31 Ekim 2011 Pazartesi

Şehit Bingöl Belediye Başkanımız Hikmet Tekin'i rahmetle anıyoruz...


1950 yılında Bingöl'de doğan Hikmet Tekin Üniversite mezunudur. 1977 Belediye seçimlerinde, MHP'den Bingöl Belediye Başkan adayı olmuştur. MHP'nin Bingöl'de %33 oy oranı ile birinci parti olmasıyla birlikte Bingöl Belediye Başkanlığı'na seçilmiştir.

MHP'li Bingöl Belediye Başkanı Hikmet Tekin, olay günü bir ziyaretten otomobiliyle dönerken yaylım ateşine tutularak şehit edildi. Olayda, Hikmet Tekin'in annesi Hamdiye Tekin ve kardeşi İhsan Tekin de şehit oldular. Cenazesi Bingöl'de toprağa verildi. Ruhu şad olsun.

BİR ŞEHİDİN ÖYKÜSÜ

1976 senesinin sonbahar aylarıydı... İstanbul'a gelirken Cezayir Baysal isimli Bingöl'lü arkadaşım, Hikmet Tekin'e bir mektup yollamıştı. Bu vesile ile tanışmış ve köklü bir kardeşlik oluşturmuştuk. Bazen Beyazıt semtinde ki "küllük" isimli kafeterya'ya birlikte gider saatlerce sohbet ederdik.

1977 yılının başlarında, İstanbul'daki Atatürk Öğrenci Sitesi müdürü rahmetli Oktay Aras idari binada bir odayı bize tahsis etmişti. Yanımızda ki odada ise Hikmet Tekin kalıyor aynı zamanda yurdumuzun ikinci müdürlüğünü yapıyordu. Bizde yurtta spor faaliyetlerini yürütürdük. On bloktan oluşan AÖS ağır bir çatışma ortamının sinyallerini veriyordu. Onuncu blokta Polis , dokuzuncu blokta ise kızlar kalmakta idi. Bir, iki, üç ve sekizinci blok bizde diğer dört blok ise komünistlerde idi. Yurt kapısının girişinde ufak tefek çatışmalar oluyor fakat topyekün bir kavgaya dönüşmüyordu. Beyazıt bölgesine giden Sabah 8;15 otübüsü bizde, 8;30 ise karşı gurupta idi.


Nihayet o kutsal gün gelmiş "yurt ya bizim ya hiç kimsenin" sloganı her tarafı kaplamıştı. İki tarafta bu güne hazırlanmış ve kozların paylaşılacağı muhteşem an gelip çatmıştı. Üç gün üç gece devam eden ve ağır silahların kullanıldığı bu çatışmanın orta yerinde Hikmet Tekin ve başkan konumunda ki bir kaç kişiyi, açtığımız bir güvenlik koridorundan lojmanların olduğu arka tarafa geçirmek istediğimizde hepsi buna karşı çıkmıştı. Hikmet Tekin kavga gürültüyü sevmeyen ama inadına cesur ve yiğit bir ülkücüydü. Bize ;


-Siz burada ateş yağmuru altında iken ben nasıl bırakıp giderim, binlerce can verdiğimiz bu yüce vatan toprağına bir de Hikmet Tekin verseniz ne çıkar. 


-Aman abi ağzından yel alsın diye söze atıldı "Ringo Metin". Metin de Bingöllü idi ve o da birkaç ay sonra vurularak şehit olacaktı. 


Üçüncü günün sonunda karşı taraftan ateş kesilmişti, neden sonra dört bloğunda boşaltıldığı ve yurdun tamamında ülkücülerden başka kimse olmadığını farkettik. Kale artık bizimdi ve nazlı bayrağımız dalgalanmaya başladı.


Biz o dönemlerde hapishane ye düştük. Seçimlerde Hikmet Tekin Bingöl'den Belediye Başkan adayı idi ve biz sonuçları radyolardan merakla takip ediyorduk. Hikmet Tekin Bingöl Belediye Başkanı seçilmiş ama sevincimiz fazla uzun sürmemişti. Kalleş pusu onu 13.08.1979 günü yolda yakalıyor ve ailesi ile birlikte şehit ediliyordu...


Yusuf Ziya Arpacık...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Satışa geldik; Hedef UEFA Kupası...

Futbolun endüstrileşmesi sürecinde spor tarihimizde çok büyük manevi değerlere sahip olan güzide kulüplerimizden biri daha satıldı. 1921 Yılında kurulan Kasımpaşa Spor Kulübü geçtiğimiz günlerde Ciner gurubuna satıldı. Önümüzdeki günlerde yapılacak olağanüstü genel kurul ile bu satış gerçekleşecek ve takımın yeni sahipleri işbaşına geçecekler. Dünya genelinde bu tür satışlar son derece normal karşılanıyor ve taraftarları da oldukça mutlu ediyor. Ancak manevi değerlere daha çok önem veren ülkemiz insanı ise, yıllarca yağmur çamur demeden peşlerinde koştukları takımlarının kendilerinden başka bir sahibinin olmasını pek kabullenemezler. İşte ben de bu guruba dahil oluyorum. Her ne kadar Eskişehirspor sevdalısı da olsam doğup büyüdüğüm semt olan Kasımpaşa'nın spor kulübünün bir şahsa satılmış olması, bu takıma gönülden bağlı olan taraftarların dışında bir sahibinin olması kabul edilemez gerçeklerden biri oluyor bizim için. Üstelik bu takımın yeni sahibinin bir başka takım taraftarı olması daha da acı bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a yakınlığı ile bilinen Turgay Ciner'in BJK taraftarı olduğu da herkes tarafından biliniyor. Turgay Ciner ve ekibi satışın gerçekleşmesiyle birlikte verdikleri ilk beyanatlarında hedeflerinin çok büyük olduğunu söylediler. İlk hedef elbette süper lige çıkmak olacak. Daha sonraki hedeflerini ise, UEFA kupası olarak ortaya koyuyor Kasımpaşa'nın yeni sahipleri. Elbette bunlar kulağa hoş gelen, insanların gönlünü okşayan söylemler. Fakat Kasımpaşa taraftarı Turgay Ciner ve ekibine asıl hedefi, hatta en büyük hedeflerini en kısa zamanda verecektir. Bu nedef şudur: Turgay Ciner ve ekibi sportif başarıdan önce taraftarın bazı manevi değerlerini göz önünde bulundurmalı ve Kasımpaşa dışında herhangi bir kulübe olan kongre üyeliklerini ve gönüllerindeki sevgiyi silip atmalıdırlar. Yani öncelikle Kasımpaşalı olmalıdırlar. Bunu bşaramazlarsa hiçbir sportif başarı Kasımpaşa taraftarını yanlarına çekmeye yetmeyecektir. Turgay Ciner ve ekibi sportif başarılara yönelik hedefleriyle değil "Kasımpaşalılık"larıyla Kasımpaşa STadı'nın "şeref" tribününe oturmalıdırlar. Bunu başarabildikleri zaman taraftarın manevi değerlerine sahip çıkmış olacaklar ve camiada özlenen birlik ve beraberliği de sağlamış olacaklardır. İşte o zaman Kasımpaşamız'ın önü açılır ve her türlü sportif başarı kendiliğinden gelir.


Bu vesile ile, Kasımpaşa Spor Kulübü'nün yeni yönetimine başarılar diliyorum...

22 Ekim 2011 Cumartesi

Fakirsen vatan sağolsun, zenginsen canın sağolsun....

Ne oluyorsa fakire fukaraya oluyor. Elbette bu vatan topraklarında yaşıyorsak bunun bedelini de seve seve ödeyeceğiz. Fakat öyle anlar oluyor ki, insanın canına tak ediyor. Yaşadığım yıllar boyunca var olan bütün hükümetler döneminde gördüm ki, zengin daha zengin oluyor fakir ise daha fakir...

 Geçtiğimiz günlerde gazetelerde bir minik haber okumuştum. Mevcut Hükümet döneminde 4 bin civarında yeni zengin türemiş. Zengin derken banka hesapları milyon TL'yi aşanlardan bahsediyoruz elbette. Bir apartman dairesi alabilen zengin(!)lerden değil. Peki fakir fukara ne yapıyor bu arada? Aşevlerinden dağıtılan yemekleri almak için sokak köşelerinde bekliyorlar ellerinde sefer tasları ile. Ekmek torbaları doldurmak için bekleşiyor fukara kadınlar yollarda. Elektrikleri kesiliyor. Telefonları kesiliyor. Suları kesiliyor. Doğalgazı halen lüks olarak gören milyonlarca aile var aramızda. Hasta çocuğunun ilaç parasını toplayabilmek için Cuma namazlarında imamlara ricada bulunanlar var. Kış kapıya dayanmışken Fakfunfon'dan dağıtılacak kalitesiz kömürleri bekleyenler var. Okula giden çocuklarının ceplerine harçlık koymaktan aciz insanlarımız var halen. Bit pazarından ayakkabı, ceket, pantolon alıp giyenlerimiz var. Var Allahım var...

Fakirin bir de vatan borcu var. Son saldırıda şehit olan askerlerimizin yaşamlarını kısaca da olsa yazdı gazeteler. Hepsi fukara... Hele öyle bir tanesi vardı ki, yüreklerimizi sızlattı ailesinin durumu. Oğulları asker ocağında vatan için canını verirken onların kulübe tarzı evlerinde elektriklerini kesmişlerdi borçlarından dolayı. Bu askerimizin şehit olduğu bölgede ise kaçak elektrik kullanımı yüzde 70'lere varmış. Onlar da fukaralıktan kaçak kullanıyorlar her halde... Oğulları şehit olunca devletimiz sahip çıkmış aileye ve elektriklerini açmışlar hemen. Aman Tanrım ne büyük lütuf. Ne demeli şimdi o insanlar! "İyi ki evladımız vatan için canını verdi yoksa elektriksiz kalacak belki de borcunu ödeyemeyip hapislere düşecektik" mi demeliler acaba!?

Ey devleti yönetenler. Ey bu millet için en kutsal değer olan devletimizi yönetenler. Oğullarınıza gemicikler alırken, oğullarınızı kızlarınızı Amerika'larda okuturken, evlatlarınızı 18 yaşında devlet kurumlarında genel müdür yaparken, bu vatan için canını vermeye hazır olan, canını veren Mehmetçikleri de düşünseniz azıcık. En azından kaçak elektrik kullanımına engel olmadığınız kadar merhametli davranıp asker aileleri için elektrik, su, doğalgaz konularında biraz yardımcı olsanız. Bakın onlar gemicik falan peşinde değiller. Evlatları asker ocağında vatan için canını vermeyi beklerken en azından devletten aldığı bazı hizmetlerin altında ezilmesinler yeter...

Ne gariptir ki, bugüne kadar şu yeni türeyen zenginler gibi zenginlerin evlatları bu vatan için şehit olamıyorlar. Belki askerlik bile yapmıyorlar. Belki sebebini bile bilemeyeceğimiz bir çürük raporu alarak kayak merkezlerinde günlerini gün ediyorlar. Bir de bedelli askerlik konusu var tabii...

Dağa çıkıp, PKK'nın yalanlarına kanıp Mehmetçik ile savaşa kalkışanlarda hep gariban. Onların da anaları babaları köylerinde yokluk içinde yaşamaya çalışıyorlardır. Üç kuruş ekmek parası için kim bilir hangi ağaya ırgatlık ediyorlardır, Allah bilir. Fukaralıktan kanmışlar onlar da PKK'ya çıkmışlar dağlara. Onlara da aynı şeyleri söylüyorlar, özgürlük, hak, hukuk, cart curt...

Hasılı kelam, fakirsen ver canını vatan sağolsun, zenginsen ver paranı canın sağolsun....

20 Ekim 2011 Perşembe

Benim için ölme, benim için öldürme!!!

PKK kurbanı öğretmen Dilek Kerman
19 Ekim 2011 akşamı, yani 24 askerimizin şehit edildiği günün akşamı... TV ekranları yine tam bir curcuna yeri. Her kanalda birileri çıkıp martaval okuyor yine... Kumanda elimizde kanal kanal dolaşıyoruz. İlk olarak CNNTÜRK kanalında Ahmet Hakan'ın programına takıldık. MHP Iğdır milletvekili konuşuyor. Olağanüstü halin bölgede bir an önce ilan edilmesini savunuyor. Karşıt görüşte olanlar zamanında uygulanan olağanüstü hal uygulamasının yanlışlarından dem vuruyor. MHP'li vekil o yanlışları siz yapmayın, o yanlışlardan ders alın ve doğrusunu yapın diyor ama anlamak isteyen yok. OHAL'den herkes korkuyor. Peki ne olmuştu OHAL döneminde!? "0" şehit... AKP Hükümeti ile birlikte OHAL kaldırıldı ve kendisini feshetme aşamasına gelen PKK yeniden eylemlere başladı. Pkk'nin faiili meçhul cinayetleri yeniden başladı. Asker, polis, öğretmen, ebe, doktor, hemşire, kadın, bebek, köylü... Onlar için farketmiyordu. OHAL kalkmış ve yeniden kudurmuşlardı. AKP'nin onlar için yapmış olduğu bu önemli hizmet AKP iktidarı süresince büyük bir nimet olarak duruyor bebek katillerinin önünde... Ve bugün onlar OHAL'den korkuyorlar. Neden korkuyorlar acaba? Askerimizi, polisimizi, kadınımızı, bebeğimizi öldüremeyecekleri için mi!?...

Program konukları arasında genç bir bayan var. Yeni bir oluşum başlatmışlar. PKK'ya çağrı yaparak "Benim için ölme, öldürme" diyorlarmış. Aman efendim ne güzel diyorsunuz değil mi!? Bir gurup Kürt vatandaşımız kendileri için savaştıklarını söyleyen bebek katillerine "Benim için ölme, kadın öldürme, bebek öldürme, asker, polis öldürme kardeşim" diye sesleniyor. İlk etapta bizim de kulağımıza hoş geliyor. Bu genç kadına söz verildiği vakit gerçek niyetleri ortaya çıkıyor bunların. Söylediği birçok söz beni çok da ilgilendirmedi aslında. Çünkü hep aynı şeyler söyleniyor. Sevgi, barış, kardeşlik, cart curt... Bu genç kadın onca lakırdının içinde öyle bir söz etti ki, o an kan beynime sıçradı. Fakat her ne hikmetse ne orada bulunan konuklar ne de ekranları başında izleyen ulusumuz sanki benim duyduğum o sözleri duymamış gibiydiler. Ne dedi bu genç kadın? Aynen aktarıyorum: "Bugün ülkenin birçok yerinde Kürt halkı ırkçı bir saldırıya uğrama korkusu ile evine giderken..." Vay anasına arkadaş yahu... Biz hangi ülkede yaşıyoruz. Bu genç kadın neden bahsediyor. Hangi Kürt vatandaşımız bu korkuyu hissediyormuş bunu da çıkıp bir tek örnekle göstersene be kadın! İşte bunların gerçek niyetleri budur. Bu tür söylemlerle Türk-Kürt çatışmasını sağlamak, olayı sokağa dökmek ve bir iç savaş ortamı yaratmak. Bugün her Türk'ün canı kadar sevdiği bir Kürt vardır. Arkadaşıdır, dostudur, yavuklusudur, karısıdır, kocasıdır, akrabasıdır, komşusudur... Hiçbir Türk bir Kürt kardeşi için ırkçı düşüncelere kapılmamıştır, kapılmayacaktır. Yok sizin Kürt diye tanımladıklarınız sadece PKK'lılar ve onların sempatizanlarıysa o zaman haklısınız işte. Onlar evlerine rahat gitmesinler zaten... Bebek katilleri, kadın katilleri rahat uyumasınlar zaten...

Kumandamızı çalıştırıp başka bir kanala geçtiğimizde, güler misin ağlarmısın cinsinden bir görüntü çıkıyor karşımıza. TRT Haber... Halkımızın parasıyla iktidar borazanlığı yapan TRT haberleri sunuyor. Spiker üzgün bir yüz ifadesiyle veriyor haberi. "Hain saldırı bakanlar tarafından da üzüntü ile karşılandı..." ve görüntüler geliyor. Bir bakan bir yerde halka hitap ediyor. Güya gözyaşlarını tutamamış. Ve haykırmış "Sözün bittiği yerdeyiz!" Vay anasına arkadaş yahu! Daha bir ay önce oraya gelmemiş miydik!? Yine mi oraya geldik. Orayı bir türlü geçemeyecek miyiz?!. Söz bittiyse ne olacak onu bir gösterseniz. Sözden sonra ne geliyor onu bir anlasak. Bu konuşan bir bakan yanlış anlamayın. Sayın başbakanımız da bir kaç hafta önce aynı şeyi demişti. Sözün bittiği yerdeyiz... Şehit sayısı çift haneli rakamları geçince bu söz çıkıyor hemen ortaya. 3-5 olsa söz bitmez daha. Ama 10'u geçerse söz biter. Tamam ona da eyvallah ama söz bitince ne oluyor. Şehit kanıyla çalışan uçaklar havalanıyor sanırım. Birkaç sorti morti, cart curt... Sonra!... 1 Şehit, 2 Şehit, 3 Şehit.... az olursa kimsenin sesi çıkmaz. TV kanalları önemsiz haberler arasında verir geçer, ama sayı artarsa orda söz biter... Yalan söylüyorlar asıl orada söz başlıyor. Cümle alem TV kanallarına koşturup laf salatası konusundaki maharetlerini sergiliyorlar...

Kumanda işini yapıyor, kanal kanal geziyoruz. TV programcısı Okan Bayülgen kendi formatının tamamen dışında bir program yapıyor. TV8'in habercileri konuk edilmiş. Bir de güvenlik uzmanı var. İlk olarak güvenlik uzmanına söz veriliyor. Güvenlik uzmanı bugüne kadar hiç söylenmemiş bir şey söylüyor. "Öldürenlere öldürdükleri insanların hayat hikayeleri okutulsun. Gazeteler şehit edilen askerin, polisin, kadının, bebeğin hayat hikayesini günlerce yayınlasınlar." Gerçekten ilginç bir yaklaşım. Bunun sebebini de şöyle açıklıyor güvenlik uzmanı: "Her insanda bir vicdan vardır. Bu teröristlerde sonuç itibariyle o bölgede yaşamakta olan sıradan bir insan iken dağa çıkıp terörist olmuşlardır. Onların da bir vicdanları vardır. Öldürdükleri insanları bir nesne olarak değil bir insan olarak görmeli ve o öldürdükleri insanların ömürleri boyunca neler yaşadıklarını öğrenmeliler. Nasıl yetiştirildiklerini, ne zorluklarla o yaşa kadar getirildiklerini bilmeliler. Ve en azından vicdanlarında bir soru işareti oluşmalıdır." Uzmanın bu sıradışı önerisi bana son derece makul ve mantıklı geldi...

Diğer kanalları da dolaştık tek tek. Birkaç kez dolaştık. Sonuç hep aynı: Martaval....

19 Ekim 2011 Çarşamba

O Çocukları...

Evvelden de aynıydı bunlar... Yani BEBEK KATİLLERİ... O Çocukları... Yani KADIN KATİLLERİ... O Çocukları... Yiğitlik, mertlik bunların kitabında yazmaz... O Çocukların kitabında kalleşlik, kadın katilliği, bebek katilliği vardır. Savunmasız, biçare kim varsa ona güçleri yeter... Hamile kadınları da öldürür bunlar... Sonra da sevinirler... Birbirleri ile haberleşirken sevinç naraları atarlar, gülüp eğlenirler... Onlar için bu gayet doğaldır, çünkü onlar O Çocuklarıdır... 

Bunların bir de şarlatanları vardır. Sağda, solda, içerde, dışarda, her yerde var onlar. Milletin parasıyla varlığını sürdüren devletin kanallarına çıkıp, "Onlar da insan, onların da sorunları var, onları da anlamaya çalışalım" tarzında süslü laflar ederler. Biz onlar insan değil demedik zaten hiçbir zaman. Onlar da insan elbette ve insanların O Çocuklarıdır onlar... Farkında olun lütfen isim zikretmiyorum, onların hepsinin ortak adı O Çocuklarıdır... Yedikleri çanağa sıçan O Çocukları... Bebeklerin, Hamile kadınların katilleri olan çocuklar onlar... 

Kasımpaşalı'nın bir lafı vardır, "bir insanın O Çocuğu olması için anasına çamur atmaya gerek yok" o insanlar kendiliklerinden O Çocukları sınıfına girebiliyorlar. Kendi seçimleri yani... Bu sınıfa dahil olmanın din, ırk, mezhep ya da ideoloji ile de alakası yok. Sadece insan olması yeterli. Diyorlar ya hep "onlar da insan" işte bu yetiyor zaten... 

Yaşananları derin bir üzüntü içinde izliyoruz. Hastalıktan kurtulmaya çalıştığım şu saatlerde bu yazıyı yazarken kanalları dolaşıyorum. o şarlatanlar halen çıkıp, bu terör sorunu değildir, bu sorunu demokrasi ve hukuk çerçevesinde çözmek gerekiyor diyorlar. Eyvallah... Eyvallah... Eyvallah... 

Devlet yetkilileri çıkıyor, aynı terane... Demokrasi, hukuk, cart, curt... 

Muhalefet çıkıyor, iktidar çıkıyor, asker çıkıyor, memur çıkıyor... Demokrasi, hukuk, cart curt... 

Anladık ulan anladık... 8 senedir aynı şarkıyı söylüyorsunuz... ileri demokrasi diyorsunuz... demokrasi ilerledikçe faili meçhul asker cinayetleri, faili meçhul polis cinayetleri, faili meçhul köylü cinayetleri, faili meçhul, bebek cinayetleri, faili meçhul kadın cinayetleri, faili meçhul hamile kadın cinayetleri sürüyor. Bitmiyor... Analar ağlıyor, yürekler yanıyor... Ciğerimiz dağlanıyor kızgın demirlerle, siz halen cart curt diyorsunuz... Kim çözecek bu sorunu onu da bir söylesenize... 

Demokrasi yok mu bu memlekette... Yoksa kim getirecek bu demokrasiyi... ABD'mi getirecek Irak'a getirdiği gibi... Hukuk yok mu bu devlette.... Meclis yok mu bu devlette... Milletvekilleri, hukuk insanları, bilim insanları, ekonomi insanları, terör uzmanları, vs vs vs... Siz çözmeyecekseniz kim çözecek bu sorunu... Ekranlara çıkıp konuştuğunuz kadar kolay ise, hadi çözüverin iki dakikada  şu faili meçhul cinayetler bitiversin... 

Sizin çözüm çözüm dediğiniz, demokrasi, hukuk laflarıyla süsleyip, saklamaya çalıştığınız çözüm bu vatanın topraklarından bir karışının bile koparılması ise eğer, o zaman Kurtuluş Savaşı'nı anımsatırım size... Bakın o zamanlar Mehmet Akif ne demişti leş kargalarına:
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

7 Ekim 2011 Cuma

12 Eylül Şehidi Mustafa Pehlivanoğlu'nu Rahmetle Anıyoruz...

Mustafa PEHLİVANOĞLU ( 7 Ekim 1980 )

Ankara'nın Balgat semtinde oturuyor olup 22 yaşındaydı. Ülkücülük suçundan cezaevine girmiş ve idam cezasına mahkum edilmişti. Mamak Askeri Cezaevi'nde yatarken bir fırsatını bularak kaçmayı başardıysa da kısa bir müddet sonra tekrar yakalandı. 12 Eylül cuntası tarafından, idam edilmesi için verilen emir, 7 Ekim 1980 tarihinde Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde yerine getirildi ve sabahın erken saatlerinde asılmak suretiyle şehit edildi. Cenazesi, Ankara Karşıyaka Mezarlığı'na defnedildi.


    MEKTUBU

    Sevgili anneciğim ve babacığım, sizler beni bu yaşa kadar büyüttünüz ve yetiştirdiniz. Benim sizlere karşı islemiş olduğum hataları ve suçlarımı affedin. Hakkınızı helal edin. Ben sizlerin bir evladınız olarak, bugüne kadar Cenab-ı Hakkın ve Onun Resulünün, Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım. Alın yazımız böyle yazılmış. Kader ne ise onu çekeceğiz. Ben de kardeşim Haydar gibi bir an önce Allah'ın huzuruna çıkacağım. Eğer benim günahım varsa Cenab-ı Allah'ın huzurunda çekmeye hazırım. Yok, bir yanlışlık sonucu ölümüme karar verenler, idam edenler Allah'tan bulsunlar. Sunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa'lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah'a inananlarındır.

    Bunun için hiç üzülmeyin. Cenazemin arkasından ağlamayın, günahtır. Sizden ricam ağlamayın. Anne, sizlerle helalleşmek isterdim, fakat olmadı. Hakkım varsa, hepinize helal olsun, siz de helal edin.

    Son olarak, abime, yengeme, yiyenime, bacıma selam eder, haklarını helal etmelerini dilerim. Nişanlıma da selam eder, Cenab-ı Allah'ın mutlu bir yuva kurması için ona yardımcı olmasını dilerim. 


    Oğlunuz Mustafa

    7 Ekim 1980

    4 Ekim 2011 Salı

    Halil Ünal gidene kadar...

    Şeref, Haysiyet, Onur, İsyan, Sevda, Fedakarlık, Çile...

    Bu kelimeler biz Eskişehirspor sevdalıları için vazgeçilmez mefhumlardır. Şerefimizle üçüncü liglerde deplasmanlara gitmeye razıyız. Takımımız nerede olursa olsun, onurumuzu baş üstünde tutar ve Kara & Kızıl sevdamız için her türlü fedakarlığı yapar, her türlü çileye boyun eğeriz. Yeter ki, Yüksek Eskişehirsporluluk Bilinci ile yüreklerimizde yaşattığımız şeref ve onurumuz ayaklar altına alınmasın.

    Bugüne kadar Halil Ünal denen zat-ı muhterem'e her şeye rağmen sahip çıktım. Destek olmaya çalıştım kendimce. Takımın yakaladığı sportif başarılar hürmetine sessiz kaldım. Fakat bu zatın yapmış olduğu ve basına yansıyan son rezillik sabrımızı taşırmıştır. Artık defol git demenin, Eskişehirspor'un şerefli başkanlık makamını kendi rezilliklerine alet etme demenin zamanı gelmiştir.

    O makam futbolda Anadolu Devrim hareketini başlatan şeref abidesi merhum Dr. M. Aziz Bolel tarafından şereflendirilmiş, Eskişehirspor sevdalılarının yüreklerinde bugüne kadar yaşattıkları sevdaları ile taçlandırılmış kutsal bir makamdır. Pavyon köşelerinde kadın şarkıcılara fındık fıstık atarak sarkıntılık eden bir adamın o makamı kirletmesine asla ve asla izin verilmemelidir. Eskişehirspor sevdalıları bu rezilliğin hesabını mutlaka sormalıdır.

    O makam yakalandığı anamsız hastalığın pençesinde ölümle boğuşurken bile Eskişehirspor'u düşünen merhum Necdet Yıldırım ağabeyimizin makamıdır. O makam Siyah & Kırmızı renklerin başarısı için ter dökerken idman sahasında can veren futbol şehidimiz sevgili Sinan Alağaç'ın makamıdır. O makam Anadolu Futbol Devrimi'nin en büyük mimarlarından olan merhum Abdullah Gegiç ve Abdullah Matay'ın makamıdır. O makam Anadolu Futbol Devrimi'nin neferleri olan şerefli Eskişehirzspor formasını yıllarca sırtlarında onurlarıyla taşıyan, İsmail Arcaların, Fethi Heperlerin, Ender Koncaların, Vahapların, Abdurrahmanların, Doğanların, Müminlerin, Ayhan Aşutların, Koko Burhanların vs vs makamıdır... O kutsal makamı böylesine çirkefçe davranışlarla kirleten Halil Ünal defol git artık...


    O makam kilometrelerce yol gidip aç susuz, Kara & Kızıl sevdasını destekleyen, ceketini satan, evinin kiremitlerini satan, ailesinden vazgeçen, sevdiklerinden vazgeçen, manitasını terkeden, hasılı kelam dünya bir yana ESES bir yana diyerek o şerefli formanın peşinde koşan Kara&Kızıl sevdalıların makamıdır... O kutsal makamı böylesine basit ve adice davranışlarla kirleten Halil Ünal orada ne yüzle oturacaksın. Aziz Bolel başkanımızın kemiklerini sızlattığınız yeter, bırak git artık Allah aşkına!!!!


    Bu noktada taraftar olarak yapılması gereken birçok şey vardır. Benim acizane teklifim Halil Ünal gidene kadar maçlara girilmemesi yönünde olacaktır. Bu yüzden bu takım küme düşerse düşsün. Şerefimiz yerlerde sürünmesin o yeter bize!