parçası olmuş durumda.
***
Sinemada küfür serbest...
Tiyatro'da küfür serbest...
Üstelik insanlar bu küfürleri dinlemek için yüklü paralar ödüyorlar...
Televizyon kanallarında serbest...
Benzak Ç. ana avrat düz gidiyor, bir "bip" ile kurtuluyor...
Huysuz Virjin,
Mehmet Ali Erbil gibi sözde sanatçılar küfür ve argo konuşmaları sayesinde dünyalıklarını kurtardılar...
TRT 1'de yayınlanan ve aile dizisi gözüyle baktığımız Sakarya Fırat dizisinde bile küfürler havada uçuşmaya başladı...
Sevişme sahneleri ve erotik görüntüleri şimdilik es geçiyorum...
***
Anlayacağınız tribünler dışında her yerde küfür serbest.
"Bip" koyduğunuz vakit iş bitiyor.
Tabii bu bip sadece tv ekranları için geçerli.
Tuyatro ve sinema ile sahnelerde buna da gerek yok...
Sallayın sallayıbildiğiniz kadar...
Oraya gelen vatandaş ta büyük bir zevk ile dinler o küfürleri...
Aynı dinleyici ve izleyici tribünden bir küfür duyduğu vakit ise,
Hemen yapıştırır yaftayı "Pis holiganlar, terbiyesizler!"
***
Geçtiğimiz günlerde gazetelerde bir haber okudum.
Bakırköy mahkemelerinden birisi önemli bir karara imza atmış...
Bundan böyle Terör örgütü elebaşısı Apo için özgürlük istemek suç sayılamayacak.
Daha önceden yine resmi makamlarca ona sayın demek suç olmaktan çıkartılmıştı.
Aynı mahkeme bebek katiline "önder" denilmesinin de suç olmadığını açıkladı aldığı kararla...
Hal böle olunca, biz de "tribünlerde küfüre özgürlük" istemeye kalkışsak ne olur diye aklıma takıldı.
***
Küfür'ün tribünlerde yasaklanmasının ve küfür edenlere ağır cezalar verilmesinin sebebi küfürün kötülüğünden kaynaklanıyorsa tv, ekranlarında neden yasaklanmıyor...
Sorun ekranlardaki bip sesiyle çözülebiliyorsa hükümet tribünlere de bir sistem getirsin ve küfür edildiği anda bir "bip"sesi duyulsun...
Tribünlerde küfür edilmesinin yasaklanmasındaki mantık hayatın diğer alanlarında geçerli değil mi!?
Mesela sinema salonları da umuma açık yerlerdir.
Aynı anda yüzlerce kişi film izlerken adamın biri çıkar küfür eder...
Kimsenin de gıkı çıkmaz...
Adamın biri stand-up yapıyorum diyerek ağza alınmadık küfürlerle milleti güldürür...
Oraya giden millet de gülmekten yerlere yatar...
İş tersine döndüğü zaman;
Yani millet tribünden hep bir ağızdan küfür etmeye başladığı zaman kıyamet kopar...
Tribündeki adam şerefsiz olur,
Aciz olur,
Serseri olur,
İt, kopuk olur,
Holigan olur,
Terörist olur...
***
Bu neden böyle!?
Aslında nedeni çok basit.
Millete küfür edenler ya da milletin karşısında küfür edenler sanatçı(!)dırlar...
Orada sanat icra etmektedirler (!)
Hükümet ya da devlet her neyse işte, bunlara bir kısıtlama getirmeye kalkışırsa kıyamet kopar...
SANSÜRCÜ damgasını yerler...
Yerden yere vurulurlar...
Ama tribündeki gariban öyle mi!?
Vurursun copu,
Zıkarsın biber gazını sesini kesersin.
Gıkını bile çıkaramaz...
Yaptığın bu işkenceler yetmezmiş gibi bir de dayarsın 3-5 bin lira cezayı olur biter...
Polisin o tribündeki adama ettiği küfürü kimse dile getirmez...
O biber gazını adamın suratına niye sıkıyon diye kimse sormaz
O jopu tribüncünün sırtına neden vuruyon demez kimse...
Çünkü onlar terörist(!)tirler...
Bunlar sürekli yuh çekerler küfür ederler...
Pisliktir(!) bunlar...
***
Ülkemizde tribüncünün kaderi budur işte...
Herkesin yaptığı, yaparak milyonlarca lira kazandığı bir şeyi yaptığı için biber gazı yer, jop yer, ceza yer tribün çocuğu...
Bir de ülkenin başbakanı tarafından bile terörist ilan edilirler...
Evet tamam, küfüre hayır ama şu dediklerimde haksızsam haksız deyin be arkadaş...
Söyleyin, bu da mı Ofsayt be kardeşim!
Ancak;
Ülkemiz her zaman gariplikler ülkesi olmaya devam etmektedir.
Ülkemizi yönetenler tribünde küfürü engellemek için türlü yollar deniyorlar, yasalar çıkarıyorlar.
Peki tribünlerde küfürü önlemek için bunca önlem alınırken diğer yaşam alanlarında neden hiçbir önlem alınmıyor.
Önlem alınmasını bırakın nerdeyse özendiriliyor.
Özellikle son 2-3 yıldır devlet kanalı TRT 1 'de bile "bip" ile örtüldüğü sanılan küfürler artık hayatımızın bir parçası olmuş durumda.
***
Sinemada küfür serbest...
Tiyatro'da küfür serbest...
Üstelik insanlar bu küfürleri dinlemek için yüklü paralar ödüyorlar...
Televizyon kanallarında serbest...
Benzak Ç. ana avrat düz gidiyor, bir "bip" ile kurtuluyor...
Huysuz Virjin,
Mehmet Ali Erbil gibi sözde sanatçılar küfür ve argo konuşmaları sayesinde dünyalıklarını kurtardılar...
TRT 1'de yayınlanan ve aile dizisi gözüyle baktığımız Sakarya Fırat dizisinde bile küfürler havada uçuşmaya başladı...
Sevişme sahneleri ve erotik görüntüleri şimdilik es geçiyorum...
***
Anlayacağınız tribünler dışında her yerde küfür serbest.
"Bip" koyduğunuz vakit iş bitiyor.
Tabii bu bip sadece tv ekranları için geçerli.
Tuyatro ve sinema ile sahnelerde buna da gerek yok...
Sallayın sallayıbildiğiniz kadar...
Oraya gelen vatandaş ta büyük bir zevk ile dinler o küfürleri...
Aynı dinleyici ve izleyici tribünden bir küfür duyduğu vakit ise,
Hemen yapıştırır yaftayı "Pis holiganlar, terbiyesizler!"
***
Geçtiğimiz günlerde gazetelerde bir haber okudum.
Bakırköy mahkemelerinden birisi önemli bir karara imza atmış...
Bundan böyle Terör örgütü elebaşısı Apo için özgürlük istemek suç sayılamayacak.
Daha önceden yine resmi makamlarca ona sayın demek suç olmaktan çıkartılmıştı.
Aynı mahkeme bebek katiline "önder" denilmesinin de suç olmadığını açıkladı aldığı kararla...
Hal böle olunca, biz de "tribünlerde küfüre özgürlük" istemeye kalkışsak ne olur diye aklıma takıldı.
***
Küfür'ün tribünlerde yasaklanmasının ve küfür edenlere ağır cezalar verilmesinin sebebi küfürün kötülüğünden kaynaklanıyorsa tv, ekranlarında neden yasaklanmıyor...
Sorun ekranlardaki bip sesiyle çözülebiliyorsa hükümet tribünlere de bir sistem getirsin ve küfür edildiği anda bir "bip"sesi duyulsun...
Tribünlerde küfür edilmesinin yasaklanmasındaki mantık hayatın diğer alanlarında geçerli değil mi!?
Mesela sinema salonları da umuma açık yerlerdir.
Aynı anda yüzlerce kişi film izlerken adamın biri çıkar küfür eder...
Kimsenin de gıkı çıkmaz...
Adamın biri stand-up yapıyorum diyerek ağza alınmadık küfürlerle milleti güldürür...
Oraya giden millet de gülmekten yerlere yatar...
İş tersine döndüğü zaman;
Yani millet tribünden hep bir ağızdan küfür etmeye başladığı zaman kıyamet kopar...
Tribündeki adam şerefsiz olur,
Aciz olur,
Serseri olur,
İt, kopuk olur,
Holigan olur,
Terörist olur...
***
Bu neden böyle!?
Aslında nedeni çok basit.
Millete küfür edenler ya da milletin karşısında küfür edenler sanatçı(!)dırlar...
Orada sanat icra etmektedirler (!)
Hükümet ya da devlet her neyse işte, bunlara bir kısıtlama getirmeye kalkışırsa kıyamet kopar...
SANSÜRCÜ damgasını yerler...
Yerden yere vurulurlar...
Ama tribündeki gariban öyle mi!?
Vurursun copu,
Zıkarsın biber gazını sesini kesersin.
Gıkını bile çıkaramaz...
Yaptığın bu işkenceler yetmezmiş gibi bir de dayarsın 3-5 bin lira cezayı olur biter...
Polisin o tribündeki adama ettiği küfürü kimse dile getirmez...
O biber gazını adamın suratına niye sıkıyon diye kimse sormaz
O jopu tribüncünün sırtına neden vuruyon demez kimse...
Çünkü onlar terörist(!)tirler...
Bunlar sürekli yuh çekerler küfür ederler...
Pisliktir(!) bunlar...
***
Ülkemizde tribüncünün kaderi budur işte...
Herkesin yaptığı, yaparak milyonlarca lira kazandığı bir şeyi yaptığı için biber gazı yer, jop yer, ceza yer tribün çocuğu...
Bir de ülkenin başbakanı tarafından bile terörist ilan edilirler...
Evet tamam, küfüre hayır ama şu dediklerimde haksızsam haksız deyin be arkadaş...
Söyleyin, bu da mı Ofsayt be kardeşim!
Etiketler:
başbakan,
futbol,
küfür,
sanat,
sanatçı,
serseri,
seyirci,
taraftar,
tribün,
tribün çocuğu
18 Ekim 2012 Perşembe
Şehit 3 bin lira, Kaçakçı 130 bin lira...
Önceleri zaten gariplikler ülkesiydik...
AKP iktidarı ile birlikte tam bir saçmalıklar ülkesi olduk...
Toplum olarak çok unutkan olduk...
12 Eylül Cuntası'nın en büyük hedefi olan halkı şuursuzlaştırma ve uyutma politikası AKP ile zirveye çıktı...
Halk "din olgusu" ile uyutuluyor...
Tamamen tepkisiz bir toplum olduk...
Yer yerinden oynasa umurumuzda değil...
Yeter ki, başbakan arada bir "Ya Allahhh Bismillah" desin...
Bu her şeye bedeldir...
Tüm haksızlıkları, zulmü örter...
Gerisi umurumuzda değil...
***
Şehit haberlerini şehitlerin sayısı 10'u geçmiyorsa umursamıyoruz...
Gazeteler küçük not gibi veriyor, 3-5 Memed'in şehid olduğunu...
10'u geçmezse kimse manşetlere taşımıyor...
Manşete çıkmıyorsa halk da umursamıyor...
Halk umursamadığı sürece de 12 Eylül Cuntası'nın senaryosu noktasına virgülüne dokunulmadan oynanıyor...
***
Çok çabuk unutur olduk dedik ya...
İşte bu hızlı unutma tekniğimizle başardığımız bir unutma vakası da Afyonkarahisar vakasıdır...
Unutturuyorlar aslında bize...
Bazıları ise, unutturmuyor...
Mesela hükümetin dişi tetikçilerinden Nagehan Alçı Uludere olaylarının unutulmaması için haftalarca tv ekranlarında arz-ı endam edip Uludere'de yanlışlıkla öldürülen kaçakçıların hakkını aradı...
Peki AKP'nin bu tetikçisi ya da bir başka tetikçisi Afyonkarahisar'da faili meçhul olarak hayatlarını yitiren Mehmetçiklerin hakkını kim aradı!?
Hiç kimse...
Vatandaş yine uyutuldu...
Olayın nasıl olduğu bile anlaşılamadı...
Halbuki Uludere olayı en ince ayrıntısına kadar halkın gözü önüne serildi...
***
Artık öyle bir hale geldik ki, bu ülkede öleceksen de Kürt olarak öleceksin gibi bir algı oluşmaya başladı...
Ölen Türk ise, salla gitsin...
Ama bir Kürt öldüyse kaçakçı bile olsa,
Suçlu bile olsa ülke ayağa kalkar...
Yer yerinden oynar...
Burada Kürt düşmanlığı yapmıyorum, bir vakıayı ortaya koyuyorum...
1000 yıldır bu topraklarda kardeşçe yaşamış olan Türk ve Kürt milletleri arasında bir husumet oluşturmak gibi bir gayretimiz de yok...
Sadece yaşananları anlatıyoruz...
Bu ülkede biz teröristleri öldürenlerin yargılandığna şahit oluyoruz...
Mehmetçik'i şehit edenlerin ise, ellerini kollarını sallaya sallaya yeni Mehmetçikler şehit etmek için ortalıkta cirit attıklarını biliyoruz...
***
Uludere olayları için herkes ayağa kalktı...
Başbakan'ın eşi bile oraya kadar gidip yerinde ağlama sahnesini sergiledi...
Gazeteciler, yazarlar çizerler...
Siyasetçiler...
Bakanlar...
Aydınlar(!)...
Herkes ayağa kalktı...
Hükümet çıkıp özür diledi...
Özür dilemek de yetmedi, kaçakçılık yaparak suç işleyenlere 130 bin lira civarında tazminat ödediler...
***
Peki Afyonkarahisar'da ne oldu!?
Unuttun mu ey halkım...
Afyonkarahisar'da sebebi henüz açıklanamayan bir patlama oldu...
Bu patlamanın neticesinde 25 vatan evladı şehit oldu...
Her ne kadar AKP hükümetinin yönettiği devletimiz onları şehit olarak kabul etmese de bizim nazarımızda şehittir onlar...
Halkın şehididir onlar...
25 Vatan evladı faili meçhule kurban gitti...
Diğer şehitlerimiz gibi...
Hepsi faili meçhul...
***
Devlet bu şehitlerimiz için ne yaptı!?
Her şehit için 3 bin lira tazminat verdi...
O vatan evlatlarının analarının ellerine 3'er bin lira tutuşturup,
"Hadi zırlamayı kesin alın şu üç bin lirayı tepe tepe harcayın" denildi...
Yazıklar olsun...
Kaçakçılar için gözyaşı döken ey Emine Erdoğan hazretleri,
Senin gözlerinden şehitler için yaş akmaz mı!?
Sen evladını bur raporla kurtardın, hiç değilse bu vatan için evlatlarını kınalayarak şehadete uğurlayan anaların acılarını paylaş ey Emine Erdoğan... Üzerindeki milyarlık kıyafetlerle kaçakçılar için döktüğün gözyaşlarından da mı utanmıyorsunuz...
3 Bin lira ulan üç bin lira!!!
Afyonkarahisar'da ölümü gönderdiğiniz bir evlat için biçtiğiniz değer üç bin lira....
Belki bu üç bin lira Emine Erdoğan'ın başındaki örtüye bile yetmez...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
***
Kaçakçıya 130 bin lira...
Kaçakçıya göz yaşı...
Kaçakçıya ağıtlar..
Mehmetçik'e üç bin lira...
Bırakın gözyaşını bir özür bile dilenmedi...
***
Allah zalime karşı her zaman mazlumun yanındadır...
Şehit analarının gözyaşları bir gün milyarlık elbiselerle kaçakçılar için gözyaşı dökenleri, Mehmetçik için kılı bile kıpırdamayanları gün gelecek boğacak... O göz yaşları Nuh Tufanı'nda olduğu gibi tüm zalimleri yutacak...
AKP iktidarı ile birlikte tam bir saçmalıklar ülkesi olduk...
Toplum olarak çok unutkan olduk...
12 Eylül Cuntası'nın en büyük hedefi olan halkı şuursuzlaştırma ve uyutma politikası AKP ile zirveye çıktı...
Halk "din olgusu" ile uyutuluyor...
Tamamen tepkisiz bir toplum olduk...
Yer yerinden oynasa umurumuzda değil...
Yeter ki, başbakan arada bir "Ya Allahhh Bismillah" desin...
Bu her şeye bedeldir...
Tüm haksızlıkları, zulmü örter...
Gerisi umurumuzda değil...
***
Şehit haberlerini şehitlerin sayısı 10'u geçmiyorsa umursamıyoruz...
Gazeteler küçük not gibi veriyor, 3-5 Memed'in şehid olduğunu...
10'u geçmezse kimse manşetlere taşımıyor...
Manşete çıkmıyorsa halk da umursamıyor...
Halk umursamadığı sürece de 12 Eylül Cuntası'nın senaryosu noktasına virgülüne dokunulmadan oynanıyor...
***
Çok çabuk unutur olduk dedik ya...
İşte bu hızlı unutma tekniğimizle başardığımız bir unutma vakası da Afyonkarahisar vakasıdır...
Unutturuyorlar aslında bize...
Bazıları ise, unutturmuyor...
Mesela hükümetin dişi tetikçilerinden Nagehan Alçı Uludere olaylarının unutulmaması için haftalarca tv ekranlarında arz-ı endam edip Uludere'de yanlışlıkla öldürülen kaçakçıların hakkını aradı...
Peki AKP'nin bu tetikçisi ya da bir başka tetikçisi Afyonkarahisar'da faili meçhul olarak hayatlarını yitiren Mehmetçiklerin hakkını kim aradı!?
Hiç kimse...
Vatandaş yine uyutuldu...
Olayın nasıl olduğu bile anlaşılamadı...
Halbuki Uludere olayı en ince ayrıntısına kadar halkın gözü önüne serildi...
***
Artık öyle bir hale geldik ki, bu ülkede öleceksen de Kürt olarak öleceksin gibi bir algı oluşmaya başladı...
Ölen Türk ise, salla gitsin...
Ama bir Kürt öldüyse kaçakçı bile olsa,
Suçlu bile olsa ülke ayağa kalkar...
Yer yerinden oynar...
Burada Kürt düşmanlığı yapmıyorum, bir vakıayı ortaya koyuyorum...
1000 yıldır bu topraklarda kardeşçe yaşamış olan Türk ve Kürt milletleri arasında bir husumet oluşturmak gibi bir gayretimiz de yok...
Sadece yaşananları anlatıyoruz...
Bu ülkede biz teröristleri öldürenlerin yargılandığna şahit oluyoruz...
Mehmetçik'i şehit edenlerin ise, ellerini kollarını sallaya sallaya yeni Mehmetçikler şehit etmek için ortalıkta cirit attıklarını biliyoruz...
***
Uludere olayları için herkes ayağa kalktı...
Başbakan'ın eşi bile oraya kadar gidip yerinde ağlama sahnesini sergiledi...
Gazeteciler, yazarlar çizerler...
Siyasetçiler...
Bakanlar...
Aydınlar(!)...
Herkes ayağa kalktı...
Hükümet çıkıp özür diledi...
Özür dilemek de yetmedi, kaçakçılık yaparak suç işleyenlere 130 bin lira civarında tazminat ödediler...
***
Peki Afyonkarahisar'da ne oldu!?
Unuttun mu ey halkım...
Afyonkarahisar'da sebebi henüz açıklanamayan bir patlama oldu...
Bu patlamanın neticesinde 25 vatan evladı şehit oldu...
Her ne kadar AKP hükümetinin yönettiği devletimiz onları şehit olarak kabul etmese de bizim nazarımızda şehittir onlar...
Halkın şehididir onlar...
25 Vatan evladı faili meçhule kurban gitti...
Diğer şehitlerimiz gibi...
Hepsi faili meçhul...
***
Devlet bu şehitlerimiz için ne yaptı!?
Her şehit için 3 bin lira tazminat verdi...
O vatan evlatlarının analarının ellerine 3'er bin lira tutuşturup,
"Hadi zırlamayı kesin alın şu üç bin lirayı tepe tepe harcayın" denildi...
Yazıklar olsun...
Kaçakçılar için gözyaşı döken ey Emine Erdoğan hazretleri,
Senin gözlerinden şehitler için yaş akmaz mı!?
Sen evladını bur raporla kurtardın, hiç değilse bu vatan için evlatlarını kınalayarak şehadete uğurlayan anaların acılarını paylaş ey Emine Erdoğan... Üzerindeki milyarlık kıyafetlerle kaçakçılar için döktüğün gözyaşlarından da mı utanmıyorsunuz...
3 Bin lira ulan üç bin lira!!!
Afyonkarahisar'da ölümü gönderdiğiniz bir evlat için biçtiğiniz değer üç bin lira....
Belki bu üç bin lira Emine Erdoğan'ın başındaki örtüye bile yetmez...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
Yazıklar olsun...
***
Kaçakçıya 130 bin lira...
Kaçakçıya göz yaşı...
Kaçakçıya ağıtlar..
Mehmetçik'e üç bin lira...
Bırakın gözyaşını bir özür bile dilenmedi...
***
Allah zalime karşı her zaman mazlumun yanındadır...
Şehit analarının gözyaşları bir gün milyarlık elbiselerle kaçakçılar için gözyaşı dökenleri, Mehmetçik için kılı bile kıpırdamayanları gün gelecek boğacak... O göz yaşları Nuh Tufanı'nda olduğu gibi tüm zalimleri yutacak...
14 Ekim 2012 Pazar
Bir garip Alex olayı ve Ediz Bahtiyaroğlu...
Alex de Souza...
Aziz Yıldırım...
Recep Tayyip Erdoğan...
İlginç bir üçleme...
Alex ve Aziz Yıldırım'ın aynı olay dahilinde bulunmaları son derece normal.
Ancak Ülkemizin Başbakanı'nın bu olayın içine girmesi bana çok ilginç geldi...
***
Türkiye'de bugüne kadar Alex olayına benzer bir çok olay yaşandı...
Nice topçular geldi geçti...
Nicesine haksızlıklar yapıldı...
Hiçbirisi ülkenin başbakanı tarafından bu kadar büyük bir ilgi ve alaka görmedi...
Ülkedeki bir çok futbolsever gibi bende Alex olayını halen tam olarak anlamış değilim...
Alex bildiğim kadarıyla Aziz Yıldırım'ı çok seviyordu...
Aziz Yıldırım da onu çok seviyordu...
Hatta Aykut Kocaman bile Alex'i çok seviyordu...
Birden bu aşk bitti...
Aziz Yıldırım Alex'i sevmez oldu...
Aykut Kocaman Alex'e sahip çıktı...
Alex Kocaman'ın sevgisini kendisi de "Aykut Hoca olmasaydı ben yoktum" diyerek dile getirdi...
Aziz Yıldırım hapse girmekten bir şekilde kurtulup dışarı çıktıktan sonra bu aşk üçgenindeki gariplikler ortaya çıkmaya başladı...
Ve sonuçta Alex gitti...
Olan Samet'e oldu...
***
Aziz Yıldırım'ın serbest bırakılmasının hemen akabinde ortaya çıkan bu Alex krizi aslında farklı bir boyut kazandırdı olaya bakış açımıza. Alex'in gönderilme kararının ardında Aziz Yıldırım kısmende olsa FB taraftarının gözünde itibarsızlaştırıldı. Bir gurup Yıldırım'ın resimleri bulunan tişörtleri yaktı. Medyanın gözleri önünde yapılan bu eylem ile FB taraftarının başkanlarına olan bağlılığının zedelendiği mi gösterilmek istendi!?
FB taraftarı yıldırım içerde iken ölümüne bağlı olduklarını yaptıkları eylemlerle ortaya koymuşlardı. Bu bağlılık bir Alex'in gidişiyle mi sarsıldı!? Hapse girmesine kesin gözüyle bakılan Aziz Yıldırım'ın suç işlemiş olmasına rağmen serbest bırakılması zaten tam bir muamma. Acaba önümüzdeki yerel seçimlerden sonra Aziz Yıldırım yeniden içeri alınacak mı!?
***
Kafamızda bir sürü soru işareti oluşmuşken birden bire yeni bir sevgi yumağının içinde bulduk kendimizi...
Meğer ülkemizin başbakanı da Alex'i pek seviyormuş...
Acaba birden bire ortaya çıkan bu sevgi Recep Tayyip Erdoğan ve Aziz Yıldırım arasındaki husumetin bir eseri olabilir mi!? Düşmanımın düşmanı benim dostumdur sözünden kaynaklanan bir sevgi yumağı mı oluşmuştur başbakan ile Alex arasında...
R. T. Erdoğan Alex'i okadar sevmişki, Dolmabahçe Sarayı'nda kendisini kabul etmiş, duygusal anlar eşleğinde ülkesine uğurlamış... Hediyeler de verilmiş...
Basından bugün öğrenebildiğimize göre Alex'e başbakan tarafından bir de ulusal görev verilmiş...
***
Bu olaya ilişkin kafamızda oluşan muamma sürüyor...
Düşündükçe yeni soru işaretleri beliriyor...
Bugün Alex ile Başbakan arasındaki muhabbeti düşünürken aklıma bir soru daha geldi...
Ediz Bahtiyaroğlu bu mamlakatin çocuğu değil miydi!?
Genç yaşta hayatını kaybeden bu futbolcumuza yapılan haksızlık, Alex'e yapılan haksızlıktan da daha beter değil miydi!?
26 Yaşında hayatını kaybeden Ediz evladımız, kardeşimiz oynadığı kulüplerden halen alacaklı durumda...
Parasını ödemiyorlar çocuğun...
Kimsenin umurunda değil...
Ulusal medyada bir kaç muhabir - yazar konuyu dile getirdi...
Ama kimse umursamadı...
Ediz'in alacaklarının ödenmemesi Alex'in gönderilmesinden daha önemli değildi...
Alex gönderiliyor diye Dolmabahçe Sarayı'nda nerdeyse yas ilan edecek olanlar Ediz'e yapılan haksızlıktan haberdar bile değillerdir eminim...
***
Alex için haftalardır ülkenin gündemini meşgul edenler Ediz Bahtiyaroğlu için tek kelime etmeye cesaret edemiyorlar...
Alex'in mağduriyeti nedir!?
Parasını mı alamamıştır!?
Kendisine sövülmüş müdür!?
Dövülmüş müdür!?
Hakarete mi uğramıştır!?
Kulüp yönetimi karar vermiş bizim işimize yaramaz artık demiş yollamış...
Şeytan bunun neresinde!?
***
Fakat rahmetli Ediz Bahtiyaroğlu'nun manevi şahsiyeti büyük bir haksızlıkla karşı karşıyadır...
Ediz'in parasını ödemiyorlar...
Ediz'in bilinen alacaklarının yanı sıra bilinmeyen alacakları var mıdır henüz bilmiyoruz!?
Eskişehirspor yönetimi çıkıp "Ediz'e borcumuz vardır" ya da "Ediz evladımıza borcumuzu yoktur" diye bir açıklama bile yapamadı...
Alex için yeri göğü ayağa kaldıranlar...
Biriniz sadece biriniz yüreğiniz yetiyorsa Ediz Bahtiyaroğlu'nun alacaklarını işgal ettiğiniz köşelerde ekranlarda dile getirin.
Yüreğiniz yetiyorsa buyrun meydana....
Aziz Yıldırım...
Recep Tayyip Erdoğan...
İlginç bir üçleme...
Alex ve Aziz Yıldırım'ın aynı olay dahilinde bulunmaları son derece normal.
Ancak Ülkemizin Başbakanı'nın bu olayın içine girmesi bana çok ilginç geldi...
***
Türkiye'de bugüne kadar Alex olayına benzer bir çok olay yaşandı...
Nice topçular geldi geçti...
Nicesine haksızlıklar yapıldı...
Hiçbirisi ülkenin başbakanı tarafından bu kadar büyük bir ilgi ve alaka görmedi...
Ülkedeki bir çok futbolsever gibi bende Alex olayını halen tam olarak anlamış değilim...
Alex bildiğim kadarıyla Aziz Yıldırım'ı çok seviyordu...
Aziz Yıldırım da onu çok seviyordu...
Hatta Aykut Kocaman bile Alex'i çok seviyordu...
Birden bu aşk bitti...
Aziz Yıldırım Alex'i sevmez oldu...
Aykut Kocaman Alex'e sahip çıktı...
Alex Kocaman'ın sevgisini kendisi de "Aykut Hoca olmasaydı ben yoktum" diyerek dile getirdi...
Aziz Yıldırım hapse girmekten bir şekilde kurtulup dışarı çıktıktan sonra bu aşk üçgenindeki gariplikler ortaya çıkmaya başladı...
Ve sonuçta Alex gitti...
Olan Samet'e oldu...
***
Aziz Yıldırım'ın serbest bırakılmasının hemen akabinde ortaya çıkan bu Alex krizi aslında farklı bir boyut kazandırdı olaya bakış açımıza. Alex'in gönderilme kararının ardında Aziz Yıldırım kısmende olsa FB taraftarının gözünde itibarsızlaştırıldı. Bir gurup Yıldırım'ın resimleri bulunan tişörtleri yaktı. Medyanın gözleri önünde yapılan bu eylem ile FB taraftarının başkanlarına olan bağlılığının zedelendiği mi gösterilmek istendi!?
FB taraftarı yıldırım içerde iken ölümüne bağlı olduklarını yaptıkları eylemlerle ortaya koymuşlardı. Bu bağlılık bir Alex'in gidişiyle mi sarsıldı!? Hapse girmesine kesin gözüyle bakılan Aziz Yıldırım'ın suç işlemiş olmasına rağmen serbest bırakılması zaten tam bir muamma. Acaba önümüzdeki yerel seçimlerden sonra Aziz Yıldırım yeniden içeri alınacak mı!?
***
Kafamızda bir sürü soru işareti oluşmuşken birden bire yeni bir sevgi yumağının içinde bulduk kendimizi...
Meğer ülkemizin başbakanı da Alex'i pek seviyormuş...
Acaba birden bire ortaya çıkan bu sevgi Recep Tayyip Erdoğan ve Aziz Yıldırım arasındaki husumetin bir eseri olabilir mi!? Düşmanımın düşmanı benim dostumdur sözünden kaynaklanan bir sevgi yumağı mı oluşmuştur başbakan ile Alex arasında...
R. T. Erdoğan Alex'i okadar sevmişki, Dolmabahçe Sarayı'nda kendisini kabul etmiş, duygusal anlar eşleğinde ülkesine uğurlamış... Hediyeler de verilmiş...
Basından bugün öğrenebildiğimize göre Alex'e başbakan tarafından bir de ulusal görev verilmiş...
***
Bu olaya ilişkin kafamızda oluşan muamma sürüyor...
Düşündükçe yeni soru işaretleri beliriyor...
Bugün Alex ile Başbakan arasındaki muhabbeti düşünürken aklıma bir soru daha geldi...
Ediz Bahtiyaroğlu bu mamlakatin çocuğu değil miydi!?
Genç yaşta hayatını kaybeden bu futbolcumuza yapılan haksızlık, Alex'e yapılan haksızlıktan da daha beter değil miydi!?
26 Yaşında hayatını kaybeden Ediz evladımız, kardeşimiz oynadığı kulüplerden halen alacaklı durumda...
Parasını ödemiyorlar çocuğun...
Kimsenin umurunda değil...
Ulusal medyada bir kaç muhabir - yazar konuyu dile getirdi...
Ama kimse umursamadı...
Ediz'in alacaklarının ödenmemesi Alex'in gönderilmesinden daha önemli değildi...
Alex gönderiliyor diye Dolmabahçe Sarayı'nda nerdeyse yas ilan edecek olanlar Ediz'e yapılan haksızlıktan haberdar bile değillerdir eminim...
***
Alex için haftalardır ülkenin gündemini meşgul edenler Ediz Bahtiyaroğlu için tek kelime etmeye cesaret edemiyorlar...
Alex'in mağduriyeti nedir!?
Parasını mı alamamıştır!?
Kendisine sövülmüş müdür!?
Dövülmüş müdür!?
Hakarete mi uğramıştır!?
Kulüp yönetimi karar vermiş bizim işimize yaramaz artık demiş yollamış...
Şeytan bunun neresinde!?
***
Fakat rahmetli Ediz Bahtiyaroğlu'nun manevi şahsiyeti büyük bir haksızlıkla karşı karşıyadır...
Ediz'in parasını ödemiyorlar...
Ediz'in bilinen alacaklarının yanı sıra bilinmeyen alacakları var mıdır henüz bilmiyoruz!?
Eskişehirspor yönetimi çıkıp "Ediz'e borcumuz vardır" ya da "Ediz evladımıza borcumuzu yoktur" diye bir açıklama bile yapamadı...
Alex için yeri göğü ayağa kaldıranlar...
Biriniz sadece biriniz yüreğiniz yetiyorsa Ediz Bahtiyaroğlu'nun alacaklarını işgal ettiğiniz köşelerde ekranlarda dile getirin.
Yüreğiniz yetiyorsa buyrun meydana....
11 Ekim 2012 Perşembe
Sevgi eylem gerektirir!
Söyleyen güzel söylemiş...
SEVGİ EYLEM GEREKTİRİR!
ARMA'sı elinden çalınan Kasımpaşa taraftarı bugüne kadar sessizce protestosunu yaptı. Maçları boykot kararı taraftarın büyük kesimi tarafından uygulandı ve Kasımpaşa tribünleri boş kaldı. Kasımpaşa'nın yeni zengin zümreden oluşan ARMA düşmanı yönetimi dağıttığı bedava bilet ve kombinelerle tribünlere yeni bir ses getireceğini umdu ancak olmadı. Tribünde taraftar değil sadece yönetimin yandaşı olan ve bedava biletle maça giren SEYİRCİler vardı. Maçlara giren az sayıdaki taraftar da yönetimi istifaya davet etti. Takımın başarılı olduğu halde taraftarın neden yönetimi istifaya davet ettiğini anlamaya çalışan bazı spor yorumcuları da vardı. Biz de onları anlamaya çalışıyoruz. Yönetim İstifa diye bağıran taraftarın ARMA'nın gaspedilmesinden dolayı bu çağrıyı yaptığını bile anlamayacak kadar uzaylı olan yorumcuları anlamaya çalışıyoruz....
***
ARMA sevdalısı taraftarlar bugüne kadar pasif bir şekilde tepki gösterdi demiştik. Aslında bu sessiz bir direnişti. Zengin Zümre yönetimi çok büyük paralar harcayarak, ulusal medyaya boy boy ilanlar vererek, bilbooard reklamları yaparak ve Kasımpaşa'ya onbinlerce yeni logolu promosyon ürünü dağıtarak kendi logolarını benimsetmeye çalıştılar. Ancak bir kaç bilinçsiz Kasımpaşalı dışında kimse bu hamleyi yemedi. Dağıtılan onca promosyon ürünü ortadan kayboldu. Halen Kasımpaşa sokaklarında ARMA, LOGO'dan daha çok görülebiliyor. ARMA sevdalıları bu sessiz ama güçlü dirençle onların ilk hamlesini boşa çıkarmıştır.
***
Şimdi eylem zamanı gelmiştir...
Yaşadığı ülkede 100 yıla yakın bir tarihi bulunan, ARMA'sında AYYILDIZ taşımayı hakeden bir kaç kulüpten biri olma şerefine erişen Kasımpaşa'nın ARMA'sının gaspedildiğini bilmeyen yalaka medyaya gerçekleri göstermek için bir basın bülteni hazırlanarak, faks ve mail yoluyla göndermek eylem sürecinin ilk ayağı olmalı.
***
Eylem sürecinin ikince ayağında ise, sessiz bir yürüyüş olabilir. Tüm katılımcıların elinde bir ARMA taşıyacağı bu yürüyüş Kasımpaşa'dan başlayarak futbol takımını satın alan Turgay Ciner'in sahibi olduğu Habertürk gazetesine kadar sürebilir. Bu yürüyüş sessiz olmalı, hatta herkes ağzına birer siyah bant yapıştırarak eylemi daha anlamlı kılabilirler.
***
Eylem sürecinin üçüncü ayağında ise, Galatasaray ya da Taksim Meydanı'nda bir basın açıklaması olabilir. Basın açıklamasında ARMA gerçeği (eğer haber yapmaya güçleri yeterse) tv ve gazeteler sayesinde tüm ülkeye uygun bir dille anlatılmalıdır. Kamuoyu bu konuda bilgilendirilmelidir.
***
Eylem sürecinin dördüncü ayağında her zaman her yerde Kasımpaşalılığı ile övünen sayın Başbakan'a binlerce imzalı bir dilekçe gönderilebilir. Kızılay Meydanı ve Taksim Meydanı'nda kurulacak standlarda topalanan imzalar eşliğinde yazılan dilekçe yine Galatasaray'da bulunan PTT idaresinden topluca gönderilebilir.
***
Eylem sürecinin son aşamasında ise, tüm bu yapılanlardan sonuç alınamazsa Kızılay Meydanı'nda bir açlık grevi başlatılabilir. Açlık grevi en son aşamadır ve sonuç alınıncaya kadar devam etmelidir.
***
Eylem sürecinde en önemli etken Kasımpaşa taraftarının bu güne kadar sürdürdüğü sağduyulu tavranın devam etmesidir. Demokratik haklarını kullanarak sevdasına yapılan saldırıyı bertaraf ederek ARMA'sını geri almaya çalışırken, gereksiz taşkınlıklarla haklı iken haksız duruma düşmemelidirler. Unutmamak gerekir ki, şiddet sadece akıl olarak yetersiz kalanların başvuracağı bir yöntemdir. Kasımpaşa taraftarı, ARMA sevdalısı Kasımpaşa taraftarı ARMA'sını koruyacak akıl ve yüreğe sahiptir. Aklı ve yüreğindeki sevda ateşiyle çıktığı bu kutlu mücadelede elbet zafere uzanan taraf olacaktır...
SEVGİ EYLEM GEREKTİRİR!
ARMA'sı elinden çalınan Kasımpaşa taraftarı bugüne kadar sessizce protestosunu yaptı. Maçları boykot kararı taraftarın büyük kesimi tarafından uygulandı ve Kasımpaşa tribünleri boş kaldı. Kasımpaşa'nın yeni zengin zümreden oluşan ARMA düşmanı yönetimi dağıttığı bedava bilet ve kombinelerle tribünlere yeni bir ses getireceğini umdu ancak olmadı. Tribünde taraftar değil sadece yönetimin yandaşı olan ve bedava biletle maça giren SEYİRCİler vardı. Maçlara giren az sayıdaki taraftar da yönetimi istifaya davet etti. Takımın başarılı olduğu halde taraftarın neden yönetimi istifaya davet ettiğini anlamaya çalışan bazı spor yorumcuları da vardı. Biz de onları anlamaya çalışıyoruz. Yönetim İstifa diye bağıran taraftarın ARMA'nın gaspedilmesinden dolayı bu çağrıyı yaptığını bile anlamayacak kadar uzaylı olan yorumcuları anlamaya çalışıyoruz....
***
ARMA sevdalısı taraftarlar bugüne kadar pasif bir şekilde tepki gösterdi demiştik. Aslında bu sessiz bir direnişti. Zengin Zümre yönetimi çok büyük paralar harcayarak, ulusal medyaya boy boy ilanlar vererek, bilbooard reklamları yaparak ve Kasımpaşa'ya onbinlerce yeni logolu promosyon ürünü dağıtarak kendi logolarını benimsetmeye çalıştılar. Ancak bir kaç bilinçsiz Kasımpaşalı dışında kimse bu hamleyi yemedi. Dağıtılan onca promosyon ürünü ortadan kayboldu. Halen Kasımpaşa sokaklarında ARMA, LOGO'dan daha çok görülebiliyor. ARMA sevdalıları bu sessiz ama güçlü dirençle onların ilk hamlesini boşa çıkarmıştır.
***
Şimdi eylem zamanı gelmiştir...
Yaşadığı ülkede 100 yıla yakın bir tarihi bulunan, ARMA'sında AYYILDIZ taşımayı hakeden bir kaç kulüpten biri olma şerefine erişen Kasımpaşa'nın ARMA'sının gaspedildiğini bilmeyen yalaka medyaya gerçekleri göstermek için bir basın bülteni hazırlanarak, faks ve mail yoluyla göndermek eylem sürecinin ilk ayağı olmalı.
***
Eylem sürecinin ikince ayağında ise, sessiz bir yürüyüş olabilir. Tüm katılımcıların elinde bir ARMA taşıyacağı bu yürüyüş Kasımpaşa'dan başlayarak futbol takımını satın alan Turgay Ciner'in sahibi olduğu Habertürk gazetesine kadar sürebilir. Bu yürüyüş sessiz olmalı, hatta herkes ağzına birer siyah bant yapıştırarak eylemi daha anlamlı kılabilirler.
***
Eylem sürecinin üçüncü ayağında ise, Galatasaray ya da Taksim Meydanı'nda bir basın açıklaması olabilir. Basın açıklamasında ARMA gerçeği (eğer haber yapmaya güçleri yeterse) tv ve gazeteler sayesinde tüm ülkeye uygun bir dille anlatılmalıdır. Kamuoyu bu konuda bilgilendirilmelidir.
***
Eylem sürecinin dördüncü ayağında her zaman her yerde Kasımpaşalılığı ile övünen sayın Başbakan'a binlerce imzalı bir dilekçe gönderilebilir. Kızılay Meydanı ve Taksim Meydanı'nda kurulacak standlarda topalanan imzalar eşliğinde yazılan dilekçe yine Galatasaray'da bulunan PTT idaresinden topluca gönderilebilir.
***
Eylem sürecinin son aşamasında ise, tüm bu yapılanlardan sonuç alınamazsa Kızılay Meydanı'nda bir açlık grevi başlatılabilir. Açlık grevi en son aşamadır ve sonuç alınıncaya kadar devam etmelidir.
***
Eylem sürecinde en önemli etken Kasımpaşa taraftarının bu güne kadar sürdürdüğü sağduyulu tavranın devam etmesidir. Demokratik haklarını kullanarak sevdasına yapılan saldırıyı bertaraf ederek ARMA'sını geri almaya çalışırken, gereksiz taşkınlıklarla haklı iken haksız duruma düşmemelidirler. Unutmamak gerekir ki, şiddet sadece akıl olarak yetersiz kalanların başvuracağı bir yöntemdir. Kasımpaşa taraftarı, ARMA sevdalısı Kasımpaşa taraftarı ARMA'sını koruyacak akıl ve yüreğe sahiptir. Aklı ve yüreğindeki sevda ateşiyle çıktığı bu kutlu mücadelede elbet zafere uzanan taraf olacaktır...
9 Ekim 2012 Salı
Başbakanlık Hava Yolları
Gündemde bomba var...
Afyonkarahisar'daki bombaların sırrını çözemedik henüz...
Onlarca genç neden şehit oldu!?
Sorumlusu kim!?
Bilemedik bir türlü...
Hatta unuttuk bile. Öncekileri de unutmadık mı!?
Hepsini facebook sayfalarındaki paylaşımlar arasında kaybetmedik mi!?
Biz böyleyiz acılarımızı çabuk unuturuz...
***
Ama Alex'i unutmayız...
Şimdi gündemde Alex'in bombaları var...
Aziz Yıldırım da boş durmuyor...
Arada bir o da saydırıyor bombaları...
Olan arada kalan Samet'e oluyor...
Öyle değil mi Samet!?
Sameti'in günahı ne!?
Samet kimin eşeğine öte git demiş!?
Kimin kargasına kışt demiş!?
Herkes Samet'e yükleniyor..
Samet'in günahı ne ki!?
Doğru mu Samet!?...
***
Bir de Akçakale bombaları var...
Namludan yeni çıkmış bombalar...
Her gün bir iki tane düşüyor bizim sınırdaki arazimize...
Sonra biz de "misliyle" karşılık veriyoruz...
Düşenler top mermisi...
Top dediysek karıştırmayın, bu topun ne Alex ile ne de Kuşum Aydın ile alakası yok!
Alex ya da Aziz Yıldırım ile de bir ilişkisi yok bu topun...
Doğru mu Samet!?
Hay Allah gördünüz mü ben de karıştırdım...
Samet'in günahı ne yahu!?
Nerdeyse bütün soruları Samet'e soracağız...
Neyse mevzumuza dönelim bari...
***
Akçakale demiştik...
Gündem orda şimdi...
Okullar kapandı yine, dün bir top mermisi daha düştü. Biz yine misliyle cevap verdik...
Bizim toplarımız onların toplarını döver bi kere...
Bizimkiler Obüs topu onlarınkisi anüs topu mu acaba!?
Tövbe Bismillaahh...
Memlekette herkes top mevzusuna dalınca hatlar karışıyor biraz...
Alex, Aziz Yıldırım, Samet, Akçakale, Suriye, Obüs, anüs...
Anlayacağınız top meselesi yine esir aldı memeleketim insanının zihnini...
***
Bu arada başka mevzular dönmüyor mu memleketimde!?
Elbette dönüyor...
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti çalışmalarını sürdürüyor...
Hükümet Başbakan'a bir hava filo kurmak için yoğun çalışmalara girdi.
Biliyorsunuz daha evvelce yazmıştım zahmet edip okuyanlar bilirler. Atatürk Orman Çiftliğinde binlerce ağaç katledilerek Başbakanlık Sarayı'nın yapımına başlamışlardı. Sarayı olan başbakanlığın neden bir hava yolu filosu olmasın diye düşünen hükümet erkanı hemen kolları sıvamışlar.
***
Filoyu oluşturmak için önce bir kurumsal yapıya ihtiyaç duyulmuş ve Başbakanlık Havacılık Başkanlığı tesis edilmiş. Bu kurumda çalışmak üzere 15 adet deneyimli pilot alınacak. Şu an filoda OBA helikopterinin yanısıra ATA, ANA ve DAP adlarında üç adet de uçak bulunuyor. Bunlara ek olarak Amerika'dan yeni alınan iki adet Sikorsky S92 helikopterde ve Fransa'dan alınan Airbus A330 tipi uçak da filoda yer alacak. Şu ana kadar zikrettiğimiz uçak ve helikopterler Başbakanımızın emrinde olacak. Hükümet bakanları da unutmuyor tabii ki. Onlar için de İtalya'dan 7 adet helikopter alınıyor. İhalesi sonuçlanmak üzere. Sonuç itibariyle Başbakanlık Hava Yolları 4 Uçak ve 10 helikopter ile sayın başbakan ve bakanlara hizmet verecek. Memleketimize hayırlı uğurlu olsun...
***
Efendim, bu arada bir ayrıntıya değinmek, sizlerle paylaşmak isterim.
Hani biz her acıyı çok çabuk unuturuz ya, işte o açıdan bir hatırlatma yapmak isterim..
Henüz 1 yıl dolmadı bile. Gectiğimiz yıl Aralık ayı içersinde Fransa sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili bir yasayı kabul etmişti. Buna göre bu sözde soykırımı inkar edenler Fransa sınırları içinde hapse atılacaklardı. "Yani Türkler Ermeni soykırımı yapmamıştır" diyenler hapse atılacaklardı.
Bunun ardından milletimiz facebookta galeyana geldi. Hükümet teyakkuza geçti. Başbakan çok ağır konuştu. "Fransa ile tüm ekonomik ve askeri ilişkilerimizi gözden geçireceğiz. Eğer bu yasa tasarısı uygulamaya geçerse tüm ilişkilerimizi keseceğiz" Bu sözler 21 Aralık 2011 tarihinde Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından söylenmişti. Peki ne oldu!?
***
Fransa tasarıyı geri çekmedi.
Şu an Fransa'da "Ermeni soykırımı yoktur" demek suç!
Facebook üzerinden galeyana gelerek Fransız mallarına boykot uygulayacak olan halkımız, yoğun gündem arasında bu boykotu çoktaaannn unuttu bile. Peki ya devletimiz!?
Devletimizin zihni unutmaya müsait midir!?
Devlet zihni unutur mu!?
Başbakanlık için gelen A330 tipi uçak bize devlet zihninin de unutkan olduğu gerçeğini gösterdi...
Başbakan'ın o tarihte esip gürlediği saatlerde bu uçağın siparişi verilmiş bile.
Babaşkan'ın hitabet gücü, halkımızın bu gerçeği görmesine yine mani olmuş anlaşılan...
Öyle bir gider yaptı ki Fransa'ya nerdeyse hepimiz Allah Allah nidalarıyla Paris kapılarına dayanacaktık...
Ancak durum hiç de öyle değilmiş...
Halkın karşısına çıkıp meydan muharebesi nutukları atanlar meğer perde arkasından Fransız uçağı sipariş etmişler kendilerine...
***
Muhtemelen bir çok memleket evladı, yazının üçüncü paragrafında "hoca yine çok uzun yazmışsın" deyip bizim sayfayı kapatarak facebook sayfasında Alex ya da Samet paylaşımları yapmaya devam edecektir. Belki bu gerçek yine satır aralarında kalmaya devam edecek. Ama biz yine de "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" ilkesi gereğince yazmaya devam edeceğiz...
Ulan ey halkım, ırzımıza geçiyorlar...
Afyonkarahisar'daki bombaların sırrını çözemedik henüz...
Onlarca genç neden şehit oldu!?
Sorumlusu kim!?
Bilemedik bir türlü...
Hatta unuttuk bile. Öncekileri de unutmadık mı!?
Hepsini facebook sayfalarındaki paylaşımlar arasında kaybetmedik mi!?
Biz böyleyiz acılarımızı çabuk unuturuz...
***
Ama Alex'i unutmayız...
Şimdi gündemde Alex'in bombaları var...
Aziz Yıldırım da boş durmuyor...
Arada bir o da saydırıyor bombaları...
Olan arada kalan Samet'e oluyor...
Öyle değil mi Samet!?
Sameti'in günahı ne!?
Samet kimin eşeğine öte git demiş!?
Kimin kargasına kışt demiş!?
Herkes Samet'e yükleniyor..
Samet'in günahı ne ki!?
Doğru mu Samet!?...
***
Bir de Akçakale bombaları var...
Namludan yeni çıkmış bombalar...
Her gün bir iki tane düşüyor bizim sınırdaki arazimize...
Sonra biz de "misliyle" karşılık veriyoruz...
Düşenler top mermisi...
Top dediysek karıştırmayın, bu topun ne Alex ile ne de Kuşum Aydın ile alakası yok!
Alex ya da Aziz Yıldırım ile de bir ilişkisi yok bu topun...
Doğru mu Samet!?
Hay Allah gördünüz mü ben de karıştırdım...
Samet'in günahı ne yahu!?
Nerdeyse bütün soruları Samet'e soracağız...
Neyse mevzumuza dönelim bari...
***
Akçakale demiştik...
Gündem orda şimdi...
Okullar kapandı yine, dün bir top mermisi daha düştü. Biz yine misliyle cevap verdik...
Bizim toplarımız onların toplarını döver bi kere...
Bizimkiler Obüs topu onlarınkisi anüs topu mu acaba!?
Tövbe Bismillaahh...
Memlekette herkes top mevzusuna dalınca hatlar karışıyor biraz...
Alex, Aziz Yıldırım, Samet, Akçakale, Suriye, Obüs, anüs...
Anlayacağınız top meselesi yine esir aldı memeleketim insanının zihnini...
***
Bu arada başka mevzular dönmüyor mu memleketimde!?
Elbette dönüyor...
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti çalışmalarını sürdürüyor...
Hükümet Başbakan'a bir hava filo kurmak için yoğun çalışmalara girdi.
Biliyorsunuz daha evvelce yazmıştım zahmet edip okuyanlar bilirler. Atatürk Orman Çiftliğinde binlerce ağaç katledilerek Başbakanlık Sarayı'nın yapımına başlamışlardı. Sarayı olan başbakanlığın neden bir hava yolu filosu olmasın diye düşünen hükümet erkanı hemen kolları sıvamışlar.
***
Filoyu oluşturmak için önce bir kurumsal yapıya ihtiyaç duyulmuş ve Başbakanlık Havacılık Başkanlığı tesis edilmiş. Bu kurumda çalışmak üzere 15 adet deneyimli pilot alınacak. Şu an filoda OBA helikopterinin yanısıra ATA, ANA ve DAP adlarında üç adet de uçak bulunuyor. Bunlara ek olarak Amerika'dan yeni alınan iki adet Sikorsky S92 helikopterde ve Fransa'dan alınan Airbus A330 tipi uçak da filoda yer alacak. Şu ana kadar zikrettiğimiz uçak ve helikopterler Başbakanımızın emrinde olacak. Hükümet bakanları da unutmuyor tabii ki. Onlar için de İtalya'dan 7 adet helikopter alınıyor. İhalesi sonuçlanmak üzere. Sonuç itibariyle Başbakanlık Hava Yolları 4 Uçak ve 10 helikopter ile sayın başbakan ve bakanlara hizmet verecek. Memleketimize hayırlı uğurlu olsun...
***
Efendim, bu arada bir ayrıntıya değinmek, sizlerle paylaşmak isterim.
Hani biz her acıyı çok çabuk unuturuz ya, işte o açıdan bir hatırlatma yapmak isterim..
Henüz 1 yıl dolmadı bile. Gectiğimiz yıl Aralık ayı içersinde Fransa sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili bir yasayı kabul etmişti. Buna göre bu sözde soykırımı inkar edenler Fransa sınırları içinde hapse atılacaklardı. "Yani Türkler Ermeni soykırımı yapmamıştır" diyenler hapse atılacaklardı.
Bunun ardından milletimiz facebookta galeyana geldi. Hükümet teyakkuza geçti. Başbakan çok ağır konuştu. "Fransa ile tüm ekonomik ve askeri ilişkilerimizi gözden geçireceğiz. Eğer bu yasa tasarısı uygulamaya geçerse tüm ilişkilerimizi keseceğiz" Bu sözler 21 Aralık 2011 tarihinde Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından söylenmişti. Peki ne oldu!?
***
Fransa tasarıyı geri çekmedi.
Şu an Fransa'da "Ermeni soykırımı yoktur" demek suç!
Facebook üzerinden galeyana gelerek Fransız mallarına boykot uygulayacak olan halkımız, yoğun gündem arasında bu boykotu çoktaaannn unuttu bile. Peki ya devletimiz!?
Devletimizin zihni unutmaya müsait midir!?
Devlet zihni unutur mu!?
Başbakanlık için gelen A330 tipi uçak bize devlet zihninin de unutkan olduğu gerçeğini gösterdi...
Başbakan'ın o tarihte esip gürlediği saatlerde bu uçağın siparişi verilmiş bile.
Babaşkan'ın hitabet gücü, halkımızın bu gerçeği görmesine yine mani olmuş anlaşılan...
Öyle bir gider yaptı ki Fransa'ya nerdeyse hepimiz Allah Allah nidalarıyla Paris kapılarına dayanacaktık...
Ancak durum hiç de öyle değilmiş...
Halkın karşısına çıkıp meydan muharebesi nutukları atanlar meğer perde arkasından Fransız uçağı sipariş etmişler kendilerine...
***
Muhtemelen bir çok memleket evladı, yazının üçüncü paragrafında "hoca yine çok uzun yazmışsın" deyip bizim sayfayı kapatarak facebook sayfasında Alex ya da Samet paylaşımları yapmaya devam edecektir. Belki bu gerçek yine satır aralarında kalmaya devam edecek. Ama biz yine de "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" ilkesi gereğince yazmaya devam edeceğiz...
Ulan ey halkım, ırzımıza geçiyorlar...
29 Eylül 2012 Cumartesi
Başbakan'a 300 milyonluk "Saray"
Dindar...
Dindar denildiği vakit gönlümüze bir ferahlık çöker...
Rahatlarız...
"Dindar bir adamdır" denildi mi akan sular durur bizdi...
Dindar demek Allah'tan korkan adam demektir çünkü...
Hele ki bir yönetici için, bir bakan için ya da bir başbakan için "dindar" deniliyorsa...
O saat dünya yerinde zınk diye kalıverir...
Ya bu adam dindar der külliyen teslim oluruz ona, ya da "Aman bakın bu dindarmış rejimi yıkar kesin" deyip karşı cepheye geçeriz. Hiç ortada kalmayı bilmeyiz. Ya asar keseriz, ya da kayıtsız şartsız teslim oluruz. "Dindar adam kardeşim, ne yapıyorsa vardır mutlaka bir bildiği" der yapılan her türlü zulme boyun eğeriz...
***
Ülkemizi 10 yıldır "dindar" bir başbakan ve "dindar" bir zümre yönetiyor. En büyük emelleri de "dindar bir nesil" yetiştirmek. Dindar bir nesil yetiştirmek en büyük hedefleriyse demek ki mevcut nesil dindar değildi. Peki ama kendileri nasıl dindar oldular!? Mesela sayın başbakan Patagonya Cumhuriyeti İmam Hatip Lisesi'nden mi mezun oldular!? Neyse vardır bir bildikleri elbette!
***
Dindar bir başbakan deyince aklımıza hemen Hz. Ömer geliyor...
Peygamber efendimizden sonra Müslümanları yönetmeleri için seçilen halifeler geliyor aklımıza...
Yani dört halife...
Hz. Ebubekir...
Hz. Ömer...
Hz. Osman...
Hz. Ali...
Peygamber Efendimiz ile birlikte dindar bir devlet adamının örnek alması gereken kişiler bunlar. Dini kimliklerinin yanısıra hepsi birer devlet adamı. Yani Cumhurbaşkanı gibi, başbakan gibi bir şey işte.
Dindar başbakanımızın da sık sık belirttiği gibi "Hz. Ömer Adaleti" diye de bir kavram vardır hatta...
Öylesine adil bir devlet adamıymış ki, karısına ve çocuklarına verilen hediyeleri dahi kabul etmez hemen hazineye devredermiş...
Efendim neden hazineye devredermiş!?
Hz. Ömer gelen bu hediyeleri görünce karısına ya da çocuklarına "Siz halifenin karısı ya da çocuğu olmasaydınız aynı kişiler size bu hediyeleri verir miydi!?" deyip oturduğu makamın "hakkını" verirmiş. Çünkü o dindar bir devlet adamıymış.
***
Yeryüzünde hiç bir insan evladı Hz. Muhammed ve 4 halife kadar her istediğini elde edebilecek imkana sahip olmadılar. Eğer onlar isteseydiler Allah gökten saraylar indirir, yerdeki sarayları göklere çıkarırdı. Fakat onların hiçbirisi ne mal istediler ne de mülk. Hz. Peygamber hayatında bir kez olsun kaba döşekte yatmamış. Hz. Ömer evindeki son altınları fukaraya dağıtmadan "ölememiş", Hz. Ali ömrü boyunca fukara olarak yaşamış. Hz. Osman ve Hz. Ebubekir özellikle halife olduktan sonra bütün servetlerini fakir fukaranın refahı için harcamış. Hiç birisi halife olduktan sonra servetlerini arttırmamış aksine tamamını halk için hak için harcamışlar...
İşte dindar başbakan deyince benim aklıma bunlar geliyor...
***
Bugünkü dindar başbakanı ben çok eskiden tanırım...
Kasımpaşa'dan bilirim...
Rahmetli Özal döneminin moda tanımıyla tam bir ortadirek ailenin bir evladı...
O dönemlerden biliriz ki, hem kendisi hem de ailesi dindardır...
Gel zaman git zaman o dindar ailenin dindar evladı bugün başbakan oldu...
Bütün dindar kesim sevinç içinde...
Nihayet devlet idaresinde Hz. Ömer adaleti vuku bulacak...
Fakir fukara mutlu olacak...
***
Evet gerçekten öyle oldu...
Yani fakir fukara mutlu oldu...
Bir paket makarnaya sevindi fukaralar...
40 torba kömür yetti onların sevinmesi, mutlu olması için...
Peki ya dindar başbakanımız...
O orta direk dindar ailenin evladı bugün dünyanın en zengin başbakanları arasına girdi...
Ailesine verilen hediyelerin haddi hesabı yok...
Gemicikler, villalar, eğitim bursları, ABD ve Avrupa seyahatleri ...
Anlayacağınız emvai çeşit hediyye havalarda uçuyor..
Kendilerine verilen gemicikleri çekinmeden kabul ederlerken, bunun karşılığında onlarda fukaraya makarna hediye ettiler...
***
Dindar başbakanımız için şimdi de 300 milyon lira değerinde bir saray yapılıyor...
Bu ülkede dükkandan bozma yerlerde, tuvaleti dahi olmayan mezbeleliklerde aileler yaşarken, evsiz insanlar sokaklarda yatarken, kirasını ödeyemediği için evinden atılan aileler varken, dindar başabakan için 300 milyon liralık bir sarayın yapılması hangi dinin kabul edebileceği bir zulümdür acaba!?
***
Atatürk Orman Çiftliğinde yapımına başlanan yeni başbakanlık konutu için 3000 ağaç kesilmiş. 1. derece sit alanı olan yer 3. derece sit alanına çevrilmiş bir gecede. Mustafa Kemal Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evin aynı ölçülerinde yapılmış evde yıkılıyormuş bu saray için. Halkın ödediği vergiler ile yapılan bu saray 2014 yılında bitirilecek. Ve buraya girişler özel izne tabi olacak. Belki uzaktan bakmak bile yasaklanacak. Halktan toplanan 300 milyon lira ile yapılan bu saraya halk belki uzaktan bile bakamayacak anlayacağınız.
Hz. Muhammed de böyle mi yapmıştı!?
Haz Ebubekir de mi buna benzer bir saray yaptırmıştı!?
Peki Hz. Ömer !?
Ya Hz. Osman!?
Bunların sarayları nerededir acaba, gören bilen var mı!?
***
Dindar başbakan...
Dindar bakanlar...
Dindar müdürler...
Dindar müsteşarlar...
ve dindar nesil...
Eğer ki, bunların yetiştireceği dindar nesil de bunlar gibi olacaksa yanmışız vallahi!!!
Dindar denildiği vakit gönlümüze bir ferahlık çöker...
Rahatlarız...
"Dindar bir adamdır" denildi mi akan sular durur bizdi...
Dindar demek Allah'tan korkan adam demektir çünkü...
Hele ki bir yönetici için, bir bakan için ya da bir başbakan için "dindar" deniliyorsa...
O saat dünya yerinde zınk diye kalıverir...
Ya bu adam dindar der külliyen teslim oluruz ona, ya da "Aman bakın bu dindarmış rejimi yıkar kesin" deyip karşı cepheye geçeriz. Hiç ortada kalmayı bilmeyiz. Ya asar keseriz, ya da kayıtsız şartsız teslim oluruz. "Dindar adam kardeşim, ne yapıyorsa vardır mutlaka bir bildiği" der yapılan her türlü zulme boyun eğeriz...
***
Ülkemizi 10 yıldır "dindar" bir başbakan ve "dindar" bir zümre yönetiyor. En büyük emelleri de "dindar bir nesil" yetiştirmek. Dindar bir nesil yetiştirmek en büyük hedefleriyse demek ki mevcut nesil dindar değildi. Peki ama kendileri nasıl dindar oldular!? Mesela sayın başbakan Patagonya Cumhuriyeti İmam Hatip Lisesi'nden mi mezun oldular!? Neyse vardır bir bildikleri elbette!
***
Dindar bir başbakan deyince aklımıza hemen Hz. Ömer geliyor...
Peygamber efendimizden sonra Müslümanları yönetmeleri için seçilen halifeler geliyor aklımıza...
Yani dört halife...
Hz. Ebubekir...
Hz. Ömer...
Hz. Osman...
Hz. Ali...
Peygamber Efendimiz ile birlikte dindar bir devlet adamının örnek alması gereken kişiler bunlar. Dini kimliklerinin yanısıra hepsi birer devlet adamı. Yani Cumhurbaşkanı gibi, başbakan gibi bir şey işte.
Dindar başbakanımızın da sık sık belirttiği gibi "Hz. Ömer Adaleti" diye de bir kavram vardır hatta...
Öylesine adil bir devlet adamıymış ki, karısına ve çocuklarına verilen hediyeleri dahi kabul etmez hemen hazineye devredermiş...
Efendim neden hazineye devredermiş!?
Hz. Ömer gelen bu hediyeleri görünce karısına ya da çocuklarına "Siz halifenin karısı ya da çocuğu olmasaydınız aynı kişiler size bu hediyeleri verir miydi!?" deyip oturduğu makamın "hakkını" verirmiş. Çünkü o dindar bir devlet adamıymış.
***
Yeryüzünde hiç bir insan evladı Hz. Muhammed ve 4 halife kadar her istediğini elde edebilecek imkana sahip olmadılar. Eğer onlar isteseydiler Allah gökten saraylar indirir, yerdeki sarayları göklere çıkarırdı. Fakat onların hiçbirisi ne mal istediler ne de mülk. Hz. Peygamber hayatında bir kez olsun kaba döşekte yatmamış. Hz. Ömer evindeki son altınları fukaraya dağıtmadan "ölememiş", Hz. Ali ömrü boyunca fukara olarak yaşamış. Hz. Osman ve Hz. Ebubekir özellikle halife olduktan sonra bütün servetlerini fakir fukaranın refahı için harcamış. Hiç birisi halife olduktan sonra servetlerini arttırmamış aksine tamamını halk için hak için harcamışlar...
İşte dindar başbakan deyince benim aklıma bunlar geliyor...
***
Bugünkü dindar başbakanı ben çok eskiden tanırım...
Kasımpaşa'dan bilirim...
Rahmetli Özal döneminin moda tanımıyla tam bir ortadirek ailenin bir evladı...
O dönemlerden biliriz ki, hem kendisi hem de ailesi dindardır...
Gel zaman git zaman o dindar ailenin dindar evladı bugün başbakan oldu...
Bütün dindar kesim sevinç içinde...
Nihayet devlet idaresinde Hz. Ömer adaleti vuku bulacak...
Fakir fukara mutlu olacak...
***
Evet gerçekten öyle oldu...
Yani fakir fukara mutlu oldu...
Bir paket makarnaya sevindi fukaralar...
40 torba kömür yetti onların sevinmesi, mutlu olması için...
Peki ya dindar başbakanımız...
O orta direk dindar ailenin evladı bugün dünyanın en zengin başbakanları arasına girdi...
Ailesine verilen hediyelerin haddi hesabı yok...
Gemicikler, villalar, eğitim bursları, ABD ve Avrupa seyahatleri ...
Anlayacağınız emvai çeşit hediyye havalarda uçuyor..
Kendilerine verilen gemicikleri çekinmeden kabul ederlerken, bunun karşılığında onlarda fukaraya makarna hediye ettiler...
***
Dindar başbakanımız için şimdi de 300 milyon lira değerinde bir saray yapılıyor...
Bu ülkede dükkandan bozma yerlerde, tuvaleti dahi olmayan mezbeleliklerde aileler yaşarken, evsiz insanlar sokaklarda yatarken, kirasını ödeyemediği için evinden atılan aileler varken, dindar başabakan için 300 milyon liralık bir sarayın yapılması hangi dinin kabul edebileceği bir zulümdür acaba!?
***
Atatürk Orman Çiftliğinde yapımına başlanan yeni başbakanlık konutu için 3000 ağaç kesilmiş. 1. derece sit alanı olan yer 3. derece sit alanına çevrilmiş bir gecede. Mustafa Kemal Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evin aynı ölçülerinde yapılmış evde yıkılıyormuş bu saray için. Halkın ödediği vergiler ile yapılan bu saray 2014 yılında bitirilecek. Ve buraya girişler özel izne tabi olacak. Belki uzaktan bakmak bile yasaklanacak. Halktan toplanan 300 milyon lira ile yapılan bu saraya halk belki uzaktan bile bakamayacak anlayacağınız.
Hz. Muhammed de böyle mi yapmıştı!?
Haz Ebubekir de mi buna benzer bir saray yaptırmıştı!?
Peki Hz. Ömer !?
Ya Hz. Osman!?
Bunların sarayları nerededir acaba, gören bilen var mı!?
***
Dindar başbakan...
Dindar bakanlar...
Dindar müdürler...
Dindar müsteşarlar...
ve dindar nesil...
Eğer ki, bunların yetiştireceği dindar nesil de bunlar gibi olacaksa yanmışız vallahi!!!
28 Eylül 2012 Cuma
Yazmak, Anlamak ve Eleştirmek... ("Bir Kasımpaşalı Aranıyor" başlıklı yazımla alakalı)
Ülkemizde yazmak zor iştir...
Okumak çok daha zor...
Anlamak okumaktan daha zor...
Eleştirmek ise hemen hemen mümkün değil gibi...
Ortada bir mesele var. Bu meseleye bir şekilde gündemde tutabilmek meseleye belli çerçeveler içersinde çözümler üretebilmek amacıyla yazmak gerekiyor. Bilirsiniz ki, eğer siz yazmazsanız, bu meselenin üzerinin küllenmesi çok daha hızlanacaktır. Öyle şeyler yazmalısınız ki, bu meselenin üzerini tozlandırmak isteyenlere engel olmalı, en azından bir meltem rüzgarı gibi meselenin üzerine çöreklenen tozları az da olsa dağıtmalısınız.
***
Yatar kalkar düşünürsünüz...
Hassas noktalardan vurmak istersiniz...
Mesele ile ilgili insanların hafızalarında ve yüreklerindeki hassasiyeti daha canlı tutmak için beyninizde fırtınalar estirirsiniz. Bir labirentin içinde çıkar bir yol bulmak için mücadele ederken, sonunda o yolu bulursunuz...
İnanın o yolu bulduğunuz an yaşadığınız rahatlama her şeye bedeldir...
Belki hiç tasvip etmediğiniz bir yol bulmuşsunuzdur...
Ama bu yola girmek zorundasınızdır...
Gelebilecek eleştiriler aklınızın ucundan bile geçmez...
Varsın olsun, bu meselenin üzeri tozlanmasın da birileri çıkıp beni eleştirsin dersiniz...
Başlarsınız yazmaya...
***
İşte bu ARMA meselesi de böyle bir mesele...
Ben Kasımpaşa taraftarı değilim...
Doğma büyüme Kasımpaşalı olmama rağmen yüreğimde 1972 yılından bu yana Eskişehirspor sevdası var...
Semtime sevdalıyım...
Kasımpaşalı olmaktan her zaman gurur duymuşumdur...
Kasımpaşa taraftarı olmasam da semtimin değerlerine sahip çıkmak, semtimin değerleri için mücadele etmek benim asli vazifemdir.
Bu vazife anlayışı içinde elimden geleni yapmak zorundayım...
Şu an itibariyle elimden gelen "yazmak"...
Yazdıkarımız okunuyor mu diye bir kaygımız olmadan, yazdıklarımız anlaşılıyor mu diye bir kaygımız olmadan yazmak zorundayız.
***
ARMA meselesinde önemli eleştirel yazılar yazdığımı sanıyorum...
Bu eleştirel yazılarımızda muhatabımız sürekli yeni yönetim oldu...
Eleştirilmesi gereken başkaları yok mu!?
Ebette var...
Zamanı vakti geldiğinde onları da eleştireceğiz...
ARMA meselesi ortaya çıktığından bu yana boykot kararı dışında sessiz kalan tribün önderlerini de gerektiği vakit elbette eleştireceğiz. Ancak edindiğimiz bilgiler o arkadaşlarımızın da boş durmadıkları yönünde. Onlar da kızlca kıyamet koparmadan önce meseleyi sessizce çözme düşüncesi içersinde olabilirler. Bekleyip göreceğiz bunun sonucunu da...
***
Son olarak sayın başbakana hitaben bir yazı yazdık...
Bu yazımızı ARMA sevdalısı bir Kasımpaşalı Tribün Dergi adlı siteye aktarmış...
Dün bir arkadaşmın haber vermesiyle orada yapılan eleştirileri gördüm...
O eleştirilere cevap vermek gerektiği kanaatine vardım...
Orada yazılanların bir çoğuna eleştiri demek mümkün değil...
Eleştiri anlamına gelebilecek bazı yazılar var...
Ancak bu yazıları yazanlar da ne yazık ki, yazımızın içeriğini tam olarak anlayamamışlar...
***
Öncelikle şunu belirtmek isterim:
Ben AKP'li değilim...
Bu partiye de hiç oy vermedim, vermem de...
Beni semtten tanıyanlar çok iyi bilirler ki, yalakalık benim kitabımda yazmaz...
"Allah'ın verdiği canı Allah'tan başka kimse alamaz" şiarıyla yaşar, "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" ilkesiyle Rabbime şükürler olsun ki, bu güne kadar kimsenin karşısında susmadık...
Bahse konu olan yazımızın tamamı sayın başbakana yönelik ince bir eleştiridir...
Özü de şudur:
Sayın başbakan her vesile ile üzerimizde bir gölge gibi durdunuz. Nurettin Sözen döneminde yapılan stada bile adınızı verdiniz. Siyasi emelleriniz doğrultusunda Kasımpaşa adını her zaman kullandınız. Bugün, yani Kasımpaşalı'nın size en çok ihtiyaç duyduğu gün nerelerdesiniz! Herkes biliyor ki bu ülkede size rağmen hiçbir şey yapılamaz! Size rağmen 90 yıllık ARMA'yı kim LOGO yapabilir!
Eminim yazımızı okuyan akl-ı selim herkes bu anlamı çıkarır.
***
Tribün Dergi adlı sitedeki konu başlığına eleştiri yazanların hemen hemen tamamı Nasrettin Hoca'nın "Yahu arkadaş bu hırsızın hiç mi kabahati yok" diye feveran ettiği fıkrasındaki kişiler gibi. Sadece ARMA için doğru ya da yanlış metodlarla mücadele eden bizleri eleştiriyor olmaları gerçekten çok ilginç.
ARMA için mücadele eden bir avuç insanın asıl mücadelesi o ARMA'daki AY YILDIZ'ın küçültülmesinden kaynaklandığını bilmiyorlar tabii...
O ARMA'da yer alan AY YILDIZ oraya nasıl gelmiş bunu da bilmiyorlar...
Çocukça yazılar yazmak yerine yazımızın içeriğini eleştirseler, mücadeledeki yanlışlıkları dile getirseler, bunları da yapamıyorlarsa ARMA'yı çalanları eleştirseler ne olur ki!?...
***
Yazımızda en çok eleştiri alan kısım şurası olmuş: "Sırf o Kasımpaşalı diye,
Bir çok Kasımpaşalı kendi partisini terkedip sırf onun hatırına AKP'li olmadı mı!?
O başbakan olsun diye, bir çok Kasımpaşalı geceli gündüzlü çalışmadı mı!?
Şimdi sıra onda..."
Okumak çok daha zor...
Anlamak okumaktan daha zor...
Eleştirmek ise hemen hemen mümkün değil gibi...
Ortada bir mesele var. Bu meseleye bir şekilde gündemde tutabilmek meseleye belli çerçeveler içersinde çözümler üretebilmek amacıyla yazmak gerekiyor. Bilirsiniz ki, eğer siz yazmazsanız, bu meselenin üzerinin küllenmesi çok daha hızlanacaktır. Öyle şeyler yazmalısınız ki, bu meselenin üzerini tozlandırmak isteyenlere engel olmalı, en azından bir meltem rüzgarı gibi meselenin üzerine çöreklenen tozları az da olsa dağıtmalısınız.
***
Yatar kalkar düşünürsünüz...
Hassas noktalardan vurmak istersiniz...
Mesele ile ilgili insanların hafızalarında ve yüreklerindeki hassasiyeti daha canlı tutmak için beyninizde fırtınalar estirirsiniz. Bir labirentin içinde çıkar bir yol bulmak için mücadele ederken, sonunda o yolu bulursunuz...
İnanın o yolu bulduğunuz an yaşadığınız rahatlama her şeye bedeldir...
Belki hiç tasvip etmediğiniz bir yol bulmuşsunuzdur...
Ama bu yola girmek zorundasınızdır...
Gelebilecek eleştiriler aklınızın ucundan bile geçmez...
Varsın olsun, bu meselenin üzeri tozlanmasın da birileri çıkıp beni eleştirsin dersiniz...
Başlarsınız yazmaya...
***
İşte bu ARMA meselesi de böyle bir mesele...
Ben Kasımpaşa taraftarı değilim...
Doğma büyüme Kasımpaşalı olmama rağmen yüreğimde 1972 yılından bu yana Eskişehirspor sevdası var...
Semtime sevdalıyım...
Kasımpaşalı olmaktan her zaman gurur duymuşumdur...
Kasımpaşa taraftarı olmasam da semtimin değerlerine sahip çıkmak, semtimin değerleri için mücadele etmek benim asli vazifemdir.
Bu vazife anlayışı içinde elimden geleni yapmak zorundayım...
Şu an itibariyle elimden gelen "yazmak"...
Yazdıkarımız okunuyor mu diye bir kaygımız olmadan, yazdıklarımız anlaşılıyor mu diye bir kaygımız olmadan yazmak zorundayız.
***
ARMA meselesinde önemli eleştirel yazılar yazdığımı sanıyorum...
Bu eleştirel yazılarımızda muhatabımız sürekli yeni yönetim oldu...
Eleştirilmesi gereken başkaları yok mu!?
Ebette var...
Zamanı vakti geldiğinde onları da eleştireceğiz...
ARMA meselesi ortaya çıktığından bu yana boykot kararı dışında sessiz kalan tribün önderlerini de gerektiği vakit elbette eleştireceğiz. Ancak edindiğimiz bilgiler o arkadaşlarımızın da boş durmadıkları yönünde. Onlar da kızlca kıyamet koparmadan önce meseleyi sessizce çözme düşüncesi içersinde olabilirler. Bekleyip göreceğiz bunun sonucunu da...
***
Son olarak sayın başbakana hitaben bir yazı yazdık...
Bu yazımızı ARMA sevdalısı bir Kasımpaşalı Tribün Dergi adlı siteye aktarmış...
Dün bir arkadaşmın haber vermesiyle orada yapılan eleştirileri gördüm...
O eleştirilere cevap vermek gerektiği kanaatine vardım...
Orada yazılanların bir çoğuna eleştiri demek mümkün değil...
Eleştiri anlamına gelebilecek bazı yazılar var...
Ancak bu yazıları yazanlar da ne yazık ki, yazımızın içeriğini tam olarak anlayamamışlar...
***
Öncelikle şunu belirtmek isterim:
Ben AKP'li değilim...
Bu partiye de hiç oy vermedim, vermem de...
Beni semtten tanıyanlar çok iyi bilirler ki, yalakalık benim kitabımda yazmaz...
"Allah'ın verdiği canı Allah'tan başka kimse alamaz" şiarıyla yaşar, "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" ilkesiyle Rabbime şükürler olsun ki, bu güne kadar kimsenin karşısında susmadık...
Bahse konu olan yazımızın tamamı sayın başbakana yönelik ince bir eleştiridir...
Özü de şudur:
Sayın başbakan her vesile ile üzerimizde bir gölge gibi durdunuz. Nurettin Sözen döneminde yapılan stada bile adınızı verdiniz. Siyasi emelleriniz doğrultusunda Kasımpaşa adını her zaman kullandınız. Bugün, yani Kasımpaşalı'nın size en çok ihtiyaç duyduğu gün nerelerdesiniz! Herkes biliyor ki bu ülkede size rağmen hiçbir şey yapılamaz! Size rağmen 90 yıllık ARMA'yı kim LOGO yapabilir!
Eminim yazımızı okuyan akl-ı selim herkes bu anlamı çıkarır.
***
Tribün Dergi adlı sitedeki konu başlığına eleştiri yazanların hemen hemen tamamı Nasrettin Hoca'nın "Yahu arkadaş bu hırsızın hiç mi kabahati yok" diye feveran ettiği fıkrasındaki kişiler gibi. Sadece ARMA için doğru ya da yanlış metodlarla mücadele eden bizleri eleştiriyor olmaları gerçekten çok ilginç.
ARMA için mücadele eden bir avuç insanın asıl mücadelesi o ARMA'daki AY YILDIZ'ın küçültülmesinden kaynaklandığını bilmiyorlar tabii...
O ARMA'da yer alan AY YILDIZ oraya nasıl gelmiş bunu da bilmiyorlar...
Çocukça yazılar yazmak yerine yazımızın içeriğini eleştirseler, mücadeledeki yanlışlıkları dile getirseler, bunları da yapamıyorlarsa ARMA'yı çalanları eleştirseler ne olur ki!?...
***
Yazımızda en çok eleştiri alan kısım şurası olmuş: "Sırf o Kasımpaşalı diye,
Bir çok Kasımpaşalı kendi partisini terkedip sırf onun hatırına AKP'li olmadı mı!?
O başbakan olsun diye, bir çok Kasımpaşalı geceli gündüzlü çalışmadı mı!?
Şimdi sıra onda..."
Aslına bakarsanız bunu herkes yapar. Bu ülkemiz insanının bir gerçeğidir. Kendisi gibi gördüğü insana sonuna kadar bağlanır ve destek verir. Üstelik Tayyip Erdoğan öyle sıradan siyasetçiler gibi değildi. Bizim gibiydi.
Fakirdi...
Semtin çocuğuydu...
Esnaftı...
Caminin yanındaki çay ocaklarında oturan adamdı...
Balıkçı Ömer'in hamsileriyle karnını doyuran adamdı...
Kaldırımda oturan adamdı...
Geyikli sinemasında karate filmi seyreden adamdı...
Sokakta "Kasımpaşalı" gibi yürüyen adamdı...
Yolda gördüğü arkadaşına "Naber moruk" diyen adamdı...
Küfür eden adamdı...
Namaz kılan adamdı...
Yani bizim gibi biriydi.
Sevelim ya da sevmeyelim, ama o böyle bir adamdı. Yani Kasımpaşa'da yaşayan herkes kadar Kasımpaşalıydı. Ve Kasımpaşalı ona Başbakan ya da Belediye başkanı olduktan sonra değil, Beyoğlu Belediye başkan adayı olup da kazanamadığı seçimden bu yana büyük destek veriyor. Tayyip Erdoğan'ın o "Kasımpaşalı" haline farklı bir partiden olmasına rağmen "hasta" olan bir çok kişi destek verdi ona. Halen Kasımpaşa'da Başbakan'a kimse sayın başbakan demez, herkes "Tayyip" der sadece...
Yani Kasımpaşalı, Başbakan Tayyip Erdoğan'a değil, Kasımpaşalı Tayyip'e destek oldu...
Bugün pek çok kişi karar değiştirmiş olabilir...
Onun Kasımpaşalılık vasfını kaybettiğini düşünebilir...
Özellikle babasının mezarını Kulaksız Mezarlığından naklettirmesinden sonra Kasımpaşalılık vasfını kaybettiğine inananlar daha çoktur...
***
"Yahu Hoca yine çok uzun yazmışsın" deyip yazımızı yarıda bırakmadan sonuna kadar okuyanlara teşekkür ediyorum. Ne yazık ki, biz yazmaktan erinmiyoruz ama insanlarımız okumaktan eriniyorlar. Hal böyle olunca da yazımızı düşüncelerimizi anlamakta zorlanıyorlar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






