26 Aralık 2015 Cumartesi

Bahçeli Başarısız!

AKP'nin toplum mühendisleri son derece başarılıdır.
Bunu inkar etmek bir nevi aptallık olur.
Ülkemizde yaşananlara tek tek baktığımız vakit, AKP'nin toplum mühendislerinin ne kadar başarılı olduğunu çok net bir şekilde anlayabiliriz.
Öyle bir noktaya geldiler ki; ellerindeki medya gücü ile muhalefet partilerinin kongrelerini, kurultaylarını, genel başkan adaylarını bile onlar tespit etmeye başladılar.
2015 yılı içersinde AKP yandaşı medya unsurlarında, sürekli olarak MHP ve Devlet Bahçeli konuşuldu.
MHP içindeki muhalif düşünceler okşandı,
MÇP döneminden bu yana muhalif hareketin içinde bulunanlar TV ekranlarına konuk edildi, sosyal paylaşım sitelerinde MHP'nin en güçlü muhalif seslerinden biri olan Ozan Arif'in Devlet Bahçeli hakkında söyledikleri paylaşıldı
***
Başbuğ Alparslan Türkeş önderliğinde, MHP çatısı altında toplanan Türk Milliyetçileri hiçbir dönemde AKP döneminde olduğu kadar bölünüp parçalanmadılar. Bu bölünme ve parçalanmayı hızlandırmak ve çoğaltmak için AKP'nin toplum mühendisleri çok çalıştılar ve büyük bir başarı kazandılar.
Öyle bir hale getirildi ki Türk Milliyetçiliği, bazı Milliyetçiler, Türk Milliyetçiliği'nin siyasi temsil yerinin AKP olduğuna bile inandılar ve oraya gittiler. AKP liderinin "Türk Milliyetçiliği'ni ayaklar altına aldık" sözüne bile aldırış etmeden, yıllarca bu davayı varedebilmek için mücadele eden Başbuğ Alparslan Türkeş'in evlatları bile AKP'li toplum mühendislerinin ustaca düzenledikleri operasyonlar ile Türk Milliyetçiliği'ni ayaklar altına alan, Türk Milliyetçileri'ne "Morg Bekçisi", "Kan Emici", "Kandan beslenenler" ve "Fatiha'yı bile bilmeyenler" gibi alçakça sıfatlar yakıştıranların yanında MHP'ye karşı mücadele ettiler.
***
Başarı ve Başarısızlık!
AKP'nin toplum mühendisleri bu iki kavramın anlamlarını da basit ve sığ bir konuma getirdiler.
Siyasette seçim kazanırsan Başarı, Kaybedersen Başarısız oluyorsunuz.
Haklı ya da haksız olmanız,
Dürüst ya da sahtekar olmanız hiç önemli değil.
Ülke tarihinde en büyüm yolsuzluk olaylarının yaşandığı AKP döneminde, AKPli bakanlar hakkındaki tüm yolsuzluk iddialarına, itirafa varan söylemlere rağmen AKP seçim kazanıyor ve başarılı sayılıyor.
Türkiye haritası üzerinde boyamalar yapılıp, AKP'ye oy vermeyen yüzde 50'lik bir halk kesimi yok sayılıyor!
Halk iradesi çeşitli algı operasyonları ile yok ediliyor.
***
2002'den bu yana Devlet Bahçeli girdiği her seçimde yenildi.
Bunu tespit etmek için müneccim olmaya gerek yok.
Ancak şunu görmemek için de bakan kör olmak gerekli.
Devlet Bahçeli, MHP'nin başına geçtiğinden bu yana büyük bir başarı kazandı.
Nedir bu başarı!?
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; MHP kurulduğundan bu yana girdiği hiçbir seçimi kazanamadı.
Bırakın kazanmayı, yüzde 10 seviyesine çıkmayı hayal bile edemedik.
Şimdi bu durum başarısızlık mıdır!?
Asla ve asla başarısızlık değil, Türk Milliyetçiliği davasının varolabilmesi adına büyük bir başarıdır.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in vefatı sonrasında MHP'nin Genel Başkanlığı'na seçilen Devlet Bahçeli almış olduğu bu kutlu bayrağı her adımda biraz daha yücelere çıkartarak, MHP'yi milletin umudu haline getirmiş, son 4 seçimdir de hiçbir şekilde baraj sorunu yaşamadan TBMM çatısı altında Türk Milliyetçiliği'nin varolması adına büyük bir başarı kazanmıştır.
MHP artık, ittifak yapmak isteyen değil, ittifak yapılmak istenen bir parti konumuna gelmiştir Devlet bahçeli yönetiminde.
***
Diyelim ki, siyasette seçim kazanmak başarı, kaybetmek de başarısızlık olsun.
Ve Devlet Bahçeli'yi başarısız sayalım.
Peki ya parti içi muhalif harekete ne demeli.
MÇP çatısı altında Başbuğ Alparslan Türkeş'e karşı başlayan ve Devlet Bahçeli'ye karşı devam eden muhalif hareket kaç kere Kurultay seçimi kazandı.
Hiç...
Her seferinde muhalif hareket kaybetti.
Eğer "Bahçeli girdiği tüm seçimleri kaybetti ve başarısızdır, gitmelidir" diyorsak aynı sözleri muhalif hareket için de söylememiz gerekmez mi!?
***
Türkiye'de Milliyetçi Hareket'in iktidar olabilmesi için tek çare vardır.
Birbirimize tahammül edeceğiz ve birbirimizi seveceğiz.
Hatalarımızla, günahlarımızla, sevaplarımızla...
Birbirimizi sevmek ve birbirimize tahammül etmek zorundayız.
Toplum Mühendislerinin dizayn etmeye çalıştığı ülke modeline geçmekten bu ülkeyi kurtarabilmemiz için, bugünden tezi yok, titreyip, silkinmeli ve kendimize dönmeliyiz.
Tek Başkanlı, federatif Türkiye ihnetine geçmeden önce son çıkış noktası olan önümüzdeki yerel seçimlere bölünmüş bir Türk Milliyetçiliği fikriyatı ile değil, HER ŞEYE RAĞMEN BÜTÜNLEŞMİŞ bir Türk Milliyetçiliği fikriyatı ile girip, bu memleketi sonu uçurum olan bu yoldan çıkarmalıyız.
***
Türk Milliyetçiliği'nin ve Türk Milleti'nin etrafğnda sinsi bir kuşatma vardır.
Bu sinsi kuşatmayı BİR OLARAK, DİRİ OLARAK, İRİ OLARAK yarmalıyız ve yaracağız Allah'ın izniyle.
Türk'ün anayurdundan gelip, Aradolu'nun dört bir yanına yerleşerek manevi fetihi başlatan, Anadolu'yu Türk yurdu yapan Sultan Alparslan ve askerlerinin bizlere emanet ettiği bu vatan toprakları ancak ve ancak bizim birliğimiz ve bütünlüğümüz ile Türk'e vatan olmaya devam edecektir.
Hatasız kul arama gafletine düşüp, emanete ihanet etmeyelim.
ULU TANRIMIZ ALLAH-Ü TEALA TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

23 Aralık 2015 Çarşamba

Bahçeli Gitmeli!?

Evet son günlerin en popüler söylemlerindendir "Bahçeli gitmeli" söylemi.
MHP camiasında büyük bir kesim "Bahçeli gitmeli" demenin dayanılmaz hafifliği içerisinde MÇP döneminden bu yana süren Ülkücü Hareket içindeki muhalefet rüzgarlarını estirmeye devam ediyorlar.
7 Haziran seçimleri öncesi ve sonrasında AKP'li toplum mühendislerinin tetiklediği "Bahçeli gitmeli" düşüncesi ile yeniden alevlenen muhalif hareketin aslında 1 Kasım seçimlerinde yaşanan 2 milyon oy kaybı ile çok d alakası olmadığını çoğumuz biliyoruz.
Milliyetçi Hareket içindeki bu muhalefet kazanı MÇP'nin kurulması ile başlamış ve zaman zaman alevlenerek bugünlere kadar gelmiştir.
***
Yaş itibariyle o günleri yaşayan büyüklerimiz çok iyi anımsayacaklardır.
MÇP kurulurken 12 Eylül Darbesi öncesinde omuz omuza mücadele veren Ülkücü Hareket içinde ayrışmalar başlamış, Başbuğ Alparslan Türkeş, bu ayrışmaları toparlamak ve Ülkücü Hareket'i MÇP çatısı altında yeniden toparlamak için büyük mücadeleler vermiştir.
Bu süreçte bazı büyüklerimiz Turgut Özal'ın 4 eğilimli Anavatan Partisi'ne geçerek siyaset yapmaya başlamışlar, bazı dava büyüklerimiz 12 Eylül öncesindeki silahlı mücadelenin ardından siyasi mücadelenin gereksizliğine inanarak siyaset dışında fikri mücadele vermeye başlamışlar, bir kısım dava büyüğümüz de Başbuğ Alparslan Türkeş'in emirleri doğrultusunda Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) çatısı altında siyasi mücadeleye devam kararı vermişlerdi.
***
Türkiye'de Cunta rejiminin bir ürünü olan ANAP ile yeni bir dönem açılmış, darbe öncesi Türkiye'nin üzerine adeta bir perde çekilmiş ve bu yeni dönemde yeni stratejiler belirlenmişti. Başbuğ Alparslan Türkeş bu yeni dönemde Milliyetçi düşüncenin siyasi alanda mücadelesini sürdürmesi ve varlığını gelecek nesillere taşıması gerektiğine inanmış ve bu nedenle de MÇP'nin kurulması talimatını vermişti.
Temelinde çeşitli ayak oyunları içeren siyaset, o güne kadar mertçe mücadele veren Ülkücü camiaya ters gelmişti. Kurulduğu günden beri hiçbir şekilde siyasi iktidar emeli gütmeyen Milliyetçilik davası yeni Türkiye düzeninde, adeta insanları kandırma sanatına dönüşen siyasi yapı içersinde mücadele edecekti. Başbuğ Alparslan Türkeş'in tüm gayretlerine rağmen Ülkücü camia bu duruma alışamıyordu.
***
MÇP'nin kuruluş şamasında ve kurulduktan sonra önemli bir kesim Alparslan Türkeş'in artık parti liderliğinden ayrılması gerektiğini ve bir nevi onursal lider olarak kalması gerektiğini savunuyordu. Bu aşamada Başbuğ Alparslan Türkeş'in veliahtı olarak da 2 isim öne çıkıyordu. Devlet Bahçeli ve Muhsin Yazıcıoğlu...
Bu iki ismin öne çıkmasıyla birlikte MÇP içinde muhalif hareketlenmeler başlamıştı. Sessiz ve derinden giden bu muhalif hareket adı Genel Başkanlık için geçen Muhsin Yazıcıoğlu ve 3 arkadaşının partiden ayrılmasıyla had safhaya çıkmıştı.
***
MÇP, Başbuğ Alparslan Türkeş liderliğinde girdiği ilk seçimlerde yüzde 2.93 oranında oy almıştı. 29 kasım 1987 tarihinde yapılan bu seçimlerde 701.538 oy alan MÇP baraj altında kalarak TBMM'ye girememişti. 26 Mart 1989'da yapılan yerel seçimlerde ise MÇP yüzde 4.14 oy alarak Elazığ, Yozgat ve Erzincan belediye başkanlıklarını kazanmıştı. Başbuğ Alparslan Türkeş'in liderliğinde her geçen gün büyüyen MÇP, Milliyetçi düşüncenin siyasi mücadele içinde varlığının süreceğinin garantisini veriyordu adeta.
***
20 Ekim 1991 tarihinde yapılan Genel Seçimlerde Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yapan MÇP bu ittifakın yüzde 16.9 oy almasıyla Ülkücü Hareket'i 1980 Darbesi sonrasında ilk kez TBMM çatısına taşıyordu. Milliyetçi Hareket darbe sonrası ilk büyük iç muhalefet darbesini burada yedi. Parti içinde sessiz ve derinden giden muhalefet hareketi ANAP dönemi sonrasında kurulacak olan  SHP - DYP koalisyon hükümetine güven oyu verilmesini isteyen Başbuğ Alparslan Türkeş ile onun veliahtı olarak gösterilen Muhsin Yazıcıoğlu arasındaki fikir ayrılığı 4 milletvekilinin MÇP'den ayrılmasıyla sonuçlanmıştı.
***
Başbuğ Alparslan Türkeş siyaset yapıyordu. Pkk törer örgütünü destekleyen DEP milletvekillerini kendi bünyesinde TBMM'ye taşıyan SHP'nin içinde bulunduğu hükümete güvenoyu vermek Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarına ters geliyordu. TÜRKEŞ ise, ANAP döneminde zayıflayan Ülkücü kadroların yeniden güçlenmesini sağlayabilmek için bu ateşten gömleği giyme cesaretini gösterebilmişti. O dönemde ben de Muhsin Yazıcıoğlu'nun haklı olduğu düşüncesindeydim ve kurulan Büyük Birlik Partisi'ne geçmiştim. Başbuğ Alparslan Türkeş'in de haklı olduğunu anladığımızda vakit çok geç olmuştu.
***
Bu ayrılıktan şunu anlamıştık:
Her haklılık bir ayrılığı gerektirmez.
Lider yıllar sonrasını düşünerek hareket eder, ateşten gömlek giyer, duygularından ziyade aklıyla hareket eder, bizler ise, günübirlik ve duygusal hareket ederiz.
İşte bunun sonucudur ki; belki o günlerde bu ayrılık yaşanmasaydı, bugün Türkiye MHP iktidarı ile yönetiliyor olacaktı.
Başbuğ Alparslan Türkeş ve Devlet Bahçeli muhalifi hareket BBP'nin kurulmasıyla umutlanmıştı. Ancak BBP'nin siyasi yaşamı umulduğu gibi olmadı. Devlet Bahçeli'nin Genel Başkan olmasıyla birlikte bu muhalif hareket yeniden MHP içinde faaliyetlerini sürdürmeye devam etti.
***
Bahçeli gitmeli söylemi bugün başlamış bir söylem değildir.
MÇP'den bu yana varolan bir muhalif hareketin MHP'de iktidarı ele geçiremeyişinin bir söylemidir.
Bu muhalif hareket merhum TÜRKEŞ'e karşı da vardı, Devlet Bahçeli bu partiye yüzde 18'lere taşıdığında da vardı.
Sadece çünküleri değişti!
Bugün "MHP son seçimde 2 milyon oy kaybetti, öyleyse Bahçeli başarısızdır ve gitmeli" söylemini ortaya atanlar da çok iyi biliyorlar ki, Bahçeli 12 Eylül sonrasında 400 bin oyla siyasi mücadeleye başlayan bu hareketi 5.5 milyon oya taşıma ve tarihinde ilk kez 4 seçimdir baraj sorunu yaşamadan TBMM'ye taşıma başarısı gösteren bir liderdir.
***
Başbuğ Alparslan Türkeş ve Devlet Bahçeli'nin Türk Milliyetçiliği davasının,
ANAP ile başlayan yeni Türkiye düzenin içinde varolma mücadelesindeki başarısına gölge düşürmek Ülkücü edebe ters bir durumdur.
Şöyle düşünelim.
Bugün "Bahçeli gitsin biz gelelim" diyenlerin arasında bulunan ve TÜRKEŞ'in bu davayı yeniden ayağa kaldırma mücadelesi verdiği yıllarda ANAP - DYP gibi partilerin başarısı için ter dökenler, kendilerini siyasetten çeken dava büyüklerimiz, ayrılıp başka parti kuran dava büyüklerimiz ve parti içi muhalefeti sürekli canlı tutan dava büyüklerimiz biraz sabırlı olup, TÜRKEŞ ve BAHÇELİ'ye destek olsaydılar, bugün MHP ne durumda olurdu acaba?
***
Ülkücü camia bir kez daha büyük bir sınavdan geçmektedir.
Geçmişte yaşadıklarımız, bugün bize ışık tutmazsa daha daz karanlık bir geleceğe doğru hızla ilerleyeceğiz.
MHP Genel Merkezi'nin açıkladığı Kurultay tarihi ile muhalefetin istediği Kurultay tarihi arasında 2 yıl gibi bir süre var. Siyasette 2 yıl çok kısa bir zamandır. Ve bu iki yılın içinde MHP bir yerel seçim yaşayacak.
Ben bu davanın bir parçası olarak gördüğüm BBP'yi de dahil ederek şu soruyu sormak istiyorum.
Bu 2 yılımızı tüm TÜRK MİLLİYETÇİLERİ olarak bu tür muhalefet hareketlerine harcayacağımıza MHP'nin bu yerel seçimlerde büyük bir başarı kazanması için harcasak sonuç ne olur?
Elimizi vicdanımıza koyalım ve bu soruyu soralım.
Hem parti içi iktidar hem de muhalefet olarak soralım bu soruyu.
Çünkü aziz Türk Milleti bu sorunun cevabını bekliyor bizden.
Bu milletin iç çekişmelerle zayıflayan bir MHP'ye değil, birlik ve beraberlik içinde büyüyen bir MHP'ye ihtiyacı vardır...

Sürç-ü lisan ettiysek affola!

22 Aralık 2015 Salı

Ay doğdu üzerimize!...

Kandil kutlamaları dini bir vecibe değil!
Bunu anladık.
Son derece de doğru bir tespit.
Dini bir vecibe değil, dini bir gelenek.
Olsun mu!?
Elbette olsun!
Sevgi'nin,
Saygı'nın,
Hele ki;
Eş, dost, akraba ziyaretlerinin unutulmaya yüz tuttuğu günümüzde kesinlikle olmalı, yaşamalı Kandil geleneği..
***
Bugün ve bu gece insanlık tarihinin en önemli günlerinden biri olan Hz. Muhammed (SAV)'in yeryüzünü şereflendirmesinin yıl dönümünü yani doğum gününü kutluyoruz Allah'ın izniyle...
Öyle pasta kesip, mum üflemeyeceğiz elbette...
Alkışlar tutup, Hapi Bört Day türküsünü de çığırmayacağız...
Ne yapacağız pekala!?
Ne yapmalıyız!?
İnternet sayfalarında, sosyal medya gündeminde bol bol tavsiyeler var.
Mevlid kandilinde yapılacak ibadetler...
Okunacak dualar...
Çekilecek tesbihler...
Ve daha niceleri...
***
Hiç kimse;
- Arkadaş hiç bir şey yapmayın, sadece ve sadece Hz. Muhammed'i ve Ona vahyedilen Kur'an-ı Kerim'i anlamaya çalışın demiyor.
İbadet edin!
Anlamadığınız kitabı bol bol anlamadan okuyun.
Başkalarının ettiği duaları siz de tekrar edin.
***
Gelin bu geceyi farklı kılalım.
Bu gecenin ruhuna uyalım.
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'nın bizleri sevgilisi ile şereflendirdiği bu kutlu gecede Hz. Muhammed'i anlamaya çalışalım...
Onun kız çocuklarına ve kadına verdiği değeri anlamaya çalışalım.
Onun hayvanlara verdiği değeri anlamaya çalışalım.
Onun insanlara verdiği değeri anlamaya çalışalım.
Alemlerdeki en yüce makama sahip olan Hz. Muhammed'in neden yamalı hırka giydiğini anlamaya çalışalım.
Onun eşitlik ve adalet ilkelerini anlamaya çalışalım.
***
Hz. Muhammed'i anlamaya çalışalım.
Onu gerçekten sevmek Onu anlayıp, Onun gibi yaşamaya çalışmakla mümkündür.
Önünde hiç kimsenin eğilmesine bile müsaade etmeyen O yüce insanın mütevazi yaşamından ibret alalım.
İbret alalım da yaşadığımız şu lüks hayattan utanalım biraz!
Onun makamından daha yüce bir makam olmadı, olmayacak!
Böylesi bir yüce makama sahip olan bir Peygamber'in ümmeti olarak, geyik derisi koltuklarda sefa süren makam mevki budalası insanların önünde eğilip bükülmekten vazgeçelim!
***
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala'nın bizlere en büyük nimeti olan Hz. Muhammed'i anlamak...
Sadece Onun yaptığı ibadetleri yapmak, Onun okuduğu duaları tekrarlamak değildir Onu anlamak...
Onun gibi yaşamaktır...
Yamalı hırka giyen Peygamber'in ümmeti olarak,
O kutlu insanın hayatı boyunca bir kere dahi olsa bir kaba döşekte uyumadığını biliyor muyuz mesela!?
Düşünebiliyor muyuz!?
Bir türlü kendimizi rahat ettiremeyip de sürekli değiştirdiğimiz yatakların parasıyla kaç yetimin karnı tok, sırtı pek olurdu!?
Düşünebiliyor muyuz!?
Şu rengini, modelini, kumaşını, derisini beğenmeyip, sürekli yenilerini aldığımız ayakkabılar, elbiseler ve bir sürü ev eşyalarının parasıyla kaç fukaranın derdi tasası sona ererdi!?
Düşünebiliyor muyuz!?
Yaşadığımız lüks yaşamın çok azından fedakarlık etsek bile, kaç işçinin, kaç emeklinin, kaç memurun yaşam standardı bizim yaşam standardımıza yakın olurdu!?
***
Ne yapalım ki!?
Ya düşünün ve Onu anlamaya çalışın!
Ya da boşverin!
Birkaç rekat namaz, biraz Kur'an, biraz tesbih, biraz dua taklidi...
Yani Hz. Muhammed'i anlamadan yaşamaya devam...
En kolayı da bu değil mi zaten!?


19 Aralık 2015 Cumartesi

Adam olabilmek!..

En mühim mevzudur adam olabilmek.
Fakat bundan daha mühimi kime göre adam olabilmek meselesi var.
"Adam olacak çocuk" diye başlayan cümleler ile girer hayatımıza bu adam olabilmek telaşı.
Her hareketinizden birileri bir mana çıkartır.
Daha çocuk olamadan adam olabilmenin derdine düşersiniz...
***
Kimine göre adam olmak, zengin olmaktır.
Paran varsa adamsındır.
Herkes sana saygı duyar.
Herkes seni sever.
Hatta hızını alamayanlar el pençe divan dururlar karşında...
"Parasız adam lüzumsuz adamdır" onlara göre.
Bizleri yaratan ulu Tanrımız Allah-ü Teala'nın "Rızık sadece Allah'tandır" buyruğunu kimse iplemez.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV)'in yamalı hırkası,
Hz. Ali'nin evlenebilmek için Zülfikar'ı satması bu tür adamcıların umurunda bile değildir.

***
Kimileri için adam olabilmek kariyer meselesidir.
Adam olabilmek için doktor olmalısınız, avukat, savcı, hakim...
Ne bileyim en azından bir öğretmen olun ki adam olduğunuzu anlayalım.
Hani okumaya yazmaya kafanız basmıyorsa da biraz kurnaz olun.
"İşinizi bilin" en azından bir siyasi düşünceye yalanıp bir yerlerde amir, memur, müdür filan olun.
Onur, gurur, haysiyyet gibi olguları bir kenara atın,
Birilerinin borazanlığını yapıp bir makam mevki sahibi olun ki, cümle alem anlasın, görsün sizin de bir adam olduğunuzu...
***
Nasıl adam olacağız ki!?
Kime göre adam olacağız ki!?
Bu iki seçenek dışında adam olmak kavramı yok mudur acaba!?
Mesele Hz. Muhammed (SAV)...
Bir yamalı hırka ile nasıl adam olmuş!?
Nasıl Allah'ın sevgilisi olmuş?
Akşamları rahatça uyuyabileceği bir döşeği bile olmayan bir insan evladı nasıl adam olabilmiş acaba!?
Ve bizim büyüklerimizin bize neden Onun gibi bir adam olabilmeyi öğretmiyorlar!?
O kadar zor, Ali gibi adam olabilmek!?
O kadar mı zor, haksızlık karşısında susmadan direnebilmek?
***
O kadar mı zor ve gereksiz Allah'ın emrettiği gibi adam olabilmek?
Neden bize hep ya para kazanarak ya da makam mevki sahibi olarak adam olabileceğimiz söylendi hep!
Beş vakit Allah'ın huzurunda secdeye varan beyinler,
Ramazan'da Allah için aç kaldığını söyleyen diller bize neden Allah için dam olmayı söyleyip öğretmediler?
Ebubekir gibi dosta ömür adamak,
Ömer gibi dost için ölüme yürümek,
Osman gibi dava için servetini harcamak,
Ali gibi fakirliği fazilet bilmek ne zaman adamlık olacak bu kahpe dünyada?


4 Ekim 2015 Pazar

BİRLİK - İNANÇ - İKTİDAR (2) "İnancımız, en güçlü silahımız…"

İnandık…
Anayurttan, Bozkurt’un rehberliğinde yürüdüğümüz yolda Göktanrı’ya inandık…
Tanrı BİR’dir dedik…
Araplar gibi helvadan tanrılar yapmadık…
Avrupalılar gibi yarattığımız tanrılara da tapmadık…
***
Tek tanrı inancıyla çıktığımız yolda;
Tevhid ile buluştuk…
Lailehe illallah!
Allah’tan başka tanrı yoktur…
Muhammeden Rasülüllah!
Ve Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir…
İnandık…
İman ettik…
***
Hoca Ahmet Yesevi dergahından aldığımız iman gücüyle yürüdük…
Yürüdük Anadolu kapılarına…
Horasan Erenleri olduk…
400 İnançlı yürekle Anadolu topraklarına İslam sancağını diktik…
***
İnandık…
Alparslan olduk…
Alparslan’ın erleri, İslam’ın neferleri olup, kendi yarattıkları tanrılara tapanlara “Tanrı BİRdir, bizleri yaratan alemlerin tanrısı Allah-ü Teala’dır dedik…
Muhammed (SAV)’e görmeden inandık…
O’nun övgüsüne mazhar olduk…
***
İnandık,
Kılıç Arslan olduk, Allah’ın arslanı, yiğitlerin şahı Hz. Ali’nin Zülfikarı’nın gölgesini tüm zalimlerin boynuna indirdik…
Tanrıların adaleti arasında mazlum olanlara Allah’ın adaletini götürdük…
Zalimlere Hz. Hamza olup, korku saldık, Mazlumlara Hz. Osman olup merhamet ettik…
***
İnandık…
“Biz Türküz” dedik, dünya tarihinde çağ açıp çağ kapattık…
En büyük imparatorluğu üç kıtaya egemen kıldık.
Zalim olmadık.
Mazluma bir tekmede biz vurmadık…
***
İnandık…
İnancımızdan aldığımız güçle, insanlık tarihinin en büyük destanlarını yazdık…
Mevlana olduk, insanların kalbine girdik.
Yunus Emre olduk, insan sevgisinin, Allah sevgisinin yüceliğini yazdık mısralara…
Hacı Bektaş Veli olduk, yol gösterdik erenlere.  
Pir Sultan Abdal olduk, aydınlattık karanlıkları…
***
İnandık…
Bu davanın kutsiyyetine inandık.
Bozkurt bakışlı Mustafa Kemal olduk, “Bittiler” dedikleri anda küffarın;
Şahlanıp yeni bir devlet kurduk Anadolu topraklarında.  “Biz Türküz” dedik bir kez daha. Yeni bir destan yazdık. 
Bir kez daha bu topraklardan Türk adının silinemeyeceğini yedi düvele gösterdik.
***
İnandık…
İnancımızla yürüdük dikenli yollarda.
Yılmadık, yıkılmadık…
Her seferinde ayağa kalkıp, bütün dünyaya haykırdık:
“NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”
***
İnandık…
Başbuğ Alparslan Türkeş’in gösterdiği hedeflere koştuk.
Yolumuz 9 Işık ile aydınlandı.
Aydınlığı tüm ülkemizde hakim kılmak için, inandık…
***
Şimdi, birliğimizle, dirliğimizle ve inancımızla İktidar olma vaktidir…

2 Ekim 2015 Cuma

BİRLİK - İNANÇ - İKTİDAR (1) "Gelin canlar BİRLİK olalım…"

Bir olmak, birlik olmak…
Aynı davaya inananlar için davanın temel yapısıdır birlik olmak. Aynı davaya aynı inançla bağlı olan insanlardan oluşan cemiyetler içindeki bireyler birbirini sevemiyorsa, birlik ve beraberlik içinde olamıyorsa ne yapılırsa yapılsın o cemiyet başarılı olamaz. Bu sebepledir ki, iktidara giden yol BİR olmakla başlar…
***
Bir olacağız, Birlik olacağız…
Tanrı Dağı kadar Türk, Hira dağı kadar İslam olabilmek, bu duygu ve inançta birleşenlerin Birlik olabilmesiyle bir değer kazanacak ve bize iktidar yonunu açacaktır…
***
Bir olacağız, Birlik olacağız…
Anayurt’tan çıkıp, Anadolu kapılarını Türk – İslam medenyetine açan ve 1000 yıldır bu coğrafyada Türk – İslam medeniyetinin hakim olmasını sağlayan Sultan Alparslan’ın ordusundaki şehitler ve gaziler yüzü suyu hürmetine birlik olacağız.
***
Bir olacağız, Birlik olacağız…
Mekke’nin üzerine bir güneş gibi doğup, bizleri ve tüm alemleri İslam güneşi ile aydınlatan, bizleri ulu Tanrımız Allah-ü Teala’nın yolunda gitmekle şereflendiren, kalplerimize İslam’ın nurunu saçan, gönül kapılarımızı sevgi, kardeşlik, rahmet ve berekete açan, alemlere rahmet olarak dünyamızı şereflendiren yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (SAV)’in ve bu ilahi davanın ilk şehit ve gazilerinin aziz ruhlarını şadetmek, onların sancağını yere düşürmemek için birlik olacağız…
***
Bir olacağız, Birlik olacağız…
Sadakatin abidesi Hz. Ebu Bekir için;
Adaletin abidesi Hz. Ömer için;
Cömertlik abidesi Hz. Osman için; 
Allah’ın arslanı, Kur’an-ı Kerim’in hizmetkarı Hz. Ali için;
Birlik olacağız…
***
Bir olacağız, Birlik olacağız….
Bir çağ açıp, bir çağ kapatan, Türk – İslam sancağını Bizansın kalesine diken, Üç Hilal’li bayrağımızı üç kıtada adaletin simgesi olarak yüzyıllarca dalgalandıran, bütün dünya milletlerine Türk milletinin gücünü gösteren, İslam toplumunun halifeliğini yapan Osmanlı İmparatorluğunu, kuran ve yücelten tüm padişahlarımız, komutanlarımız, şehit ve gazilerimizin aziz ruhları için, birlik olacağız…
***
Bir olacağız, birlik olacağız…
Yedi düveli dize getirip, tarihin en büyük Kurtuluş Destanı’nı yazarak, bizlere onlarca yıldır huzurlu bir yaşam sürdürdüğümüz bu güzel ülkemizi armağan eden büyük Komutan Bozkurt Mustafa Kemal Atatürk ve tüm silah arkadaşları ile, şehit ve gazilerimizin aziz ruhlarını şadetmek için, birlik olacağız…
***
Bugün Milliyetçilik Bayrağı’nın gönüllerimizde dalgalanmasını sağlayan, Türk – İslam davasını tüm zorluklara rağmen sonsuza dek muhafaza ve müdafaa edeceğimiz bir yapıyı bizlere armağan eden, “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslümanız” sözleriyle bizlere güç veren kimliğimizi en güzel şekilde anlatan, 9 Işık doktrini ile yolumuzu aydınlatan, bu dava uğruna türlü işkencelerden başı dik çıkan, kahpelerin kahpelikleri karşısında boyun eğmeyen, davamızın önderi Başbuğ Alparslan Türkeş’in aziz ruhu için birlik olacağız…
***
Bir olacağız, birlik olacağız…
Ülkemizin karanlık bir dönemden geçtiği yıllarda, sokaklarda İslam ve Türklük düşmanlarının cirit attığı dönemlerde, bu kutlu davayı sırtlayan, bu dava için can verip, can alan, ömrünün baharında karanlık sokaklarda Türk – İslam davası uğruna şehadet şerbetini içen Ülkücü şehitlerimizin aziz ruhları için, Zindanlarda, Tabutluklarda türlü işkencelere maruz kalan, gün ışığı yerine 9 Işık’ın aydınlığına sığınan Yusufiyeliler’in çektikleri çilelerin yüzü suyu hürmetine birlik olacağız…
***
Bir olacağız, birlik olacağız…
İnancımızın iktidara yürümesi için birlik olacağız….

8 Eylül 2015 Salı

400 vekil meselesi...

Her şey 7 Haziran seçimleri öncesinde başladı.
Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Cumhurbaşkanı bir siyasi parti lehine mitingler düzenledi.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan parti adı vermeden yaptığı konuşmalarda sürekli "Bir parti" yi işaret ediyor ama isim vermiyordu.
"Şu parti bu parti demiyorum bakınız bir parti diyorum" diyordu ve bu salak (!) millet de onun hangi partiyi kastettiğini bilmiyordu.
***

7 Haziran seçimleri öncesinde Recep Tayyip Erdoğan mitinglerinde 400 milletvekili gündeme geldi.
Konuşmalarında sürekli olarak "Sizden 400 vekil istiyorum" diyordu önceleri...
Sonraları "Bakın şu parti bu parti demiyorum, sadece 400 milletvekili verin" diyorum söylemi gelişti.
Yani bu sözden akıllı bir insanın anlayacağı şudur; "Türkiye Komünist Partisi de olsa 400 vekil verin"

Bizim gibi aklı yetersiz olanlar ise; "AKP'ye 400 vekil verin" anlamını çıkarıyordu!..
Zaman ilerledikçe bu 400 vekil söylemi gelişme kaydetti!..
Son olarak Recep Tayyip Erdoğan "400 vekil verin bu iş huzur içinde çözülsün!" söylemini gerçekleştirdi...
***
Yani ne demek istedi!?
400 vekil vermezseniz huzur olmayacak mı demek istedi!?
Bir türlü açık açık konuşmuyor.
Tek söylediği "400 Vekil"

400 vekil olmazsa huzur da olmaz!
Bunu ülkenin Cumhurbaşkanı söylüyordu!
Kehanette bulunuyor!
400 vekil olmazsa huzur olmaz, olmayacak demeye getiriyor!
Ya da biz yanlış anlıyoruz.
Recep Tayyip Erdoğan "400 vekil verin huzur içinde çözülsün her şey" diyor!

***
Seçimler yapıldı.
400 vekil hayal oldu!
AKP tek başına iktidar imkanını da yitirdi!
Lakin ne hikmetse Recep Tayyip Erdoğan'ın dediği gerçek oldu.
Huzur kalmadı ülkede...
Pkk denilen bebek katili terör örgütü acımasızca saldırmaya, kahpe pusular kurmaya hız verdi.
Dolar tarihin en üst seviyelerine çıktı.
400 vekil hayal oldu, huzursuzluk ve kaos hakim oldu memlekete...

***
Yaşanan terör saldırıları sonucunda 100'e yakın şehit verdik kısa sürede.
Recep Tayyip Erdoğan yine sahnelere çıktı 400 vekil ile.
"Bir parti 400 vekil alabilmiş olsaydı, bunlar yaşanmazdı!"
Bu sözlerden bizim anladığımız bu terör olayları 400 vekil bir partiye verilmediği için meydana geliyor.
Bu parti hangi parti.
Doğal olarak biz AKP olduğunu anlıyoruz.
Ama biz salağız yanlış anlıyoruz.
Aslında Recep Tayyip Erdoğan her hangi bir partiyi kastediyor mesela Liberal Demokrat Parti de olabilirmiş!!!
***
Hepsine eyvallah diyelim.
Benim ve eminim bütün ülke halkının anlayamadığı bir konu var.
Bu 400 millet vekili olsaydı ne olacaktı?
İktidar olduğu 13 yılda bu ülkenin Genel Kurmay Başkanı'nı bile kodese tıkacak kadar büyük bir güce sahip olan AKP ne yapmak istedi yapamadı ve 400 vekile ihtiyaç duydu.
Ya da Büyük Birlik Partisi alsaydı bu 400 vekili ne olacaktı?
Ne olacaktı da bu terör eylemleri olmayacaktı?
Bu terör eylemleri 400 vekil verilmediği için yapılıyorsa bu eylemleri yapan PKK'nın bu 400 vekilden menfaati ne olacaktı?
***
Öyle ya!
Pkk bu eylemleri 400 vekil herhangi bir partiye verilmedi diye yapılıyorsa, bu soruyu sormak hakkımız değil mi!?
Bir parti 400 milletvekili alınca Pkk eylem yapmayacak mıydı?
Eğer öyle ise, Pkk terör örgütünün bu 400 vekilden beklentisi neydi!?
Şu parti için istedi, bu parti için istedi.
Tamam biz salağız AKP için istedi zannettik ama Cumhurbaşkanı farklı şeyler kastetmiş.
Orasını anladık!
Anlayamadığımız, bu 400 vekil 1 parti tarafından alınınca ne olacaktı da PKK terör örgütü bu eylemleri yapmayacaktı!?

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Tribünde Yeniden BİR MİLLET OLABİLMEK!

Daha dün gibi.
Biz öyle bir millettik ki;
Ülke sınırları içinde ezeli rakip olduğumuz takımların, ecnebi takımlarla oynadığı maçlarda hepimiz o takımlı olurduk.
Tribünde yaşatırdık renklerin kardeşliğini.
Antalya'da sevinirdik yenerse bir takımımız bir ecnebi takımını
Yenilirsek bir "Gavur" takımına Trabzon'da üzülürdük.
Ağrı'da sokaklara sığmazdık,
Fener, Fransız takımına Fransa'da üç attığında.
Sevilla, ESES'e 3 golle boyun eğip, Porsuk'un sularına gömüldüğünde,
Bütün Türkiye tek yürek olup sevinirdik...
Gassaray, Xamax'a 5 atıp elediğinde, Erzurum'da yer yerinden oynar, Şanlıurfa'da zılgıtlar göklere değerdi..

Al Bayrağımız ellerimizden düşmezdi.
Ağrı'da, Mardin'de, Diyarbakır'da, Adıyaman'da...
Türkiye, Türkiye, Türkiye diye bağırırdık kol kola girip...
Öyle bir ruha bürünürdük ki;
Sanki bulunduğumuz her yer Conk Bayırı...
Ve sanki karşımızdakiler yurdumuzu istila etmeye çalışan 7 Düvel askerleri...
Öylesine coşkuluyduk,
Öylesine gönül birliği içindeydik...
Her birimiz bugün Çanakkale Şehitlikleri'nde bir gurur abidesi gibi duran,
Diyarbakırlı Celal,
Manisalı Adnan,
Adanalı Halil,
İstanbullu Hristo,
Hataylı Rıdvan,
Rizeli Temel,
Artvinli Hasan,
Samsunlu Hidayet,
Ankaralı Salih,
Ercişli Hacı İlyas gibiydik...

13-14 senede biz tribünlerde böyle bir milletken,
Bugün nasıl ayrı ayrı milletler haline geldik.
Beşiktaş'ın mağlubiyetine üzülüp, Trabzon'un galibiyetine sevinen bir milletken,
Şimdi nasıl oldu da, kendi takımlarımızın rakiplerinin galibiyeti için dua eder olduk?
Ne çabuk unuttuk Göztepe Avrupa takımlarını bir bir dize getirirken sevinç gözyaşları döktüğümüz günleri?
Bizi önce tribünde böldüler.
Futbol'un gücünü ne yazık ki; bizi bölmek için kullandılar.

Biz böyle değildik.
Bu kadar kolay kendimize düşman olmamalıydık.
Bu kadar kolay böl-parçala-yut taktiğinin kurbanı olmamalıydık.
Hiç unutamam!
Bir keresinde, BJK ile ESES maçı vardı.
Yarım kalan maç sonunda ESES küme düşmüştü tarihinde ilk kez...
Ve o gün ben, gözyaşı döken onbinlerce ESES sevdalısının yanısıra "Olur mu ulan, olur mu!? ESES küme düşer mi? diye kendi kendine söylenerek gözyaşı döken Beşiktaşlı abileri gördüm...
Biz böyle bir milletken, şimdi bizi Türk takımına karşı ecnebi takımları destekleyen bir millet haline getirdiler.

Türkiye topraklarında, Misak-ı Milli sınırları dahilinde "Ne mutlu Türküm diyene" sözünün çatısı altında kardeşçe bir millet olabilmiş bizleri bölebilmek için oynanan bu oyuna yenildik. Üzerimizdeki bu ihanet planına mağlup olduk. Sonunda Türk, Türk'e düşman oldu...
Geri dönemez miyiz?
Tribünlerde yeniden bir millet olamaz mıyız?
Belki çok önemsemiyoruz bu durumu,
Belki "Ne alakası var" deyip geçebilirsiniz söylediklerime,
Belki "Avrupa'da da oluyor böyle şeyler" diyerek geçiştirebilir, yapılan ihanet projesini savunabilirsiniz...
Yine de bir düşünelim,
Birbirimize düşman olmanın ne faydası var bizlere millet olarak,
Birbirimizi sevmenin, bayrağımızı sevmenin, milletimizi sevmenin ne faydası var?

Bir terazide tartalım ve ona göre karar verelim.
Mesela önümüzdeki Avrupa Kupası maçlarında oynayacak takımlarımızın taraftarları maçlara kendi takımlarının bayraklarıyla değil de sadece TÜRK Bayraklarıyla gitseler...
Evlerimizde,
Kıraathanelerde,
Birahanelerde,
Çay ocaklarında,
Lokantalarda,
Her nerede bulunuyorsak,
Maçın oynanacağı gün ve saatte yanımızda bir TÜRK bayrağı bulundursak,
Yenince bayraklarımızı sallayarak sevinsek,
Yenilirsek de başımızı eğip, bayrağımızı dik tutarak üzülsek...
Ne kaybederiz?
Ne kazanırız?

Biz bunu başarabiliriz.
Bizi bölmek için türlü oyunlar çeviren Haçlı Ordusu'nun bu psikolojik oyunlarına karşı ancak ve ancak YENİDEN BİR MİLLET OLARAK karşı koyabilir ve bu oyunu oynamaya çalışanları çimlere gömebiliriz...
Ne dersiniz?
Çok mu hayalperestim sizce?



21 Haziran 2015 Pazar

ADAM!... BABAM!..

Öyle pek çok baba gibi,
Bizleri kucağına alıp doya doya sevmeye vakti olmadı.
Akşam eve geldiği vakit,

Bizimle oynayamadı,
Takati kalmazdı,
Hep yorgundu...
Yine de bir sonraki günün rızık kapısı için çalışırdı geceleri de...
Hiç durmadı,
Hep çalıştı.
Bir tek derdi vardı;
Evlatlarının kursağından haram lokma geçirmemek...
***
Ata mesleği kaşık yaparak başlamış rızık savaşına,
Dağlara tırmanmış, dağlarda yatmış.
Sıcaklarda kavrulmuş,
Soğuklarda üşümüş elleri...
Eğdi tutmaktan, keser sallamaktan, kaşık taslamaktan parmakları yamulmuş.
Nasır tutmuş elleri.
Yüreğindeki sıkıntılar çizgi çizgi yüzünde belirmiş,
Usta bir ressam gibi,
Yüzüne çizmiş en güzel resmi...
***
Gurbete düşmüş.
Taşı toprağı altın denen memlekete gelmiş.
Tek derdi evlatlarına helal lokma yedirmekmiş.
"Hasan efendi gel etme eyleme şu hazine arazisinden sana da bir yer çevirelim, ilerde nasılsa tapusunu verirler" dediklerinde;
"Ben evlatlarıma tüyü bitmemiş yetimin hakkını yedirmem" deyip uzak durmuş haramdan.
Hep çalışmış.
Gece demeden gündüz demeden...
Tek derdi varmış;
Evlatlarının kursağından haram lokma geçirmemek...
***
Yıllar geçti gitti.
Babam bir kere olsun saçlarımızı okşamadı.
Mecali kalmazdı bu zorlu savaşın içinde.
En büyük serveti verdi bize, rızkımızı hep helalinden kazandı.
Her lokmamızda babamın alınterinin tadı vardı, misler gibi...
Her güzellikten daha güzel olduğunu baba olunca anladık babamızın helal lokmalarının...
Sinir küpü olurdu.
Bağırır, çağırır, kızardı.
Helal rızık kazanmak zordu, meşakkatliydi.
Belki de bize değil de düzeneydi kızgınlığı...
***
Yaşı 80 oldu nerdeyse...
Babam halen çalışıyor.
Alnından halen ter akıtıyor.
Rızkı halen en helalinden.
O helal rızık için savaştıkça Rabbim ona güç verdi kuvvet verdi.
Çalıştı, çalıştı, çalıştı ve halen de çalışıyor.
Emekçi oldu,
Sanatkar oldu,
Öğretmen oldu,
Meşhur bile oldu benim babam...
Gazeteler, televizyonlar, dergiler onun eserlerini yayınladı.
O hep çalıştı helal rızık için...
***
Varolasın babam,
Sağolasın babam,
Bizler senin bize yaptıklarının yüzde birini bile sana yapamadık.
En büyük şükrüm, yedirdiğin helal lokmalardır babam.
Hakkın ödenmez asla!
Hakkını helal eyle babam!

29 Mayıs 2015 Cuma

KİRLİ YILDIZA ŞEHRİNİ SATMA - Göz Göz TV Editörü Mazlum Şarkaya

Bugün sizlerle bir yazı paylaşmak istedim.
Yıllardır anlatmaya çalıştıklarımızı bizden çok daha güzel anlatan bir yazı.
Yıllardır söylediğim  "benim için Türkiye'nin üç büyükleri Eskişehirspor, Adanademirsphor ve Göztepe'dir" cümlemi son derece mantıklı bir şekilde anlatan bu güzel yazıyı özellikle kendi şehrinin takımı yerine üç  İstanbul takımından birini tutmayı tercih eden arkadaşlarım iyi okusunlar.
Türk futbolu neden geri kalıyor.
Bu üç İstanbul takımı emperyalist mi?
Türkiye'de futbol bir sömürü düzeni mi?
Buyrun keyifle okuyun ve düşünün. Türk futbolu için düşünün!

KİRLİ YILDIZA ŞEHRİNİ SATMA


İngiltere’de yaşadığınızı düşünün. 

Birmingham, Cardif, Sheffield, Sunderland veya İngiltere’nin herhangi bir yerinde Londra takımı olan Chelsea’nin Premier Lig şampiyonluğunu kutlamak için arabanıza atlayıp kornaya basarak dolaşıyorsunuz. İnsanlar anlam veremez yaptığınıza çevreyi rahatsız ettiğiniz için ceza yemek bir yana sizi sırf bu yüzden kamu hizmetinde çalıştırırlar. Çünkü orada yaşayan herkes şehrinin, kasabasının takımını tutacağını küçük yaşta öğrenir. Aileleri ufak yaşta çocuklarının elinden tutup oynadığı lig fark etmeksizin Nottingham, Sunderland, Derby Country tribünlerine sokar çocuklarını. Hiçbiri Arsenal’li, United’li, Chelsea’li yapmaya gerek duymaz, zaten tuhaf karşılanır. Yaşadıkları bölgenin takımı iki alt ligde oynasa bile kutu gibi stadyumlar da mahalledeki arkadaşlarıyla ağabeyleriyle aynı ortamda ısınır o çocuklar kulüplerine. Kasabasını yüzlerce kilometre ötedeki şaşalı kulüplere satmayı hiçbiri düşünmez. Aynı şey Avrupa’nın diğer ülkelerinde de geçerlidir. İspanya’da San Sebastian kentinin nüfusu toplam 200 bin yokken 32 bin kişilik stadyum zaman gelir yetmez. Bu kentte yaşayan kimse Real Sociedad’a karşı Barca’yı Real’i tutmaz. Bilbao deplasmanın da dünya devi Barcelona’yı destekleyen 200 kişi zor görürsünüz tribünde onlarda Bilbaolu değildir zaten. Münih’te Dortmund’lu, Torino’da Milan’lı, Nantes’ta Lyon’lu göremezsiniz.

Televizyon da izlerken hep imrendiğiniz İngiltere Liginde 8 bölgeden 23 farklı takım bu sebeple şampiyon olmuştur. Senin ülkende Anadolu futbolu ezilirken orada Premier lige çıkan takım 170 milyon Euro gelire sahip olur, sırf yukarıdaki takımlarla daha iyi şartlarda rekabet edebilsin diye…

İtalya Liginde 16 farklı kulüp şampiyonluk yaşamıştır. Bugün beğenmediğin Genoa’nın 9, Torino ve Bologna’nın 7 şer şampiyonluğu vardır. Almanya’da 62-63 sezonundan itibaren Bundesliga statüsünden sonra 12 farklı ekip şampiyon olsa da Bundesliga öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Gelirlerin en adaletsiz dağıtıldığı İspanya’da bile şampiyonluk yaşamış 9 farklı kulüp vardır.

Fransa Liginde 19 takım şampiyonluk yaşamıştır. Lig 1’in kurulduğu 1932 öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Sana sorsak bugün PSG’den büyüğü yoktur orada ama en çok şampiyonluğu Saint Etienne kazanmıştır. (10 şampiyonluk), Marsilya’nın 9, Nantes’in 8, Monaco ve Lyon’un 7, Bordeaux ve Reims’in 6, PSG’nin 5, Nice’in 4, Lille’in 3, Le Havre ve Sochaux’un 2 şampiyonluğu bulunur. Avrupa liglerindeki en adil gelir dağılımının meyvesi bu kadar denk şampiyonluk sayılarıdır. Fransa’da gelirlerin kulüp kayırmadan adilane yapılması rekabeti arttırmıştır.

Hadi diyelim ki bunlar Avrupa’nın önde gelen ligleri, tabloyu biraz daha aşağı çekelim, Hollanda’da 18 şehirden 29 şampiyon çıkarken, Porto, Benfica,S.Lizbon gibi birkaç kulübün tekelinde gibi görünen Portekiz’de 8, Belçika’dan 15, İsveç’te 10, İsviçre’de 19 farklı takım şampiyonluk yaşamıştır. Hani şu tükürüğümüzle boğarız dediğin Avrupa şampiyonluğu bulunan 10 milyonluk Yunanistan var ya orada bile 6 kulüp şampiyonluk yaşamış kardeşim.

Senin her tarafı kokuşmuş liginde 59 senede 5 takım şampiyon olurken, 52 şampiyonluk İstanbul’dan çıkmış. Yani dün akşam kendini monte ettiğin kornaya basma nedenin başarılması çok güç bir şey zannettiğin aynı takımın 59 sezonda 20.kez ipi göğüslemesi mi? Matematiğe vurduğunda 3’te 1’e tekâmül eder hemen hemen, senin dışında kuş grubundaki diğer ikisinin de 19’ar ve 13’er şampiyonluğu var, son 30 sezonda Bursaspor mucizesini dışarı koyarsak 29 şampiyonluk senin kulüp binasının yerine bilmediğin, televizyonda köle olduğun ve 600 km öteden korna aşındırdığın İstanbul’a gitmiş. Bu aptal düzende 50 sene sonra evde televizyon karşısında giydiğin forman da hipodromda at binen jokeyin formasından çok yıldız olup, kuyruklu yıldız misali armanın üstünden başlayıp kıçına doğru sıralanacak.

Bütün gün İzdivaç programı izleyip akşam televizyonunda finali takip ettiği dizinin sona ermesi ile yapan ve genelde çarşamba günleri çeyrek altın günlerine giden mahallenin teyzelerine bile bu ligde ilk üç kim olur diye sorsak sana pat diye bu üçünü sıralar. İşte futbola yakınlığın o teyze kadar senin.

Bu şehirde kazandın, bu şehir ile övündün, bu şehir ile gurur duydun ama bu şehrin takımlarına arkanı döndün, kendini güce sattın önüne dayatılanı yedin, kalabalığa biat ettin, yeri geldi kendi mahallenin takımının karşısında adıyla çok övündüğün İzmir Atatürk Stadyumu’nda “Küme’ye” diye bağırdın, İzmir takımı sahaya çıkarken ıslıkladın. Bu sezon iki takımı küme düşmüş olan mahallende utanmadan tura çıktın. İşte bütün bunlardan dolayı çok övündüğün bu şehrin sokakları senin oralarda kornaya basarak dolaşmandan utanıyor be kardeşim.

Elbet bu rüyadan kısa zaman sonra ayılacaksın, biat ettiğin güç bu şehrin eline geçecek bir gün, o gün bu güçlü gördüğün büyütülmüşlerin suratına indireceğimiz şamar o saltanatı yıktığında ayılacaksın. Atkını, formanı içine saklayıp girdiğin Mersinli tarafındaki kale arkasında İzmir ile alakası olmayan azınlığın içinde yalnız kalacaksın. Birbirlerine sarılmış 50 bin inanmış İzmirli karşısında aciz duruma düşüp İzmirliliğin Boyoz ve Kumru’dan ibaret olmadığını işte o gün anlayacaksın ama inan ki senin için çok geç olacak…

O sizin bugün çok parlak gördüğünüz ama içinde her türlü pisliği barındıran yıldızlarınızı bu şehre yemin olsun ki tek tek karartacağız...
(Göz Göz TV Editörü Mazlum Şarkaya)

25 Nisan 2015 Cumartesi

YENİ NESİL, YENİ SEÇİM...

Yeni Nesil, Yeni Seçim...
Bu slogan, 12 Eylül Darbesi sonrasında bir Kola firmasının sloganı idi.
Ülkemizde uyanıklık kültürünün,
Haklının değil, güçlünün yanında olma kültürünün mimarı Turgut Özal ve Anavatan Partisi (ANAP) döneminin sloganı idi aslında bu slogan.
Siyonist ve Emperyalistlerin ülkemizdeki yeni oyunlarının adı.
Son film; YENİ NESİL, YENİ SEÇİM...
Yönetmenler: ABD ve İsrail
Oyuncular: Kenan Evren, Turgut Özal, Recep Tayyip Erdoğan
Yardımcı oyuncuların sayısı çok fazla jeneriğe sığmaz.

***
12 Eylül öncesindeki seçmen kendince haklının yanında olmayı biliyordu.
Dengeler her an değişebiliyordu.
Seçmeni kendine çekmek isteyen partiler de iktidarı yakaladıkları takdirde yatırımlara yöneliyordu.
Evet çok sıkıntılar çekildi ama, şu da bir gerçektir ki, Özal ve Erdoğan'ın satmakla bitiremediği devlet malları hep o dönemlerde yapıldı. Atatürk ve koalisyonlar döneminde yapılan tüm yatırımlar Özal ve Erdoğan döneminde satıldı.
***
Büyük sıkıntılar çekmesine rağmen gelişen, büyüyen Türkiye, sağ-sol çatışmaları ile durdurulmaya çalışılıyordu. 

Olmadı.
Başaramadılar.
Kenan Evren başkanlığında kurulan Cunta Yönetimi ve arkasından gelen darbe ürünü partiler milletimizin hassas noktasını iyi yakalamış ve dini kullanmaya başlamışlardı.
Ilımlı İslam...
Darbeciler tarafından yasaklanan başörtüsünü serbest bırakma vaadi ile yıllarca oy topladılar ancak uzun seneler bunu yapmadılar.
Çünkü en büyük oy kaynakları başörtüsü idi.
***
Milletin oyunu aldıkça güçlendiler.
Artık güç onlardaydı.
"Benim benim işini bilir, benim esnafım işini bilir" tarzı sözlerle uyanıklık kültürünü yerleştirdiler.
İşini bileceksin.
Hizmet almak istiyorsan güçlünün yanında olacaksın.
İş bulmak istiyorsan güçlünün yanında olacaksın.
Güçlü kim?
Taşeron adı altında kölelik düzenini Allah ve Rasulü'ne rağmen yeniden hortlatan Özal ve bu düzeni yasal hale getiren Erdoğan...
***
Güçlü artık onlar.
Onlar olmazsa taşeron olarak asgari ücretle kölelik edenler aç kalırlar(!)
Her ne kadar Allah (CC) "Sizin rızkınızı sadece ben veririm" mealinde bir çok kez uyarmış olsa da, ANAP ve AKP bu algıyı yerleştirdi.
Rızık Allah'tandır sözü "AKP olmazsa aç kalırsınız" sözüne dönüştü.
Fukara "Aç kalmakla" "Tok olmak" arasında sıkıştırıldı.
Allah'a iman noktasında zayıf kalan halkımız da bu gaflete düşüyor ve aç kalma korkusuyla oyunu atıyor.
***
İşte Yeni Nesil,
İşte Yeni Seçim.
Haklının yanında değil, Güçlünün yanında olacaksın!
AKP bu durumu çok iyi bildiği için sürekli olarak gücünü gösteriyor.
"Allah israf edenleri sevmez" Ayetine rağmen seçim öncesinde her mahallede 2-3 tane seçim irtibat bürosu kurarak,
Her cadde ve sokakta seçim arabalarıyla gezerek,
Her meydanda seçim çadırları, mobil araçlar bulundurarak gücünü gösteriyor millete.
"Bakın biz güçlüyüz, bizim yanımızda olun aç kalmayın, bize oy verin kazanan siz olun"
***
ABD'li emperyalist toplum mühendislerinin kurguladığı YENİ NESİL YENİ SEÇİM sineması budur işte.
Milletimiz artık dürüst insanların devlet yönetemeyeceğine inanıyor.
"Bahçeli çok dürüst adam, devleti yönetemez" diyen sözleri duydu kulaklarımız.
Allah dürüst olanları severmiş kimin umurunda.
Önemli olan kazanmak!
Kazananın yanında olmak.
Peki kim kazanır?
Güçlü olan kazanır.
İşte bu sebeple "Allah israf edenleri sevmez" ayetine rağmen AKP bol bol israf yapıyor ve gücünü gösteriyor.
***
Ey alnı secdeye değen,
Ey oruç tutup, zekat veren,
Ey mübarek topraklarda Hac farizasını yerine getiren Müslüman,
1 Kere olsun Allah'ın ayetlerine iman et!
Allah'ın sevmediklerinin peşinden koşma!

21 Nisan 2015 Salı

AKP, YENİ ÖCÜYÜ YARATTI: KOALİSYON!

Kölelik düzeni ve ekonomik sıkıntı içinde kıvranan milletimiz yavaş yavaş AKP'nin ülkemizi götürdüğü uçurumu farketmeye başladı. Bunun sonucu olarak da daha çok dini söylemler içine girdi ve halkımızı koalisyon ile korkutma yoluna geçti. Çünkü muhtemelen 7 Haziran da çıkacak sonuç bir koalisyonu işaret ediyor.
***
Mutlak surette her parti seçime tek başına iktidar hedefi ile girer ancak kamuoyu araştırmaları da artık ülkemizde bir gerçek. Bu araştırmalar da koalisyonu işaret ediyor şu anki verilere göre.
***
AKP bu durumu gördü ve hem Cumhurbaşkanı hem de parti olarak koalisyonların ülkemiz için en büyük tehlike olacağını söylemeye başladı. Geçmiş koalisyon hükümetlerini kötülemek ve milletimizi "yeni o günlere mi dönmek istiyorsunuz" diyerek korkutuyor.
***
Geçmişe baktığımız zaman ülkemiz tarihinde çok az koalisyon dönemi var. 1923'ten 1961'e kadar ülke tek başına iktidar olan hükümetler tarafından yönetilmiş. Atatürk'ün sağlığında oldukça önemli sanayi yatırımları, tarımsal reformlar yapılmış ekonomi ve sanayi sağlam temeller üzerine oturtulmuş, Türkiye yabancı ülkelere uçak satar hale gelmişti. İsmet İnönü döneminde ise ilk iş bu uçak fabrikası kapatıldı. "Benim milletim açken ben fabrika çalıştırmam" zihniyeti belkide bugün çektiğimiz sıkıntıların en önemli sebeplerinden biridir.
***
Demokrat Parti ve Adnan Menderes döneminde de ünlü Marshall Yardımı ile ülkemizde sanayi yatırımları durdu. ABD'den daha ucuza getirilen ürünler Türk Sanayii'ne vurulmuş en büyük darbelerden biriydi. Hem İnönü hem de Menderes dönemlerinde sanayi ve ekonomi bir kenara itilmiş milletimiz Türkçe Ezan meselesiyle meşgul idi.
***
Darbe sonrasında yine tek başına yönetilen ülkemiz, 1961 ile 1965 yılları arasında koalisyon hükümetleri tarafından yönetildi. Bu yıllarda sanayi yatırımları ve tarımsal gelişmeler yeniden başlatıldı. 1965'ten 1971'e kadar ülkemiz yeniden tek başına iktidarlar tarafından yönetildi. 1971'den 1974'e kadar ülkemiz bir kez daha darbe hükümetleri tarafından yönetildi. Tabii bu hükümetler de tek başına iktidar idi.
***
1974 yılında ise, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milli Selamet Partisi koalisyon hükümeti kuruldu. Merhum Ecevit ve Merhum Erbakan'ın bu dönemlerdeki en büyük talihsizlikleri ise, Kıbrıs Barış harekatı oldu. Ülkemiz için oldukça stratejik önem taşıyan Kıbrıs'ın Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine oradaki Türkleri korumak ve adaya barış götürmek maksadıyla başarılı bir operasyon yapılmış ve Kıbrıs'taki Türk Devleti'nin yaşaması sağlanmıştı. Bugün ver-kurtul zihniyeti ile bölücülere her türlü tavizi veren AKP hükümetinin aksine oldukça önemli bir başarı sağlanmış ve KKTC'nin kurulması ve ilelebet adada varlığını sürdürmesi sağlanmıştı.
***
Kıbrıs Barış Harekatı'nın faturası ülkemize çok ağır oldu. Yıllarca haçlı zihniyetindeki ülkelerin ambargosu ile mücadele edildi. Dış güçlerin iç karışıklık çıkarmak için oynadıkları oyunlara bir de karaborsacılar eklenince 70'li yıllar kuyruklar ve yokluklar dönemi haline geldi. Yapılan askeri darbenin sonrasında da gördüğümüz gibi o yıllarda yaşanan yokluklar bir gecede sona ermiş ve bunun nasıl büyük bir oyun olduğu ortaya çıkmıştı. Bunca sıkıntının arasında yatırımlar da durmamıştı. Barajlar, fabrikalar, yollar yapılıyor sanayi üretimi arttırılıyordu. O yıllarda Türkiye tarım üretiminde kendi kendine yetebilen nadir ülkelerden biriydi. 

***
1980 Darbecilerinin Cunta Hükümeti tarafından 1983 yılına kadar yönetilen ülkemizde yeniden tek başına iktidar dönemi başlamıştı. Anavatan Partisi döneminde bölücülere ilk tavizler de verilmeye başlandı. O dönemlerde yaşanan yolsuzluklar, banker dolandırıcılıkları, zenginin daha zengin fakirin daha fakir olması halen zihinlerimizde taze taze duruyor. Özellikle Özal ailesinin ve yakın çevresinin nasıl birden bire zenginleştiğini, Papatyalar ve prenslerini hepimiz çok iyi biliyoruz, anımsıyoruz.
***
Anavatan Partisi (ANAP) saltanatı sona erdi ve milletimiz yeniden koalisyon dedi. ANAP döneminde yaşanan yolsuzluk ve özellikle banker dolandırıcılıklarının faturasını ödemek de bu kaolisyon hükümetlerine kalmıştı. Yapılan özelleştirmeler ile ortaya çıkan bütçe açıkları yeni vergiler ile kapatılmaya çalışıldı. ANAP döneminde yolsuzluk ve dolandırıcılık amacıyla kurulan birçok banka battı. Halk bu batıkların faturasını çok kısa dönem görev yapan koalisyon hükümetlerine kesti. 1983'ten 1991 yılına kadar tek başına iktidar tarafından yönetilen ülkemiz 1991'den 2002'ye kadar koalisyon hükümetleri tarafından yönetildi. 

***
2002 yılından bu yana da yine tek başına iktidar var ülkemizde.
Sonuç olarak baktığımızda ülkemizin 92 yıllık tarihinde 22 yıl koalisyon 70 yıl da tek başına iktidar var. Atatürk döneminde yapılan yatırımlar ortada. Diğer yatırımlara baktığınız vakit ise, bu yatırımların büyük bir çoğunluğunun koalisyon hükümetleri döneminde yapıldığını görebiliriz. Atatürk'ten sonraki döneme baktığımız vakit sanayi, kalkınma ve ekonomi kimsenin umurunda değil. Bir kesim "Aman Şeriat gelecek" korkusu, diğer bir kesim ise, "Aman din elden gidecek" korkusu ile siyaset yapmış oy toplamış iktidar olmuşlar.
***
Bizden sonra çok büyük bir savaşa giren Avrupa ülkeleri 20-25 yıllık bir sıkıntı çekerek süper devlet konumuna gelmişken biz halen KÖLE İŞÇİLERİN bulunduğu bir ülke durumundayız. Şimdi iyice bakmak lazım.
Düşünmek lazım.
Biraz elimizi vicdanımıza koymak lazım.
Acaba korkulması gereken koalisyon hükümetleri mi yoksa, dini ya da laikliği kendine kalkan yaparak sömürü düzenine hizmet eden, kölelik düzenini halka sevdiren tek başına iktidarlar mıdır!?


5 Nisan 2015 Pazar

SAKIN OLA Kİ BAHÇELİ'YE OY VERMEYİN (!)

Dünya artık uyanıklık kültürü dünyası...
Uyanık olacaksın arkadaş!!!
Çalacan, çırpacan,
Allah, Allah diyecen,
Bakara, makara diyecen,
Milleti oyalayıp saltanatı süreceksin...
***
Uyanık olacaksın arkadaş!
Çalana çırpana oy vereceksin ki, sana da göz yumsunlar.
Holdingler artsın, yeni zenginler türesin, fukara yine simit - çay hesabı yapsın.
İktidara gelmeden önce "Dikili ağacı olmayanlar" ağaç dikmek yerine, hastaneler, oteller, avmler diksinler, gemicikleri hediye olarak kabul etsinler...
Sen bunları destekle ki, bal tutan parmağını yalar hesabı sen de nafakanı al ve parmaklarını yala...
***
Uyanık olacaksın arkadaş!
Bahçeli gibi dürüst adama oy vermeyeceksin.
Adam o kadar dürüst ki, kendi milletvekilini kendi eliyle yüce divana, kendi belediye başkanını kendi eliyle mahkemeye gönderiyor.
Uyanıklık kültürüne geçit vermez bu adam.
Milletvekili maaşı bile almamış.
Genel Başkan olduktan sonra serveti azalan tek lidermiş. Halbuki uyanık olsa, bu sıfatıyla bile nice ihaleler kapatır servetine servet katardı.
***
Uyanık olacaksın arkadaş!
Adam dini bile kullanamıyor siyasette.
Bursa'da bir köy camisi için yardım istemişler seçim gezisinde, Dr.Devlet Bahçeli​ seçim rüşveti olmasın diye taahhüt ettiği parayı seçimden hemen 1 gün sonra göndermiş. Halbuki uyanık olsa parayı seçimden önce gönderse millet oylarını ona verirdi. Köylüler uyanık, "Bahçeli'ye oy verilmez" deyip tek oy vermemişler!
***

Uyanık olacaksın arkadaş!
Halkına "ulan" değil, "Efendim" diyen,
Şehidine "Kelle" değil, "Şehit" diyen,
Bölücülere "Sayın" değil, "Bebek Katili" diyen,
Milletinin huzurunda ceketinin düğmesini dahi açmayacak kadar milletine saygı duyan,
Allah için kıldığı namazı gazetelere, tvlere reklam yaptırmayan,
Başörtüsü yasağının kalkması için verilen önergesi AKP'liler tarafından reddedilen,
Okullara Kur'an-ı Kerim dersinin konulmasına öncülük eden ancak bunu siyasi rant aracı olarak kullanmayan,
OY için Tunceli'de başka, Yozgat'ta başka konuşmayan MHP'nin Bilge Lideri Bahçeli'ye oy vermeyeceksin arkadaş (!)
***
Uyanık olacaksın arkadaş!
"Şu Bahçeli olmasa kesin MHP'ye verirdim" diyecek,
Ancak; "Bahçeli'nin ne hatası var da böyle söylüyorsun" dedikleri vakit verecek bir tek cevabın olmayacak!
Şimdi moda deyim bu.
AKP'nin ülkemizi getirdiği noktada söyleyecek sözü kalmayanlar, ama Yezidi bir inatla AKP'ye destek vermeye devam edenlerin tek çıkış yolu bu sihirli cümle:
"Bahçeli olmasa MHP'ye verirdim"
Neden? diye soruyoruz...
Cevap "Yok kardeşim o adama oy vermem ben"
Yani "İpe un serdim kardeşim" diyor.
***
Müslüman, uyanık olur.
Türk, uyanık olur.
Müslüman, mazlumun, dürüstün, namuslunun yanında olur.
Türk, adaletin yanında durur, haklının hakkını korur...
Bugün artık hepimiz biliyoruz ki, ülkemizi tüm şaibelere rağmen Peygamber muamelesi yapılan birileri yönetiyor.
Devlet Bahçeli, Peygamber değil, hataları elbette vardır, ancak görünen köy de klavuz istemez. Müslümansan, dürüstlükten adaletten dem vuruyorsan gider mührünü MHP'ye basarsın, yok uyanıklık kültüründen geçimini sağlıyorsan Yezidi inada devam...

23 Mart 2015 Pazartesi

Ülkücü'nün Zaferi Sokaklarda değil; Sandıkta olacaktır...

"Sokaklar Karanlık" dedi Bilge Lider Devlet Bahçeli...
Evet sokaklar bizi karanlığa götürür.
Tahrikler, provakasyonlar...
Tek amaç Ülkücü gençliği sokaklara çekmek...
Tek amaç, Ülkücüleri sandıktan uzaklaştırıp sokakların karanlığına itmek...
Sokaklarda kahpelik var...
Sokaklarda pusu var...
Sokaklarda karanlık bir gelecek var...
Ülkücü oynanan bu oyunun farkındadır...

***
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 400 Milletvekili söylemine çok dikkat etmek gerek.
AKP'nin özellikle çözüm süreci politikası sonucunda sürekli oy kaybettiği bir dönemde bu partinin 400 milletvekili alması akıl işi değildir.
Ancak bu söz altında yatan oyunlar vardır.

HDP ile yapılan pazarlıklar vardır.
Pkk ve ve bebek katili ile yapılan pazarlıklar vardır.
Şu an ülkemiz üzerinde hain emelleri olan güçlerin toplum mühendisleri çalışmalarını sürdürüyorlar.
Cumhuriyet'in kurulmasıyla başlayan bölme ve parçalama girişimleri bu hükümetle birlikte zirveye ulaşmış bulunmaktadır.
HDP'nin barajı geçme olasılığı olmamasına rağmen bağımsız aday koymaması, parti adına seçime girileceğini açıklaması ile AKP'li cumhurbaşkanının 400 milletvekili söylemi arasında güçlü bir bağ vardır.
HDP bölücülerin yoğun olduğu illerde milletvekili çıkaramazsa bütün milletvekilleri AKP'ye gidecektir.
Aksi olması durumunda da değişen bir şey olmayacak.

Her iki durumda da AKP-HDP koalisyonu 400 milletvekilini bulma çabası içinde olacak.
Şu anki anketlere göre her iki durumda da 400 milletvekili bulmaları söz konusu değil.
***
AKP-HDP koalisyonu 400 milletvekili bulmak için daha büyük oyunlar oynanması gerektiğini biliyorlar.
Bu sebeple HDP-Pkk örgütü yaptıkları saldırılarla, milletin yeniden umudu haline gelen MHP mensubu Ülkücüleri sokaklara çekmeye ve sandık çalışmalarından uzak tutmaya çalışıyorlar.
Özellikle üniversitelerde akla hayale gelmeyecek provakasyonlar yapılıyor.

Pkk marşları söyleniyor, Ülkücüleri tahrik edecek şekilde eylemler yapılıyor, AKP'nin polisleri devletimizi tehdit eden eylem ve söylemler karşısında sessiz kalıyor...
2014 yılı yerel seçimleri öncesinde hepimiz biliyoruz, Burakcan Kahramanoğlu ve Cengiz Akyıldız şehit edildiler...
Yaşanan bu olaylar sonrasında bazı kesimler "Ülkücüler Nerede!?" söylemi içine girmişler ve bizleri sokaklara çekmeye çalışmışlardır. Liderimiz Devlet Bahçeli'nin sağduyulu politikaları sayesinde bu karanlık çukura girmedik. Türlü oyunlarla MHP'yi yüzde 10'un altına düşürmeye çalışanlara da iyi bir ders verdik.

***
Şimdi bir seçim arefesindeyiz yine...
Aynı karanlık güçler yine sahneye çıktılar.

İzmir'de Fırat Çakıroğlu kardeşimizi şehit ettiler bu kez...
Durmadılar...
Her fırsatta bizleri sokaklara çekecek eylemler yaptılar.
AKP polisinin koruması altında üniversiteleri işgal ettiler.
Üniversite bahçelerinde terör örgütü marşları eşliğinde hem Ülkücülere hem devletimize hem de ordumuza tahrik içerikli sözler sarfettiler.
AKP Polisi ise, sadece seyretti bunları...
Hedefleri tekti...
MHP'nin yükselişini durdurmak, Ülkücüleri sandıktan uzaklaştırıp, sokaklara çekmek...
***
Şehitler verdik, bu oyuna düşmedik...
Belki daha da şehitler vereceğiz.
Belki beni vuracaklar, belki de adını bile bilmediğimiz bir başka Ülküdaşımızı...
Tahriklerin ardı arkası kesilmeyecek.
Bir taraftan da amigoları sokaklarda bağıracak "Ülkücüler Nerede!"
Bu sorunun cevabını o karanlık sokaklarda değil, ülkemizi aydınlık yarınlara kavuşturacak olan sandıkta vereceğiz.
Gece gündüz MHP'ye 1 oy daha kazandırmak için çalışıp, tek başına iktidar yolunu açarak hain planlara, 1000 yıllık kardeşliği, kan davasına dönüştürmeye çalışanlara Türk'ün tokadını sandıkta vuracağız...
***
Değerli Ülküdaşlarım;
Son seçimde 15 milyon insanımız sandığa gitmedi.
İlk hedefimiz, çeşitli bahanelerle sandığa gitmeyen bu kesim olmalı...
Çünkü bu 15 milyon insan AKP'ye oy vermeyen ancak çeşitli sebeplerle MHP'ye de oy vermeyen insanlardır.
Şimdi bu kesimi ikna etme yollarını bulmalıyız.
Onlara sandığa gitmeyerek AKP'ye hizmet ettiklerini bir şekilde anlatmalıyız.
Yaşam alanımızda bulunan herkesten 1 kereye mahsus da olsa MHP'ye oy atmalarını istemeliyiz.
İlkokul arkadaşımız,
Lise, Üniversite arkadaşımız,
Asker arkadaşımız,
İş arkadaşımız,

Amcamız,
Halamız,
Dayımız ,
Yengemiz...
Aklınıza kim geliyorsa, hemen arayın, konuşun hatır için de olsa bu sefer MHP'ye oy vermelerini isteyiniz...
***
Önümüzde üç aylık bir süre var.

Bu üç aylık süre içersinde bizi sokaklara çekmek isteyenlerle uğraşırsak, ne sokakta kazanırız, ne de sandıkta.
Ancak sandık için çalışırsak, hain planları bozmamız mümkündür.
Unutmayalım:
ÜLKÜCÜ'NÜN ZAFERİ SOKAKLARDA DEĞİL; SANDIKTA OLACAKTIR...

13 Mart 2015 Cuma

Siirt ve Kabataş'da "Kadının beyanı esas" mıdır?

Ülkemiz son dönemde iki ibretlik olay yaşadı.
Bu olaylardan Kabataş'da yaşandığı iddia edileni ülke gündemini sarstı.

Aylardır Kabataş ile yatıyor Kabataş ile kalkıyoruz.
Köydeki bebeler bile artık Kabataş tartışması yapar hale geldiler.
Kabataş olayının ilk gündeme gelişini hepimiz çok iyi anımsıyoruz.
Eğer o anlatılanlar doğru olsaydı bu tam bir vahşet manzarası olurdu ülkemiz için.
Bir kadın "70-100 kişinin saldırısına uğramış, üzerine işenmiş, bebeği bile saldırıya uğramış"
İnsan bunu duyar duymaz zaten dehşete kapılıyor.

***
Hemen hemen aynı zaman dilimi içersinde bir olay daha yaşandı ülkemizde.
Bu kez olay Siirt ilimizde yaşandı.
Bir lise öğrencisi, öğretmenlerine giderek kantin işletmecisinin kendisine 7 aydır tecavüz ettiğini anlattı.
Öğretmenlerin çabasıyla olay yargıya intikal etti.
Oralarda öyle kolay değildir bir genç kızın "Bana tecavüz edildi" demesi.
Töreler var...
İlkin kızın canını alır ailesi...
Neyse ki böyle bir vahşet yaşanmadı.
Tecavüz sanığı tutuklandı ve hapse atıldı.
Tacizci Siirt Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 10.5 yıl hapse mahkum edildi.
Kararı onayan yargıtay yapılan itiraz üzerine kararını bozdu ve tecavüzcünün serbest bırakılmasına karar verdi.
Kararın bozulmasındaki gerekçe "Kadının beyanından başka delil olmaması"
***
Siirt'te yaşanan tecavüz olayını ülkemizde kimse konuşmadı.
TV ekranlarında yazar, çizer tayfası saatlerce tecavüze uğrayan kızımızın mağduriyetini konuşmadı.
Gazeteler sadece 3. sayfa haberi olarak geçti.
Fakat Kabataş olayı halen ülkemizin 1 numaralı gündem maddesi.
Böyle olmasının sebebi tacize uğradığını beyan eden kadının başörtülü ve AKP'li olması...
Siirt'te tecavüze uğrayan kızımızın başörtüsü var mıydı? Hangi partiliydi onu bile bilmiyoruz...
Siirt'te yaşanan ve genç kızın beyanı esas alınarak takibe alınan olay umuma kapalı mekanda gerçekleşmiş.
Yani ispatı mümkün olmayan sadece "kadının beyanının esas alınabileceği" bir durum...
Kabataş'ta yaşandığı "beyan" edilen olayın ise ispatı mümkün.
Nitekim zamanın başbakanı, şimdiki cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da o günlerde TV ekranlarına çıkıp "Bunlar benim başörtülü bacıma bunları bunları yaptılar, görüntüleri var Cuma günü yayınlayacağız" demişti.
***
Aradan çok Cumalar geçti...
Görüntü yokmuş.
Tayyip Erdoğan'ı kandırmışlar...
Dolayısıyla o da Türk Milleti'ni kandırmış oldu.
O günlerde kadın tarafından "beyan" edildiği söylenenler ile bugün söylenen arasında dağlar kadar fark var.
O gün "üzerine işediler" deniliyordu, bugün "sözlü taciz, psikolojik taciz" gibi daha masum taciz söylemleri türedi.
Allah muhafaza, o günlerde "Başörtülü ve bebekli kadına saldırdılar , hatta üzerine işediler" yalanı ile binlerce samimi Müslüman ayaklanıp, kendilerince "çapulcu" olarak gördükleri insanları linç etmeye kalkışsalardı acaba bunun vebali kimin boynuna olacaktı!?
***
Kabataş iddialarının ispat edilememesi üzerine, bu kesim "Kadının beyanı esastır" ilkesine sarıldı.
Evet tecavüz olaylarında uluslararası hukuk kurallarına böyle bir ilke girdi.
Tecavüz vakıaları genelde ispatı mümkün olmayan şekilde gerçekleştiği için hukukçular böyle bir ilke ortaya attılar.
Bugün, Kabataş iddialarının gerçek olduğunu savunanların tek silahı da bu oldu.
Bir ülkenin Başbakanı çıkıp "Görüntüler var Cuma günü yayınlayacağız" diye haykıracak ancak aradan onlarca Cuma geçmesine rağmen bu görüntüler ortaya çıkmayacak.
Çok ilginç bir durum.
Hal böyle olunca da AKP'li Cumhurbaşkanı her yerde veryansın edecek "Tecavüz olayında kadının beyanı esastır"
***
Başbakan iken kandırılan ve halkı kandıran Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı iken de kandırılmış ve milletimizi yine kandırıyor.
Zira yukarıda bahsettiğim Siirt vakasında Yargıtay "Tecavüz olayında kadının beyanı esas değildir" diyerek 10.5 yıl ceza alan tecavüzcüyü serbest bıraktı.
AKP'liler yine mantara bağladılar...
Ve ülkemde, Özgecan gibi masumların vahşice katledildiği şu günlerde bir tecavüzcü daha hukuk sisteminin boşluğundan yararlanarak elini kolunu sallayarak dolaşacak sokaklarda...
Siirt'li kızımızın durumu ise, Kabataş figüranı kadar konuşulmayacak ülkemde...

10 Mart 2015 Salı

İRİ, DİRİ, BİR OLALIM, ZALİME DÜNYAYI DAR EDELİM....

Bugün, birlik olma günüdür...
Bugün, güçlü olma günüdür...
Bugün, BÜYÜK TÜRK MİLLETİ olma günüdür...
2002 yılından bu yana yaşanan gelişmeleri yakınen hepimiz takip ediyoruz.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin teslimiyetçi, aciz ve ver-kurtulcu polilikaları sonucunda geldiğimiz nokta ortadadır.

TÜRK BAYRAĞI TAHRİK UNSURU SAYILIYOR!...
TÜRKÜM DEMEK KABAHAT GİBİ GÖRÜLÜYOR!...
İNSANLIK TARİHİNİN EN İNSANCIL MİLLETİ OLAN TÜRKLER IRKÇI GİBİ GÖSTERİLİYOR!...
AKP iktidarında Türklükle büyük bir mücadele yapılıyor...
***
Kuşkusuz bu mücadeleyi ve sonuçlarını hepimiz görüyoruz.
Hangi siyasi parti çatısı altında olursak olalım, kendimizi TÜRK olarak görebiliyorsak, bu durumdan hepimiz büyük bir rahatsızlık duyuyoruz şüphesiz.
Aslına bakarsanız, Türklükle yapılan bu mücadele 12 yıldır değil, Bozkurt Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden bu yana sürmektedir.
Sizlerle çok ilginç bir konuyu paylaşacağım.
İçinde bulunduğumuz durumu çok net ve en çarpıcı bir şekilde anlatabilmek için bu olayı sizlere aktarmak istiyorum.
Tüm Ülkücü camia Nazım Hikmet'i çok iyi tanır ve hakkında çok da iyi şeyler düşünmeyiz.
Sol görüşlüdür.

Yazdığı düşüncelerinden dolayı sürgün edildiği yıllarda Budapeşte Radyosu'nda Türk Milleti'ne seslenir.
1954 Yılında yapmış olduğu bu konuşmanın kaydı internet ortamında bulunmaktadır.
Nazım Hikmet bu konuşmasında, Demokrat Parti iktidarına ağır eleştirilerde bulunur ve eleştirilerinin merkezinde Türk Milleti vardır. Nazım Hikmet Türkiye'de yaşananların "Türk Milleti'ni yok etme harekatı olduğunu" ısrarla söylemektedir bu konuşmasında ve şöyle seslenir: "Türk Milleti'ni tarihin sayfalarından silmek istiyorlar ama başaramayacaklar Türk Milleti'ni yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecektir!"

Bugün bir çoğumuzun Türk Milliyetçiliği karşıtı olarak gördüğümüz Nazım Hikmet böyle haykırıyordu o yıllarda. Bugün her fırsatta DP geleneğinin devamı olduğunu söyleyen AKP artık işi çok ileri boyutlara götürdü.
***
Peki bu durumdan nasıl kurtulacağız!?
Aslında bu sorunun cevabını atalarımız yüzyıllar önce vermişler...
"Gelin canlar bir olalım" demişler...
"İri, Diri, Bir olalım" demişler...
Bugün farklı siyasi partilerin çatısı altında siyaset yapanlar, bu partilere gönül vermiş Türk Milliyetçileri artık atalarının sözünü dinlemeli ve BİR olmanın, İRİ olmanın, DİRİ olmanın vaktinin çoktan geldiğini anlamalıdırlar.
Bugün bizim düşüncemizi taşıyan en güçlü parti Milliyetçi Hareket Partisi'dir.
Barajı dahi geçemeyen küçük partilere gönül veren, çeşitli sebeplerden dolayı iktidar partisi olan AKP'ye oy atan ya da orada siyaset yapan tüm gönül dostlarının bugün memleketimizin ve Türklüğün geleceği için çok önemli bir karar vermeli ve Türklüğün yok edilmesi için verilen mücadeleye karşı en büyük taarruzu Haziran 2015 seçimlerinde gerçekleştirmelidirler...
***
MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli'yi beğenmeyebilirsiniz...
İzlediği politikaları, kişiliğini sevmeyebilirsiniz...
Ancak hepimiz de şunu biliyoruz ki; Devlet Bahçeli bugün ülkemizin en dürüst liderlerinden biridir.
Hiçbir zaman hiçbir Ülkücü'nün başını öne eğecek bir davranış içinde olmamıştır.
Parti içinde yolsuzlukla adı geçenleri kendi elleriyle Yüce Divan ve Mahkemelere sevkettirmiştir.
Milletvekili maaşı almamaktadır.
Yetim hakkı yememektedir.
Mevcut liderler arasında serveti azalan tek liderdir.
"Bahçeli olmasa" diye başlayan cümlelerin tamamı bugün Devlet Bahçeli'nin dirayetli yönetimi sayesinde tarihinde ilk defa iki kez üst üste baraj ya da ittifak sorunu yaşamadan TBMM çatısı altına giren MHP'den duyulan korkunun bir eseridir.
***
Türk Milleti'ni Devlet Bahçeli ve MHP etrafında birleşmekten alıkoymak için yapılan algı yönetimidir "Bahçeli olmasa" ile başlayan her cümle...
Özellikle Büyük Birlik Partisi ve HEPAR'a gönül vermiş Bozkurtlar;
Türk Milleti'nin selameti için,
Türk varlığının sonsuza kadar sürmesi için,
Bağımsız Türk vatana Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğü için,
Şimdi birlik olma zamadır...
Unutmayınız ki; gönül verdiğiniz partilere vereceğiniz her oy, MHP'nin milletvekili sayısını azaltıp AKP'ninkini çoğaltmaktadır.
12 Eylül Darbe Yönetimi'nin seçim yasası sayesinde attığınız her oy ne yazık ki, AKP'ye gitmektedir.
Partinize ve Liderinize gönülden bağlılığınız ve samimiyetiniz hakkında zerre şüphemiz yoktur.
Ancak 1970'li yıllarda Vatan, Millet, Bayrak ve Ezan için mücadele veren Ülkücüleri idam sehpalarında sallandıran 12 Eylül Darbe yasaları sayesinde partilerinize vereceğiniz her oy yine AKP'ye gidecektir.
***
Saadet Partisi'ne gönül veren kardeşlerimiz için de aynı durum geçerlidir.
AKP'nin dini istismar eden iki yüzlü politikaları karşısında SP'nin varlığını koruyabilmesi için bu partiye gönül vermiş kardeşlerimiz de bu seçimde MHP'yi tercih etmelidirler.
AKP + HDP ittifakı ile TBMM çatısında 400 milletvekilinin bulunması halinde Saadet Partisi'de siyasi yaşamını tamamlayacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.
Başkanlık ve Federatif yapı ile Türkiye 2 partili bir sisteme geçecek ve AKP'nin karşısında ya CHP ya da MHP kalacak.
Ancak bunun tersi durumda, bu sayıyı yakalayamazlarsa MHP çok daha güçlü bir şekilde TBMM çatısı altında yer alırsa sadece Saadet Partisi değil bugün yaşamını sürdüren tüm siyasi partiler varlığını sürdürecek, demokratik parlamenter sistem sürecektir.
***
Bu bölümde yazacaklarıma belki çoğunuz tepki gösterecek ve şaşıracaksınız.
Ancak ülkemizdeki en büyük hakikati yazacağım.
Haziran 2015 seçimlerinde MHP'ye oy vermesi gereken en büyük kitle Kürtlerdir..
Evet Kürtler...
Bugün milliyetçilik ve din karşıtı Marksist - Leninist düşünce doğrultusunda siyaset yapan HDP ile din eksenli siyaset yapan AKP tarafından yıllardır sömürülen Kürt vatandaşlarımız Ortadoğu batağındaki pisliğin içine çekilmemek ve bu pislikte boğulmamak için oylarını MHP'ye vermelidirler.
Kürtler ve Türkler 1000 yıldan bu yana aynı coğrafya üzerinde yaşamaktadır.
Türklere ırkçı, faşist gibi akıl almaz sıfatlar yakıştırarak Kürtleri asimile ettiğimizi söyleyenlere sormak lazım:
"Eğer Türkler söylediğiniz gibi ırkçı, faşist olsalardı, 1000 yıldan bu yana birlikte yaşadığımız Kürtler bugün Kürtçe mi konuşurdu Türkçe mi?"
Bırakın Türklerin bir kültür emperyalizmi içine girerek Kürtçe'yi yok etme çabasını, bugün bile Kürt halkının içinde yaşayan Türkmen aşiretleri Kürtçe konuşmaktadır. Bu nasıl ırkçılıktır? Bu nasıl faşistliktir?
Sizleri kandırıyorlar ey Kürt kardeşlerimiz!
40 yıldır sürdürülen bu oyunlara kanmayın, 1000 yıldır yaşadığınız gerçeklerle hareket edin ve gelecekte bu coğrafyada huzur ve barış içinde yaşamak için oylarınızı MHP'ye verin...
***
Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan tüm halkımızı kastederek seleniyorum, Ey Türk Milleti; artık aklımızı başımıza alalım. Bölünmez bütünlük kaygılarımız öncesinde son çıkış Haziran 2015 seçimleridir. Bu seçimler hepimiz için büyük vebal taşımaktadır. Elimizi vicdanımıza koyup, oylarımızı birlik ve beraberliğimiz için MHP'ye atalım...


9 Mart 2015 Pazartesi

Beyoğlu Ülkü Ocakları "Faziletli Annemiz" Muzaffer Türkeş'i unutmadı, unutturmadı!


Hangimiz unutmadık ki; "Faziletli Anne" Muzaffer Türkeş'i!?...
Onu tanıyan bilen nesil çoktan unutmuştu...
Ve tabii olarak da Muzaffer Türkeş'i tanımayan bilmeyen bir nesil vardı şu an Ülkücü Camia'da...
8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle bir çok etkinlik düzenlendi.
Ülkücü camia için bu etkinliklerin en anlamlısına da Beyoğlu Ülkü Ocakları Kültür ve Eğitim Vakfı imza attı.
Ülkücü camianın hiç beklemediği bir "hareket" oldu bu belki de.
Başbuğ Alparslan Türkeş'in eşi Muzaffer Türkeş'i kaybedeli tam 40 yılı geride bırakmışız.
Bu süre içersinde bu çilekeş kadının, faziletli annenin en büyük eserleri olan Başbuğ Alparslan Türkeş ve evlatları ülkemizin huzuru için mücadele etmişler, ancak belki de bu mücadelenin getirdiği hengamenin de etkisiyle unutmuşuz onu...
***
Başbuğ Alparslan Türkeş'in eşi olmak başlı başına bir mesele.
Ülkemizin bir kaosun içinde bulunduğu bir dönemde, bu kaostan kurtuluş için mücadele eden, milyonlara liderlik eden, çileli bir adamın karısı olabilmek ve bütün yaşananlara sabırla, metanetle göğüs gerebilmek...
Her babayiğidin harcı değil, ömrü sürgünlerde, tabutluklarda geçen, işkencelere maruz kalan bir koca liderin karısı olabilmek.
Yürekli bir kadın Muzaffer Türkeş...
Faziletli kadın Muzaffer Türkeş...
Bir, iki, üç, beş, dokuz değil;
Milyonlarca Bozkurt'un "Faziletli Annesi" Muzaffer Türkeş...
***
8 Mart 2015 Pazar Günü, yeniden tanıştı, Bozkurtlar, Asenalar, Faziletli Anneleriyle...
O mübarek ellerinden öpemedik belki ama;
Kimimiz Fatihalar yolladık aziz ruhuna, kimimiz gözyaşlarıyla süsledik hayır dualarımızı...
Artık Muzaffer Annemiz de yoktu, Başbuğumuz da...
Hem yetim hem öksüz kalmıştı, Bozkurtlar, Asenalar...
Beyoğlu Ülkü Ocakları düzenlediği bu etkinlikle o salonu dolduran Ülkücü Camia'nın belki de yeniden kenetlenmesine vesile oldu...
***
Beyoğlu Ülkü Ocakları Başkanı Fatih Samet Kınalı ve Ocağımızın genç Bozkurtları büyük bir başarıya imza attılar.
Salonda etkinliğin en küçük bir aksaklığa uğramaması için canla başla çaba sarfettiler.
Gencecik, pırıl pırıl arkadaşlarımız camiamıza oldukça önemli bir gün yaşattılar.
Günler öncesinden başlayan hazırlıkları birebir takip etme imkanı buldum.
Onları izlediğim her an gururlandım, umutlarım tazelendi...
Bunca emeğin karşılığında bizlere sundukları bu muhteşem etkinliğin orta yerinde genç kardeşlerimin, sevgili Ocak Başkanım Fatih Samet Kınalı için ayağa kalkıp haykırasım geldi:
- Helal olsun size! Helal olsun size!
Bağıramadım elbette...
Gözümden bir kaç damla yaş aktı.
Mutluydum...
Heyecanlıydım...
Huzurluydum...
Ve Ülkücü Camia'nın bir neferi olmaktan gururluydum...
Hiçbir şey yapamayınca o an, bu duygularımı birkaç damla gözyaşıyla taçlandırıverdim...
***
Şunu bir kez daha anladım ki; benim genç Bozkurt ve Asena kardeşlerim istedikleri vakit her daim bizleri gururlandıracak, mutlu edecek böylesine güzel etkinliklere imza atmaya hazırlar. Onlar mazimizi unutmadılar, bizlere de unutturmadılar. Biz de onları unutmazsak, bu kutlu dava mutlaka bir gün bu ülkede iktidar olacaktır...