Kasımpaşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kasımpaşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2020 Perşembe

Bu börek ille de Tarihi Kasımpaşa Börekçisi'nde yenilmeli...

Börek...
Kimisi sade börek der, kimisi küt böreği der, kimisi de şekerli börek der...
Ben çocukluğumdan beri hep Kürt Böreği olarak bildim ve öyle dedim. Yine öyle demeye devam ediyorum...
Aslında adı çok önemli değil.
Tadı, lezzeti önemli.
Öyle çokça ahım şahım bir malzemesi yok.
Hamur, yağ ve pudra şekeri.
Tabii yanında da demli çayı olmazsa olmaz...
Bu börek İstanbul'un hemen hemen her bölgesinde yapılır satılır.
Her semtte, her mahallede mutlaka surette bir kaç börekçi dükkanı vardır. Hem de isimlerinin başında mutlaka ''Ünlü'', ''Namlı'' ya da ''Meşhur'' ibaresi de vardır.
Fakat hiçbirinin lezzeti İstanbul'un en eskilerinden biri olan Tarihi Kasımpaşa Börekçisi'nin böreği gibi lezzetli olamaz. O kadar mı iddialıyım? Evet o kadar iddialıyım. 
*** 
1947 yılında ''Börekçi Kamil'' olarak nam salan Kamil Ağırgün tarafından kurulan Tarihi Kasımpaşa Börekçisi'nde lezzet bunca yıldır hiç değişmedi. Merhum Kamil Ağırgün'den bu lezzet nöbetini devralan Zafer ve Bülent Ağırgün kardeşler yıllarca bu lezzetin hakkını verdiler ve bu aralar onlar da nöbeti evlatlarına devretme hazırlığı içindeler... Yani anlayacağınız nesiller boyu devam eden bir lezzet var Kasımpaşa'da. 
***
Sadece Kasımpaşa'da yaşayanların değil, Kasımpaşa'yı yaşayan her İstanbullu'nun mutlaka uğraması gereken bir lezzet durağıdır Tarihi Kasımpaşa Börekçisi. Sabahın erken saatlerinde ilk olarak geceyi uykusuz geçirenler ve sabah namazından çıkanlar gelir. O saat itibariyle başlayan kuyruk öğle saatlerine kadar devam eder. İstanbul'un en tarihi sokaklarından biri olan Kasımpaşa Cami Sokak'ta bulunan küçük ve şirin dükkanın önündeki masalar gün ağarmadan dolmaya başlar ve öğle saatlerine kadar yer bulmakta zorlanırsınız. Gerek kapıdaki kuyrukta gerekse masalarda herkes eş dost akraba gibidir. Gönülden selamlar verilir. Selamla başlayan sohbetler, afiyet olsunlarla tamamlanır. Hiç tanımasanız bile masanızı paylaşanları o an sanki kırkı yıllık dost gibi olursunuz.
***
Kasımpaşa insanının yüreğindeki samimiyettir belki de bu börekleri böylesine lezzetli kılan. Spordan siyasete... Hava durumundan trafik karmaşasına kadar her türlü mevzu o masalarda konuşulur ve çözülür. Ağırgün ailesi öyle bir mekan haline getirmiş ki bu küçük börekçi dükkanını sanki dev bir aile sofrası. Ve geçen yıllarla birlikte bu aile sofrasına oturabilmek hepimiz için bir ayrıcalık olmuş. Ben yolum uzak olduğu için haftada 1-2 defa gidebiliyorum. Bazıları hafta da 1 mutlaka gelir yaşadığı semt ne kadar uzakta da olsa mutlaka gelir. Bir de Kasımpaşa ve yakın semtlerde yaşayıp her gün bu lezzet durağında bulunma ayrıcalığına sahip olanlar var. İmreniyoruz onlara.
***
Evet, İstanbul'un onca namlı, şöhretli, ünlü ve de meşhur börekçilerinde bulamayacağınız bu lezzetin en önemli özelliği de İstanbul'un en ucuzu olması. Evet yanlış duymadınız bu güzel lezzet durağında hem börekler hem de o nefis demli çaylar İstanbul'un en ucuzu. Bunda da çok iddialıyım dostlar. Mutlaka gelin. Gelin ve bu eşsiz lezzeti bu büyük aile sofrasında tadın...

11 Ekim 2017 Çarşamba

ŞERMİN!...

Bazı hayatlar roman gibidir.
Yazılmış romanlar vardır.
Bir de yaşanmış romanlar vardır.
Yazılamayan romanlar.
Roman tadında hayatlar.
İşte biz bu hayatlardan bir çoğunu yaşadık.
Kimsenin okumadığı ve okuyamayacağı roman tadında hayatlara ortak olduk.
Bu hayatlardan biri de benim kız kardeşim, sevgili dayıcığım ilk evladı Şermin'in hayatıdır.
Çok kısa da olsa bugün onu yazmak ve sizlerle paylaşmak istedim.
***
Kasımpaşa, İstanbul'un en eski semtlerinden birisi.
Yitik sevdaların, kardeşçe dostlukların ve kaybolan yılların mezarlığı gibidir Kasımpaşa.
Camii Kebir mahallesinin incir yaprağı  kokulu sokaklarından biri olan Hoca Ahmet sokağında oturuyoruz.
Akrabalık bağları oldukça ileri seviyede.
Köyden İstanbul'a gelen amcalarımın ve halalarımın çocukları bir de biz 4 kardeş aynı evdeyiz.
Zaman zaman ev nüfusu 15'lere kadar çıkabiliyor.
Bir de teyzelerim var.
Merhum anneannem...
Dada doğrusu Şerife ebem.
Ve Şermin...
***
Dayım, İstanbul'da yaşama sarılmaya çalışan ancak türlü zorluklar ve talihsizlikler yaşayan bir Anadolu insanı.
Ekmeğin aslanın ağzında olduğu dönemler 70'li yıllar.
Bu zorluklar neticesinde ilk eşinden boşandı dayım.
Henüz küçük bir bebe olan Şermin dayımla kaldı.
Küçücük bir bebe.
Annem hangi birimizle uğraşacak.
Teyzelerim bekar, bizde kalıyorlar.
Tek çare Şerife ebem köyden kalktı geldi.
Çatma Mescid mahallesinde bir tahta binada küçücük bir oda ve binanın merdiven altındaki bir tuvaletten oluşan bir ev tutuldu.
Şermin ve Şerife ebem bu evde kalıyorlar.
***
Çocukluğu bu evde geçti Şermin'in.
Annesiz geçen yıllar.
Her akşam baba yolu gözlemeyi bile bilmeyen bir çocukluk.
Derken, Şerife ebem hastalandı.
Yaşı henüz 60'a bile varmadan bu ağır hayat şartlarına dayanamadı garibim.
O da bırakıp gitti Şermin'i...
Belki bizler vardık, halaları vardı belki ama ona analık eden Şerife ebemin yerini kimse dolduramadı.
Biz gülüp oynarken Şermin'in iç dünyasında neler yaşadığını hiç birimiz bilemedik.
Dayım, işlerini düzeltti.
Yeniden evlendi.
Hepimiz Şermin'i düşünüyorduk.
Dayımın yeni karısı bir başka kadının çocuğu olan Şermin'e analık edebilecek miydi?
***

Zeliha yengemiz.
Dayımın ikinci karısı.
Sen ne güzel yürekli bir kadınmışsın.
Annesiz geçen çocukluğuna sahip çıktın Şermin'in.
Zerre eksik etmedin kendi evlatlarına verdiğin sevgini Şermin'in üzerinden.
Sardın, sarmaladın.
O cennet kokan bağrındaki sıcaklığı Şerminimizden esirgemedin yıllar boyu.
Evet, Şermin belki de ilk kez ana sıcaklığını buluyordu Zeliha yengemizin kucağında.
Ve onca yıl sonra Şermin de "Anne" diyebiliyordu...
Siz bilir misiniz, yıllarca "Anne" diyememenin acısını?
Ve yıllar sonra "Anne" diyebilmenin mutluluğunu!?
***
Aradan yıllar geçti.
Dayım bir evlilik daha yaptı.
Seher yengemiz de sahiplendi Şermin'i.
Kendi evlatlarından ayırt etmedi.
Çile dolu bir çocukluk ve gençlik döneminden sonra evlendi Şermin.
Şimdi Antalya'da mutlu bir anne oldu Şermin.
Bana sorsanız annelerin en güzeli derim.
Benim çileli kız kardaşım.
Öylesine güzel bir yuva kurdu ki, herkes onlara imrenir oldu.
Allah iki evlat verdi.
Oğlu Onur'u mühendis yaptı Şermin.
Kızı Şeyda bu sene üniversiteye başladı.
Eşi Hüseyin ile mutlu bir aile tablosunda yerlerini aldılar.
***
Çileli bir hayatın sonunda onurlu bir hayat kuran,

Eşine ve sevgili evlatlarına mutluluk abidesi bir aile kuran benim güzel yürekli kız kardeşim...
Şermin...
Yıllarca hep uzaklarda da olsa, yüreğimin en güzel sızısı olan Şerminim...
Biliyor musun?
Sen bana hiç uzak olmadın!
İyi ki varsın, iyi ki Rabbim seni bizlere lütfetmiş...

3 Ekim 2014 Cuma

Hacıhüsrevli Ender Konca (2) "Ender Spor"

Hangi seneydi tam olarak anımsayamadım...
80'lı yılların sonu, 90'lı yılların başı...
Mahalle takımlarının revaçta olduğu bir dönem...
Hemen hemen her mahallede bir takım vardır...
Hatta bazılarında 2 -3 takım...
Kasımpaşa'da mahalle takımlarının maç yaptıkları sahalar vardı.
Dolapdere, Bayramyeri, Kulaksız ve Fetih sahaları...
Amatör küme takımlarının yanısıra bir de gayri federe olarak sınıflandırılan, bizimse "Mahalle Takımı" dediğimiz ve tamamen oyuncuların katkılarıyla kurulan takımlar...
***
Çoğu zaman bir takım içinde çıkan anlaşmazlıklardan dolayı yeni bir takım çıkardı.
Bu ikinci takımların adının başında "Öz" ibaresi olurdu.
Hani demeleri odur ki; hakiki olan biziz diğer takım çakma"
Mesela bir Öz Bayramyeri vardı.
O günlerde Beyoğlu ilçesinde en güçlü takım Öz Bayramyeri idi.
Bu takımı yenmek mümkün değildi.
Bayramyeri sahasını da onlar sahiplenmişti.
Onların sahasıydı.
Diğer takımlar maç oynadığında onlar kira bedeli alırlardı.
***
Kasımpaşa'nın en iyi oyuncularını onlar alırdı hemen.
Tam bir kolej takımı havası vardı.
Biz de yaşadık bu ihtilaf durumunu.
Köyümüz "Bademli" adına kurulmuş bir takım vardı.
Ancak biz genç gurup olarak bir şekilde ters düşmüştük.
Sanırım eski oyuncuların artık takımdan ayrılması ve genç oyuncuların oynatılmasını istiyorduk.
Öyle şimdiki halı saha takımları gibi değildik.
Başkanı, yöneticisi ve teknik direktörü olan takımlardık...
***
Neyse lafı fazla uzatmadan mevzuya inceden bir giriş yapalım.
Yaşımın henüz çok genç olmasına rağmen bir takım kurup hem teknik direktör hem de başkan olmayı kafaya koymuştum.
Takımın renkleri konusunda tek tercihim Siyah - Kırmızı idi.
Sirkeci'de forma yapan spor mağazaları vardı.
Bir kaç kez oradaki mağazalara gidip forma örneklerine baktım.
Bir taraftan da takımda oynayacak oyuncuların transfer görüşmeleri vardı.
Transfer dedimse para pul yok ortada.
Tamamen gönül meselesi...
İyi bir takım oluşturmak üzereyim.
Fakat takımdakilerin çoğu GS ve FB taraftarı.
Bunların Eskişehirspor'un renkleri olan Siyah - Kırmızı renklere itiraz edecekleri kesin görünüyordu.
***
Takımın adının başına da "Öz" koymak istemiyordum.
Herkes gibi olmamak adına yeni bir ad bulmalıydım.
Renklerinin Siyah - Kırmızı olması öncelikli amacımdı ancak GS ve FB taraftarı olan arkadaşlarımın da gönlünü almak istiyordum.
Tam bir çıkmazdaydım doğrusu...
İkilemde kalmıştım.
Derken parlak bir fikir geldi aklıma...
Gassaray ve Fenerlileri "Arkadaşlar GS'nin Kırmızısı FB'nin de Lacivertini alarak takımın renklerini Lacivert Kırmızı yapalım" diyerek kandırmayı planladım ve başardım.
İsmin de en azından kısaltması ESES'in ES'i olsun diye düşünüyordum fakat bir türlü bu kısaltmayı sağlayacak ismi bulamıyordum.
***
Türlü isimler geçti aklımdam.
Fakat bir türlü ES kısaltmasını elde edemiyordum...
Birden aklıma Ender Konca geldi.
Ender Spor yaparsam, hem Eskişehirspor'un efsane futbolcusunun adını kullanmış olacaktım hem de ES kısaltması hayalim gerçek olacaktı.
Arkadaşlara bu önerimi ilettim.
Herkes makul karşıladı.
Ancak bir arkadaşım ayrıldığımız Bademli takımının da adını kullanalım deyince Takımın adı Bademli Ender Spor olarak ortaya çıktı.
Renklerimiz de Lacivert - Kırmızı olmuştu...
***
O günlerde Ender Konca'nın Hacı Hüsrevli olduğunu bile bilmiyordum.
Tek bildiğim Eskişehirspor'un yıldızı ve İstanbul takımları dışında Avrupa'ya transfer olan ilk Türk futbolcusu olduğuydu.
Ve tabii kendisinin hayranı olduğum...
İsmail Arca bir Ender Konca iki...
Belki de bu takım ülkemizde bir futbolcunun adına kurulmuş ilk futbol takımıydı, bilemiyorum...

NOT: Bu takımla ilgili bulabildiğim tek fotoğrafı da paylaşıyorum. İlerleyen yıllarda bir de genç takım oluşturmuştuk ve Bayramyeri sahasında bir maça hazırlanırlarken biz de A takım kalecimiz Ali ile böyle poz vermişiz...

23 Eylül 2014 Salı

40 Yıllık Dostluklar...

Dile kolay...
Tam Kırk yıl...
Okullarımızın eğitim ve öğretime açıldığı bu Eylül alında 40 yılı doldurmuş olduk bizler de...
Biz, Melek Çırtlık öğretmenin çocukları...
Bakkal Nuri'nin "eşşek herifleri"...
Biz, annemin "anarşitleri"...
Ahmet Kaplan müdürümüzün "uzun oğlan" ile "sarı oğlan"ı...
Biz Kasımpaşa'nın büyümeyen çocukları...
***
Çocuktuk henüz tanıştığımızda.
Annelerimiz okula yazdırırken konu komşuya "büyüdü artık koca adam oldu" dese de biz çocuktuk...
Halen çocuğuz.
Büyüyemedik bir türlü.
Annemi aradım dün.
- Anne dün çocukluk arkadaşlarımla buluşup, kabir ziyareti yaptık
Dediğim de;
Telefonun diğer ucundan;
- Oğlum Hakan'ın burnu halen akıyor mu? hiç duraksamadan.
Akmıyordu artık Hakan Kızılbey'in burnu, sinüzit olmuştu...
Hakan;
- Keşke yine aksa da sümüklerim, Ayşe teyze "Oğlum Hakan git şu burnunu temizle de gel" dese...
Diyor şimdilerde...
***
Murat Şişman en uzun süredir göremediğim arkadaşımdı.
Hani derler ya, gönül görmediğine katlanır diye, bende de bu hal vardı. Rahmetli babasının kabrine gidene kadar bir türlü anımsayamamıştım Ergün amcanın şeklini şemalini...
Mezar'ın başına geçip Fatiha okumak için ellerimizi açtığımızda gözümün önüne dikiliverdi adeta.
Gözlüklü, kısa boylu, hafif etine dolgun tonton bir amcamızdı. Mekanı cennet olsun. Gülümsediği vakit yüzünde güller açardı...
Kasımpaşa'da Cami-i Kebir Mahallesi'nde Hoca Ahmet sokakta otururlardı.
İki ya da üç katlı eski bir betonarme binaydı.
Şimdi yerinde daha çok katlı tipsiz bir bina var.
Betonarme olmasına rağmen tıpkı ahşap evler gibi pek sevimliydi halbuki Murat Şişmanların evi...
***
Sonra Mehmet Ali Keleş'in babası Necati amcanın kabrine vardık.
Sanırım aramızdan en erken ayrılan "babamız" Necati amca idi.
Necati amca, bugün Ülker'in karşısındaki BİM mağazasının bulunduğu yerde demircilik yapardı.
Her evin ihtiyacı bir adamdı o.
Karyola, divan ve soba boruları yapardı.
O zamanlar öyle lüks yataklar, kanepeler, çekyatlar yok.
Her evde en az 4-5 tane divan vardır.
Divanlar Necati amcanın imalatı.
Soba boruları ve tabii çingene sobaları...
Hepsi rahmetli Necati Keleş amcamızın el emeği göz nuru idi...
***
Necati amcanın kabrinden ayrılıp, anneannemin kabrine gitmek için yola çıktık.
Yolumuzun üzerinde ülkemize uluslararası müsabakalarda önemli başarılar kazandıran Kasımpaşalı güreşçimiz Tevfik Aydeniz ağabeyimizin de ruhuna birer Fatiha okumayı ihmal etmedik.
Anneannem Şerife Tekin vefat ettiğinde ben henüz 5. sınıfa gidiyordum.
Hayatı çile çekmekle geçmiş, 4 kız 1 erkek evladı tek başına büyütmüş büyük bir insandı.
Kendi evlatlarını yetiştirip büyüttüğü yetmiyormuş gibi bir de torunu için doğup büyüdüğü toprakları bırakıp İstanbul'a göçmüştü. Torununu da büyüttü. Genç denilebilecek bir yaşta, 53-54 yaşında vefat etti.
O günü hiç unutamam.
Beni okul var diye cenazeye götürmemişlerdi.
Okulda hastalanıp ateşlenmiştim üzüntümden.
Her ne kadar "büyüdü kocaman adam oldu" deseler de biz henüz çocuktuk.
***
Yıllar sonra bir araya gelişimizde gerçekleştirdiğimiz kabir ziyaretimizde son durağımız hepimizin üzerinde çok fazla emeği ve hakkı olan "Nuri Amcamız"a gittik.
Selam verdik...

"Bak Nuri bakkal, eşşek heriflerin yıllar sonra bir araya gelip sana geldiler" dedik...
Cevap veremedi tabii...
Çocukluk yıllarımızın en uğrak sığınağıydı Nuri babamızın bakkal dükkanı...
Evvelce Büyük Camii'nin arkasındaydı dükkanı...
kırık dökük bir yer.
Ama bize saray gibiydi.
Sığınağımızdı orası...
Aç kalsak, yalnız kalsak ordaydık...
Orda buluşurduk.
Orda dertleşirdik...
Bazen arkadaşımız Murat'a yardıma giderdik...
Sonra o dükkanlar yıkılınca Kızılay Meydanı'na geçti...
Yıkılan Tanzim Satış binasının yerine yapılan dükkanlarda yıllarca sığınağımız oldu Nuri Bakkal...
Ve vakti saati gelince o da yaradana kavuştu.
***
Biz...
Biz bu adamların büyümeyen çocuklarıyız.
40 yıl önce başlayan kader birliğimizi bugün de sürdürmeyi başarabilen, yürekleri sevgi dolu adamlarız...
Kimimiz zengin, kimimiz fakir...
Kimimiz sağcı, kimimiz solcu olduk...
Kimimiz medreselerde büyüdük, kimimiz rakı sofralarında vakit geçirdik...
Ama hiç büyümedik...
Hep Melek öğretmenin çocukları olarak kaldık...
Birbirimizi hep çocukça sevdik...
Özledik ve kavuştuk...
Darısı sizlerin başına...

31 Ağustos 2014 Pazar

Kızılay Meydanı'na gömülen ''Sosyal Devlet''

Kasımpaşa'da bir ikindi vakti...
Bir tür çay bahçesine dönüştürülen Kızılay Meydanı'nındayım...
Meydan cıvıl cıvıl.
Genç, yaşlı,
Bay, bayan,
Çoluk çocuk doldurmuşlar meydanı...
Anlayacağınız Kızılay Meydanı'nda herkese yer var...
Güvercinler bile yerli yerinde.
Tıpkı çocukluğumda olduğu gibi.
Onlar da çeşme etrafında rızıklarını tüketmeye devam ediyorlar.
***
Meydanı çevreleyen kafelerden Kantin Kafe'nin en ön masasına oturdum.
Bir taraftan cıgaramı tüttürürken bir yandan da genç garson arkadaşın getirdiği tavşan kanı çayımı da yudumluyor ve meydanı izliyorum.
Bu meydanda unutulmaz anılarım var.
Örneğin ilk polis copunu bu meydanda yemiştim...
Öyle eylemden dolayı falan değil.
Değil siyasallaşmamış yaşlardaydım.
Ben diyeyim 11 siz deyin 12...
Henüz ilkokul yıllarımızdayız.
Bu yaşta bir çocuk polisten neden dayak yiyebilir ki!?
1 Paket margarin yağı için.
Evet yanlış okumadınız.
1 Pake margarin yağı alabilmek için çocuk yaşta polis copunun tadına bakmıştım.
***
Yokluk ve anarşi yıllarıydı.
Her şey karaborsa...
Dükkanların önlerinde kuyrukların uzayıp gittiği hatta ve hatta ''kuyruk sırası'' ticaretinin bile yapıldığı yıllar...
O dönemlerde Kızılay Meydanı'nda devasa bir Tanzim Satış mağazası vardı.
Devlete ait bir ucuzluk mağazası.
O zamanlar market kavramını henüz bilmiyorduk.
Sadece Tanzim Satış'ı bilirdik.
Hemen hemen her ilçede 1 tane vardı sanırım.
Buralarda ürünler bakkallardan daha ucuza satılır, ancak alış veriş yapmak biraz zahmetli olurdu.
Kuyruğa girmeniz gerekirdi.
1977 yılında merhum Bülen Ecevit hükümeti döneminde İzmir'de başlatılan bu uygulama sosyal devlet anlayışı içinde zamanla bütün ülkeye yayılmıştı.
Amaç hem enflasyonla mücadele, hem de temel gıda maddelerinin gariban halka daha ucuza ulaştırılmasıydı.
***
12 Eylül cunta yönetimi ve arkasından gelen Turgut Özal hükümeti ile birlikte bu Tanzim Satış mağazaları kapatıldı.
Uygulama farklı bir şekle büründü.
O dönemlerde insanlar bu mağazalardan alış veriş etmek için fakir olduklarını devlete tescil ettirmek gibi onur kırıcı bir zorunluluk içinde değillerdi.
Özal hükümeti ile birlikte insanımızın fakirliğinin devlet tarafından tescil edildiği günlere geldik.
O an anladım ki;
Bir insan için fakirliğini tescil ettirmenin acısı, margarin yağı almak için yediğim polis copunun acısından çok daha ağır...
Günümüzde artık insanlarımızın fakir olup olmadığı özel ekipler tarafından araştırılıyor ve uygun görülürse bir ''Fakir Belgesi'' veriliyor...
Peki ''Ben fakirim'' diyemem onurlu insanlar ne olacak?
***
Mevzu derin.
Genç garson arkadaştan bir çay daha istiyorum.
Önümdeki kül tablası nerdeyse dolmuş.
Cıgaramdan çektiğim her nefes bir sancı alıyor sanki yüreğimden.
Bir zamanlar, ''sağ elin verdiğini sol el görmemeli'' zihniyetinde olan milletimiz bugün fakirlik testine tabi tutuluyor.
Ve dünyaya sosyal devlet anlayışının en güzel örneklerini sergileyen Osmanlı İmparatorluğu'nun varisleri olarak bugün bizim devletimiz insanları resmen fakir olarak tescil etmek gibi onur kırıcı bir uygulamaya imza atıyor.
Biz nasıl bu hale geldik.
Ne millet devletine güveniyor, ne de devlet milletine...
Halbuki;
Fatih Sultan Mehmed Han şu Kasımpaşa kıyılarına karadan gemiler yürütecek gücü milletine olan güvenden almamış mıydı?
***
Evet, benim ilk polis copunu yediğim Tanzim Satış artık yok.
Şimdi 'sosyal market' var.
Milletimizin fakirliğini tescil ettirmeden onurunu zedelemeden ihtiyacını giderebildiği Tanzim Satış mağazalarının kapatılmasıyla birlikte sosyal devlet anlayışı da kapanmıştı Kızılay Meydanı'nda.
Artık onun yerine tescilli fakirlerin ihtiyaçlarını karşıladıkları 'sosyal' market var Kızılay Meydanı'nda...

23 Mayıs 2014 Cuma

Kasımpaşa'dan Soma'ya bir yudum sevgi...

Yüzlerce şehidimiz vardı.
Canımız yanmıştı...
Sofralara oturduğumuz da lokmalar boğazımıza düğümleniyordu...
Kimimiz izlediğimiz görüntüler karşısında içimize akıttık gözyaşlarımızı,

Kimimiz yetimleri, öksüzleri düşünüp göz pınarlarımızın mahkumlarını azad ettik....
Ağladık...
Üzüldük...
Üçüncü günü geride bıraktığımız vakit hepsini unuttuk...
Kimimiz hükümeti suçlamaya, kimimiz de hükümeti savunmaya başladık...
Yetimleri,

Öksüzleri,
Dulları,
Ağlayan anaları,
Bacıları,

Babaları,
Evlatları
Bütün yüreği yananları bir kenara bırakıp, siyasi söylemlere daldık...
***
Onlar...

Onlar Arma Altı Tayfa gurubu...
Kasımpaşa'nın trübün gurubu..
ARMAları yüreklerinden gaspedilen ve 2 yıldır tribünlere girmeyen Arma Altı Tayfa...
Onlar bizim gibi değillerdi...
Onların tek düşünceleri boynu bükük kalan yetimlerdi...
Ağabeyini,

Amcasını,
Dayısını,
Babasını,
Ya da bir komşusunu madene gömen çocuklardı onların tek düşüncesi...
Her ölüm üzer onları...
Mazluma kimlik sormayan tek millettir çocuk milleti...
Soma'daki faciada yaşanan her ölüm onların yüreklerinde derin yaralar açmıştı...
Arma Altı Tayfa gurubunun lideri sevgili kardeşim Selim Güvey ve arkadaşları böylesi bir durumda sadece o çocukları düşünüyorlardı.
***
Karar verdiler...
O çocukların yüzlerinde bir anlık bir tebessüm çiçeği açsın diye harekete geçtiler...
"Nasıl yaparız, nasıl ederiz, nasıl altından kalkarız" diye hiç düşünmediler...
"Allah iyilerin yardımcısıdır" deyip koyuldular işe...
İki gün içinde her şey hazır oluverdi...
Bisikletler, oyuncaklar, kıyafetler ve pabuçlar...
Her şey tamamdı.
Soma'ya gidecek olan araçlar da hazırlanmış ve yola çıkmaya hazır duruma gelmişlerdi 2 gün içinde...
Araçların önlerine asmak için hazırladıkları pankart her şeyi özetliyordu...
"Kasımpaşa'dan Soma'ya SEVGİ getirdik"
Yardım değil,
Bisiklet değil,

Oyuncak değil,
Ayakkabı değil,
Kıyafek değil...
Sadece SEVGİ...
***
Acıları paylaşmak için yola çıktılar Kasımpaşa'dan...
Selim Güvey ve kardeşleri...
Pırıl pırıl gençler...
Çocukların acılarını yüreklerinde taşıyan gençler...
Koca yüreklerinde besledikleri sevgiyi Soma'nın Elmadere Köyü'ndeki çocuklara paylaştırdılar...
Fotoğraflara baktım çocuklar gülmüyorlardı...
Acıları çok büyüktü...
Ama gözlerindeki parıltıdan anlıyoruz ki, yalnız olmadıklarını hissettiler...
Bir milletin böylesi bir felaket karşısında nasıl tek yürek olabileceğini gördüler ve bunun da şaşkınlığı vardı belki...
***
Hiç tanımadıkları,
Bilmedikleri,

Görmedikleri insanlar, abiler, amcalar gelmişler onlara armağanlar veriyorlar...
Belki babalarının alamadığı bisikleti bu tanımadıkları abileri almıştı...
Belki önümüzdeki bayramda bir pabuç bile alamayacak olmanın hüznünü yaşarken bu tanımadıkları abiler onlara bir pabuçtan daha fazlasını getirmişlerdi...
Belki "Neden?" diye düşünüyorlar...
Nedenini belki büyüdüklerinde daha iyi anlayacaklar...
Bir milletin felaketler karşısında nasıl tek yürek olabileceğini bu anları düşündükleri vakit anlayacaklar büyüdüklerinde...
***
Selim Güvey kardeşim nezdinde bu sevgi hareketine emeği geçen bütün kardeşlerime teşekkür ediyorum...
Allah sizleri bizden ırak etmesin...
Bizler razı olduk, Allah da razı olsun sizlerden...
Kasımpaşa sizinle gurur duydu bir kere daha Arma Altı Tayfa...

Sağolun, varolun çocuklar...

25 Mart 2014 Salı

Beyoğlu'nda MHP ve Osman GÜR Coşkusu...



30 mart 2014 Pazar günü yapılacak olan yerel seçimler öncesinde tüm yurtta olduğu gibi İstanbul – Beyoğlu’nda da Milliyetçi Hareket Partisi’ne halkımızın büyük bir teveccüh gösterdiği görülmektedir. MHP Beyoğlu Belediye Başkan adayı Osman GÜR’in 24 Mart Pazartesi günü yaptığı “Büyük Beyoğlu Mitingi”ne Beyoğlu halkının gösterdiği ilgi Beyoğlu’nda MHP iktidarının çok yakın olduğunun en açık göstergesiydi.

Kasımpaşa Kızılay Meydanı’nda yapılan ve mehteran konseriyle başlayan mitinge eski bakanlarımızdan Murat Başesgioğlu ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Celal Adan’da katılarak birer konuşma yaptılar ve Osman GÜR’e destek istediler.  Mitinge ayrıca çok sayıda il yöneticisi ve İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı da katıldılar.

Miting’de Beyoğlu halkına hitap eden MHP Beyoğlu Belediye Başkan Adayı Osman GÜR;  45 yıldır Beyoğlu’nda yaşadığını belirterek “Şu an Beyoğlu’nun yönetmeye talip olan adaylar arasında Beyoğlu’nda yaşayan tek aday benim. Mevcut Belediye başkanı  da dahil olmak üzere diğer partilerin adaylarının tamamı yaşamaya değer görmedikleri beyoğlumuzu yönetmeye talip oluyorlar. Beyoğlu’nda yaşamaktan kaçıyorlar ama Beyoğlu’nu yönetmeye talip oluyorlar. Ey Beyoğlu halkı, Ey Kasımpaşa halkı şimdi size soruyorum, Beyoğlu’nda yaşamaktan bile kaçınan bu adaylara mı oy vereceksiniz yoksa 45 yıllık komşunuz olan bu kardeşinize mi oy vereceksiniz!?” dedi.

SORUNLARI DA ÇÖZÜM YOLLARINI DA EN İYİ BEN BİLİYORUM

MHP Beyoğlu Belediye Başkan adayı Osman GÜR konuşmasına Beyoğlu ile ilgili rakamsal bilgiler vererek devam etti. Geçmiş dönemde Beyoğlu’na hizmet eden tüm belediye başkanlarına teşekkür eden Osman Gür sözlerine şöyle devam etti: “ Beyoğlu için hizmet veren herkesten Allah razı olsun. Geçmişteki tüm belediye başkanlarımız bir şeyler yapmaya gayret ettiler. Biz bugüne kadar Beyoğlu’nun hakettiği oranda hizmet almadığını, Beyoğlu’nun kötü yönetildiğini düşünerek aday olduk. Beyoğlu’nu Beyoğlu’nda yaşayanların yönetmesi gerektiğini düşünerek aday olduk. 45 yıldır sizlerle birlikte Beyoğlu’nda yaşıyorum ve Beyoğlu’nun sorunlarını en iyi ben biliyorum. En az sizler kadar biliyorum. Beyoğlu’nda yaşamayanlar Beyoğlu’nun sorunlarını bilemez ve çözüm de üretemez. Biz hem sorunlarımızı hem de çözüm yollarını en iyi bilenleriz. Çünkü biz Beyoğlu’nda yaşıyoruz.”

KASIMPAŞA TÜRK KÜLTÜR PARKI PROJESİ

Osman GÜR, projelerini de anlattı. Kasımpaşa’da kentsel dönüşüm alanı olarak ilan edilen geniş bir arazi üzerine tesis edilmesi planlanan devas projenin adı KASIMPAŞA TÜRK KÜLTÜR PARKI. AKP’li mevcut Belediye Başkanının plazalar ve AVM’ler yapmayı planladığı bu alana MHP adayı Osman GÜR, tamamen Beyoğlu halkının ihtiyaçlarının karşılanacağı dev bir sosyal kompleks projesi hazırladı. Projenin içinde nelerin olduğunu anlatan Osman GÜR şunları söyledi “ Değerli Beyoğlu halkı, bu projenin içinde en temel ihtiyacımız olan bir evlendirme sarayımız var. Beyoğlu halkının 10 yıl sonunda başka ilçelerde nikah yapmak zorunda bırakan AKP’li belediye başkanımızın aklı başına yeni gelmiş. Biz bu projeyi açıkladıktan sonra “ben de bir nikah salonu yapacağım” diyerek milletimizi kandırmaya çalışmaktadır. Adama sormazlar mı arkadaş, sen 10 yıldır Beyoğlu’nu yönetiyorsun ve 10 yıldır Beyoğlu’na bir nikah salonu bile yapamadın, aklın başına yeni mi geldi”

SEMT HASTANESİ, KASIMPAŞA KENT MÜZESİ, EĞİTİM MERKEZLERİ, ÖĞRENCİ YURTLARI….

Beyoğlu’nda çok büyük bir sağlık sorunu olduğuna dikkat eçeken Osman GÜR projelerini anlatmaya devam ederken Taksim İlk Yardım Hastanesi’nin kapatılması konusuna da değindi. Osman GÜR sözlerine şöyle devam etti: “Taksim İlk Yardım Hastanemizin kapatılmaması için çok mücadele ettik. Özellikle sayın Genel Başkan yardımcımız celal Adan bey ve diğer İstanbul Milletvekillerimiz vasıtasıyla TBMM çatısında bu yıkımın durdurulması için çok büyük mücadeleler verdim. Önce hastanenin yıkılarak yerine yeniden daha güzel bir hastane yapılacağını söyleyen AKP’li Sağlık Bakanlığı daha sonra sus pus oldu. Çeşitli dedikodular dolaşıyor ve AKP bunları yalanlamıyor. Taksim İlk Yardım Hastanesi  boşaltılalı aylar oldu ancak halen hiçbir şey yapılmadı. Seçim sonrasını bekliyorlar. Seçimlerden aynı oy oranlarını yakalayarak çıkarlarsa halkımıza oradaki gerçeği gösterecekler, Peki nedir oradaki gerçek. Ey Beyoğlu halkı Taksim İlk yardım Hastanemizin yerine büyük bir otel yapılacak. Eğer bunlara oy verirseniz bunda sizin de katkınız olacak lütfen bu gerçeği unutmayalım.”
kasımpaşa Türk Kültür Parkı Projesi içinde bir de polikilinik hizmetleri verecek olan Semt hastanesi’nin bulunacağını söyleyen Osman Gür, sözlerine şöyle devam etti: “  Kasımpaşa Türk Kültür Parkı içinde tam donanımlı uzman hekimlerimizin bulunacağı bir semt hastanemiz yer alacak. Bir turizm kenti haline gelen ilçemizdeki 35 bin yatak kapasiteli oteller ve restaurantlarda kendi gençlerimizin çalışmasını sağlamak üzere , Turizm Otelcilik Eğitim Merkezi kuracağız.  Yine gençlerimizin işsizlik sorununu çözmek amacıyla bir Teknoloji Eğitim Merkezi kuracağız. Bünyesinde 7 üniversite bulunduran ilçemizde ne yazık ki, öğrenci yurdu bulunmamaktadır. Bu projemizin içinde bir de Öğrenci Yurdumuz olacaktır.”

KASIMPAŞA KENT MÜZESİ, YÜRÜYEN MERDİVENLER VE ŞİİR PARKI
Kasımpaşa’nın tarihinin önemine de değinen MHP Beyoğlu Belediye Başkan adaya Osman GÜR Kasımpaşa halkına da önemli bir müjde verdi. Ülkemizdeki en önemli semt kültürü merkezlerinden biri olan Kasımpaşa’ya bir Müze kurulacağı müjdesi veren Osman GÜR sözlerini şöyle sürdürdü: “ Ülkemizin bir ucundan bir ucuna büyük bir nam salmış olan Kasımpaşa semtimizin bu şanlı tarihini gelecek nesillere aktarmak maksadıyla KASIMPAŞA TÜRK KÜLTÜR PARKI PROJESİ  dahilinde bir de Kasımpaşa Kent Müzesi kuruyoruz değer Kasımpaşalılar. Biz öyle Kasımpaşa için hiçbir şey yapmadan orda burda Kasımpaşalıyız diye hava basmayız. Kasımpaşalıyız demekle Kasımpaşalı olunmuyor. Kasımpaşa’ya hizmetkar olmak lazım. Ecdadının kabrini bile Kasımpaşa’dan  taşıyanlar Kasımpaşalıyım diye caka satamaz. İşte size hizmet; artık Kasımpaşa’nın tarihi karanlıkta kalmayacak. Kasımpaşa’nın tarihi kuracağımız müze ile genç nesillerimizin geleceğini aydınlatacak.”

Beyoğlu’ndaki dik yokuşların çokluğuna dikkat çeken Osman GÜR, yapılacak olan yürüyen merdiven sistemleri ile Beyoğlu halkının soluk soluğa yokuş tırmanmasının da önüne geçeceklerini söylerek sözlerine şöyle devam etti: “ Birileri hemen bu projemizi de araklamışlar. Biz öyle laf olsun diye proje açıklamıyoruz. Cihangir, Kasımpaşa ve Sütlüce’de üç adet yürüyen merdiven yapacağız ilk etapta. Biz bu projemizi açıkladıktan sonra diğer partilerin de bir çoğu “Biz de yapacağız” diye ortaya çıkıverdiler. Siz ancak böyle bizim projelerimizin arkasından koşarsınız. Çünkü siz Beyoğlu’nda yaşamıyorsunuz ve bu yokuşlarda bu milletin yıllardır neler çektini de bilemezsiniz. Projelerimiz bu kadar değil elbette değerli Beyoğlulu hemşehrilerim. Şundan emin olun ne sıkıntı çekiyorsanız biz MHP olarak o sıkıntıları gidermek için projeler geliştiriyoruz. Örneğin Kasımpaşa’daki otopark ve buna bağlı olarak trafik sorunu bizim için tam bir çile. Kasımpaşa Türk Kültür Parkı’nın alt kısmına yapacağımız iki katlı ve 3500 araç kapasiteli otopark ile bu sorunu da büyük ölçüde çözeceğiz. Allah’ın izni sizlerin desteği ile bu projeyi 2 yıl içinde tamamlayıp bambaşka bir Kasımpaşa sunacağız sizlere.”
Beyoğlu’nun kültürel bir merkez olduğunu da anımsatan Osman GÜR, Beyoğlu’nda artık kitapçıların kapatılamayacağını, kültür ve sanat etkinliklerine en üst düzeyde özgürlükler ve faaliyet alanları sunulacağını belirterek şunları söyledi: “Beyoğlu; şairlerimize ilham kaynağı olan Beyoğlu… Tarih boyunca bünyesinden birçok şair ve yazar yetiştirmiş Beyoğlumuz için  çok önemli bir projemiz var. Beyoğlu’na bir ŞİİR PARKI armağan edeceğiz Allah’ın izniyle. Cihangir’de yapacağımız bu şiir parkında Beyoğlu’nda yaşamış ve yaşamakta olan şairlerimizin büstleri ile birlikte anıları yaşatılacak. Burada her ay şiir dinletileri düzenlenecek ve buradan söz veriyorum ülkemizin en büyük Şiir Festivalini MHP iktidarıyla birlikte biz yapacağız”

RANTSAL DÖNÜŞÜM DEĞİL, YERİNDE DÖNÜŞÜM

Konuşmasının son bölümünde kentsel dönüşüm alanı ilan edilen bölgelerde yapılacak çalışmalara değinen Osman GÜR, özellikle Okmeydanı’nda büyük bir talan ve vurgun projesinin yürütülmekte olduğuna dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı: “Beyoğlu’nda 50 yıllık tapu sorununu çözdük sloganıyla caka satanlar bugüne kadar kaç vatandaşımıza tapu verdiklerini de açıklamalıdırlar. Mevcut iktidar sadece ratn lobisine hizmet ediyor ve burada yeni rantiye alanları açmak için projeler geliştiriyor. Beyoğlu halkı yerinden yurdundan ediliyor ve kendi yurtları zengin zümreye peşkeş çekiliyor. MHP ikitidarında Rantsal Dönüşüm bitecek Yerinde Dönüşüm başlayacak. Hiçbir vatandaşımız yerinden yurdundan edilmeden yerinde dönüşüm yapılacak ve çözüm yollarını vatandaşlardımızla birlikte tartışarak bulacağız. Kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla değil, aynı sokaklarda, aynı evlerde vatandaşımızla pazarlık ederek 50 yıllık tapu sorununu kökünden kazıyacağız”

Kızılay Meydanı’nın tamamen dolduğu mitingin son bölümünde eski bakanlarımızdan ve MHP, MYK üyesi Murat Başesgioğlu AKP iktidarı tarafından yürütülen çözüm sürecinin bir ihanet sürecine dönüştüğüne dikkat çekerek, “Bu seçimlerde sadece belediye başkan adaylarımız için değil, bu ihanet sürecinin sona ermesi için de oy vereceksiniz” dedi.
MHP Genel Başkan Yardımıcısı Celal Adan ise, hükümetin yaptığı 4 binin üzerindeki imar değişikliklerine dikkat çekerek; “Hükümet 11 yılda 4 bin imar değişikliği yaptığı. Her yerde kendilerine ve yandaşlarına rant alanı açabilmek için sürekli imar değişikliği yapıyorlar. Bakınız Beyoğlu’nda Osman GÜR gerçekten mükemmel projeler hazırlamış. Gösterdiğiniz bu ilgiden de anladığım kadarıyla Beyoğlu halkı Osman GÜR’ü bağrına basmış. 30 mart günü Beyoğlu belediyesinin burçlarına üç hillal MHP bayrağı asılacak inşallah”

16 Şubat 2014 Pazar

MHP'nin Beyoğlu'ndaki Dev Projesi: KASIMPAŞA TÜRK KÜLTÜR PARK

Belediye halka hizmet amacıyla kurulmuş bir devlet kurumudur.
Eyvallah...
Peki bugün belediyeler ne yapıyorlar?
Resmen ticaret yapıyorlar...
Milletin malını, zengin zümreye peşkeş çekiyorlar.
Halk onlar için sadece oy deposu...
Küçücük hediyelerle halkı kandırıp oylarını almak ve 5 yıl boyunca sadece Rant Lobisi'ne hizmet etmek tadar kolay bir şey yok artık ülkemizde.
Beyoğlu'nda yaşıyorum ve Beyoğlu'nu düşünüyorum...
Mevcut iktidar bu güne kadar bana dair ne yaptı?
Bol bol kaldırım ve yol kazdı, yeniden yaptı...
Bir daha kazdı, bir daha yaptı...
Seçim zamanı yaklaştı yolları cilalamaya başladı...
***
Beyoğlu halkının sağlık sorunları için en önemli hastane olan Taksim İlk Yardım Hastanesi'ni kapattı...
Beyoğlu halkının en elzem ihtiyaçlarından biri olan Evlendirme Salonu'nu kapattı...
Hem sağlık ihtiyaçlarımız için hem de nikah törenlerimiz için artık başka ilçelerin kapısında sürünür hale geldik.
Başka ne yaptılar?
Rantsal Dönüşüm...
Başka?
Beyoğlu'nun Haliç'e olan tüm sahil şeridini rant lobisinin emrine sundular...
Başka?
Kaldırımları beton ve demir babalarla donatıp kaval kemiklerimizin anasını ağlattılar...
Trafik keşmekeşi sürüyor...
Başka?
Bilmiyorum, başka ne yaptılar...

Pardon birde yolları süpürüyorlar...
Malum 35 sene önce yollar süpürülmüyordu...
En çok da övündükleri bu.
"Biz çöpleri topluyoruz, yolları süpürüyoruz" diyorlar...
Ama 35 sene önce olmayan çöp vergisini de alıyoruz demiyorlar...
Emekçileri açlık sınırın altında bir ücretle taşeronlara sömürtüyoruz da demiyorlar...
***
Vaziyet bu...
Halkı düşünen yok.
Ana muhalefet partisi CHP'nin de Beyoğlu'ndaki hali içler acısı...
Halkçıyız diyorlar ama halktan ne kadar uzak olduklarını görmüyorlar...
Yıllardır halkın içinden bir aday göstermek yerine ya medya dünyasından ya da sinema/tv dünyasından ünlü bir adayla halkın karşısına çıkıp halkın oylarını heder ediyorlar.
CHP'nin tüm İstanbul ve Türkiye genelinde olduğu gibi Beyoğlu'nda da aday belirleme kriterleri belli...
Öncelikle ünlü olması gerekli...
Sonra Baykalcı olmaması gerekli...
Sonra Kılıçdaroğlu'nun benimsemesi gerekli...
En önemlisi de Sarıgül'e gönülden bağlı olması gerekli...
Halk mı!?
Halkçı bir partide halkın ne önemi var ki!..
***
MHP ise Osman GÜR ile çıktı yola...
Halkın adayı, halkın içinden biri...
Tabii ki Beyoğlu'nun sorunlarını da halkın içinden biri olarak en iyi bilen kişi...
Çözüm yolları da zadece halkın faydası gözönünde bulundurularak hazırlanıyor elbette...
Dün Osman GÜR Beyoğlu için hazırladığı en büyük projesini halka açıkladı...
Medya gelmedi...
Çünkü medyanın umurunda bile değil halk...
Medya kendi güllerini sulamakla meşgul...
Biri "yayında mıyız!?" diyor;

Diğeri, Sarıgül'e olan biatını açıklıyor...
Halkı düşünen Osman GÜR'ün halk için hazırladığı projeden onlara ne ki....
KASIMPAŞA TÜRK KÜLTÜR PARK
Osman GÜR'ün projesinin adı bu...
Dev bir kompleks...
Göğü delercesine yükselen ve rant lobisinin cebini ısıtan türden binalar yok...
Tamamen Selçuklu Mimarisi üzerine kurgulanmış bir proje...
Kasımpaşa silüetine en ufak bir zarar vermiyor...
Türkiye'nin ilk LEED sertifakalı kompleksi olacak bir proje...
Enerjisini kendisi üretiyor...
Kendi ihtiyacının üzerindeki enerjisini de yakın çevresine satabilecek bir kompleks...
***
Peki neler var bu projenin içinde?
Buyrun Osman GÜR'ün proje tanıtım kataloğunda ilgili bölüme birlikte bir göz atalım...


1) Türk-İslam Kültür Merkezi
 - Öğrenci Yurdu
- Kütüphane
- Etüd Merkezi

 2) Evlendirme Sarayı
- 500 kişi kapasiteli, yüksek tavanlı, doğal havalandırma sistemleriyle ve yüksek teknolojiyle donatılmış.

3)Turizm Otelcilik Meslek Edindirme Merkezi ve Aşevi
 - 35 bin yatak kapasiteli Beyoğlu ilçemizde aynı zamanda turizm sektöründe faaliyet gösteren yüzlerce seçkin restaurant bulunmaktadır. Beyoğlu Türkiyemizin turizm merkezi olmasına rağmen bugüne kadar hiçbir belediye yönetimi bu konuda gençlerimizi meslek edindirme ve istihdam etmeye yönlendirilmemiştir. ve bu konuda Beyoğlu'nde temaslarda bulunduğumuz işletme sahiplerinin nitelikli eleman ihtiyaçlarının had safhada olduğunu gördük. Yani Beyoğlu'nda iş var ancak yetişmiş eleman yok! Konunun uzmanları tarafından 6 ve 12 aylık eğitimlerle gençlerimiz otellerde, ve turizmin diğer mecralarında rahatlıkla istihdam edilebilecekler. İşte Turizm Meslek Edindirme Merkezini bu amaçla kuruyoruz. Burada hem servis alanında eğitim verilecek hem de mutfak ve aşçılık alanında eğitim verilecek. Mutfak alanında aşçılık eğitimi görecek gençlerimiz aynı zamanda merkezimizin arka bölümünde yapacağımız aşevinin yiyecek ihtiyacını karşılayacak.

4) -Teknoloji Eğitim Merkezi :
-TeknolojiEğitim Merkezinde Beyoğlu gençleri için bilgisayar sertifika programları, yeni teknolojiler eğitim seminerleri, teknoloji tanıtım programları düzenleyeceğiz.  3 ve 6 aylık kurslarla iş bulma olanaklarını arttıracağız. Bu konuda teknoloji üreten firmalarla yaptığımız ön görüşmelerde son derece olumlu geri dönüşler aldık, bizimle işbirliğine hazır olduklarını belirttiler.
- Kasımpaşa Kent Müzesi: Tarihimizin en eski yerleşimlerinden birisi olan Kasımpaşamızın tarihi önemini genç kuşaklara aktarmak için bir kent müzesi oluşturuyoruz.
 - Semt Hastahanesi: Taksim İlkyardım Hastanesinin de kapatılmasından sonra semtimizde yaşayan insanların sağlık ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri, acil hastalarını hızla ulaştırabileceği bir hastanemiz yok. Bu ihtiyacı karşılamak üzere bir semt hastanesi açmak bizim en önemli gayelerimizdendir.

5) Semt Kültür ve Sosyal Etkinlik Evi
- Çok Amaçlı Salon: Konferans, anma, toplu yemek ve hanımlar için özel toplantı etkinliklerinde kullanılacak alan.
 - Sanatsal ve Kültürel Üretim Evi: Ebru, Hat, Resim ve Geleneksel El Sanatlarımızın üretimi ve sergisi yapılacak alan.
- Kermes Alanı: Semtimizdeki hayır kurumlarının kermes ve yardımlaşma faaliyetlerini gerçekleştirecekleri bölüm.
- İdari birim (Yönetim bölümü)
 - Forum Alanı: Ramazan ayı, Cumhuriyet Bayramı gibi Milli ve Dini günlerimizde semt sakinlerimizin kutlama ve programlarını yapabilecekleri alanımız.

6) Spor Alanları: 
Minik yeteneklerimizi uzman spor hocalarımız tarafından keşfedileceği, yetiştireleceği spor alanlarımız. Bu spor alanlarımızı İlçemizin amatör kulüplerine yeni yıldızlar kazandırmak, çocuklarımızı ve gençlerimizi kötü alışkanlıklardan uzak tutmak için oluşturduğuk ve üretken belediyecilik anlayışımızla son derece önem verdiğimiz alanlarımızdır.

7) Yürüme Parkurumuz: Semtimizde yaşayan her yaşta insanımızın güvenle yürüyebileceği, vakit geçirebileceği parkurlardır.
***
Beyoğlu halkı, halk için çalıştıklarını söyleyip medya ve rant lobisinin hizmetkarı olanlarla gerçekten kendi bağrından çıkmış ve sadece halkı düşünen, halkın sorunlarını en iyi bilen ve en iyi çözümler getiren Osman GÜR arasındaki tercihini şimdi daha da netleştirecektir...



5 Şubat 2014 Çarşamba

Kasımpaşa AKP'ye sarı kart gösterdi...

Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın eski Kasımpaşalı olması nedeniyle Kasımpaşa ve Beyoğlu AKP'nin kalesi olarak bilindi yıllardır. Ancak geçen yıllarla birlikte Başbakan'ın Kasımpaşa'ya olan bağları da giderek zayıfladı. Babasının mezarını dahi Kasımpaşa Kulaksız mezarlığından taşıttırması sayın Recep Tayyip ERDOĞAN'ın Kasımpaşa ile olan tüm bağlarını koparması anlamını taşıyordu Kasımpaşalılar için. Evini Üsküdar'a taşımasına "eyvallah" diyen Kasımpaşalılar, babasının kemiklerini bile Kasımpaşa topraklarına layık görmemesi tüm Kasımpaşalıları üzmüş ve kendisine Kasımpaşalılık ortak paydası sebebiyle duyulan sevgi büyük ölçüde azalmıştı. 
***
Kentsel dönüşüm çerçevesinde başlatılan çalışma ve projeler de Kasımpaşalıları son derece rahatsız etmeye başlamıştı. Bir sahil semti olan Kasımpaşa'da vatandaşların faydanalanabileceği 100 metre dahi bir sahil şeridinin kalmaması, bu sahil şeridinin tamamen zengin zümreye hizmet etmek için yat limanları ve eğlence merkezlerine ayrılmış olması Kasımpaşa halkının AKP'ye karşı tutumunu gün geçtikçe ters yönde değiştirmişti. Yıllardır rakip partilerin adaylarına geçer not vermeyen Kasımpaşa halkı 30 Mart 2014'te yapılacak olan yerel seçimler öncesinde tıpkı başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi kendi bağırlarından çıkan bir adaya  tam destek vermeye başladı. MHP'nin Beyoğlu Belediye Başkan adayı Osman GÜR yıllardır partili partisiz tüm Beyoğlu halkını kucaklayan, tüm Beyoğlu halkının yardımına koşan ve halk tarafından sevilen bir aday olarak Kasımpaşalıların tam desteğini aldı. Bu durumu gören ve rahatsız olan AKP kurmayları kendi tabanından dahi destek alamayan Beyoğlu Belediye Başkanı'na destek olabilmek için farklı yollara başvurmaya başladı.

***
İlk olarak Başbakanı uyduruk bir tapu dağıtım töreni için Sütlüce'ye getirdiler. İstanbul'un çeşitli yerlerinden getirilen bindirilmiş kıtalarla salonu doldurdular ancak Kasımpaşa ve Okmeydanı halkının salon dışında protesto eylemi yapmalarına engel olamadılar. Arkasından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ı "Kasımpaşa'nın abisi" sloganıyla Kasımpaşa'ya getirdiler. Günlerce duyurular, anonslar yapıldı. Kızılay Meydanı'nda yapılacak olan mitinge Kasımpaşalılar davet edildi. Kızılay Meydanı'na dev bir çadır kuruldu. Mobil büfeler, gezici seçim otobüsleri, onlarca insan Kasımpaşa halkını o çadırın altına toplanmaya çalıştı. Ancak olmadı. Kasımpaşa halkı tepkisini çok sert bir şekilde gösterdi. Yoldan gelip geçenler dahi meydana gitmedi. Kadir Topbaş uzun süre miting alanına gelmedi. Belirtilen saatten yaklaşık 1 saat sonra geldi ve gördüğü manzara karşısında moralinin ne kadar bozulduğunu yüzünden okumak çok da zor değildi. 

***
Kasımpaşa halkı AKP'ye sarı kartı göstermişti. Kızılay Meydanı'nın yarısı bile dolmamıştı. Kadir Topbaş bu meydana Beyoğlu'na yapılan yatırımları anlatmaya gelmişti ancak, yaşadığı hayal kırıklığı ile bunu bile yapamadı. Klasik AKP söylemi olan "Buraların çok eski hallerini hatırlarsınız, çöp dolu sokaklarımı istersiniz, yoksa bugünkü gibi temiz sokakları mı!?" diye sordu vatandaşlara. Böylesi söylemlere artık oradakiler bile gülüp geçiyordu. Nerdeyse "60 yıl önce ülkemizde ekmek karneyle alınıyordu, ama bakın biz karneyi kaldırdık" diyecekler. Ülkemizin duayen siyasetçilerinden Süleyman Demirel'in mitinglerle ilgili söylediği bir söz vardır: "Miting alanına toplananların hal ve davranışları önemli değildir, önemli olan o miting alanının etrafından geçenlerin ve miting alanına girmeyenlerin hal, hareket ve düşünceleri önemlidir" Demirel'in bu sözlerine çok önem veririm ve her miting ve siyasi toplantıda alanın çevresinden geçenlere kulak misafiri olmak için çabalarım. Dün de öyle yaptım. Kızılay Meydanı'nın etrafında birbirleriyle neler konuştuklarını dinledim. 

***
Kızılay Meydanı'nın etrafından geçenler şöyle bir gözlerinin ucuyla meydana bakıp gülümsüyorlar. Bir vatandaşımız kendine kendine söylendi: "Yıllardır bizi uyuttunuz, artık yeter anasını satim, hayvan terli yemezler"
Bir başka vatandaşımız yanındaki arkadaşına: "Görüyon mu bak usta, kimse yok Osman GÜR'ün adını duyan bir daha bunların yüzüne bile bakmıyor"
Bir hanım yanındaki yaşlı teyzeye "Abla dün bize de geldiler mitinge katılır mısınız diyerek, bizim adam da yok kardeşim AKP'ye artık oy moy yok deyip kapıyı kapattı"
Üç - dört genç kardeşimiz bir köşe başında toplanmışlar meydanı seyredip aralarında konuşuyorlar:
- Yok oğlum lan bunlar bitti artık burda.
- Yok ya millet yine bunlara oy verir başka kime verecekler

- Osman GÜR var aga artık, herkes Osman GÜR'ü konuşuyor, bizimkiler bile bugüne kadar hep AKP'ye verdiler ama bu seçim Osman GÜR'e verecekler...
***
Artık her yerde Osman GÜR konuşuluyor.
Gençler, kadınlar, yaşlılar, esnaf...
Artık herkes Osman GÜR'ün bu seçimi kazanacağından bahsediyor.
Kızılay Meydanı'nda da bunu net bir şekilde gördük.
AKP'nin kalesi olarak bilinen Kasımpaşa'da Kasımpaşa halkı AKP'ye sarı kartı gösterdi.
Kırmızı kartı görmeleri çok yakındır.
Muhtemelen önümüzdeki günler de Osman GÜR'ün bu önlenemez yükselişini durdurmak için Başbakan sayın Recep Tayip Erdoğan'ı da getireceklerdir Kasımpaşa sokaklarına...
Kasımpaşa ve Beyoğlu halkının gönlündeki Osman GÜR sevgisini yıkabilecek bir güç var mı yok mu zaman içinde göreceğiz...

24 Ocak 2014 Cuma

KASIMPAŞA YAZILARI - İlk Aşkım

Küçüktüm...
Aşk nedir bilmezdim ama;
Aşk bilinmezmiş sonradan öğrendim....
Tarif edilmezmiş,
Anlatılmaz,
Anlaşılmazmış...
Kimse sana sormazmış;
"Aşık olmak ister misin?" diye...
Vakitli vakitsiz gelir çalarmış gönül kapını...
Davet beklemeden otururmuş gönül sofrasına...
Küçük büyük dinlemezmiş,
Tanrı'nın yaratttığı o muhteşem et parçası yerinden fırlayıverecek gibi olurmuş...
Adına kalp demişler ama böbrekten farkı yok mesela....
Mesela akciğer gibi etten bir parça...
Lakin Tanrımız Allah-ü Teala öylesine mükemmel bir tasarımcı ki;
Kalp bütün organlarımızdan farklı...
İçimizde yaşan bir varlıktır adeta...
***
Küçücüktüm...
Öyle bir aşkın içine düşmüştüm ki,
Ne kara gözleri vardı, ne de kızıl saçları...
Sadece bu aşka düşenler görebiliyordu;
Gözlerinin kara, saçlarının kızıl olduğunu...
Kara & Kızıl sevdam diye türküler söyleyeceğimi bilemezdim o günlerde...
Arkadaşlarım...
Hepsi her pazartesi günü başlar; hafta boyunca konuşur dururlardı:
- Nasıl yendik ama!?
- Oğlum geçen sene de biz sizi yenmiştik iki kere...
- Napalım oğlum hakem buz gibi golümüzü saymadı!
Ben bir türlü bu konuşmalara dahil olamamıştım.
Onlar takım tutuyorlarmış.
Renklere sevdalılarmış...
Sarı, Lacivert, Kırmızı, Siyah, Beyaz...
İki rengi yan yana getirip sevgilerini konuşuyorlardı...
Bense, ne onların tuttukları takımları sevebildim, ne de o renkleri...
Bütün arkadaşlarım sadece o takımları tutuyor, seviyor, konuşuyor...
Bense farklı bir sevdayı arıyorum sanki...
***
Babamın okuduğu Tercüman gazetesinin arka sayfasında bulmuştum o sevdamı...
Hoca Ahmet sokakta, Emine hanımın ahşap binasının giriş katındaki evimizde babam Tercüman gazetesini okuyordu...
ESES diyordu...
Anadolu Yıldızı diyordu...
Kırmızı Şimşekler diyordu...
En büyük kupayı Eskişehirspor aldı diyordu...
Evet Eskişehirspor Galatasaray'ı 4-3 yenip Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı almıştı.
İşte ilk aşkım...
İşte ilk kalp sızım...
İşte ilk yüreğimin yerinden fırlayacak olması halim...
O arkadaşlarımın tuttukları üç takımı da yenebilen tek takım...
En büyük kupayı da o almıştı...
Sevinçliydim,
Mutluydum,
Coşkuluydum...
***
O gece bir türlü sabah olmamıştı...
Arkadaşlarımla buluşup mahalle maçı yapacaktık ertesi gün...
Gece uyku tutmamıştı.
Belki de hayatımın en uzun gecesi olmuştu...
Nihayet zor da olsa sabah olmuştu...
Sabah doğruca Cezayirli Gazi Hasan Paşa İlkokulu'nun bahçesine gittim koşa koşa...
Ordaydılar hepsi...
Bugüne kadar hep onların birbirlerine söylediklerini ben onların hepsine haykırdım bu sefer:
"NASIL YENDİK AMA!"
Evet bu da benim ilk aşkımın öyküsü...
Kara&Kızıl sevdamın öyküsü...
Eskişehirspor'u ilk Kasımpaşa'da sevmiştim...
Ve ne mutlu bizlere ki, bu iki camianın kardeşlik öyküsünü de biz yazdık yıllar sonra...

17 Ocak 2014 Cuma

KASIMPAŞA YAZILARI - Karaburun'u Zehirlediler...

1976'nın yaz aylarıydı.
Hava ısındıkça Haliç'in kokusu daha bir keskinleşiyor, Hoca Ahmet Sokaktaki evimizin pençerelerini açamıyorduk. Hava sıcak pencereleri açıp, serinlemek istiyoruz ama nafile. Koku mahfediyor hepimizi. Sabah sabah bu kadar ağır kokarsa öğle sıcağında ne yapacaktık bilemiyorum.

Camdan dışarıya bakıp, bir arkadaşımın sokağa çıkmasını bekliyordum.
Birisi çıkarsa o da beni çağıracaktı.
Cama suratımı dayayıp, bir sağa bir sola bakınıp dururken, sokağımızın köşesindeki ahşap binada oturan İsmail'in bize doğru geldiğini gördüm.
Hemen mutfaktaki anneme seslendim:
- Anne ben sokağa iniyorum.
- Dur, demesine fırsat vermeden kapıyı çekip çıktım.

Merdivenlerden koşarak indim ki, annem yetişip arkamdan bir kere daha "Gel buraya kör olmayasıca" demesin...
***
Bir İsmail vardı, bir de ben.
Diğerlerinden ses seda yok.
Hadi onlar daha evdeler diyelim.
Ya da annelerinden izin alamadılar.
Peki Karaburun nerede!?
Karaburun sokağımızın köpeği.
Bizim de en sadık arkadaşımız.
Aslına bakarsanız sokağa ilk çıkan arkadaşımızı o karşılardı.
Hemen yanımıza gelir, başını öne eğer, kuyruğunu sallayıp, patileriyle adeta bize sarılmak isterdi.
Nerden baksanız yarım günlük hasret.
Hava kararmaya başlayınca bizler tek tek evlerimize girerken o tek başına sokağımızda kalırdı.
Sabahın erken saatlerinde de bizi görünce adeta uzun zamandır çok yakın bir arkadaşını gören bir insan gibi sevinirdi.
Bugün ise, Karaburun yoktu...
Meraklandık.
İsmail bir tarafa ben bir tarafa koşturmaya başladık.
- Karaburuuuunn gel gel gel oğlum...
- Karaburun nerdesin...
Yok bir türlü bulamıyoruz.
Çaydanlık Sokak'ın Kızılay Meydanı'na çıkan köşesine varmıştım ki, onu yerde boylu boyunca yatar vaziyette gördüm. Hemen seslendim:
- Karaburuuunnn, gel oğlum, gel hadi...
Dönüp bakmadı bile.
Kıpırdamıyordu.
Yanına varır varmaz boynunu okşamaya başladım. Sanki ince ince inliyordu.
Sesi de çok az çıkıyordu.
Acaba araba falan mı çarptı diye aklıma geldi.
Elimi vücudunun her yerine sürdüm hiç kan yoktu.
Belli ki hastalanmış dedim kendi kendime.
Napmalıydık acaba?
Karaburun'u nasıl iyileştirebilirdik ki?
***
Ben Karaburun'u ayağa kaldırmaya çalışırken İsmail geldi.
- Zehirlemişler oğlum bütün köpekleri. Arka mahallede de iki tane köpek ölmüş belediye zehirlemiş hepsini.
- Ama Karaburun ölmemiş bak sesi çıkıyor.
İsmail de hemen yanıma çömelip Karaburun'u sevmeye başladı.
Kötü bir şeyler olduğunu yeni anlıyorduk.
İkimizde arkadaşımıza sarılıp ağlamaya başladık.
Sanki Karaburun da bunun farkındaydı ve ince ince inlemeye devam ediyordu.
Biz öylece Karaburun'a sarılıp ağlaşırken bir ses duyduk.
- Çocuklar noldu o hayvana?
Ses tanıdıktı.
Ev sahibimiz Fatma Hanım'ın ta kendisi.
Çok sigara içerdi.
Sesi erkek gibi çıkardı.
Üstelik de küfürbazdı. Ama çocukları çok severdi biz de onu çok severdik.
Onu görünce daha çok ağlamaya başladım.
- Karaburun'u zehirlemişler diyebildim.
***
- Hay ben onların ........................! diyerek küfürü bastı.
Hemen o da yanımıza çömeldi.
- Evladım ölmemiş bu hayvan daha.
Dedi ve koca köpeği kucakladığı gibi bizim sokağa doğru koşturmaya başladı.
Koştura koştura bizim evin önüne geldik.
Köpeği Zeynep teyzenin penceresinin önüne yatırdı.
Hemen cama vurdu:
- Zeynep hanım bana hemen büyükçe bir soğanı ikiye bölüp getir !
Halbuki Zeynep teyze topaldı.
O kadar çabuk olamazdı.
Karşı binadaki dolmuşçu Zühtü beyin karısı çıktı kapıya.
- Ayol ne bu telaş Fatma, noldu bir yaramazlık mı var.
Fatma hanım yine küfürlü girdi lafa:
- Kadın hemen büyükçe bir soğan getir, kız Ayşeeeee sen de hemen bi tas yoğurt getir...
Dolmuşçu Zühtü beyin karısı ikiye bölünmüş soğanı getirdi.
Fatma hanım soğanı Karaburun'un burnuna dayadı.
Karaburun hiç tepki vermiyordu.
Fatma hanım soğanı iyice dayayıp sürtüyordu.
Nerdeyse koca soğanı Karaburun'un burnuna sokacaktı.
Sonra yoğurt geldi.
Fatma hanım soğanı bir kenara atıp hemen yoğurt tasını aldı.
Karaburun'un kafasını iki bacağının arasına alıp elleriyle ağzını açtı ve havaya doğru dikti.
- Ayşe şu kaşıkla dök yoğurdu hayvanın ağzına dedi.
Ayşe abla yoğurdu döküyor fakat yutamıyordu Karaburun.
Bir hamleyle kaşığı alıp yoğurdu kaşıkla boğazından aşağıya doğru iteliyordu.
***
Bir tas yoğurdu bu şekilde yedirdi.
Karaburun'un inleme sesleri biraz daha yükselmişti.
Hemen sarımsak istedi Fatma hanım.
Sarımsağı da hemen oracıkta bir taşla ezip Karaburun'un ağzına tıkıştırdı.
Bu arada Fatma hanımın küfürlerinden bütün belediye yetkilileri nasibini alıyordu tabii...
Ne Haliç'in kokusu kalmıştı, ne de hava neminin verdiği sıkıntı.
Fatma hanımın küfürleri şiir gibi geliyordu hepimizin kulağına...
Bir kaç dakika geçtikten sonra Karaburun kafasını kaldırmaya başladı.
Patileri hareketlendi...
Belki de o yaşıma kadar böylesi büyük bir mutluluk yaşamamıştım.
Karaburun kurtulmuştu.
Yeniden bizimle oynayabilecekti.
Bir kaç saat öylece yattı orada.
Fatma hanım ve bütün sokak sakinleri onun başında bekliyordu.
Hastane kapısında bir hasta bekler gibi.
Karaburun birden ayağa kalktı.
Sanki her şeyi biliyormuş gibi ilk Fatma hanımın ayaklarına dolandı.
Fatma hanım hepimizi kahkahaya boğan bombasını patlattı:
- Ulan deyyus bizim kemikleri yemezsin gider zaptiyelerin zehirli etlerini yersin ağzına tükürdüğüm eşşoğlusu...
Dedi ve Karaburun'un çenelerini iki eliyle tutup gerçekten de ağzına tükürdü...
***
Biz o gün çok mutlu olmuştuk.
Anlatılamayacak kadar, tarif edilemeyecek kadar mutlu olmuştuk.
Çocuk yüreklerimize yaşattığı o mutluluk yüzü suyu hürmetine inşallah Rabbimde onu ebedi hayatında mutlu eder...
Mekanın cennet olsun Fatma Hanım...

3 Ocak 2014 Cuma

Kasımpaşa'da ilk soğuk karpuz...

Hoca Ahmet sokak...
Cami-i Kebir Mahallesi...
Kasımpaşa..
Aşk ile bağlandığımız semtimizdeki ilk evimiz bu sokaktaydı.
Çocukluğumuzun, hayatımızın en güzel günlerinin geçtiği sokak...
Üç katlı ahşap bir binanın en alt katında oturuyorduk.
Bebek denilebilecek yaşta tanıştık bu evle...
Yarı bodrum kat sayılırdı.
Üç basamak aşağı inerek girerdik evimize.
Arkada bir bahçemiz vardı.
Bahçenin tam orta yerinde bir incir ağacı.
O vakitler hemen hemen her evin arka tarafında bir incir ağacı bulunurdu...
Eski tuğla ya da taş parçalarıyla etrafın bir daire şeklinde örülen incir ağacımız...
İşte bu ev aklına gelince insanın aklı duruyor...
İki sigara birden yakıyor...

***
Küçük kardeşim Ercan yoktu henüz.
Büyük ağabeylerim Naci ve Ahmet, annem ve babam...
Evin en küçüğü bendim henüz...
Yaş kemale erince bakkala, manava, kasaba, annemle birlikte pazara ben giderdi...
Daha doğrusu ayak işleri bana bakardı.
Bir de ev sahibemiz vardı.
Allah gani gani rahmet eylesin...
Emine Hanım...
İlerlemiş yaşına rağmen son derece bakımlı, alımlı tam bir İstanbul hanımefendisi...
Kısa boylu, kızıl saçlı, tonton yüzlü bir hanımefendi...
Yüzündeki kırışıklara derman olsun diye çoğu zaman yüzüne salatalık dilimleri yapıştırırdı...
Onun ayak işleri de çoğu zaman bana kalırdı.
Evimiz konak tarzı bir evdi.
Bizim merdivenlerden üst kata çıkınca geniş bir salon çıkardı karşımıza.
Burayı Rahmetli Mustafa Amcalar ve Niyazi beyler ortaklaşa kullanırdı.
Bu katta bulunan 1 oda Niyazi beylere, diğer iki oda da Mustafa amcalara aitti..
Salon ise ortak kullanım alanı.
Salonun bir köşesi mutfak gibi düzenlenmiş.
Küçük bir sehpanın üzerinde gaz ocağı.
Yemeklerini sırayla yaparlardı.

***
Aynı salonda ev sahibemiz Emine hanımın katına çıkan bir merdiven vardı ancak bu merdivenin girişinde bir kapı da vardı.
Bizim merdivende kapı yoktu.
Emine hanım deniz subayı olan eşi vefat ettikten sonra evine çok az misafir almış.
Çocukların dahi o kapıyı açıp yukarı çıkmasına izin vermezdi.
Ben ve benim yaşımda çocuklar için bir efsaneydi o kapı ve merdivenler...
Herkes bir şeyler konuşurdu.
Orayı bir kere gördüğünü söyleyen arkadaşlarımız Emine hanımın evini anlatırken sanki tarihi bir masal dinler gibi dinlerdik...

Emine hanım zaman zaman akşam yemek saatlerinde arka bahçemize bakan penceresinden sepetle bize meyve ya da bizim için lüks sayılabilecek yiyecekler salardı.
- Hasan efendiiiii... diyerek babamın adını seslendiği anda ben yerimden fırlar arka bahçeye koşardım.
Çoğu zaman 8 tane köfte salardı.
Bazen etli yemekler, bazen de meyveler...
Yine bir gün o sesi duydum...
- Hasan efendiiiiiii...
Ben hemen koşturdum arka bahçeye...
İstikamet belliyde.
Bahçeye adım atar atmaz sağ tarafa koşar ve sepete uzanırdım.
Uzandım baktım sepete yarıma yakın karpuz.
Bir anda hevesim kırılmıştı.
Çünkü karpuzu bizde sıkça alabiliyor ve yiyebiliyorduk.
İsteksizce elimi uzatıp karpuzu kavradığımda bir şaşkınlık yaşadım.
Karpuz buz gibiydi.
Bir anda başka bir heyecan sardı içimi.
Bu sıcak havada bu karpuz nasıl bu kadar soğuk olabilir diye düşünüyordum.
***
Bahçe kapısından içeri girdiğimde annemi gördüm.
- Ana bu karpuz buz gibi ya! dedim.
Annem pek o kadar şaşırmadı.
- Oğlum buzdolabından çıkarmıştır Emine hanım, Allah razı olsun içimiz serinler, dedi ve karpuzu elimden aldı.
Hay Allah!
Bu buzdolabı dediği de ne ki!?
Soramadım da.
Uzun zaman gördüğüm her dolaba uzun uzun baktım.
Bu dolabın içinde buz olanıdır her halde dedim her gördüğüm dolaba...
Buz ve dolap...
Hep ikisini bir araya getirmeye çalıştım.
Sonraları büyük caminin yanında buz satan dükkanı tanıdım.
O da buzları büyükçe bir dolaba koyuyordu.
Talaşların içinde buzlar ve kocaman bir dolap...
Demekki, Emine hanımın da böyle kocaman, talaşlı bir dolabı varmış dedim yıllarca kendi kendime...
***
Hayatımda ilk soğuk karpuzu o gün yemiştim.
Nasıl da güzelmiş meğerse.
Hele ki o yaz sıcağında insanın içinin serinlemesi nasıl da güzel oluyormuş...
Aradan yıllar geçti.
Son teknoloji buzdolaplarını aldık evimize ama...
Ama o karpuzun lezzetini bir türlü yakalayamadık bir daha...
Mekanın cennet olsun Emine hanım teyzem...


17 Aralık 2013 Salı

Kasımpaşa'yı yok saymak - Kasımpaşa taraftarını yok saymak!

Kasımpaşa yönetimi ve bu yönetime yakın olan daha doğrusu yönetimin kontrolündeki medya gurubunda çalışan futbol yazar ve yorumcuları feryat figan ediyorlar. 
Bir kısım medyanın BJK maçındaki olaylarla ilgili yayınlarını yanlı buluyor ve "Kasımpaşa'yı yok sayamazsınız" diyorlar...
Ben de kendilerine bir hatırlatmada bulunmak istiyorum.
Belki unutmuş olabilirler. Sizler bu kulübün futbol takımını satın aldığınızda koskoca Kasımpaşa taraftarını ve halkını YOK SAYARAK, kulübün bir asırlık ARMA'sını bir gecede değiştirip, yeni bir logoyu bu semte dayatmıştınız unuttunuz mu!?
Başta tüm varlık sebebini "3 Büyükler" olarak tanımlanan takımlara endeksleyen yayıncı kuruluş olmak üzere, medya kuruluşlarının büyük bir bölümü olaylı Kasımpaşa - BJK maçı sonrasında Kasımpaşa'ya karşı adeta bir linç girişiminde bulunuyorlar.
***
Yapılan yayınlar tamamen tek taraflı...
Tam anlamıyla Kasımpaşa kulübü yok sayılıyor.
Yapılan tüm yorumlarda odak noktası BJK...
Haliyle Kasımpaşa Kulübü yönetimi de bu durumdan şikayetçi.
Turgay Ciner'in medya gurubunda çalışan yazar ve yorumcular da patronlarının sahibi olduğu takımı savunmak zorundalar.
Eminim Turgay Ciner olmasa onların da umurunda bile olmazdı Kasımpaşa...
Türkiye'deki futbol camiasının algısı budur...
Bir tarafta "Üç Büyükler (!)";
Diğer tarafta "Küçük takımlar (!)"
Bu algı değişmediği sürece ligde mücadele eden diğer takımlar hep yok sayılacaktır.
***
Ciner medyasının yazar ve yorumcuları "Kasımpaşa'yı yok sayamazsınız!" diye feryat ediyor...
Son derece haklı bir feryattır.
Ancak "yok sayılmanın" ne kadar acı bir durum olduğunu yeni farkeden bu yazar ve yorumcu takımına sormak lazım:
"Sizin patronunuzun da içinde bulunduğu bu yönetim onbinlerce Kasımpaşa taraftarını ve kulübün 1 asırlık tarihini yok sayarak, tamamen bir oldu bitti ile bir gecede 92 yıllık ARMA'yı değiştirdiklerinde neredeydiniz?
ARMA sevdalıları 2 sezondur boykot yapıyorlar...
Binlerce Kasımpaşa taraftarı bu boykot nedeniyle 2 sezondur yok sayılmanın acısını çekiyor...
Sizlere onca mailler atıldı.
"Sesimizi duyun" denildi...

"Kasımpaşa taraftarı Kasımpaşa yönetimince yok sayılıyor" denildi...
Neden duymadınız bu sesi?
Yok sayılmak nasıl bir duyguymuş şimdi anladınız mı?
***
Sizler kendi taraftarınızı yok saydığınız sürece birileri de sizi yok sayacaktır.
Bu kaçınılmaz bir durum.
Ektiğinizi biçersiniz.
Şimdi Kasımpaşa Kulübü yönetimin maddi destekleri ve olumlu transferleri sayesinde önemli bir noktaya geldi.
Belki de bu sezon tarihinin en büyük başarısına/başarılarına imza atacak Kasımpaşa...
İşte tam bu noktada kulüp yönetimi tarihi bir adım atmalı ve boykot eyleminde olan taraftarına barış elini uzatmalıdır.
Bugüne kadar ARMA sevdası ile sayılamayacak kadar cefalar çekmiş olan ARMA ALTI TAYFA gurubunu yok saymaktan vazgeçmeli ve semtimizde en çok ihtiyaç duyduğumuz birlik ve beraberlik ortamını tesis etmelidir.
Bu saatten sonra hiç kimsenin biz şunu isteriz biz bunu isteriz deme lüksü yoktur.
Boykotta olan taraftarların boykot amacı bellidir.
Para için rant için boykot yapmıyorlar bu insanlar.
Bu insanların boykot gerekçesi taraftarın yok sayılarak ARMA'nın değiştirilmesidir.
Yönetim bugüne kadar bu konuda bir tek açıklama yapmamıştır.
Bir açıklama dahi yapılmaması ARMA sevdalılarını yok saymaktır.
Boykotçu taraftarlar sonuna kadar haklıdır.
***
Bu nokta hem boykotçu taraftarların hem de yönetimin geçmişin üzerine bir sünger çekmeleri gerekmektedir.
Yönetimin taraftara uzatacağı barış elinde 92 yıllık şanlı ARMA olmalıdır.
Bir maçta protokol tribününe oturan tüm yöneticilerin şanlı ARMA'nın bulunduğu atkıları boyunlarına takmaları ve "Bu ARMA bizimdir, bu ARMA bizim şanımız, şerefimiz, mazimizdir" mesajını vermeleri taraftar için yeterli olmalıdır.
Boykotçu taraftarların bir "Efsane ARMA" projesi var...
Bu gurubun tepkisi yeni logoya değil zaten.
Bütün tepkileri taraftarın ve şanlı gecmişin yok sayılarak bu yeni logonun dayatılmasınadır tepki...
Yok sayılmanın acısını hisseden yönetim, kendi taraftarını yok saymaktan vazgeçmelidir.
Yönetimin atacağı küçücük bir adım, bundan böyle hiç bir gücün Kasımpaşa'yı yok sayamayacağı güzel günlerin habercisi olacaktır.
Unutmayalım, birilerinin sizi yok saymasını istemiyorsanız, siz de kendi taraftarınızı yok saymayacaksınız...

15 Aralık 2013 Pazar

Biz mutlu çocuklardık...

70'li yılların mutlu çocuklarıydık biz...
Ailelerimiz fakirdi...
Kasımpaşa'nın sokakları Malta taşları ile kaplıydı...
O Malta taşlarının mutlu çocuklarıydık biz.
Bir meşin topumuz olmadı hiç bir zaman ama, her gün tek kale maçlarımız vardı.
Ankara gazozu lükstü, bizim Olimpos gazozumuz vardı.
Annelerimizin elinden tutup gezmelere giderken;
Hiç ağlamadık meyveli yoğurtlar için bakkalların önünde,
Ama bizim Yoğurtçu Memed amcamız vardı...
Omuzlarında taşıdığı ağaç askısının her iki ucunda sallanan yoğurt tepsilerinin bir kenarına biriktirdiği kaymakları her gün bizlere elleriyle yediren Yoğurtçu Memed amcamız...
Bugün olanların binde biri yoktu belki ama biz Kasımpaşa'nın mutlu çocuklarıydık...
***
Mutlu olmak çok kolaydı bizim için...
Bir gazoz kapağı bulurduk yolda mutlu olurduk...
Gaflik bir misket üttük mü arkadaşımızdan en mutlu çocuk olurduk o an....
Misket oynamaya karar verir vermez en evvel "Biriiiiinççç" diye bağırabildiysek günün en mutlu çocuğu olurduk..
O kadar kolaydı mutlu olmak bizim için.

Patlamış bir naylon top bulabilsek, bir arabanın tekerinin altında, dünyalar bizim olurdu.
Bir yandan minyatür kale maç yapardık,
Bir yandan da tetik de beklerdik hepimiz.
Aklımız maçta ammaaa...
Gözümüz kulağımız mahallenin en zengin ve asortik kadını olan Emine Hanım teyzede...
Laf aramızda kadının buzdolabı bile vardı. O kadar zengin yani...
Pencereden kafasını uzattığı an berabere giden maçta galibiyet golünü atmak üzere dahi olsa topu bırakır penceresinin önüne koşardık...
İlkin kim varırsa o kazanırdı...
Emine Hanım yukardan seslenir:
- Çocuğum kasap Muammer Efendi'den 350 gr köftelik kıyma alıver bana...
Bir kağıt parçasına sardığı paraları bize atar ve pencerenin önüne ilk varan arkadaşımız parayı kapıp kasaba koşardı.
Kimse kimsenin hakkını gaspetmezdi.
"İlk ben geldim" kavgası etmedik hiç...
Emine teyzenin hizmetine bu kadar hevesli koşturmamızın sebebi ister bakkala göndersin isterse de kasaba mutlaka para üstü kalır ve o para üstünü de bize verirdi.
O günlerde hiç aklıma gelmemişti.
Nasıl oluyordu da her seferinde para üstü kalıyordu acaba diye yıllar sonra merak ettim...
Biz mutlu çocuklardık o yokluk yıllarında...
Çünkü bizim alacağı her şeyin gramajını bize para üstü kalacak şekilde ayarlayan zengin hanım teyzelerimiz vardı...
Mekanın cennet olsun mutluluk çiçeklerinin can suyu Emine Hanım teyzem...
***
Kasımpaşa'nın mutlu çocuklarıydık biz...
Günlerce düdük makarnası yediğimiz günler vardı.
Annemiz - babamız üzülmesinler diye "yine mi makarna" demeden büyük bir iştahla o makarnayı yemeye çalışan mutlu çocuklar...
Ve o makarnanın üzerine arada bir tutam peynir atıldığında mutluluktan havalara uçan çocuklardık...
Kekler, çikolatalar, cipsler...
Ve daha neler neler...
Biz bunların adlarını bile hayal edemeyen, bir külah leblebi unu ile mutlu olabilen çocuklardık...
Anarşi kol geziyordu.
Tedhiş örgütleri sokak başlarında hamam böceği öldürür gibi adam öldürüyordu...
Biz silah seslerine aldırmadan, akan kanın, ölen insanlarn, sönen ocakların gölgesinde mutlu olabilmeyi öğrenmek zorunda kalan mutlu çocuklardık...
Sana yağı, tüpgaz ve ekmek kuyruklarında saatlerce nöbet tutup, kuyruk anılarını birbirine anlatarak mutlu olabilen çocuklardık...
***
Ya siz çocuklar?
Siz de bizim kadar mutlu olabiliyor musunuz?
Şimdi sizin her şeyiniz var.
Çikolatalarınız emvai çeşit...
Oyuncaklarınız uzaktan kumandalı...
Gazozu adam yerine bile koymuyorsunuz...
Kolalarınız, meyveli sütleriniz, türlü türlü meyve sularınız var...
Bizim dandik gazozları yudumladığımız anki mutluluğu yaşayabiliyor musunuz çocuklar?
Kömürlükten kömür ya da odun taşımak zorunda değilsiniz.
Evlerinizde artık petekler var.
Düğmeye bastınız mı anında ısınıveriyorsunuz...
Yağmurun sesini bile duymuyorsunuz, pencereleriniz artık çift camlı...
Arkadaşınız oyun oynamak için sokaktan size seslense duyamazsınız...
Gerçi şimdi sokaktan seslenmek de kalmadı...
Facebook'tan, olmadı telefondan mesajlaşıyorsunuz...
Peki bizim kadar mutlu musunuz çocuklar?
Evde otururken yağmurun sesinin ne kadar güzel olduğunu öğrenebildin mi çocuk?
Mutlu musun çocuk?

23 Ekim 2013 Çarşamba

Kasımpaşa'da AŞK'ın fotoğrafı...

Aşk'ın fotoğrafını çekebilir misiniz desek;
Çoğunuz gülüp geçersiniz...
Çoğunuz da "hadi leyynn" deyip saçmaladığımızı vurgularsınız...
Bazılarınız durup düşünürsünüz belki...
Belki az da olsa bazılarınız "evet" dersiniz heyecanla...
Aşk'ın fotoğrafı çekilir mi?
Doğrusu ben yanıtlayamam bu soruyu...
Karmaşık bir iş...
Aşk başlı başına karmaşık değil midir zaten ?
***
Öyle fotoğraflar çıkar ki karşımıza;
Bakarsınız...
Düşünürsünüz...
Dalar gidersiniz o fotoğrafın derinliklerine...
Sizi alır götürür...
Zaman ve mekan mefhumlarından ötelenirsiniz...
Bir süre sonra anlarsınız ki;
Baktığınız o fotoğraf AŞK'ın fotoğrafıdır...
İşte ben öyle bir an yaşadım...
Sizlerle paylaştığım bu fotoğrafı defalarca görmüştüm...
Sadece bakıp geçmişim uzun zamandır.
Bakmak ve görmek arasındaki farkı yaşamışım adeta...
***
Bu fotoğraf Kasımpaşa'da çekilmiş...
ARMA değişikliğini boykotunda 2. yıla giren Arma Altı Tayfa taraftar gurubunun bir etkinliği...
Arma değişikliğini boykot eden bu gurup tribünlere gitmediği için maçlarını sokakta izliyorlar...
Meydana kurdukları bir TV ekranının karşısına Pazar tahtalarından tribün yapıyorlar...
Yaklaşık 2 yıldır süren, ARMA hasretlerini, tribün hasretlerini bu şekilde gideriyorlar...
Bir Aşk hikayesidir işte bu...
Bir Aşk'ın fotoğrafıdır...
Bu fotoğrafa bakarken aklıma ilk gelen Kasımpaşa Futbol Kulübü'nün başkanı tarafından sarfedilen sözler aklıma geldi...
Ne demişlerdi; "BJK bizim için aşk, Kasımpaşa ise iş"
Peki siz sayın başkanım,
Siz aşkınızın fotoğrafını çekebildiniz mi?
Sizin iş olarak gördüğünüz 92 yıllık şanlı bir maziye sahip olan Kasımpaşa'nın AŞIKLARI aşklarının fotoğrafını böyle çekmişler...
Siz de çekebildiniz mi böyle bir fotoğraf!?.
***
İnsanın yüreği burkulmaz mı şu fotoğrafa bakarken?
Ne istedi bu insanlar sizden?
Haraç mı istediler?
Bedava bilet mi?
Bedava otobüs mü?
Yol parası mı?
Çorba parası mı istediler?
Ne istediler?
Bir tek şey istediler...
Armamızı, aşkımızın sembolünü geri verin dediler...
Sadece bunu istediler sizden...
***
Yüreği Lacivert - Beyaz sevda ile dolu olan bu insanlar size ne yaptılar?
Tribüne gelip küfür mü ettiler?
Sokaklara dökülüp, size küfür edip olay mı çıkardılar?
Arabanızı mı taşladılar?
Yeni logolu reklam afişlerinizi mi yırttılar?
Hayır, hepsine hayır...
Onlar sadece "Arma'nın olmadığı yerde biz de olmayız" deyip boykot ettiler maçları...
"Tribünler sizinse, sokaklar bizimdir" deyip;
Sokaklarda izlediler gönül verdikleri takımlarının maçlarını...
Sokakta sevindiler, sokakta üzüldüler...
Yüreklerindeki hıncı, yine yüreklerine gömdüler...
Bir umut deyip beklediler hep...
Sessizce, haykırmadan, agresifleşmeden beklediler...
***
Arma Altı Yıkılmaz dediler...
Yıkılmadılar...
Varlıklarını sürdürdüler...
Tribünlere gitmedikleri zaman içerisinde;
Yüreklerindeki sevdayı Van'da depremzedelerin acısına ortak ettiler...
Ülkemizin en ücra köşelerindeki köy okullarına ulaştılar...
İmkansızlıklar içinde eğitimlerini sürdürmeye çalışan miniklerimizin yüreklerine girdiler...
"Kardeş Okul Projesi" ile el uzattılar binlerce kilometre ötedeki minik yüreklere...
Topladıkları yardım malzemeleriyle birlikte bir not gönderdiler kendilerinden habersiz miniklere...
Minik eller o notları başlarının üzerinde gösterdi size...
"Armama Dokunma" diyordu Ağrı'nın bir köyündeki çocuk...
Ama siz göremediniz elbette...
Aşkın fotoğrafını göremeyen o notu da göremezdi...
***
Yüreğinde azıcık vicdan mefhumu taşıyan birileri bu insanların sesini duymak zorundadır...
Böylesine büyük bir sevda ile Arma'sına ve renklerine bağlı bir taraftar gurubu bu şekilde gözardı edilmemelidir...
Son derece insani bir çerçeve içerisinde eylemlerini sürdüren bu gurup ile kulüp yönetimi neden irtibata geçip bu sorunu çözmeyi düşünmez bilemiyorum...
Tribünlere zamanında büyük bir renk katan böylesi aşk ile dolu bir tribün gurubu hem Kasımpaşa hem de Türk Futbolu için büyük bir kayıptır.
Yetkililerden tek beklentimiz onları bir kere olsun dinlemeleri...

30 Ağustos 2013 Cuma

Taraftar sizin malınız değil, Hasan Hilmi Öksüz...

ARMA ALTI gurubunun boykot kararının ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha anladık Hasan Hilmi Öksüz'ün bu talihsiz beyanatı ile. ARMA hırsızı yönetim görevde olduğu sürece o stada girmek bu zihniyete hizmet etmek demektir. Taraftarı yok sayan, taraftarı çoluk çocuk, it kopuk olarak tanımlayan bir zihniyet var şu an takımın başında...
Türkiye'nin bir ucundan bir ucuna milyonlarca insanın ödediği vergilerle yapılan tesisleri sürekli başımıza kakıp, "Kasımpaşa taraftarı Kasımpaşa Kulübü'ne yapılanlardan dolayı AKP'ye oy vermek zorundadır" deme cüreti gösterenlerin bulunduğu tribün ARMA sevdalıları için haramdır...
***
İBB Başkanı olduğu dönemde Nurettin Sözen tarafından yapımı gerçekleştirilen stada ilaveten yapılan hizmetler Başbakan ya da siz sayın yöneticilerin cebinden çıkan paralarla mı yapılmıştır yoksa milyonlarca vatandaşın ödediği vergilerle mi yapılmıştır. Milletin parasıyla millete hizmet edeceksiniz sonra da milleti satın aldık edasıyla milleti köleniz gibi göreceksiniz...
Hiçbir güç bu taraftarı yok sayamaz...
Sizin yaptığınız tüm olumsuzluklara rağmen Lacivert-Beyaz sevdaları uğruna o tribünlere girenler sizi istifaya davet ediyorsa durun düşünün. Biz nerede yanlış yapıyoruz da böyle oluyor diye bir düşünün...
***
ARMA ALTI gurubu cepleri para dolu BJK aşıklarının kulübümüzü istila ederek, ARMA gaspını yaptığı ilk günden bu yana tavrını net olarak ortaya koymuş ve BOYKOT kararı almıştı.
Bu kararı alırken de tribünde emek veren 7'den 70'e tüm ARMA ALTI emekçilerinin fikirleri alındı. Tüm tribün emekçilerinin ortak kararıyla boykot başlatıldı.
Karar ve bu kararın alınmasındaki sebep çok açıktı...
Bir sabah sessiz sedasız birileri gelip kulübe çöreklenmiş ve ilk iş olarak ARMA değişikliğine gidilmişti...

Bu ARMA'nın sevdalılarının haberi bile olmadan...
Yıllarını bu ARMA sevdası için harcamış olanların fikri bile alınmadan...
Yani bu ARMA sevdalıları yok sayılarak ARMA değiştirilmiş yerine bir logo konulmuştu...
Sevda ayaklar altına alınmış, yıllar boyu o ARMA için verilen emekler yok sayılmıştı...

ARMA ALTI üyeleri yapılan toplantı neticesinde;
"Taraftarın yok sayıldığı, sevdamızın ayaklar altına alındığı o tribünlerde biz olamayız" diyerek BOYKOT kararı almıştı...

***
Sadece ARMA'nın derdine düşmüştük...
Ne çorba derdindeydik, ne de çorbaya atılan taşların derdinde...
Olimpiyat şampiyonlarımızın gururla göğüslerinde taşıdığı o kutlu ARMA'nın derdindeyiz sadece...
Boykot kararı almayan gönüldaşlarımız da var elbette...
Onlar ARMA ALTI gurubundan farklı düşünüp tribünlerde mücadele edelim dediler...
Ama olmadı...
Hasan Hilmi Öksüz tüm yaşananların ardından o tribünlere giren gönüldaşlarımızı da yok sayan açıklamalarda bulundu...
Taraftarı yok saydı...
Taraftara çoluk çocuk dedi...
Taraftarı AKP'ye oy vermek zorunda olan bir kitle olarak tanımladı...
"BJK bizim AŞK, Kasımpaşa ise, İŞ'tir" diyenlere karşı duramadı ve "Durun bakalım arkadaş siz Kasımpaşa'yı nasıl böylesine küçük düşürürsünüz" diyemedi...
Şimdi ise, bize Kasımpaşalılık dersi vermeye kalkışıyor...
***
Bir kere daha anladık ki, tek çare Boykot...
O tribünler boş kalmalı...
Akgençlik üyeleri girsinler onlara şakşakçılık yapsınlar...
Biz ARMA uğruna gerekirse sokaklarda tribünler kurarız, yine ARMAmıza sahip çıkarız...
Önce ARMA'yı sattılar, sonra Sevdamızı ezdiler...

Şimdi BJK taraftarını semtimize sokarak gurumuzu ayaklar altına alacaklar...
"Yapamazlar" dediklerimizin hepsini yaptılar...
Ve yine yapamazlar dediklerimizi de yapacaklar...
O tribünlerin boş bırakılması onlara verilecek en güzel yanıt olacaktır...
Bir kere daha tüm ARMA sevdalılarına sesleniyoruz...
ARMAmızı gasp edenlerin, sevdamızı ayaklar altına alanların, gurumuzu yok sayanların bulunduğu tribünler bize haramdır...