direniş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
direniş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2013 Çarşamba

Gezi Direnişi'nin Yürekli Çocukları...

Yeni bir nesil var Gezi Direnişi'nin arkasında...
Bu yeni nesil başbakanın yetiştirdiği dindar nesil değil...
Bu nesil, insanları dindar - dindar olmayan,
Atatürkçü - Atatürkçü olmayan,
Sağcı - Solcu,
Partili - Partisiz,
Zengin - fakir,
Çapulcu - elit ayrımı yapmaksızın,
Sadece insan olarak görebilen gözlere sahip olan bir nesil...
Bu nesil akıl ve mantığı rehber edine bir nesil...
Bu nesil namaz kılan dindarlara kendini kalkan eden ayyaşların oluşturduğu bir nesil...
Bu nesil Atatürk ilke ve inkılaplarına sahip çıkan bir nesil...
Bu nesil bayrağını, ülkesini ve halkının değerlerini seven bir nesil...
Bu nesil bir başka nesil...
***
Yaşları 18 ile 22 arasında değişen çömez bir nesil...
Çömez dediğimize bakmayın hepsi zeka küpü...
63 akil insanı bir tanesi cebinden çıkartır,
O derece yani!
Zeka tek başına bir işe yaramıyor...
O zekayı kullanmak için yürek de lazım...
Yürekleri mangal gibi bu gençlerin...
Yüreklerindeki cesaret zekalarıyla öylesine yönlendirdiler ki, hem iç mihrakların hem de dış mihrakların tüm oyunlarını bozdular...
Alkışlamamak mümkün değil...
Hayran kalmamak mümkün değil....
Kendi gençliğimizi düşünerek kıskançlık duygularına kapılmamak mümkün değil...
***
Gezi Parkı'nın yıkılıp yerine bir AVM ve Rezidans yapılmasına karşı başlatılan bu eylemler artık bu yeni neslin ortaya çıkmasının bir vesilesi haline gelmiştir...
Hükümetin ve başbakanının inadi ve kanun tanımaz tutumu karşısında onlar zekalarını kullandılar...
Çevik Kuvvet'in biber gazı, ses bombası ve tazyikli su gibi silahlarının karşısına birçok eylemci gibi kaldırım taşlarıyla, molotoflarla çıkmadı onlar...
Biber gazına, ses bombasına, tazyikli su sıkan TOMA'lara karşı mizah yaptılar...
Ülkenin içine düştüğü bu kaos ortamında bile halkımızı tebessüm ettirdiler...
Yüreklerindeki öfkeyi, kızgınlığı, tüm üzülmüşlükleri zeka dolu mizahlarıyla yok ettiler...
Aralarına giren art niyetli provakatörlerin farkındaydılar...
O provakatörlerin amaçlarına ulaşmamaları için kızgınlıklarını yüreklerine gömdüler...
Terör örgütü paçavralarıyla,
Bebek katilinin posterleriyle,
Aralarına giren ve sürekli orada bulunan gençleri tahrik etmek için bir oyun sergileyenlere karşı öylesine bir mücadele verdiler ki, bu oyunu sahneye koyan yerli yabancı mihrakları sükutu hayale uğrattılar...
***
Onlar kolay olanı seçmediler...
Birçok vatansever "Orada bölücüler var, orada bebek katilleri var, ben onlarla aynı safta yer almam" diyerek haklı buldukları bu eyleme destek vermekten kaçıp kolaycılığın kucağına düşerken onlar büyük bir cesaret örneği sergileyip, haklı oldukları davanın arkasında durdular...
Yapılan tahriklere karşı herkes yanındakinin kolunu tuttu; "Dur arkadaş sakin ol!" telkinleriyle oyuna gelmekten kurtardılar birbirlerini...
10 dakika önce bir arkadaşının kolunu tutup, "dur arkadaş sakin ol" diyen bir gencin kolundan 10 dakika sonra bir başka genç tutuyor ve aynı cümleyi ona söylüyordu...
Bu gençlerden her biri bir diğerinin öfkesinin önüne kalkan oldu...
Bu gençlerden her biri oynanan oyunu öfke patlaması anlarında bir diğerine anımsattı...
Hükümetin ve dış mihrakların bu oyunu o yürekli gençler sayesinde bozuldu...
Sonunda Çevik Kuvvet orada bölücü unsurlar var diyerek meydana müdahalede bulundu...
Ama ne hikmetse o bölücü unsurların flama ve paçavraları tüm pankartların indirilmesine rağmen orada kaldı...
***
Bu gençler haklı olduklarına inandıkları bir davada, zekalarını ve yüreklerini birleştirerek sonuna kadar direndiler...
Bazıları da kolay olanı seçti...
Orada bölücü var dediler gelmediler...
Orada içki içiliyor dediler gelmediler...
Orada ateistler var dediler gelmediler...
Orada solcular var dediler gelmediler...
Evlerinde oturup klavye başında edebiyat parçalamak daha kolaydı...
Zeka ve yürek işbirliğiyle her türlü oyunun üstesinden gelmekte Gezi Direnişi'nin içinde olmayı seçen gençlerin seçtiği yoldu.
Onlar zor olanı seçtiler ve başardılar...
Bu başarıyı orayı işgal eden marjinal guruplar sahiplenmeye çalışsa da,
Bazı siyasi partiler buradan siyasi rant elde etmeye kalkışsalar da,
O gençleri bilenler biliyor...
Görenler gördü...
Ve eminim olun gençler, sizi görenler, sizi farkedebilenler, sizi hiç unutmayacaklar ve yaşamları boyunca sizinle gurur duyacaklar....

11 Haziran 2013 Salı

Gezi Parkı Direnişi ve Güç Zehirlenmesi...

Gezi Parkı Direnişi bize bir gerçeği daha öğretti...
Güç zehirlenmesi bizim milletimizde genetik bir hastalık...
AKP iktidarından önce de gördük...
CHP'nin Atatürk sonrasındaki tek parti iktidarı döneminde yapılan uygulamalar...
Astığım astık, dediğim dedik...
Halk bu iktidarı büyük bir teveccüh ile destekliyordu...
Halktan aldıkları destek ile kendilerini BÜYÜK GÜÇ ilan eden CHP'liler, ortalığı kasıp kavurdular...
Zamanla kendi halkına zulmeden,

Kendi halkının değerlerine küfreden bir iktidar haline geldiler...
Halk bunlara dur demesini bildi...
"Yeter Söz Milletin!" sloganı ile seçim meydanlarına çıkan Demokrat Parti (DP) büyük bir zafer kazandı...
***
Sıra Demokrat Parti'ye gelmişti...
Şimdi güç onların elindeydi...
CHP'ye gösterilen büyük destek ve teveccüh bu kez DP'ye gösteriliyordu...
Halkın hoşuna gidecek işlerle başlayan DP iktidarı da zamanla kendilerinden olmayanlara zulmetmeye başladı...
İntikam duygularıyla devlet yönetiliyor ve astığım astık dediğim dedik zihniyeti DP iktidarında da hortluyordu...
İdamlar, basına sansürler, ABD'den alınan yardımlar...
Halkın büyük bir kısmı artık bunları kendilerine yapılan bir zulüm olarak görüyorlardı...
DP - CHP ikilisinin yürüttüğü siyaset halkı laik - dindar diye ikiye bölmüştü...
Tabii her zaman kazanan kendisini halktan aldığı destekle BÜYÜK GÜÇ olarak ilan eden DP oldu...
Sadece onların dediği doğruydu,
Sadece onlar haklıydı,
Sadece onlar dindardı...
DP iktidarından önce BÜYÜK GÜÇ olan CHP;
Halkın dini değerlerini yok saymış,
Dini bile kendilerinin istediği şekilde yaşamalarını istemişti halktan...
Bunun sonucunda da DP iktidara gelmişti...
Bu kez de aynı jargonu DP kullanıyor ve dini değerlere saygı duyarken laik kesimin değerlerini ayaklar altına alıyordu...
***
DP demokrasi ile gelmişti ancak demokrasi ile gitmedi...
Ordu yönetime el koymuş ve Cumhuriyet tarihinin kara bir lekesi olarak tarihteki yerini almıştı bu darbe...
İdamların ardı arkası kesilmiyordu...
Gücünü topyekun Türk Milleti'nden alan Türk Ordusu yine kendi halkına zulmediyor,
Astığım astık, dediğim dedik anlayışıyla iktidarını sürdürüyordu...
Onlar laik kesime de dindar kesime de taviz vermiyordu...
Biz ne dersek o olur düşüncesiyle ülkeyi uzun süre yöneten cunta yönetiminin bilançosu oldukça kanlı idi...
CHP ve DP'nin yaşadığı güç zehirlenmesinden Cuntacılar da nasibini almışlardı...
Kendileriyle birlikte bu darbeyi gerçekleştirenleri dahi düşman belleyip sürgünlere yolladılar...
Bir çok subay ve astsubayı hapse atıp işkenceler  yaptılar...
Sağcı ya da solcu herkesi hapse atıp tırnaklarını söktüler...
Askeri cunta güç zehirlenmesini zirvede yaşıyordu...
***
Askeri cunta yönetiminden sonra iktidara gelen partiler yıllarca BÜYÜK GÜÇ olamadılar...
70'li yılların tek büyük gücü vardı : ANARŞİ...
Anarşi memleketin her sokağında kol geziyordu...
Sağ - sol çatışmaları binlerce gencimizin hayatına maloldu...
Araya mezhep çatışmalarını sokuşturmak istediler başaramadılar...
Sağ- sol çatışması daha etkili oluyordu ve 1980 yılına kadar bu devam etti...
Gücünü dış mihraklardan alan Anarşi o yıllarda kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan etmiş ve ülke tarihinin en kanlı iç savaş günlerini bizlere yaşatmıştı...
***
12 Eylül 1980 gecesi ne olduysa oldu...
Birden bire BÜYÜK GÜÇ ünvanı el değiştirdi...
Anarşi oyundan alınmış Ordu oyuna sokulmuştu...
Yıllardır süren Anarşi'den canı yanan halkımız, adeta denize düşen yılana sarılır misali 12 Eylül Cuntacılarına büyük destek vermişti...
%90'ın üzerinde bir destek alan 12 Eylül Cunta yönetimi de bu genetik hastalığımızdan, yani güç zehirlenmesi hastalığından nasibini alıyordu...
Devlet için,
Vatan için,
Bayrak için,
Ordu için savaştıklarına inananlar ile, vatan haini oldukları söylenenler aynı tabutluklarda tutuluyorlar,
İşkencelerde insanlar can veriyor,
Analar ağlıyor, yürekler yanıyordu...
***
12 Eylül Cunta yönetimi 1983 yılında yeniden demokratik - parlamenter sisteme geçilmesini sağladı...
Bu kez iktidar yine DP çizgisinden gelenlere verildi...
Anavatan Partisi (ANAP) Turgut Özal liderliğinde halkın büyük desteğini almış ve yeni getirilen seçim sistemi sayesinde tek başına iktidar olmuştu...
Halkımız parlamenter rejimin yeniden hayata geçirilmesinden dolayı mutluydu...
Sokaklarda terör bitmiş, artık rahatça sokağa çıkabiliyordu halkımız...
ANAP döneminde de iktidarın ilk yılları çok parlak geçti...
Dört siyasi eğilimi çatısında toplayan ANAP halktan aldığı destek ile kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan ediyordu...
İşte o büyük güç yine öncekilerin hatasına düşüyor ve kendisi gibi düşünmeyenleri yok sayıyordu...
"Halk bana bu gücü vermiş benim karşımda kimse duramaz" zihniyeti yine hortlamıştı...
ANAP döneminde zenginler daha zengin olmuş fakirler ise daha fakir olmuştu...
"Benim memurum işini bilir" diyerek tarihe geçen merhum Turgut Özal bir süre sonra gücünü kaybetmeye başladı...
ANAP iktidarı da güç zehirlenmesi hastalığına yakalanmış ve kısa bir süre sonra bu hastalığın pençesinden kurtulamayarak yok olmuştu...
***
Kısa bir koalisyon döneminden sonra yine bir BÜYÜK GÜÇ ortaya çıktı...
2002 yılında halkımız DP, ANAP çizgisinde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)'ne teveccüh göstermiş ve bu kez onları iktidara getirmişti.
70'li yıllarda koalisyon hükümetlerinden bıkan halkımız ANAP'tan sonraki koalisyonlu yıllarda belki de o yıllara dönme korkusu yaşamış ve yeni kurulan bu partiye teveccüh etmişti...
AKP iktidarının ilk yıllarında mavi boncuk dağıtıyordu tüm kesimlere...
Başbakan 10 yılı aşkın iktidarlarını çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemi olarak üçe ayırmıştı...
Çıraklık ve kalfalık dönemlerinde kendilerine destek vermeyen halkın fazlaca tepkisini almıyorlardı...
Ancak ustalık dönemlerinde onlarda DP ve ANAP gibi kendilerini BÜYÜK GÜÇ ilan etmişler ve güç zehirlenmesi hastalığına yakalanmışlardı...
Başbakan son konuşmalarında "halkım bana güç vermiştir ben de bu gücü istediğim gibi kullanırım, bana oy veren yüzde 50'nin dışında kalanları tanımam, maçanız yiyorsa sandıkta indirin bizi" tarzındaki konuşmalarıyla bu hastalığın en büyük belirtilerini sergiliyordu...
AKP dayatmacı politikaları sürerken birden bire bir Gezi Parkı çıktı ortaya....
AKP ısrarla Gezi Parkı'nı yıkacağını söylerken yurdun dört bir yanından milyonlarca insan direnişe geçmiş ve Gezi Parkı'nı yıktırmayacağız ana temasıyla hükümete karşı eyleme başlamıştı...
***
Gezi Parkı tam anlamıyla güç zehirlenmesine yakalanan hükümete karşı başlatılan direnişin bir sembolü oldu...
Halk siyasi görüş ve ideoloji ayrımı yapmadan direniş noktalarına gidiyor ve direnişçilere destek veriyor...
Başbakan ve AKP bu direnişe karşı direniyor...
Tam bir güç zehirlenmesi örneği izliyoruz...
Başbakan meydanlarda toplanan kalabalıklara karşı kendisi de kalabalık toplama derdine düşüyor...
Ülke giderek bir kaosun içine sürükleniyor...
Devleti yönetenler sokaktaki gençlerle inatlaşıyor...
Ortamı yumuşatıp, devletin şefkatli yüzünü halkına göstermesi gerekenler adeta sokak dalaşı yapar gibi davranıyor...
Sokaklarda toplanan ve adeta bir isyan provası yapan kalabalıklara karşı AKP "Ben de bizim mahallenin çocuklarını toplayayım da görün" dercesine basit bir tutum içersinde...
Halk direniyor, halktan güç alanlar direniyor...
Bakalım bu inatlaşma ülkemizi nerelere götürecek...
***
Bugün güç zehirlenmesinin bir örneğini de Gezi Direnişi'ne destek olduklarını söyleyen marjinal sol guruplar yaşamaktadır.
Halk bu direnişe büyük bir destek veriyor.
Bunu fırsat bilen sol guruplar hemen meydana çıkıyor ve bu direnişi sahipleniyorlar...
Siyasi parti bayraklarını, siyasi düşüncelerini evlerinde bırakıp ellerinde sadece Atatürk posteri ve Türk Bayrağı ile bu direnişe destek olan milletin "siyasi parti bayraklarınızı, gurup flamalarınızı ve pankartlarınızı bu meydanda istemiyoruz" şeklindeki çığlıklarını yok sayan bu guruplar ısrarla durumdan vazife çıkarma gayreti içindeler...
İşte bu da bir güç zehirlenmesidir...
Bu direnişi kendileri için bir tanıtım arenası gibi görenler halkın sesine kulak verin...
Terör örgütü paçavralarınızı, siyasi bayraklarınızı ve pankartlarınızı oradan uzak tutun...
Bu millet tarih boyunca güç zehirlenmesine yakalanaları nasıl yok ettiyse sizi de yok edecektir...

10 Haziran 2013 Pazartesi

Gezi Parkı ahalisi diyor ki...

İster evde oturan yüzde 50 olun,
İster sokağa çıkan yüzde 50...
Ne olursanız olun, mutlaka ama mutlaka Gezi Parkı Direnişçilerini tanıyın...
Tanımadan karar vermeyin...
Tanımadan yorum yapmayın...
Tanımadan fikir yürütmeyin...
Tanımadan cehennemin kapısını açıp kıçlarına tekmeyi yapıştırmayın..
Mutlaka tanıyın...
Bir gün sessiz sedasız çıkın Gezi Parkı'na ve oranın ruhunu tanımaya çalışın...
Gezi Parkı ahalisini tanıdıkça eminim fikirleriniz daha sağlıklı olacaktır...
***
Evet çoğunun dediği gibi "3-5 ağaç" meselesiydi onların meselesi...
Kısa sürede o "3-5" ağaç meselesi "benim meselem" oldu...
Neydi benim meselem!?
Başbakanın hükümetin açma-kapama ücreti adı altında yapılan soyguna duyarsız kalması...
Sonra Ahmet'in meselesi oldu...
Neydi Ahmet'in meselesi!?
Türkiye'de açlık sınırının altındaki asgari ücretle zengine kölelik etmek...
Sonra Zeynep'in meselesi oldu!
Neydi Zeynep'in meselesi?
Yeni doğmuş bebeğine pişik yapmayan çocuk bezi alamayışıydı...
Sonra Özgür'ün meselesi oldu.
Neydi Özgür'ün meselesi?
Üniversite'de okuyabilmek için aynı zamanda çalışmak zorunda kalmasıydı...
Sonra Ayça'nın meselesi oldu.
Neydi Ayça'nın meselesi?
Üniversite'de özgürce düşüncelerini dile getiremiyor olmasıydı...
Sonra esnaf Rıza'nın meselesi oldu...
Neydi esnaf Rıza'nın meselesi?
AVM'ler ve Dev Marketlerin mantar gibi çoğalması sonucu küçük dükkanının kepenklerine kilit vurmasıydı...
Sonra Hasan'ın meselesi oldu.
Neydi Hasan'ın meselesi?
Şehide kelle, teröristbaşına sayın diyen bir başbakanın olmasıydı...
Sonra Mehmet'in meselesi oldu.
Neydi Mehmet'in meselesi?
Amcasının oğlu teröristlerle vatanı korumak için savaşırken şehit düşmüş ve bugün devlet onu şehit edenlerle pazarlık yapıyordu...
***
Evet o "üç-beş ağaç" meselesi bir gün içinde hepimizin meselesini bünyesinde toplayan koca bir direniş olmuştu...
Millet'ten aldığı yüzde 50'lik güç ile kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan eden ve diğer yüzde 50'yi yok sayan bir zihniyete karşı uzun zamandır insanların vicdanlarında sindirdikleri duyguların patlama noktası oldu bu üç-beş ağaç direnişi...
Anlayacağınız, Gezi Parkı'nda yeşeren o küçük fidan birden bire devasa bir ağaç haline geldi ve bütün meselesi olanların sembolü oldu...
Bu sembol  her geçen daha da büyüyor...
Sembol'ün etrafında toplananlar çoğaldıkça çoğalıyor...
Fakat elbetteki bu büyümenin de getirdiği bazı sıkıntılar ortaya çıkıyor...
Bunlardan en belirgin olanı da özellikle sol örgüt ve partilerin orada kendilerini reklam etme çabaları...
***
Gezi Parkı Direnişçileri bize yeni bir neslin doğuşunu anlatıyor aslında...
Partilerin kendilerini sadece "Seçmen" olarak görmesine isyan ediyorlar...
Zekalarıyla dalga geçme cüreti gösteren politikacılara isyan ediyorlar...
Çözüm üretemeyen, alternatif olamayan partileri isyan ediyorlar...
"Bizim adımıza düşünmeyin!, bizim adımıza karar vermeyin" diye haykırıyorlar...
Bu direniş hükümete karşı...
Sadece AKP'ye karşı süren bir direniş değil bu...
Tüm siyasi partiler bu direnişten ders almalıdırlar...
Artık halk seçmen olmaktan bıkmış...
Gençlik artık kendilerinin sadece seçim dönemlerinde adam yerine konulmasından bıkmış...
Orayı iyi analiz edip, herkes alacağı dersi almalı oradan...

12 Nisan 2013 Cuma

Eskişehir'de neden sevinemiyorlar!?

Üç İstanbul takımının Eskişehir'de sevinç gösterileri yapamayışları artık ulusal basına yansıyor...
Dün (11 Nisan 2013) FB Avrupa Lig'inde tur atladı...
İtalya'nın ünlü takımlarından Lazio'yu devirip bir üst tura çıkan FB tarihinin en önemli başarısını elde etti...
Bu başarı tüm FB taraftarları gibi, taraflı tarafsız tüm milletimizi sevindirdi...
Ülkemizin tüm illerinde sevinç gösterileri ile karşılandı FB'nin bu başarısı...
İstanbul'un Lacivert-Sarı'lı ekibinin bu önemli başarısı bir tek Eskişehir'de kutlan(a)madı...
Tüm ülkede sokaklar, caddeler sevinç naralarıyla şenlenirken;
Eskişehir cadde ve sokaklarında sessizlik hakimdi...
***
Eskişehirspor taraftarı yıllardır üç İstanbul takımının bu tür sevinç gösterilerine müsaade etmiyor...
Avrupa arenasında çok büyük başarılar da elde edilse,
Eskişehir'de bu başarı coşkuyla kutlanamıyor...
Bir Eskişehirsporlu olarak bu durum beni de çok üzüyor.
Sonuçta bir Türk takımı Avrupa'da önemli bir başarı kazanmış ve tüm kentlerin aksine Eskişehir'de bu başarı kutlanamıyor...
İlk bakışta bu durum benim de üzülmeme sebep oluyor.
***
Fakat Eskişehir'de bu neden böyle oluyor sorusunu sorup cevapları bir bir sıralayınca,
Durum değişiyor...
Eskişehir sıradan bir kent değil.
Futbol kültürünün ve Türk futbolunun bir mihenk taşıdır Eskişehir ve Eskişehirspor...
Bir başkaldırı kentidir...
Eskişehirspor Türk futbolundaki üç İstanbul takımı hegemonyasını sona erdiren bir futbol takımıdır...
Renklerine büyük bir tutkuyla bağlıdır Eskişehirspor sevdalıları...
"Biz taraftar değiliz, biz ESES sevdalısıyız" derler her fırsatta...
Renklere sevdalıdır onlar...
Ve karşımızda yıllardır Eskişehirspor'un renklerini dahi doğru yazıp söyleyemeyen bir İstanbul medyası var...
FB, GS, BJK takımlarının tüm değerlerini gözümüzün içine sokarken, Anadolu Yıldızı ünvanını bileğinin hakkıyla alan Eskişehirspor'un renklerini bile doğru yazıp söyleyemeyecek kadar ilgisiz, duyarsız bir İstanbul medyası...
İşte bu "Eskişehir'de sevinç gösterilerinin yapılamaması" ESES sevdalılarının bu duruma bir tepkisidir...
***
Yıllardır bu İstanbul medyasının dayatması ile, kendi kentlerinin takımlarını ikinci takım, FB, GS, BJK'den birini de birinci takımları olarak gören bir kent ahalisi değildir Eskişehirsporlular...
"Sadece Eskişehirspor" diyebilen tek kent halkıdır Eskişehir halkı...
Eskişehirspor'a aşıktırlar...
Renklerine aşıktırlar...
Armalarına aşıktırlar...
Ve bu İstanbul medyası yıllarca Eskişehirspor'un Armasını bile "çakma" bir arma ile değiştirdiler...
Yıllarca mücadele etti, Eskişehirspor sevdalıları...
İstanbul medyasına gerçek Arma'yı yayınlattırmak için büyük mücadeleler verildi...
Yıllar sürdü ama sonuçta başarı kazanıldı...
Şöyle bir düşünün...
Böylesine sevdalı bir taraftar kitlesinin aşık olduğu takımın armasını bile önemsemeyen bir medya...
FB, GS, BJK takımlarının armalarının renk nouna bile dikkat ederken Eskişehirspor armasını yok sayan bir medya...
İşte bu "Eskişehir'de kutlama yapamama" durumu ESES sevdalılarının bu saygısızlığa, yok saymaya karşı bir tepkisidir!
***
İstanbul medyasına göre Eskişehirspor bir türlü bu üç takımı yenemiyor...
Skor olarak Eskişehirspor kazanmıyor hiç...
FB, GS, BJK "YENİLİYOR"
FB, GS, BJK "KAYBEDİYOR"

GS, Eskişehhirspor karşısında yenilmişse, GS kötü oynamıştır...
İstanbul'un Beyaz-Siyahlı ekibi BJK, Eskişehirspor karşısısında kaybetmişse, BJK maça konsantre olamamıştır...
FB Eskişehirspor karşısısında üç puan kaybetmişse, FB hocası takımı maça iyi hazırlayamamıştır...

Eskişehirspor asla ve asla FB, GS, BJK takımları karşısısında iyi oynamamıştır...
Eskişehirspor kazanamaz, yenemez, bu üç takım karşısısında iyi futbol oynayamaz...
Onlar kötü oynar ve kaybederler...
Bu Eskişehirspor'u yok saymaktır...
İşte bu "Eskişehir'de sevinememe" durumu Eskişehirspor sevdalılarının bu "yok sayma" durumuna karşı bir başkaldırışıdır...
***
Diyarbakırspor'un son olarak Süper Lig'den düştüğü maçı anımsıyorum...
GS ile oynamışlar ve GS Diyarbakır'ı yenerek şampiyon olmuştur...
Ben Diyarbakırspor için üzülürken,
Diyarbakırlılar GS'nin şampiyonluğunu kutlamışlardır...
Kentinin takımına sahip çıkamayanlar yüzünden,
Medyanın dayatması ile Diyarbakır yerine GS'ye sahip çıkanlar yüzünden bugün Diyarbakırspor nerdeyse yok olmuştur...
Medya Diyarbakırspor'u yok saymıştır ve Diyarbakırlıları'ın da katkısıyla yok olmakla karşı karşıya gelmiştir...
Biz Eskişehirsporlular bunu yapmadık...
İstanbul medyasının dayatmasına direndik...
Başkaldırdık...
İsyan ettik...
İşte bugün geldiğimiz nokta bu isyanın bir yansımasıdır...
Göğsünde Ayyıldız'ı taşıyan ve yabancı takımlarla oynayan her takım Eskişehirsporlular için de önemlidir...
Ama bizim yok sayılmamıza göz yumanlara karşı da bir tepki koyarız biz...

Asla sessiz kalmayız...
***
Türk Futbolu'nun gelişmesi için üç takım dışındaki takımların da gelişip büyümesi gerekmektedir...
Türkiye'de şu an sistem sadece üç takımın gelişip büyümesi için işlemektedir...
Milli Takım'ın durumu ortadadır...
Türk takımları Avrupa'da varlık gösteremiyorlar...
Bu kendi kentlerinin takımına sahip çıkan Eskişehirsporlular'ın değil, kentinin takımına sahip çıkmayanların eseridir...
Üç takım için çalışan medyanın eseridir...
Üç takım için işleyen sistemin eseridir...
İstanbul'un Kırımızı-Sarılı takımı GS UEFA kupasını ülkemize getirdi...
Bundan başka tek bir başarıları yok...
Bu sistem böyle işlemeye devam ettiği sürecede olamayacaktır...
***
Biz yanlış işleyen sisteme,
Yandaş medyaya,
Eskişehirspor'u yok sayanlara karşı bir direniş sergiliyoruz...
Türk Futbolu'nun daha da gelişmesini isteyen futbol taraftarları,
Kendi takımlarının başarısını isteyen GS, BJK, FB taraftarları...
Bizi eleştirmek yerine bizim direnişimize destek verin...
Destek verin ki, Türk Futbolu'na bir faydanız dokunsun...