Bu başlık sihirli bir başlık.
MHP, AKP'nin yedek lastiği!
MHP, AKP'nin kurtarıcısı!
MHP, AKP'nin koltuk değneği!
2002'de AKP'nin tek başına iktidar olmasından bu yana defalarca bu ve buna benzer söylemler bir kısım medyanın manşetlerini süsledi.
Bu "bir kısım medya" elbette Recep Tayyip Erdoğan ve AKP karşıtı medya.
Bu manşetleri siyaset lisanında kullananlar da CHP ve HDP.
Sürekli aynı şey!
Altını doldurmak yok!
Manşet yeterli!
Çünkü bu manşet sihirli!
Bunu okuyan, bunu duyan gerisine bakmıyor zaten.
Bakmak, okumak, duymak istemiyorlar.
Duymak istedikleri sadece bu!
***
Nedir bu ve buna benzer manşet ve söylemlerin vatandaşa anlattığı?
CHP, HDP ve bunları destekleyen medya aslında şunu demek istiyor:
"Ey vatandaş, AKP'nin iktidar olmasında bizim bir kabahatimiz yok. Biz hep milletimizin istediği politikaları üretiyoruz ama bu MHP her seferinde AKP'ye destek olup, sizin bize oy vermenize engel oluyor!"
Vay anasına sayın seyirciler!
Şimdi gelin tek tek bir bakalım 2002'den 2015'e kadar MHP, hangi konularda AKP'ye "yedek lastik" ya da "koltuk değneği" olmuş.
Bu yazacaklarımız ben uydurmuyorum.
En radikal AKP ve RTE karşıtı medya unsurlarından ODA TV'de 2015 yılında yayınlanan bir makaleden alıntıdır.
Makalenin başlığı şu:
"Tarih tarih, madde madde Devlet Bahçeli AKP'nin nasıl yedek lastiği oldu"
Ve başlıyor sıralamaya:
2002: Bahçeli, kolisyon ortağı olduğu 57. Hükümet'ten çekilerek erken seçime gidilmesini ve erken seçimde AKP'nin zafer kazanmasını sağlamış.
TC 57. Hükümeti MHP'nin en etkin olarak bulunduğu koalisyon hükümetidir ve Cumhuriyet tarihinin en uzun süreli koalisyon hükümetidir. Bu koalisyon 3.5 yıl sürmüştür. Bu koalisyon sonrasında sadece MHP baraj altında kalmamış hükümetin diğer ortakları DSP ve ANAP tarih olmuştur. Seçim sonucu göstermiştir ki, millet bu koalisyondan memnun değil ve MHP Lideri de "Halka rağmen" bir hükümet olamayacağı erdemini göstererek millete gitmiştir. Sonuçta kendi partisi de baraj altında kalmıştır.
Fakat bunu sürekli olarak "halka rağmen" siyaset yapanlar anlayamazlar!
Bu noktada şunu da sormak gerekiyor:
MHP'nin erken seçim kararı alması AKP'ye "koltuk değneği olmak" ise CHP'nin Recep Tayyip Erdoğan'ın milletvekili seçilmesini sağlaması ne oluyor!?
***
2007: Buradaki "yedek lastik" olma durumunu aynen ODA TV'deki yazıdan alıyorum: "AKP, “Anayasa Mahkemesi’nin 367 Kararı” ile krize girerken, Devlet Bahçeli ve MHP'nin desteğiyle kurtarıldı. Seçim kararıyla barajı aşıp Meclis’e giren Devlet Bahçeli, Abdullah Gül’ü Çankaya’ya çıkarma planına destek verdi. O dönemde Gül’ün seçilebilmesi için toplantı yeter sayısı olan 367’nin sağlanması gerekiyordu. Bahçeli Genel Kurul’daki oylamaya katılacaklarını açıklayınca AKP ve MHP’lilerin toplam sayısı 440’ı aştı ve Gül Köşk’e çıktı."
Bu bir siyasi tercihtir.
Burada ODA TV şunu atlıyor: Aynı günlerde TBMM başkanlık seçimi yapıldı. Son turda MHP ve AKP adayı mücadele etti. CHP ve HDP'nin desteği ile AKP'nin adayı Cumhuriyet tarihinin en yüksek oyunu alarak TBMM Başkanı seçildi. Eğer MHP'nin Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda ülkeyi yeni bir krize sokmamak adına Cumhurbaşkanı'nın seçilmesini sağlamak "KOLTUK DEĞNEĞİ" olmak ise CHP ve HDP'nin TBMM Başkanlığında AKP'yi desteklemesi ne oluyor!?
***
2008: ODA TV'de yayınlanan makaleye göre MHP, 2008 yılında da partilerin kapatılmaması ile ilgili yasaya destek vermiş ve AKP'nin kapatılmasına engel olmuş. Böylece AKP'ye bir kez daha "yedek lastik" olmuş. Her zaman demokrasi havarisi durumunda olan HDP ve CHP partilerin kapatılmasından yana mı!?
HDP ve CHP o dönemde AKP'nin kapatılması durumunda aynı siyasi mekanizmanın kuracağı yeni parti ile meydanlarda yapacağı "mağdur edebiyatı" ile milletten daha büyük oy alacağının hesabını yapamayacak kadar aciz mi!?
2008'de MHP'nin Başörtüsü Yasağı'nın kalkması konusunda da AKP'ye koltuk değneği olduğunu yazıyor Oda Tv.
İyi ki de olmuş.
12 Eylül darbecilerinin getirdiği başörtüsü yasağı gibi diğer tüm yasakların da kaldırılmasında koltuk değneği olabilseydi keşke MHP.
Yasakçı zihniyet, darbecilerin yasaklarına bile destek olmaktan kaçınmıyorsa varsın bu yasaklardan bir tanesinin bile kalkmasına destek olan MHP, koltuk değneği olsun!
***
Oda Tv'deki makaleye göre MHP 2008'den sonra 2012'ye kadar hiç koltuk değneği olmamış.
2012: MHP 2012 yılında yeni eğitim sistemi ile daha önceden kapatılan İmam Hatip Liseleri'nin orta kısımlarının açılmasına destek olmuş. Türban da bu yıl yapılan yasal düzenleme ile eğitimde serbestlik kazanmış. YASAKLAR KALDIRILMIŞ! Yasakların kaldırılmasını en çok savunan da "özgürlükçü" CHP ve HDP değil mi!? Yasakların kaldırılmasına destek olan MHP olunca mı kötü oluyor!
2013: MHP bu kez de yıllardır geçerli olan 12 Eylül Cunta yönetiminin anayasasının değiştirilmesine destek oldu. Sürekli olarak askeri darbe karşıtı söylemlerde bulunan Oda TV, askeri cuntanın anayasasının sivil anayasa ile değiştirilmesine "koltuk değneği" yakıştırması yapıyor.
Sebep!?
Çünkü "özgürlükçülük" nutukları atanlar aslında cunta yönetimlerinin şaklabanlarıdır!
***
2014: Oda TV'de yayınlanan makaleye göre MHP 2014 yılında da terör örgütlerine karşı sınır ötesi harekat için hazırlanan tezkereye destek vermiş. Bu sınır ötesi harekat neden ve kime karşı yapılacak?
Terör örgütlerine karşı.
Bu durumda CHP ve HDP bu tezkereye neden karşı çıkıyor?
Efendim komşu ülkelerle aramız bozulur ve savaşa girermişiz.
Tezkere çıktı.
Yıllar geçti.
Kimseyle savaşa falan girmedik!
***
Evet makale 2015 yılında yazılmış.
Buraya kadar ortaya konulan gerçekler işte bunlar!
Toplasanız bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar bir mesele.
Pekala bu süreçte, CHP ve HDP'nin AKP'ye verdiği destek yok mu!?
Ergenekon,
Balyoz,
Çözüm süreçleri,
Analar ağlamasın süreçleri,
Yeni Türkiye süreçleri,
Habur süreçleri
Akil insanlar süreçleri...
Buralarda kimler kimlere destek verdi!?
***
CHP, HDP ve diğer siyasi partiler ile bunları destekleyen medya ve cemaat unsurları "MHP, AKP'nin yedek lastiği" sihirli cümlesiyle kendi destek ve başarısızlıklarını örtbas edip, memleketin bu hale gelmesindeki tek suçu MHP'ye yükleme sanatlarındaki ustalığı göstermektedir.
Sizlere bu yazımızda kendileri tarafından ortaya konulan "yedek" olma sebeplerini aktardım. CHP ve HDP'nin dolaylı ya da dolaysız desteklerini de tartıya koyun ve kimin asıl koltuk değneği olduğuna karar verin.
Şu noktayı da kaçırmayalım.
Türkiye demokrasi ile yönetilen bir ülkedir.
Demokrasilerin anahtarı da seçimlerdir.
İstanbul ve İstanbul'un bir çok ilçesini gösterdiği başarısız yönetimler sonrasında seçimde AKP'ye kaptıran MHP değil CHP'dir.
Ankara ve ilçeleri...
Adana...
Mersin...
CHP Genel Başkanlığı yapan Baykal'ın memleketi Antalya...
Ve daha bir çok ilimiz CHP'li belediyelerin elinden AKP'ye geçmiştir.
Deniz Baykal'ın memleketi Antalya'da CHP kurulduğundan bu yana başka hiç bin partinin seçim kazanamadığı Akseki ilçesinde bugün AKP'li belediye varsa bunun kabahati MHP midir!?
Eskişehir ve İzmir de sıradadır!
MHP ise, bu süreçte Adana, Mersin ve Manisa gibi büyükşehirleri kazanarak tarihinde ilk kez Büyükşehir belediyesi kazanma başarısı elde ederek, AKP'ye karşı başarı elde etmiştir.
MHP'nin TBMM'deki oylamalarda verdiği desteklerin tamamı "Millet ve Devlet" merkezli konulardır.
CHP ise seçimlerde başarısız olarak AKP'nin en büyük KOLTUK DEĞNEĞİ olmaya devam etmektedir!
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Ocak 2018 Pazar
7 Eylül 2017 Perşembe
Bu teröristlere (!) iyi bakın!
Çok zaman geçmedi aradan.
Bir kaç gün önce.
Belki bir iki hafta.
Hafızalarımız tap taze.
Eskişehirspor sevdalılarına yapılan şafak operasyon...
Ve son derece masumane işlediği bir tribün suçundan dolayı "terörist" muamelesi yapılan Eskişehirspor sevdalıları...
O terörist yaftasının acısı halen yüreklerimizdeki tazeliğini koruyor.
Eskişehir'deki milli maçın sevinci bile o acıyı silemedi yüreklerimizden.
***
Şundan bütün futbolseverler ve Türk kamuoyu emin olsun ki, işlenen bu suçundan dolayı en ağır ceza bile verilse Eskişehirspor sevdalılarının canı bu kadar yanmazdı.
Ancak ülkemizin milli bütünlüğüne kasteden bölücü ve darbeci teröristler gibi şafak operasyonları düzenlenmesi derin acılar açtı yüreklerimizde.
Onlarca taraftarımıza yöneltilen terörist yaftası onbinlerce yürekte derin yaralar açtı.
Kimdi bu yaftayı boynumuza takanlar?
TFF mi?
Antalya valisi mi?
Eskişehir valisi mi?
Eskişehir emniyeti mi?
Yoksa karanlıkta kalacak olan karanlık güçler mi?
***
Hiç kimse hiç bir açıklama yapmadı.
TFF suskun.
Emniyet suskun.
Valilikler suskun.
İşin kötüsü futbol kamuoyu suskun.
Hiçbir gazeteci, yazar, çizer, yorumcu ne kadar eli klavyeye basan, ağzı laf yapan zevat varsa hepsi sustu.
Milli Takımımızın oynayacağı hayati bir maç öncesinde, Milli Takım'ın tek avantajı olan Eskişehirspor taraftarına bu terörist yaftasının asılmasına kimse sesini çıkarmadı.
Tribünde meşale yakmak suçunu işleyen gencecik insanlar bir şafak operasyonuyla tek tek evlerinden alındı.
Bütün Türkiye bu zulmü sadece izledi!
***
Belki farklı hesaplar vardı bu saçmalığın ve zulmün altında.
Böylesine hayati bir maçın kader adamı olan "12. Adam"ı küstürüp, Milli Takım'ın yeni bir hezimet yaşamasını mı hesaplıyorlardı!?
Bilemiyoruz!
Bildiğimiz tek gerçek var.
"ESKİŞEHİR HALKI SEÇKİN ÖZELLİKLERE BEZENMİŞ BİR HALKTIR"
Evet, Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında böyle demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Eskişehir halkının özelliklerini çok iyi biliyordu Atatürk.
Devletine küsmez,
Milletine küsmez,
Vatanına küsmez,
Bayrağına küsmez,
Dinine, diyanetine küsmez
Ve elbette
MİLLİ TAKIMINA DA KÜSMEZ!
***
Öyle oldu.
Milli maç öncesinde münferit olarak "Milli maçta TFF'ye bize yaptığı muamelenin cevabını verelim, maça gitmeyelim, gidersek protesto edelim" tarzı intikam kokan söylemlere tüm tribün gurubu liderlerimizden tokat gibi bir cevap geldi.
"Eskişehirspor taraftarı durum ne olarsa olsun MİLLİ TAKIMINA KÜSMEZ, Küsen bizden değildir!"
Maçtan önce sosyal medyada paylaşmıştım:
"Milli Takım'ın Hırvtistan karşısındaki tek kozu Eskişehir tribünleridir"
Öyle oldu.
Birilerinin terörist diye yaftaladığı Eskişehir halkı o seçkin özellikleriyle omuz omuza, yürek yüreğe vererek büyük bir destek verdi ve Milli Takım'a o golü attırdı.
Şimdi dana bir kaç gün önce o tribünlere terörist yaftası asılmasına sessiz kalan tüm Türkiye Eskişehir tribünlerini alkışlıyor.
***
O hainlere verilecek en güzel cevap da buydu işte.
Eskişehir tribünlerini alkışlayanları biz de alkışlıyoruz.
Bu maç sonrasında tüm ülkemize Eskişehir tribünlerini anlatan medyamızdan bu teröristlere (!) yapılan haksızlıkları da dile getirmesini istiyoruz.
Bu teröristlere iyi bakın.
Ellerinde Türk bayrakları ile kendilerine yapılan büyük zulme rağmen millet aşkıyla tribündeydiler.
Varolsunlar!
Hükümetimizin spor yasasını bir kez daha gözden geçirmesini ve böylesine vatansever insanların bir kere daha terörist yaftası yemesine engel olmasını diliyoruz...
Bir kaç gün önce.
Belki bir iki hafta.
Hafızalarımız tap taze.
Eskişehirspor sevdalılarına yapılan şafak operasyon...
Ve son derece masumane işlediği bir tribün suçundan dolayı "terörist" muamelesi yapılan Eskişehirspor sevdalıları...
O terörist yaftasının acısı halen yüreklerimizdeki tazeliğini koruyor.
Eskişehir'deki milli maçın sevinci bile o acıyı silemedi yüreklerimizden.
***
Şundan bütün futbolseverler ve Türk kamuoyu emin olsun ki, işlenen bu suçundan dolayı en ağır ceza bile verilse Eskişehirspor sevdalılarının canı bu kadar yanmazdı.
Ancak ülkemizin milli bütünlüğüne kasteden bölücü ve darbeci teröristler gibi şafak operasyonları düzenlenmesi derin acılar açtı yüreklerimizde.
Onlarca taraftarımıza yöneltilen terörist yaftası onbinlerce yürekte derin yaralar açtı.
Kimdi bu yaftayı boynumuza takanlar?
TFF mi?
Antalya valisi mi?
Eskişehir valisi mi?
Eskişehir emniyeti mi?
Yoksa karanlıkta kalacak olan karanlık güçler mi?
***
Hiç kimse hiç bir açıklama yapmadı.
TFF suskun.
Emniyet suskun.
Valilikler suskun.
İşin kötüsü futbol kamuoyu suskun.
Hiçbir gazeteci, yazar, çizer, yorumcu ne kadar eli klavyeye basan, ağzı laf yapan zevat varsa hepsi sustu.
Milli Takımımızın oynayacağı hayati bir maç öncesinde, Milli Takım'ın tek avantajı olan Eskişehirspor taraftarına bu terörist yaftasının asılmasına kimse sesini çıkarmadı.
Tribünde meşale yakmak suçunu işleyen gencecik insanlar bir şafak operasyonuyla tek tek evlerinden alındı.
Bütün Türkiye bu zulmü sadece izledi!
***
Belki farklı hesaplar vardı bu saçmalığın ve zulmün altında.
Böylesine hayati bir maçın kader adamı olan "12. Adam"ı küstürüp, Milli Takım'ın yeni bir hezimet yaşamasını mı hesaplıyorlardı!?
Bilemiyoruz!
Bildiğimiz tek gerçek var.
"ESKİŞEHİR HALKI SEÇKİN ÖZELLİKLERE BEZENMİŞ BİR HALKTIR"
Evet, Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında böyle demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Eskişehir halkının özelliklerini çok iyi biliyordu Atatürk.
Devletine küsmez,
Milletine küsmez,
Vatanına küsmez,
Bayrağına küsmez,
Dinine, diyanetine küsmez
Ve elbette
MİLLİ TAKIMINA DA KÜSMEZ!
***
Öyle oldu.
Milli maç öncesinde münferit olarak "Milli maçta TFF'ye bize yaptığı muamelenin cevabını verelim, maça gitmeyelim, gidersek protesto edelim" tarzı intikam kokan söylemlere tüm tribün gurubu liderlerimizden tokat gibi bir cevap geldi.
"Eskişehirspor taraftarı durum ne olarsa olsun MİLLİ TAKIMINA KÜSMEZ, Küsen bizden değildir!"
Maçtan önce sosyal medyada paylaşmıştım:
"Milli Takım'ın Hırvtistan karşısındaki tek kozu Eskişehir tribünleridir"
Öyle oldu.
Birilerinin terörist diye yaftaladığı Eskişehir halkı o seçkin özellikleriyle omuz omuza, yürek yüreğe vererek büyük bir destek verdi ve Milli Takım'a o golü attırdı.
Şimdi dana bir kaç gün önce o tribünlere terörist yaftası asılmasına sessiz kalan tüm Türkiye Eskişehir tribünlerini alkışlıyor.
***
O hainlere verilecek en güzel cevap da buydu işte.
Eskişehir tribünlerini alkışlayanları biz de alkışlıyoruz.
Bu maç sonrasında tüm ülkemize Eskişehir tribünlerini anlatan medyamızdan bu teröristlere (!) yapılan haksızlıkları da dile getirmesini istiyoruz.
Bu teröristlere iyi bakın.
Ellerinde Türk bayrakları ile kendilerine yapılan büyük zulme rağmen millet aşkıyla tribündeydiler.
Varolsunlar!
Hükümetimizin spor yasasını bir kez daha gözden geçirmesini ve böylesine vatansever insanların bir kere daha terörist yaftası yemesine engel olmasını diliyoruz...
11 Ocak 2015 Pazar
Uyusun da bölünsün Türkiyem....
Dillerimize pelesenktir bu ninni...
- Uyusun da büyüsün ninni, tıpış tıpış yürüsün ninniii...
Çocuklarımız uyuyacak ve büyüyecek.
Biz de öyle büyümedik mi?
Uyutup uyutup büyüttüler bizi.
Anneler bebeklerini aslında büyümeleri için uyutmuyorlardı.
Bebek uyumalıydı ki, anne rahat edebilsin.
Çamaşır yıkayabilsin,
Bulaşık yıkayabilsin,
Beş çayında komşularla rahat rahat dedikodu kazanını kaynatabilsin...
Uyumalıydı çocuk...
Büyümek mi?
Gerçekten onun uyumakla bir alakası yok.
Çocuklar sürekli uyuyarak değil, uyanık kalarak büyürler, hayatı öğrenirler...
***
Daha kundaktayken alıştırıyorlar bizi bol bol uyumaya.
O kadar alıştık ki, uyumaya artık zihnimiz de uyumaya başladı.
Gözlerimiz açık ama kalplerimiz, zihnimiz uyuyakalıyordu ayak üstü...
Türkler Orta Asya'dan çıkıp tüm dünyaya yayılma sürecini başlattıkları an, şer odakları adeta bir şoka girmişlerdi...
Bütün dünya milletlerinin izledikleri yayılma politikasına Türkler de ayak uydurmuş ancak onlarınki farklıydı.
Gittikleri yerlerde, yağma talan yapmıyor, insanlara zulmetmiyor, adeta bir kurtarıcı gibi herkese adalet dağıtıyorlardı.
Ne batı dünyası, ne de Arap ve Farisiler Türklerle başa çıkamıyordu...
Türkler dünyanın en stratejik noktası olan Anadolu topraklarında Büyük Selçuklu Devleti'ni kurarak, buradaki hükümranlığını ilan ediyordu. O dönemde hiçbir ulus Türklerin bu stratejik topraklarda sonsuza dek kalacağını tahmin bile edemiyorlardı. Ancak Sultan Alparslan "Size öyle bir toprak aldım ki; ebediyen sizin olacak" sözleriyle Türk hükümranlığının burada sonsuza kadar süreceğinin müjdesini veriyordu...
***
Selçuklu'nun ardından kurulan cihan imparatorluğu Osmanlı üç kıtaya yayılarak dünyanın kurtarıcısı olmuş, İslam aleminin de halife devleti olarak yüzyıllarca varlığını sürdürmüştü.
Türkler ile savaş meydanlarında başa çıkamayacaklarını anlayan batı medeniyetleri ve Tevrat'taki Vadedilmiş Topraklar'a kavuşmayı amaçlayan siyonistler Osmanlı döneminde çeşitli Bizans entrikaları ile Türkler'in hükümranlığını kırmaya çalıştılar.
İslam adı altında Türk gelenek ve görenekleri bozulmaya başlandı.
Anap ve Fars gelenekleri İslam geleneği gibi ortaya konulup, Türkler'in geleneklerinden uzaklaştırılması sağlandı.
Onlar biliyorlardı ki, Türkler geleneklerinden koparsa dinlerinden de koparlardı.
Hep bunun mücadelesini verdiler.
Öyle bir noktaya gelindi ki; Osmanlı topraklarında "Etrak-ı bi idrak" yani "Aptal Türkler" anlamında bir deyim bile halk arasında söylenir olmuştu.
***
Osmanlı adında bir millet ve Osmanlıca adında bir dil uydurmaya çalıştılar.
Tek hedefleri İslam dinini en yalın ve yorumsuz halde yaşayan Türk Milleti'ni asimile etmek, Araplaştırmak, Farisileştirmek ve nihai olarak da yok etmekti...
Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş - ı Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Celaleddin-i Rumi gibi halk önderleri İslam'ın gerçek anlamda yaşanması adına önemli çalışmalar yapıyor, İslam dinini hurafe ve bidatlardan temizliyorlardı.
İşte bu noktada uyuması gerekiyordu Türk milletinin...
- Uyu da büyü, daha da büyü...
Deniliyor ve Türk milletini uyutarak bölme çalışmalarına hız veriliyordu...
Türkler'in dünyaya en büyük armağanı olan, mazlum halkların koruyucusu, adalet ve huzurun simgesi Osmanlı İmparatorluğu bu uyutma taktiği ile çöküş dönemine getirildi.
Osmanlı'nın elindeki topraklar, insanları köle gibi gören emperyalist medeniyetler tarafından bir bir geri alınırken, mazlum milletler de "Hürriyet" ninnisiyle uyutulmuşlardı...
***
Son noktaya gelindiğinde, Cihan İmparatorluğu Osmanlı toprakları tamamen işgal edilmiş ve Anadolu'nun orta yerinde avuç içi kadar bir bölgeye adeta hapsedilmişti. Emperyalist güçler büyük bir memnuniyet içindeydiler.
Osmanlı'ya artık "Hasta Adam" diyorlardı.
Bilmedikleri bir şey vardı.
Türk hasta bile olsa, vatan toprakları söz konusu olunca, en güçlü düşmanı bile yenmeye muktedir olabilirdi.
Osmanlı Padişahı'nın talimatıyla kurtuluş destanını başlatmak üzere işgal altındaki İstanbul'dan gizli bir şekilde Anadolu'ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa'nın Karadeniz üzerinden Samsun'a ilk adım atmasıyla dünya tarihinin yazabileceği en büyük ve muhteşem "Kurtuluş Destanı"nı yazılmaya başlanmıştı...
- Uyusun da büyüsün ninnisiyle yıllardır uyutulan Türk Milleti "Ne Mutlu Türküm Diyene!" nidasıyla uykudan uyanıyordu...
***
Büyük Kurtuluş Destanı'nın ardında Anadolu topraklarında Türk hükümranlığı "Türkiye Cumhuriyeti" devleti ile yeniden başlamış oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'na, dolayısıyla Anadolu topraklarında Türk hükümranlığına son tekmeyi vurmak için ellerini ovuşturan siyonist ve emperyalist güçler Mustafa Kemal Paşa önderliğinde büyük bir yenilgiye uğratılmış ve hayallerini de alarak ülkemiz topraklarından kaçmışlardı...
Uyuyan değil, uyanan bir millet vardı artık.
Bir Millet Uyanıyor demişti yazar bu manzarayı anlatırken...
Türk düşmanları, bir kez daha silahla, tankla, topla Türk milletini yenmek mümkün değildi...
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti kısa zamanda bu stratejik topraklar üzerindeki hükümranlığını yeniden kurmuştu.
Atatürk'ün sağlığında yapılan hamlelerle uyanık bir şekilde büyüyen devletimiz ve milletimiz için Atatürk'ün ölümünden sonra yeni bir "Uyusun da büyüsün" dönemi başlıyordu...
(Devam edeceğiz)
- Uyusun da büyüsün ninni, tıpış tıpış yürüsün ninniii...
Çocuklarımız uyuyacak ve büyüyecek.
Biz de öyle büyümedik mi?
Uyutup uyutup büyüttüler bizi.
Anneler bebeklerini aslında büyümeleri için uyutmuyorlardı.
Bebek uyumalıydı ki, anne rahat edebilsin.
Çamaşır yıkayabilsin,
Bulaşık yıkayabilsin,
Beş çayında komşularla rahat rahat dedikodu kazanını kaynatabilsin...
Uyumalıydı çocuk...
Büyümek mi?
Gerçekten onun uyumakla bir alakası yok.
Çocuklar sürekli uyuyarak değil, uyanık kalarak büyürler, hayatı öğrenirler...
***
Daha kundaktayken alıştırıyorlar bizi bol bol uyumaya.
O kadar alıştık ki, uyumaya artık zihnimiz de uyumaya başladı.
Gözlerimiz açık ama kalplerimiz, zihnimiz uyuyakalıyordu ayak üstü...
Türkler Orta Asya'dan çıkıp tüm dünyaya yayılma sürecini başlattıkları an, şer odakları adeta bir şoka girmişlerdi...
Bütün dünya milletlerinin izledikleri yayılma politikasına Türkler de ayak uydurmuş ancak onlarınki farklıydı.
Gittikleri yerlerde, yağma talan yapmıyor, insanlara zulmetmiyor, adeta bir kurtarıcı gibi herkese adalet dağıtıyorlardı.
Ne batı dünyası, ne de Arap ve Farisiler Türklerle başa çıkamıyordu...
Türkler dünyanın en stratejik noktası olan Anadolu topraklarında Büyük Selçuklu Devleti'ni kurarak, buradaki hükümranlığını ilan ediyordu. O dönemde hiçbir ulus Türklerin bu stratejik topraklarda sonsuza dek kalacağını tahmin bile edemiyorlardı. Ancak Sultan Alparslan "Size öyle bir toprak aldım ki; ebediyen sizin olacak" sözleriyle Türk hükümranlığının burada sonsuza kadar süreceğinin müjdesini veriyordu...
***
Selçuklu'nun ardından kurulan cihan imparatorluğu Osmanlı üç kıtaya yayılarak dünyanın kurtarıcısı olmuş, İslam aleminin de halife devleti olarak yüzyıllarca varlığını sürdürmüştü.
Türkler ile savaş meydanlarında başa çıkamayacaklarını anlayan batı medeniyetleri ve Tevrat'taki Vadedilmiş Topraklar'a kavuşmayı amaçlayan siyonistler Osmanlı döneminde çeşitli Bizans entrikaları ile Türkler'in hükümranlığını kırmaya çalıştılar.
İslam adı altında Türk gelenek ve görenekleri bozulmaya başlandı.
Anap ve Fars gelenekleri İslam geleneği gibi ortaya konulup, Türkler'in geleneklerinden uzaklaştırılması sağlandı.
Onlar biliyorlardı ki, Türkler geleneklerinden koparsa dinlerinden de koparlardı.
Hep bunun mücadelesini verdiler.
Öyle bir noktaya gelindi ki; Osmanlı topraklarında "Etrak-ı bi idrak" yani "Aptal Türkler" anlamında bir deyim bile halk arasında söylenir olmuştu.
***
Osmanlı adında bir millet ve Osmanlıca adında bir dil uydurmaya çalıştılar.
Tek hedefleri İslam dinini en yalın ve yorumsuz halde yaşayan Türk Milleti'ni asimile etmek, Araplaştırmak, Farisileştirmek ve nihai olarak da yok etmekti...
Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş - ı Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Celaleddin-i Rumi gibi halk önderleri İslam'ın gerçek anlamda yaşanması adına önemli çalışmalar yapıyor, İslam dinini hurafe ve bidatlardan temizliyorlardı.
İşte bu noktada uyuması gerekiyordu Türk milletinin...
- Uyu da büyü, daha da büyü...
Deniliyor ve Türk milletini uyutarak bölme çalışmalarına hız veriliyordu...
Türkler'in dünyaya en büyük armağanı olan, mazlum halkların koruyucusu, adalet ve huzurun simgesi Osmanlı İmparatorluğu bu uyutma taktiği ile çöküş dönemine getirildi.
Osmanlı'nın elindeki topraklar, insanları köle gibi gören emperyalist medeniyetler tarafından bir bir geri alınırken, mazlum milletler de "Hürriyet" ninnisiyle uyutulmuşlardı...
***
Son noktaya gelindiğinde, Cihan İmparatorluğu Osmanlı toprakları tamamen işgal edilmiş ve Anadolu'nun orta yerinde avuç içi kadar bir bölgeye adeta hapsedilmişti. Emperyalist güçler büyük bir memnuniyet içindeydiler.
Osmanlı'ya artık "Hasta Adam" diyorlardı.
Bilmedikleri bir şey vardı.
Türk hasta bile olsa, vatan toprakları söz konusu olunca, en güçlü düşmanı bile yenmeye muktedir olabilirdi.
Osmanlı Padişahı'nın talimatıyla kurtuluş destanını başlatmak üzere işgal altındaki İstanbul'dan gizli bir şekilde Anadolu'ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa'nın Karadeniz üzerinden Samsun'a ilk adım atmasıyla dünya tarihinin yazabileceği en büyük ve muhteşem "Kurtuluş Destanı"nı yazılmaya başlanmıştı...
- Uyusun da büyüsün ninnisiyle yıllardır uyutulan Türk Milleti "Ne Mutlu Türküm Diyene!" nidasıyla uykudan uyanıyordu...
***
Büyük Kurtuluş Destanı'nın ardında Anadolu topraklarında Türk hükümranlığı "Türkiye Cumhuriyeti" devleti ile yeniden başlamış oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'na, dolayısıyla Anadolu topraklarında Türk hükümranlığına son tekmeyi vurmak için ellerini ovuşturan siyonist ve emperyalist güçler Mustafa Kemal Paşa önderliğinde büyük bir yenilgiye uğratılmış ve hayallerini de alarak ülkemiz topraklarından kaçmışlardı...
Uyuyan değil, uyanan bir millet vardı artık.
Bir Millet Uyanıyor demişti yazar bu manzarayı anlatırken...
Türk düşmanları, bir kez daha silahla, tankla, topla Türk milletini yenmek mümkün değildi...
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti kısa zamanda bu stratejik topraklar üzerindeki hükümranlığını yeniden kurmuştu.
Atatürk'ün sağlığında yapılan hamlelerle uyanık bir şekilde büyüyen devletimiz ve milletimiz için Atatürk'ün ölümünden sonra yeni bir "Uyusun da büyüsün" dönemi başlıyordu...
(Devam edeceğiz)
10 Ekim 2013 Perşembe
Anadilde eğitim, Anadolu kardeşliğinin temeline konulmuş bir dinamittir...
İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa demişler ya atalarımız;
Boşa dememişler bu lafı...
Atasözlerimizin her biri bir derya...
Bu atasözü de o deryadan bir damla...
İnsanlar konuşa konuşa anlaşacak...
Bu biz insanlara Allah'ın bir lütfu...
Hiçbir canlıya bahşedilmeyen büyük bir lütuf...
Ve insanı yaratan Tanrı, konuşarak anlaşabilmemizi sağlamak için de dilleri yaratmış...
Millet olgusunu ihsan etmiş ve her millete de bir dil bahşetmiş yüce Yaradan...
"Siz bu millettensiniz, bu da sizin diliniz konuşa konuşa anlaşın birbirinizle" demiş
***
İlk zamanlar her kavim, belli bir bölgede bir arada yaşamışlar...
Ve her kavim yaşadığı bölgede kendi dilini konuşup, kendi yurdunda yaşamış...
Zaman ilerledikçe, icatlar olmuş, keşifler olmuş...
İnsanoğlu yine hiçbir yaratığa bahşedilmeyen zekasıyla öncelikle yaşamını kolaylaştırmak için icatlar yapmış...
Sonra yaşam alanlarını genişletmek için keşifler yapmış...
Bu arada da ölmeyi ve öldürmeyi de ihmal etmemiş...
Türlü sebeplerden dolayı hır çıkarıp birbirleriyle savaşmışlar ve katliamlar yapmışlar...
Keşifler bitince, dünyada başka yaşam alanı kalmadığını öğrenen insanoğlu, bu kez diğer insanların topraklarına göz dikmiş...
Yani fetihler dönemi başlamış...
Birilerini kendi yaşam alanında öldürmek ve oraya sahip çıkmak tarih kitaplarına da görkemli cümlelerle süslenerek aktarılmış...
Birilerinin yurdundan vatanından kovulması, öldürülmesi birileri için büyük övünç kaynağı olmuş...
***
İktidar kavgaları başlamış...
İcatlar devam etmiş...
İnsanoğlunun en büyük icatları da insanları öldürmek üzerine yapılmış...
Anlayacağınız insanoğlu Allah'ın verdiği nimetlere şükredip mutlu ve huzurlu yaşamak yerine savaşmayı, ötekileri öldürmeyi, yok etmeyi tercih etmiş...
Azmış kudurmuşuz...
Bugünlere geldiğimiz de bu azgınlık ve kudurmuşluk daha da artmış...
Kendilerine önder denilen üstün vasıflı insanlar kendisine tabi olanlara öldürmeyi ve ölmeyi emretmiş her daim...
Bunu da mutlu ve huzurlu yaşamak için yapmak zorunda olduğumuza inandırmışlar bizi...
***
Bugün yaşadığımız ülke Anadolu topraklarında 1000 yıl önce kurulan Anadolu Selçuklu Devleti'nin son varisi...
Türkiye Cumhuriyeti...
Selçuklu ve Osmanlı'da olduğu gibi bu genç Cumhuriyet'in kurucu iradesi de Türkler...
***
Bin yıllık bir kültürel gelenekten kaynaklanan alışkanlıklar var....
Bunlardan birisi de dilimiz Türkçe'dir...
Anadolu topraklarında 1000 yıldır bir arada yaşayan bir çok milletten insanın ortak dili haline gelmiş bir Türkçe...
Uzun süre Arap alfabesi ile yazılıp okunan Türkiye Cumhuriyeti ile de latin alfabesine geçen bir dil Türkçe...
Şu an bu topraklarda yaşayan her birey Türkçe konuşabiliyor, yazabiliyor ve okuyabiliyor...
Ne büyük bir nimet...
Ermeni, Rum, Kürt, Türk, Çerkez, Abhaza, Tatar, Arnavut, Gürcü, Laz, Arap, Çingene, Acem...
Hepsi ayrı bir millet, ayrı bir boy, ayrı bir kavim...
Ama hepsi 1000 yıldır ortak bir dil olan Türkçe'yi konuşarak anlaşabiliyorlar ve bu sayede 1000 yıldır bu topraklarda Türk egemenliği korunabiliyor...
Çevremizde bulunan coğrafyada nice devletler, nice egemenlikler el değiştirdi bu zaman sürecinde...
Sadece Anadolu topraklarında 1000 yıldır bu egemenlik bozulmadı...
Çünkü biz ortak bir dil ile konuşup anlaşabiliyoruz...
***
Dilimiz bizi birbirimize yakınlaştırıyor...
Akrabalık bağları kurmamızı kolaylaştırıyor...
Dostluk bağlarımızı güçlendiriyor...
Eğer ortak bir dilimiz olmasaydı, Aydın'dan Diyarbakır'a gelin gider miydi?
Muş'tan bir kızımız Edirneli bir kızancıkla evlenip akraba olabilir miydik?
Karadeniz'den Temel, Hatay'dan Hatice ile evlenip akraba olabilir miydi Arap ile Laz?
Bu ülkenin her bölgesinde yaşayan her etnik kimlikten birileri bir diğer etnik kimlikten birileriyle akraba olmadı mı?
Hepimiz akrabalık bağları ile birbirimize bağlanmadık mı?
Bu bağlılıkta ortak dilimiz Türkçe'nin etkisi ne kadar büyüktür bilmiyor muyuz hepimiz?
Şimdi 12 Eylül cuntacılarının hazırladığı zeminde yıllardır terör belası ile bu ülkeyi bölüp parçalamak isteyenlerin en büyük emeli olan dil birliğimizin ortadan kaldırılması "Ana dilde eğitim" zırvasıyla sağlanmaya çalışılmaktadır.
Daha bir kaç ay evvel anadilde eğitim bu ülkeyi böler diyen başbakan da ne yazık ki bu teröristlerin isteğine boyun eğmiş görünmektedir.
***
Anadilde eğitim olmalıdır.
Ama bu anaokulunda değil ana kucağında başlamalıdır.
Bu topraklarda yaşayan her milletten vatandaşımız ana dilini öğrenmeli, ana babadan alınan eğitim yetmiyorsa devletin himayesinde bu eğitime deste verilmelidir. Ancak topyekun okullarda Türkçe'nin dışında bir eğitim dilinin olması dil birliğinin bozulması demektir ve bu da 1000 yıldır süren kardeşliğin temeline konulan dinamit anlamına gelmektedir.
Evet Allah'ın bizlere lütfettiği bütün diller özgür olmalıdır.
Ancak bu coğrafyadaki 1000 yıllık kardeşliğin bozulmaması için de ortak dilimiz Türkçe resmi eğitim dili olarak muhafaza edilmelidir.
Hep "yaşayıp göreceğiz" deniliyor...
"Ne olursa olsun bu ülke bölünmez" deniliyor.
Bir kere de yaşamadan görelim.
Bu ülke adım adım bölünmeye doğru gidiyor...
Aklımızı başımıza alıp, bu ülkede 1000 yıldır huzur içinde yaşamamızın en büyük etkeni olan Türkçemize sahip çıkalım...
Boşa dememişler bu lafı...
Atasözlerimizin her biri bir derya...
Bu atasözü de o deryadan bir damla...
İnsanlar konuşa konuşa anlaşacak...
Bu biz insanlara Allah'ın bir lütfu...
Hiçbir canlıya bahşedilmeyen büyük bir lütuf...
Ve insanı yaratan Tanrı, konuşarak anlaşabilmemizi sağlamak için de dilleri yaratmış...
Millet olgusunu ihsan etmiş ve her millete de bir dil bahşetmiş yüce Yaradan...
"Siz bu millettensiniz, bu da sizin diliniz konuşa konuşa anlaşın birbirinizle" demiş
***
İlk zamanlar her kavim, belli bir bölgede bir arada yaşamışlar...
Ve her kavim yaşadığı bölgede kendi dilini konuşup, kendi yurdunda yaşamış...
Zaman ilerledikçe, icatlar olmuş, keşifler olmuş...
İnsanoğlu yine hiçbir yaratığa bahşedilmeyen zekasıyla öncelikle yaşamını kolaylaştırmak için icatlar yapmış...
Sonra yaşam alanlarını genişletmek için keşifler yapmış...
Bu arada da ölmeyi ve öldürmeyi de ihmal etmemiş...
Türlü sebeplerden dolayı hır çıkarıp birbirleriyle savaşmışlar ve katliamlar yapmışlar...
Keşifler bitince, dünyada başka yaşam alanı kalmadığını öğrenen insanoğlu, bu kez diğer insanların topraklarına göz dikmiş...
Yani fetihler dönemi başlamış...
Birilerini kendi yaşam alanında öldürmek ve oraya sahip çıkmak tarih kitaplarına da görkemli cümlelerle süslenerek aktarılmış...
Birilerinin yurdundan vatanından kovulması, öldürülmesi birileri için büyük övünç kaynağı olmuş...
***
İktidar kavgaları başlamış...
İcatlar devam etmiş...
İnsanoğlunun en büyük icatları da insanları öldürmek üzerine yapılmış...
Anlayacağınız insanoğlu Allah'ın verdiği nimetlere şükredip mutlu ve huzurlu yaşamak yerine savaşmayı, ötekileri öldürmeyi, yok etmeyi tercih etmiş...
Azmış kudurmuşuz...
Bugünlere geldiğimiz de bu azgınlık ve kudurmuşluk daha da artmış...
Kendilerine önder denilen üstün vasıflı insanlar kendisine tabi olanlara öldürmeyi ve ölmeyi emretmiş her daim...
Bunu da mutlu ve huzurlu yaşamak için yapmak zorunda olduğumuza inandırmışlar bizi...
***
Bugün yaşadığımız ülke Anadolu topraklarında 1000 yıl önce kurulan Anadolu Selçuklu Devleti'nin son varisi...
Türkiye Cumhuriyeti...
Selçuklu ve Osmanlı'da olduğu gibi bu genç Cumhuriyet'in kurucu iradesi de Türkler...
***
Bin yıllık bir kültürel gelenekten kaynaklanan alışkanlıklar var....
Bunlardan birisi de dilimiz Türkçe'dir...
Anadolu topraklarında 1000 yıldır bir arada yaşayan bir çok milletten insanın ortak dili haline gelmiş bir Türkçe...
Uzun süre Arap alfabesi ile yazılıp okunan Türkiye Cumhuriyeti ile de latin alfabesine geçen bir dil Türkçe...
Şu an bu topraklarda yaşayan her birey Türkçe konuşabiliyor, yazabiliyor ve okuyabiliyor...
Ne büyük bir nimet...
Ermeni, Rum, Kürt, Türk, Çerkez, Abhaza, Tatar, Arnavut, Gürcü, Laz, Arap, Çingene, Acem...
Hepsi ayrı bir millet, ayrı bir boy, ayrı bir kavim...
Ama hepsi 1000 yıldır ortak bir dil olan Türkçe'yi konuşarak anlaşabiliyorlar ve bu sayede 1000 yıldır bu topraklarda Türk egemenliği korunabiliyor...
Çevremizde bulunan coğrafyada nice devletler, nice egemenlikler el değiştirdi bu zaman sürecinde...
Sadece Anadolu topraklarında 1000 yıldır bu egemenlik bozulmadı...
Çünkü biz ortak bir dil ile konuşup anlaşabiliyoruz...
***
Dilimiz bizi birbirimize yakınlaştırıyor...
Akrabalık bağları kurmamızı kolaylaştırıyor...
Dostluk bağlarımızı güçlendiriyor...
Eğer ortak bir dilimiz olmasaydı, Aydın'dan Diyarbakır'a gelin gider miydi?
Muş'tan bir kızımız Edirneli bir kızancıkla evlenip akraba olabilir miydik?
Karadeniz'den Temel, Hatay'dan Hatice ile evlenip akraba olabilir miydi Arap ile Laz?
Bu ülkenin her bölgesinde yaşayan her etnik kimlikten birileri bir diğer etnik kimlikten birileriyle akraba olmadı mı?
Hepimiz akrabalık bağları ile birbirimize bağlanmadık mı?
Bu bağlılıkta ortak dilimiz Türkçe'nin etkisi ne kadar büyüktür bilmiyor muyuz hepimiz?
Şimdi 12 Eylül cuntacılarının hazırladığı zeminde yıllardır terör belası ile bu ülkeyi bölüp parçalamak isteyenlerin en büyük emeli olan dil birliğimizin ortadan kaldırılması "Ana dilde eğitim" zırvasıyla sağlanmaya çalışılmaktadır.
Daha bir kaç ay evvel anadilde eğitim bu ülkeyi böler diyen başbakan da ne yazık ki bu teröristlerin isteğine boyun eğmiş görünmektedir.
***
Anadilde eğitim olmalıdır.
Ama bu anaokulunda değil ana kucağında başlamalıdır.
Bu topraklarda yaşayan her milletten vatandaşımız ana dilini öğrenmeli, ana babadan alınan eğitim yetmiyorsa devletin himayesinde bu eğitime deste verilmelidir. Ancak topyekun okullarda Türkçe'nin dışında bir eğitim dilinin olması dil birliğinin bozulması demektir ve bu da 1000 yıldır süren kardeşliğin temeline konulan dinamit anlamına gelmektedir.
Evet Allah'ın bizlere lütfettiği bütün diller özgür olmalıdır.
Ancak bu coğrafyadaki 1000 yıllık kardeşliğin bozulmaması için de ortak dilimiz Türkçe resmi eğitim dili olarak muhafaza edilmelidir.
Hep "yaşayıp göreceğiz" deniliyor...
"Ne olursa olsun bu ülke bölünmez" deniliyor.
Bir kere de yaşamadan görelim.
Bu ülke adım adım bölünmeye doğru gidiyor...
Aklımızı başımıza alıp, bu ülkede 1000 yıldır huzur içinde yaşamamızın en büyük etkeni olan Türkçemize sahip çıkalım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

