PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2013 Perşembe

Ağlayanın malı, Gülene yaramazmış!

Atalar sözüdür.
Ağlayanın malı gülene yaramaz.
Kim ağlıyor?

Kim gülüyor...
Gülen taraf aslında hep ağlayan taraf...
Kaçakçılar için ağladılar...
Teröristler için ağladılar...
Amerikan askerleri için ağladılar...
Cumhuriyet düşmanları için ağladılar...
Ahmet Kaya için ağladılar...
Halkın karşısına her çıktıklarında ağladılar nerdeyse...
"Mağduruz da mağduruz" deyip ağladılar...
Bazı yufka yürekli işadamlarımız bu ağlamalara dayanamayıp, hediyeler verdiler.
Teselli etmek için çocuğa bir gemicik verdiler misalen.

Bir başka yufka yürekli işadamı "hadi ağlama gel benim işlerime ortak ol" deyiverdi.
Oyuncakçının önünden geçerken yerlere yatan çocuklar gibi ağlayıp durdular.
Ağladıkça da Allah ziyade etsin mal mülk epeyce bir ziyade oldu.
Gözümüz yok...

***
Gözü olanın gözü çıksın dediler,
Gezi Direnişi'ne katılanların gözlerini çıkardılar.
Demek ki, o çapulcuların ağlayanların malında gözü varmış ki çıkarmışlar...
Pkk ile girdiği bir çatışmada şehit olan bir askerimizin hazin öyküsü geldi aklıma.
Şehidimiz çatışmaya girdiği sırada devlet o şehidimizin baba ocağının elektriğini kesmişti.
Faturayı ödeyememiş garipler.
Üstüne gecikme zammı binmiş.
O da yetmemiş "Açma-Kapama parası da isteriz" diye tutturmuşlar.
Şehidin bunlardan haberi yok.
Şehit ağlamıyor.
Anası ağlıyor.
Babası ağlıyor...
Sevenleri ağlıyor...
Ama bu ağlayanlar diğer ağlayanlardan farklı...
Bunların malı yok...
Ağlayanı çok...
***

Gülen de ağlıyordu aslında.
Çoğu vakit ağlarken görebiliyorduk güleni.
Yetim hakkından,
Kul hakkından,
Adaletten,
Kulluktan dem vurdukça ağlıyor, ağlıyor, ağlıyordu...
Gözleri şişene kadar ağlıyordu.
Bir tarafta yetim hakkı yiyip ağlayanlar,
Diğer tarafta yetimin hakkını savunup ağlayanlar...
İkisi de aynı Taraf'ta idi bir zamanlar...
Terörist ile savaşan komutanlar içeri tıkılırken bir bir,
Her iki ağlayan kesim aynı Zaman dilimi içinde, aynı Taraf'ta idiler...
Aynı Zaman'da, aynı Taraf'ta vurdular...
Büyük Güç olmuşlardı.
Pkklılara "Sizinle savaşanları tek tek içeri attık daha ne istiyorsunuz" diyebilecek kadar aymazlaşanlar, omuz omuza savaşıyorlardı komutanlarla, yazarlarla, bilim insanlarıyla...

***
Gizli koalisyonun çatırdama zamanı gelmişti.
Güç zehirlenmesine ilk yakalanan haşarı çocuk çomağı sokmuştu.
"Dersaneleri kapatacağım" diye tutturdu.
"Yapma etme" dediler dinlemedi.
"Bu işin sonu kötü olur" dediler;
"Siz kendinizi ne sanıyorsunuz ki, ötesi berisi yüzde 3 oyunuz var" deyip kılıçları çektiler...
"Siz bilirsiniz, kendi düşen ağlamaz" cevabını aldılar.
Ve kıyamet koptu...
Ağlayarak malını mülkünü ziyadeleştirenlerin o malı mülkü nasıl edindikleri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı...
Bakan çocukları,

Bürokratlar bir bir gözaltına alınıyor...
Arkasından karşı hamle...
Operasyonları düzenleyen polis müdürleri görevden alınıyor...
Yapanlarla yetinilmiyor,
Operasyon yapma ihtimali olanlarda derdest ediliyor...
***
Anlayacağınız, BÜYÜK GÜÇ koalisyonunun filleri tepinmeye başladı.
Operasyon yapılmadan 1 gün önce TBMM önünde bir eylem yapıldı.
Bir vatandaş geçim sıkıntısı içinde olduğunu belirterek, kendini ateşe verdi.
Merhum Başbakanlardan Bülent Ecevit'in önüne atılan bir yazarkasayı senelerce siyasi malzeme yapanlar bu konuyu hiç gündeme bile getirmedi.
Bir insan evladı kendini yaktı.
Gazetelerde o kişinin kim olduğu bile yazılmadı.
Tek cümle ile atlandı bu haber.
Son iki yıl içersinde TBMM ve Başbakanlık önünde yapılan kaçıncı eylemdi bu bilemiyoruz.
Çünkü "özgür basın" bu eylemleri yazamıyor.
Bütün ülke ağlayan ile gülenin derdine düştü...
Asıl ağlayan,

Anası değil yedi sülalesi ağlayan vatandaş kendini yakmış kimin umurunda?
Vatandaşın bile umurunda değil ki, fillerin umurunda olsun...

***
Eminim önümüzdeki seçim sürecinde başbakan seçim meydanlarında;
"Millet bunların önüne yazarkasa attı, o günleri unutmadı bu millet, unutmayız!" diye nutuklar atıp siyasi propaganda yapacaktır ama hiç kimse de çıkıp "yahu sayın başbakan o zaman yazarkasa atılmış senin zamanında adam kendini yaktı" demeyecektir...
Halimiz böyle...
Ağlayanın malı gülene yaramaz demiş atalarımız amma;
Ağlayan'ın malı Gülen'e yaradı bu sefer...

21 Nisan 2013 Pazar

Kavramlarla kandırılan halkım... "Faili meçhul"

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ya da (AK PARTİ)...
Kurulur kurulmaz tek başına iktidara gelen bir parti...
Türkçe'de kısaltma bir kurum ya da kuruluşun baş harflerinden yapılır...
Adalet ve Kalkınma Partisi ise, iki kelimeden oluşan bir kısaltma kullanıyor ki, bu kısaltma değil, bir isimdir...
Zaten son dönemlerde birçok teşkilat tabelasında artık ADALET VE KALKINMA PARTİSİ adını da göremiyoruz...
Sadece AK PARTİ yazıyor tabelalarda...
Burada kafamızda bir soru işareti beliriyor...
Bu soru işaretini bu yazımızın başında gündeme getirip cevabını daha sonraki yazılarımızda aramaya çalışacağız...
***
Evet dediğimiz gibi hemen iktidara geldiler...
Üstelik de tek başına...
Bu dünya tarihinde bile az rastlanılan bir durum...
Önemli bir başarı...
Bu partinin genel başkanı sayın R. Tayyip Erdoğan dünya tarihinde ilk kez karşılaştığımız bir büyük başarıya daha imza attı o yıllarda...
2004 yılında bir Yahudi kuruluşu Tayyip Erdoğan'a "Üstün Cesaret Ödülü" verdi...
Bu ödül ilk kez bir Müslüman siyasetçiye verilmişti...
Halen bu özellik sadece Tayyip Erdoğan'a aittir...
***
O günlerde, yani AKP'nin iktidara geldiği günlerde Türkiye'de Pkk terörü bitmek üzereydi...
Şehit sayısı nerdeyse "0" a düşmüştü...
Güvenlik güçleri teröriste, onların anladığı dilde cevap verebilmek için önemli çalışmalar yapmış ve bu calışmalar neticesinde de terör bitme noktasına getirilmişti...
Yahudilerden üstün cesaret madalyası alan Tayyip Erdoğan önderliğindeki hükümet birden bire bir süreç hastalığına tutuldu...
Açılım süreci dediler....
İleri demokrasi süreci dediler...
Bitmeye yüz tutmuş terör örgütünün korkulu rüyası haline gelen Özel Harekatçılara karşı büyük bir operasyon başlattılar...
Pkk terör örgütüne yardım ve yataklık ettikleri suçlamasıyla öldürülen kişilerin "faili meçhul" cinayetlere kurban gittikleri iddiasıyla açılan mahkemelerde özel harekatçılar ve askerlerimiz suçlandı ve tek tek içeri alındı.
Özel Harekatçılar bitirildi...
Pkk derin bir nefes aldı ve eylemlerine yeniden başladı...
Yeniden şehit sayısı yüzlerle ifade edilmeye başlandı...
Yeterli eğitim almamış erlerle teröristin karşısına çıkmak zorunda bırakılan TSK terör örgütü karşısısında yeniden büyük kayıplar vermeye başladı...
***
Bir taraftan faili meçhul masalı devam ederken diğer taraftan teröristlerin korkulu rüyası olan bütün komutanlar, güvenlikçiler bir bir suçlanarak içeri alındı...
Sanki öldürülen o kişiler yunmuş yıkanmış kişilermiş gibi halka aksettirildi...
Pkk ile olan finansal ve lojistik durumları halka hiç anlatılmadı...
Pkk attığı hain pusularla onlarca askerimizi şehit ediyor...
Bunlar faili meçhul olmuyor...
Pkk, kahpece yaptığı eylemlerle sivil vatandaşlarımızı şehit ediyor...
Bunlar da faili meçhul olmuyor...
Pkk, köylere baskınlar yapıyor, devlet tarafında yer aldıkları için yakıp yıkıyor...
Bunlar faili meçhul olmuyor...
***
AKP iktidarı boyunca bütün faili meçhul cinayetleri çözmek için yemin etti...
Çözülsün elbette...
Bir barış süreci başlattınız...
Bu süreç içinde bütün faili meçhul cinayetler çözülsün ve mahkemelerde yargılanarak gereken cezaları alsınlar...
Bunu canı gönülden bende istiyorum...
Bütün Türk milleti de istiyor...
Fakat;
Pkk'lı teröristler tarafından şehit edilenler için de bir faili meçhul uygulaması yapılmayacak mı!?
Onların canına kıyanlar ne olacak!?
Teröristi öldürenler hapse atılacak da, benim askerimi, benim korucumu, benim polisimi, benim vatandaşımı şehit edenler elini kolunu sallaya sallaya yurt dışına mı çıkacak!?
Sizin barış sürecinden anladığınız bu mu!?
Analar bunun için mi ağlamayacak!?
Bebek katilleri, Mehmetçik katilleri karanfillerle uğurlanacak,
Benim askerim, benim polisim, benim korucum hapislerde mi çürüyecek!?
***
Ey AKP'ye yüzde 50'lik gücü veren halkım!
İşte bunların barış süreci dedikleri budur!?
Sizi kandırıyorlar...
Kavramlarla kandırıyorlar sizi!
Biz bu sürece karşı çıkanları "Barış karşıtı" diyerek size yutturuyorlar...
Biz barış karşıtı değiliz...
Biz adil barış istiyoruz...
Onların faili meçhul dedikleri suç ise eğer;
Pkk'lı teröristlerin yaptıkları suç değil mi ey halkım!?
O faili meçhullerin sözde failleri hapiste çürürken, Mehmetçik katilleri şen şakrak,
Muzaffer asker edasıyla,
Silahlarını havaya kaldırıp, çekip gidecek, huzurlu bir yaşam sürecek...
AKP'ye yüzde 50 güç veren muhterem halkım sen buna seyirci mi kalacaksın!?

22 Eylül 2012 Cumartesi

Afyonkarahisar ve Bingöl'ün üzerine örtülen örtü: BALYOZ

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde en güzel uygulanan sistem "Örtü Sistemi" oldu. Ülkede yaşanan her türlü olumsuzluğun üzerini örtmek için kıyıda köşede bekletilen bir örtümüz mutlaka var. Eskiden devletin örtülü bir tek kavramı vardı. Arada bir duyardık. "Örtülü Ödenek" diye bir şey varmış. Babaşbakanın emrine verilirmiş ve buradan başbakan kimseye hesap verme gereği duymadan devlet işleri için istediği harcamayı yaparmış. Bugün AKP ile birlikte "Örtülü Siyaset" kavramı da beyinlerimizdeki yerini almış durumda.
***
Bundan önceki örnekleri defalarca yazdık, anlattık.
Anlayan anladı anlamayan zaten anlamak istemediği için anlamadı...
Görmek istemeyen göz kadar kör bir göz olamaz...
Görme engelli vatandaşımız, gözleriyle görmese de başka uzuvları ile hissedebiliyor.
Elleriyle, ayaklarıyla...
Görmeye çalışıyor ve görebiliyor...
Gözleri her daim karanlıkta kalsa da o bazı gerçekleri bilebiliyor...
Fakat görmek istemeyen körler gözleri açık olduğu halde bile göremeyebiliyorlar...
Biz ne kadar yazarsak yazalım,
Ne kadar anlatırsak anlatalım,
Anlamak istemiyorsa vatandaş anlamıyor...
***
Son olarak Afyonkarahisar'da büyük bir facia yaşadık.
Aynı facia 1 yıl kadar önce Kıbrıs Rum Kesiminde yaşandı. Rum Kesimi'nde meydana gelen olayın nedeni belli. Aşırı sıcaklardan dolayı yaşanan bir patlama. Olayda 12 Rum askeri ölüyor. Bu olayın sorumluluğunu taşıyan Genelkurmay başkanı ve bakanlar istifa ediyorlar. 
Afyonkarahisar'da yaşanan felaketin henüz sebebi belli değil...
İstifa eden de yok...
Sorumlusu belli değil...
Vatandaş umursamıyor...
Gazeteciler, aydınlar (!) suskun...
Uludere'de yanlışlıkla vurulan kaçakçılara tazminat ödeyen hükümet, olayın Allah'ın takdiri olduğunu söylemekle yetiniyor. Üstelik bu tür olaylar dünyanın her yerinde olabilecek olaylar olarak görüyor ve boş veriyor...
***
Sonra Bingöl'de bir şeyler olmaya başlıyor...
Terör örgütü eylemleri Bingöl'de sürdürüyor...
Onlarca şehidimiz var...
25 saat uykusuz görev yapan polislerimiz, yine uyumadan bir başka görev yerine bırakın zırhlı aracı neredeyse hurdaya çıkmış araçlarla nakledilirlerken hainler saldırıyor... 
İzin dönüşü birliklerine katılmaz üzere sivil olarak memleketlerinden gelen Mehmetçiklerimiz toplama merkezinde mülteci gibi balık istifi bekletiliyor...
Bir sandalye bulup oturabilen oracıkta uyuyabiliyorsa uyuyor...
Sonra savunmasız bir şekilde, silahsız olarak otobüslere doldurulup görev yerlerine götürülüyorlar...
Ve sonuç aynı...
Pusuda bekleyen hainler saldırıyorlar...
Onlarca asker ve polisimiz şehit oluyor iki olayda...
***
Sadece bu iki olay, medeni bir ülkede yaşansa hükümetin istifa etmesi için yeterli olurdu...
O makamlarda oturan insanlar, böylesine büyük sorumsuzlukların yaşandığı bu iki olayın vicdan azabıyla istifalarını basarlardı...
Ama bizde öyle olmuyor...
Henüz bu üç olayın sebepleri, sorumluları bile tespit edilemedi...
Bingöl'de askeri konvoya yapılan saldırıda şehitlerimizin kimlikleri bile açıklanmadan defin işlemleri apar topar yapıldı. 
Gözlerimiz sürekli televizyon ekranlarında idi...
Uludere'de yanlışlıkla öldürülen kaçakçıların haklarını aramak için feryadı figan eden demokrasi şövalyelerini aradık. Ortalığı birbirine katan Nagehan Alçı Mehmetçikler için de bağırır çağırır dedik, bekledik ama nafile...
Hırant Dink öldürüldüğünde "Hepimiz Ermeniyiz" diye meydanları dolduran onbinlerce demokrat aydını aradık meydanlarda ama nafile...
***
Hiç kimsenin kılı bile kıpırdamadı...
Hırant Dink'in cenazesinde slogan atanlar "demokrasi şövalyesi" oldu...
Şehit cenazesinde slogan atanlar, "halkı kin ve nefrete teşvik eden" terörist oldular...
Halk sindirilmiş, susturulmuş vaziyette...
Hiç kimse bu olayların failleri ve sorumluları hakkında konuşmuyor...
***
Bu olayların hemen ardından "minik" bir benzin indirimi geldi...
AKP yandaşları bunu bir bayram sevinci gibi her yerde konuşmaya başladı...
Ertesi gün "minik" bir indirim daha...
"Bakın gördünüz mü benzinde indirim oldu. Ekonomi çok iyi gidiyor" safsataları köşe bucak her yerde anlatılmaya başlandı...
Ve asıl bomba dün patladı...
Balyoz davası kararları açıklandı...
Devasa bir örtü Balyoz davası kararlarının açıklanması....
Afyonkarahisar'dan Bingöl'e kadar uzanan büyüklükte bir örtü...
Her şeyin üstü örtüldü bir anda...
Şimdi bütün demokrasi şövalyeleri ekranlarda boy gösterecekler...
Sütunlarında AKP'nin ne kadar demokrat olduğundan dem vuracaklar...
"Yaşasın demokrasi"
***
Evet demokrasi yaşasın, üç beş tane Mehmet ölsün!..
Kıyamet mi kopar yani!..
Afyonkarahisar'da ne olduysa oldu size ne!?
Bingöl'de ne olduysa oldu size ne!?
Siz bulgurunuza makarnanıza bakın...
Benzinde de 10 kuruş indirim yapıldı, Allah'tan belanızı mı istiyorsunuz!?
Darbe yapma teşebbüsünde bulunanları da hapse attık, daha ne istiyorsunuz!?
***
"Ya Allah, Bismillah!" "Durmak yok yola devam!"

12 Eylül 2012 Çarşamba

Kenan Paşa Çok Yaşa!!!

15 yaşımı bitirmek üzereydim...
Ben elimde naylon topla mahalle maçı yapmak için arkadaşlarımı beklerken, birileri gelip ellerindeki silahlarla birine ateş ediyordu.
Ulu orta...
Saklanmadan...
Pusu kurmadan...
Üç cinayete tanık oldum yaşım 15 olana kadar...
Bu arada Ülkücü olmuştum...
Komünistlerden dayak yedim...
Toplum Polislerinden jop yediğimde yaşım 13 idi...
Bugünkü çocuklar gibi çizgi filmlerle büyümedik...
Ajansları dört gözle bekledik çocuk yaşta...
***
Babam bir ara Ferruh Bozbeyli'yi destekledi...
Sonra Erbakancı oldu...
Abimler her daim ekmek partisinden oldular...
Ben çok erken siyasallaşmıştım...
Naylon top alırken bile "Türk Bayrağı" renginde olmalıydı...
Çocukluk arkadaşım Mehmet Ali...
Onunla çocuk olduğumuza aldırmadan "memleket meseleleri" konuşurken
N'olacak bu memleketin hali...
***
İlk aşkım,
Çocukluk aşkım,
Eskişehirspor bile artık zor günler yaşıyordu,
Bir memleketin durumuna üzülüyordum
Bir de Eskişehirspor'un durumuna...
Mehmet Ali benden biraz daha iyi durumdaydı
O Fenerbahçeliydi,
En azından tuttuğu takım için üzülmüyordu...
***
14 ve 15. yaşlarımda Anarşi daha da kudurmuştu...
Memleketinde her yerinde
Her gün
İnsanlar öldürülüyor,
Artık bireysel cinayetler yerini toplu katliamlara bırakmıştı...
Bombalar atılıyor, kahveler taranıyor
Cesetler yollara saçılıyordu
"Anarşitler" memleketin her yerinde katliamlar yapıyordu...
***
Bir sabah...
12 Eylül sabahı,
Okuduğum gazeteyi mahallede bir tek bakkal satıyordu
Erkenden gidip gazetemi alırdım her sabah...
Yine öyle yaptım, erkenden çıktım
Sokağın köşesini döndüğüm de karşıma 4 asker çıktı...
"Ne dolaşıyon lan!"
"Bakkala gidiyom abi!"
"Ne bakkalı lan, bakkal makkal yok, hadi hemen evine dön!"
Korkmuştum...
Bir süre hızlı adımlarla eve doğru gittim sonra koşmaya başladım...
Eve vardığım da babam televizyonun başındaydı...
***
Darbe olmuş...
Kenan Paşa ve kuvvet komutanları ülke yönetimine el koymuşlar...
Bir gece de tüm cinayetler, katliamlar sona ermişti...
Memleket güllük gülistanlık olmuştu...
Sokağa çıkma yasağı vardı...
Ekmek arabası geliyor ahaliye ekmek dağıtıp gidiyordu...
Bunun dışında sokaklarda sadece askerler ve askeri araçlar vardı...
***
Kısa sürede hayat normale dönmeye başlamıştı.
Esnaf işinde gücünde, öğrenciler okullarında...
Meydanlar "Kenan Paşa Çok Yaşa" nidalarıyla inlemeye başlamıştı bile...
Her taraf Kenan Evren ve Kuvvet komutanlarının posterleriyle dolmuştu...
Anarşi'nin durması...
Ölümlerin sona ermesi...
Bombaların, silahların susması halkımızı son derece mutlu etmişti...
***
Darbe'nin ilk dönemlerinde insanlar sadece bunları düşünüyorlardı...
Sonra sonra başka şeyler kafalarımızı kurcamlamaya başladı...
En çok kafa kurcalayan soru ise şuydu:
Ordu matem bu kadar muktedir idi, bir gecede bütün anarşık olayları sona erdirebilicek kadar güçlüydü de neden bunu daha önceden yapmadı!? Yaşanan kardeş kavgasını durdurmak için ille de darbe mi yapmak gerekliydi!?
***
Sonra idamlar başladı...
Benle yaşıt gencecik insanlar asılıyordu...
Saçma sapan suç isnatlarıyla insanlar hücrelere tıkılıyor, en ağır işkencelerden geçiriliyorlardı...
Kitaplar yakılıyordu...
Şiirler, şarkılar, türküler yasaklandı...
Başörtüsü yasaklandı...
Kürtçe konuşmak yasaklandı...
Bugün yaşadıklarımızın en önemli sebebi işte bu iki yasaktı belki de...
***
Başörtüsüyle o zamanlar kimin ne derdi vardı ki yasaklandı!?
Sebep neydi!?
Kürtçe konuşmak neden yasaklandı!?
Tanıdığımız, sevdiğimiz, güvendiğimiz bir çok Kürt komşumuz vardı.
Kime ne zararları olmuştu ki!?
Çoğunlukla Türkçe konuşuyorlardı zaten...
Kendi aralarında Kürtçe konuşmalarının kime ne zararı olabilirdi!?
Hele ki devletimize ne zararı olabilirdi!?
***
12 Eylül Darbesi beni en çok bu iki yasakla düşündürmüştür...
Önce ANAP sonra da AKP başörtüsü yasağını bayrak yaparak halktan büyük destek alıp iktidar oldular...
Fakat ne gariptir ki, bu büyük desteğe rağmen halen 12 Eylül'ün koymuş olduğu Başörtüsü yasağı kalkmış değil... Bu çok garip...
***
Bir de Kürtçe konuşma yasağı var tabii....
Önce APOCULAR bu yasaklardan nemalanarak bir terör örgütü oluşturdular...
Sonra Pkk adıyla kurumsallaştılar...
Sonra BDP ve daha önce kapatılan partiler ile siyasallaştılar...
12 Eylül Cuntası'nın koyduğu Kürtçe yasağı sayesinde bugün ülkemizin başında büyük bir terör belası var...
Bunların varlık sebebi Kürtçe Konuşma yasağı oldu...
Bunları düşündükçe o günlerde halkımızın büyük sevgi gösterilerinde bulunduğu Kenan Paşa ve arkadaşlarının   bugün yaşadığımız düzenin mimarları olduklarını düşünmek hiç de yanlış olmayacaktır...
***
12 Eylül Darbesi'nin en büyük mağduriyetini Ülkücüler ve Solcular yaşadılar...
Din eksenli siyaset yapanlar hemen hemen hiçbir mağduriyet yaşamadılar. Aksine 12 Eylül Cuntası'nın koyduğu Başörtüsü Yasağı'nı kendilerine sermaye ederek yıllar içinde büyüdüler ve iktidara geldiler. Bugün 12 Eylül Darbesi'ni yargılayarak kendilerini AKlamaya çalışanlar o günlerde, her yerde "Kenan Paşa Çok Yaşa" nidaları ile destek oluyorlardı paşalarına... 
***
Ülkemizde oynanan bölücü oyunların en büyüğü olduğunu biraz geç de olsa anlayabildik 12 Eylül Darbesi'nin... Bu vesile ile 12 Eylül şehitlerini rahmetle anıyor, ülkemizin bu pis oyunların içinden dimdik ayakta kalarak çıkamısını temenni ediyorum...









22 Ekim 2011 Cumartesi

Fakirsen vatan sağolsun, zenginsen canın sağolsun....

Ne oluyorsa fakire fukaraya oluyor. Elbette bu vatan topraklarında yaşıyorsak bunun bedelini de seve seve ödeyeceğiz. Fakat öyle anlar oluyor ki, insanın canına tak ediyor. Yaşadığım yıllar boyunca var olan bütün hükümetler döneminde gördüm ki, zengin daha zengin oluyor fakir ise daha fakir...

 Geçtiğimiz günlerde gazetelerde bir minik haber okumuştum. Mevcut Hükümet döneminde 4 bin civarında yeni zengin türemiş. Zengin derken banka hesapları milyon TL'yi aşanlardan bahsediyoruz elbette. Bir apartman dairesi alabilen zengin(!)lerden değil. Peki fakir fukara ne yapıyor bu arada? Aşevlerinden dağıtılan yemekleri almak için sokak köşelerinde bekliyorlar ellerinde sefer tasları ile. Ekmek torbaları doldurmak için bekleşiyor fukara kadınlar yollarda. Elektrikleri kesiliyor. Telefonları kesiliyor. Suları kesiliyor. Doğalgazı halen lüks olarak gören milyonlarca aile var aramızda. Hasta çocuğunun ilaç parasını toplayabilmek için Cuma namazlarında imamlara ricada bulunanlar var. Kış kapıya dayanmışken Fakfunfon'dan dağıtılacak kalitesiz kömürleri bekleyenler var. Okula giden çocuklarının ceplerine harçlık koymaktan aciz insanlarımız var halen. Bit pazarından ayakkabı, ceket, pantolon alıp giyenlerimiz var. Var Allahım var...

Fakirin bir de vatan borcu var. Son saldırıda şehit olan askerlerimizin yaşamlarını kısaca da olsa yazdı gazeteler. Hepsi fukara... Hele öyle bir tanesi vardı ki, yüreklerimizi sızlattı ailesinin durumu. Oğulları asker ocağında vatan için canını verirken onların kulübe tarzı evlerinde elektriklerini kesmişlerdi borçlarından dolayı. Bu askerimizin şehit olduğu bölgede ise kaçak elektrik kullanımı yüzde 70'lere varmış. Onlar da fukaralıktan kaçak kullanıyorlar her halde... Oğulları şehit olunca devletimiz sahip çıkmış aileye ve elektriklerini açmışlar hemen. Aman Tanrım ne büyük lütuf. Ne demeli şimdi o insanlar! "İyi ki evladımız vatan için canını verdi yoksa elektriksiz kalacak belki de borcunu ödeyemeyip hapislere düşecektik" mi demeliler acaba!?

Ey devleti yönetenler. Ey bu millet için en kutsal değer olan devletimizi yönetenler. Oğullarınıza gemicikler alırken, oğullarınızı kızlarınızı Amerika'larda okuturken, evlatlarınızı 18 yaşında devlet kurumlarında genel müdür yaparken, bu vatan için canını vermeye hazır olan, canını veren Mehmetçikleri de düşünseniz azıcık. En azından kaçak elektrik kullanımına engel olmadığınız kadar merhametli davranıp asker aileleri için elektrik, su, doğalgaz konularında biraz yardımcı olsanız. Bakın onlar gemicik falan peşinde değiller. Evlatları asker ocağında vatan için canını vermeyi beklerken en azından devletten aldığı bazı hizmetlerin altında ezilmesinler yeter...

Ne gariptir ki, bugüne kadar şu yeni türeyen zenginler gibi zenginlerin evlatları bu vatan için şehit olamıyorlar. Belki askerlik bile yapmıyorlar. Belki sebebini bile bilemeyeceğimiz bir çürük raporu alarak kayak merkezlerinde günlerini gün ediyorlar. Bir de bedelli askerlik konusu var tabii...

Dağa çıkıp, PKK'nın yalanlarına kanıp Mehmetçik ile savaşa kalkışanlarda hep gariban. Onların da anaları babaları köylerinde yokluk içinde yaşamaya çalışıyorlardır. Üç kuruş ekmek parası için kim bilir hangi ağaya ırgatlık ediyorlardır, Allah bilir. Fukaralıktan kanmışlar onlar da PKK'ya çıkmışlar dağlara. Onlara da aynı şeyleri söylüyorlar, özgürlük, hak, hukuk, cart curt...

Hasılı kelam, fakirsen ver canını vatan sağolsun, zenginsen ver paranı canın sağolsun....

20 Ekim 2011 Perşembe

Benim için ölme, benim için öldürme!!!

PKK kurbanı öğretmen Dilek Kerman
19 Ekim 2011 akşamı, yani 24 askerimizin şehit edildiği günün akşamı... TV ekranları yine tam bir curcuna yeri. Her kanalda birileri çıkıp martaval okuyor yine... Kumanda elimizde kanal kanal dolaşıyoruz. İlk olarak CNNTÜRK kanalında Ahmet Hakan'ın programına takıldık. MHP Iğdır milletvekili konuşuyor. Olağanüstü halin bölgede bir an önce ilan edilmesini savunuyor. Karşıt görüşte olanlar zamanında uygulanan olağanüstü hal uygulamasının yanlışlarından dem vuruyor. MHP'li vekil o yanlışları siz yapmayın, o yanlışlardan ders alın ve doğrusunu yapın diyor ama anlamak isteyen yok. OHAL'den herkes korkuyor. Peki ne olmuştu OHAL döneminde!? "0" şehit... AKP Hükümeti ile birlikte OHAL kaldırıldı ve kendisini feshetme aşamasına gelen PKK yeniden eylemlere başladı. Pkk'nin faiili meçhul cinayetleri yeniden başladı. Asker, polis, öğretmen, ebe, doktor, hemşire, kadın, bebek, köylü... Onlar için farketmiyordu. OHAL kalkmış ve yeniden kudurmuşlardı. AKP'nin onlar için yapmış olduğu bu önemli hizmet AKP iktidarı süresince büyük bir nimet olarak duruyor bebek katillerinin önünde... Ve bugün onlar OHAL'den korkuyorlar. Neden korkuyorlar acaba? Askerimizi, polisimizi, kadınımızı, bebeğimizi öldüremeyecekleri için mi!?...

Program konukları arasında genç bir bayan var. Yeni bir oluşum başlatmışlar. PKK'ya çağrı yaparak "Benim için ölme, öldürme" diyorlarmış. Aman efendim ne güzel diyorsunuz değil mi!? Bir gurup Kürt vatandaşımız kendileri için savaştıklarını söyleyen bebek katillerine "Benim için ölme, kadın öldürme, bebek öldürme, asker, polis öldürme kardeşim" diye sesleniyor. İlk etapta bizim de kulağımıza hoş geliyor. Bu genç kadına söz verildiği vakit gerçek niyetleri ortaya çıkıyor bunların. Söylediği birçok söz beni çok da ilgilendirmedi aslında. Çünkü hep aynı şeyler söyleniyor. Sevgi, barış, kardeşlik, cart curt... Bu genç kadın onca lakırdının içinde öyle bir söz etti ki, o an kan beynime sıçradı. Fakat her ne hikmetse ne orada bulunan konuklar ne de ekranları başında izleyen ulusumuz sanki benim duyduğum o sözleri duymamış gibiydiler. Ne dedi bu genç kadın? Aynen aktarıyorum: "Bugün ülkenin birçok yerinde Kürt halkı ırkçı bir saldırıya uğrama korkusu ile evine giderken..." Vay anasına arkadaş yahu... Biz hangi ülkede yaşıyoruz. Bu genç kadın neden bahsediyor. Hangi Kürt vatandaşımız bu korkuyu hissediyormuş bunu da çıkıp bir tek örnekle göstersene be kadın! İşte bunların gerçek niyetleri budur. Bu tür söylemlerle Türk-Kürt çatışmasını sağlamak, olayı sokağa dökmek ve bir iç savaş ortamı yaratmak. Bugün her Türk'ün canı kadar sevdiği bir Kürt vardır. Arkadaşıdır, dostudur, yavuklusudur, karısıdır, kocasıdır, akrabasıdır, komşusudur... Hiçbir Türk bir Kürt kardeşi için ırkçı düşüncelere kapılmamıştır, kapılmayacaktır. Yok sizin Kürt diye tanımladıklarınız sadece PKK'lılar ve onların sempatizanlarıysa o zaman haklısınız işte. Onlar evlerine rahat gitmesinler zaten... Bebek katilleri, kadın katilleri rahat uyumasınlar zaten...

Kumandamızı çalıştırıp başka bir kanala geçtiğimizde, güler misin ağlarmısın cinsinden bir görüntü çıkıyor karşımıza. TRT Haber... Halkımızın parasıyla iktidar borazanlığı yapan TRT haberleri sunuyor. Spiker üzgün bir yüz ifadesiyle veriyor haberi. "Hain saldırı bakanlar tarafından da üzüntü ile karşılandı..." ve görüntüler geliyor. Bir bakan bir yerde halka hitap ediyor. Güya gözyaşlarını tutamamış. Ve haykırmış "Sözün bittiği yerdeyiz!" Vay anasına arkadaş yahu! Daha bir ay önce oraya gelmemiş miydik!? Yine mi oraya geldik. Orayı bir türlü geçemeyecek miyiz?!. Söz bittiyse ne olacak onu bir gösterseniz. Sözden sonra ne geliyor onu bir anlasak. Bu konuşan bir bakan yanlış anlamayın. Sayın başbakanımız da bir kaç hafta önce aynı şeyi demişti. Sözün bittiği yerdeyiz... Şehit sayısı çift haneli rakamları geçince bu söz çıkıyor hemen ortaya. 3-5 olsa söz bitmez daha. Ama 10'u geçerse söz biter. Tamam ona da eyvallah ama söz bitince ne oluyor. Şehit kanıyla çalışan uçaklar havalanıyor sanırım. Birkaç sorti morti, cart curt... Sonra!... 1 Şehit, 2 Şehit, 3 Şehit.... az olursa kimsenin sesi çıkmaz. TV kanalları önemsiz haberler arasında verir geçer, ama sayı artarsa orda söz biter... Yalan söylüyorlar asıl orada söz başlıyor. Cümle alem TV kanallarına koşturup laf salatası konusundaki maharetlerini sergiliyorlar...

Kumanda işini yapıyor, kanal kanal geziyoruz. TV programcısı Okan Bayülgen kendi formatının tamamen dışında bir program yapıyor. TV8'in habercileri konuk edilmiş. Bir de güvenlik uzmanı var. İlk olarak güvenlik uzmanına söz veriliyor. Güvenlik uzmanı bugüne kadar hiç söylenmemiş bir şey söylüyor. "Öldürenlere öldürdükleri insanların hayat hikayeleri okutulsun. Gazeteler şehit edilen askerin, polisin, kadının, bebeğin hayat hikayesini günlerce yayınlasınlar." Gerçekten ilginç bir yaklaşım. Bunun sebebini de şöyle açıklıyor güvenlik uzmanı: "Her insanda bir vicdan vardır. Bu teröristlerde sonuç itibariyle o bölgede yaşamakta olan sıradan bir insan iken dağa çıkıp terörist olmuşlardır. Onların da bir vicdanları vardır. Öldürdükleri insanları bir nesne olarak değil bir insan olarak görmeli ve o öldürdükleri insanların ömürleri boyunca neler yaşadıklarını öğrenmeliler. Nasıl yetiştirildiklerini, ne zorluklarla o yaşa kadar getirildiklerini bilmeliler. Ve en azından vicdanlarında bir soru işareti oluşmalıdır." Uzmanın bu sıradışı önerisi bana son derece makul ve mantıklı geldi...

Diğer kanalları da dolaştık tek tek. Birkaç kez dolaştık. Sonuç hep aynı: Martaval....

19 Ekim 2011 Çarşamba

O Çocukları...

Evvelden de aynıydı bunlar... Yani BEBEK KATİLLERİ... O Çocukları... Yani KADIN KATİLLERİ... O Çocukları... Yiğitlik, mertlik bunların kitabında yazmaz... O Çocukların kitabında kalleşlik, kadın katilliği, bebek katilliği vardır. Savunmasız, biçare kim varsa ona güçleri yeter... Hamile kadınları da öldürür bunlar... Sonra da sevinirler... Birbirleri ile haberleşirken sevinç naraları atarlar, gülüp eğlenirler... Onlar için bu gayet doğaldır, çünkü onlar O Çocuklarıdır... 

Bunların bir de şarlatanları vardır. Sağda, solda, içerde, dışarda, her yerde var onlar. Milletin parasıyla varlığını sürdüren devletin kanallarına çıkıp, "Onlar da insan, onların da sorunları var, onları da anlamaya çalışalım" tarzında süslü laflar ederler. Biz onlar insan değil demedik zaten hiçbir zaman. Onlar da insan elbette ve insanların O Çocuklarıdır onlar... Farkında olun lütfen isim zikretmiyorum, onların hepsinin ortak adı O Çocuklarıdır... Yedikleri çanağa sıçan O Çocukları... Bebeklerin, Hamile kadınların katilleri olan çocuklar onlar... 

Kasımpaşalı'nın bir lafı vardır, "bir insanın O Çocuğu olması için anasına çamur atmaya gerek yok" o insanlar kendiliklerinden O Çocukları sınıfına girebiliyorlar. Kendi seçimleri yani... Bu sınıfa dahil olmanın din, ırk, mezhep ya da ideoloji ile de alakası yok. Sadece insan olması yeterli. Diyorlar ya hep "onlar da insan" işte bu yetiyor zaten... 

Yaşananları derin bir üzüntü içinde izliyoruz. Hastalıktan kurtulmaya çalıştığım şu saatlerde bu yazıyı yazarken kanalları dolaşıyorum. o şarlatanlar halen çıkıp, bu terör sorunu değildir, bu sorunu demokrasi ve hukuk çerçevesinde çözmek gerekiyor diyorlar. Eyvallah... Eyvallah... Eyvallah... 

Devlet yetkilileri çıkıyor, aynı terane... Demokrasi, hukuk, cart, curt... 

Muhalefet çıkıyor, iktidar çıkıyor, asker çıkıyor, memur çıkıyor... Demokrasi, hukuk, cart curt... 

Anladık ulan anladık... 8 senedir aynı şarkıyı söylüyorsunuz... ileri demokrasi diyorsunuz... demokrasi ilerledikçe faili meçhul asker cinayetleri, faili meçhul polis cinayetleri, faili meçhul köylü cinayetleri, faili meçhul, bebek cinayetleri, faili meçhul kadın cinayetleri, faili meçhul hamile kadın cinayetleri sürüyor. Bitmiyor... Analar ağlıyor, yürekler yanıyor... Ciğerimiz dağlanıyor kızgın demirlerle, siz halen cart curt diyorsunuz... Kim çözecek bu sorunu onu da bir söylesenize... 

Demokrasi yok mu bu memlekette... Yoksa kim getirecek bu demokrasiyi... ABD'mi getirecek Irak'a getirdiği gibi... Hukuk yok mu bu devlette.... Meclis yok mu bu devlette... Milletvekilleri, hukuk insanları, bilim insanları, ekonomi insanları, terör uzmanları, vs vs vs... Siz çözmeyecekseniz kim çözecek bu sorunu... Ekranlara çıkıp konuştuğunuz kadar kolay ise, hadi çözüverin iki dakikada  şu faili meçhul cinayetler bitiversin... 

Sizin çözüm çözüm dediğiniz, demokrasi, hukuk laflarıyla süsleyip, saklamaya çalıştığınız çözüm bu vatanın topraklarından bir karışının bile koparılması ise eğer, o zaman Kurtuluş Savaşı'nı anımsatırım size... Bakın o zamanlar Mehmet Akif ne demişti leş kargalarına:
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

25 Eylül 2011 Pazar

Bir yanımda Arap Baharı, bir yanımda Okyanus Ötesi meltemi, umurumda mı şehit anasının feryadı...


Sayın Başbakan günlerdir memlekette yoklar. Arap Baharı’nı teneffüs etmek üzere çıktığı önemli gezi Okyanus Ötesi’nde meltem rüzgarlarının ferahlığı ile devam etti. Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan muzaffer kumandan edasıyla çıktığı gezide Arap ülkelerinde kahraman gibi karşılandı. Bu karşılama törenlerini gördüğümüz vakit sanki AKP’li vatandaşlarımız Arap ülkelerine gitmişler gibiydi. Her yerde binlerce insan karşıladı kendisini. Aslında doğrusu da buydu. Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi ile aynı yıllarda kurulan Adalet ve Kalkınma Hareketi adlı illegal örgütlenme bu ülkelerde yıllar süren mücadele sonrasında ABD, NATO ve Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin destekleri ile isyan başlatmış ve binlerce insanın katledildiği iç savaşlara dönüşen bu isyan hareketlerinin sonunda mevcut iktidarlar devrilerek Adalet ve Kalkınma Hareketi liderleri iş başına geçmişti. Doğal olarak bölgedeki tek legal hareket olan Adalet ve Kalkınma Partisi lideri de bu ülkelerdeki başarılarını kutlamak üzere bu geziye çıkmıştı. Daha önce de belirttiğimiz üzere Adalet ve Kalkınma Hareketi ile ülkemizdeki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin birçok benzerlikleri var. İsimlerindeki benzerliğin yanı sıra aynı yıl kurulmuş olmaları, amblemlerinin Türkiye’deki AKP’nin ampul diğer ülkelerdeki AKH’nin ise gaz lambası olması önemli ortak özellikler arasında... Bir diğer ortak özellik ise, AKP ve AKH’nin ılımlı İslam rejimini destekliyor olmaları.

Hafızalarımızı biraz zorlayacak olursak Arap Baharı isyanları başlamadan önce de Başbakanımız bazı gezilere çıkmıştı bu ülkelere. Ve gittiği her ülkede ziyaretinin birkaç gün sonrasında isyan hareketleri başlamıştı. Tabii ki, bu yazdıklarımızın tamamı tesadüf (!) ve tartışmaya değer konular değildir. Eğer ki, tartışmaya değer konular olsaydı hem ülkemizdeki muhalefet partileri hem de ülkemizin aydınları bu konuları tartışmaya açarlardı!..

Başbakanımız Arap Baharı havasını teneffüs ettikten sonra bir de Okyanus Ötesi meltemlerini teneffüs etmek istedi ve doğruca ABD’ye gitti. Burada kankası Barack Hüseyin Obama ile yaptığı görüşmede bacak bacak üstüne atarak ülkemizin onurunu kurtardı(!)… BM toplantısında yine atarlı giderli konuşarak ülkemizdeki AKP seçmenini etkiledi. Filistin’e sahip çıktı. İsrail’e gider yaptı… Savaş gemilerimizin Doğu Akdeniz’de turlayacağı sinyallerini verdi. İsrail’in gözünü korkuttu…

Pekala bu arada sayın Başbakan’ın görev yeri olan Türkiye’de neler oluyordu!? Ülkemizde olanlar hepimizin malumu... Göreve geldiklerinde terörün büyük ölçüde tükendiğini, şehit sayımızın sıfırlandığını hepimiz anımsıyoruz. AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte başlatılan demokratik açılım ve Ergenekon rüzgarı ile teröristlerin korkulu rüyası olan Özel Harekat birlikleri dağıtılmış, terörist ile onların anlayacağı dilden mücadele yürüten ve terörü sıfır noktasına çeken rütbeli rütbesiz askerlerimiz bir bir cezaevine konulmuş ve geçen zaman içinde şehit sayımız yılda ortalama 70-80 civarına çıkmıştır. Bu durum bu yıl seçimlere kadar terör örgütü ile yapılan mutabakat sonucunda durmuş gibi görünmesine rağmen seçimler sonrasında terör örgütünün eylemleri yeniden başlamış ve hemen hemen her gün bölgeden şehit haberleri gelmeye başlamıştı. Terör örgütü asker ve polislerin yanı sıra sivil vatandaşlarımızı da katletmekten geri durmuyordu. Yıllardır terör olaylarını gündeme getiren muhalefeti “şehit kanı üzerinden siyaset yapıyorlar” zırvalığı ile susturan iktidar partisi bu süreçte şehit haberlerinin sansürlenmesinden, şehit cenazelerinde slogan atılmasına kadar birçok üstü kapalı yasaklamalarla halkımızın şehit haberleri karşısında sessiz kalmasını hedeflemiş ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. Bugün baktığımız vakit şehit haberleri karşısında, “vah vah yazık, Allah anasına babasına sabır versin” demekten öteye geçmiyor ve kanal değiştirip eğlence programı izlemeye devam ediyor. Göreve geldikleri günden itibaren şehit askerlerimizin Ergenekon (Yandaş bir TV kanalına göre “Erkenkondu”) terör örgütü (!) tarafından şehit edildiklerini söyleyen AKP’liler, bunlardan sorumlu tuttukları onlarca generali ve değişik rütbelerde asker ve polisi içeri attıktan sonra şehit haberlerinin artarak devam etmesi üzerine “bazı güçler”i ortaya attılar ve AKP’nin tamda barış ortamını sağlayacağı bir sırada terör olaylarının arttırıldığını söylüyorlar. Aslında geçtiğimiz yıllara baktığımız vakit terör olayları bu yıl artmış değil. Geçtiğimiz yıllarla aynı paralelde devam ediyor. Sadece taktik değişti. Seçim ya da referandum öncesinde duruyorlar daha sonra vuruyorlar. Karşılarında profesyonel terörle mücadele ekipleri olmadığı içinde tüm eylemlerinde emellerine ulaşıyorlar. Hükümet de sanki izledikleri demokratik açılım projesi bir dönem başarıya ulaşmışta “bazı güçler” bundan rahatsız oluyormuş gibi bir hava estirmeye devam ediyorlar.

Son olarak, dün akşam saatlerinde 5 askerimizin şehit düşmesi sonucunda sayın Başbakanımız açıklama yapıyor. “Terör örgütü işini yapıyor, biz de işimizi yapacağız.” anlamındaki bu sözlerden ne anlıyoruz? Daha önceki şehit haberleri sonrasında da aynı söylemler yok muydu? Dünyayı başlarına yıkmayacak mıydık. Sonucu meçhul olan hava harekatı sonrasında kara harekatı yapılarak bunların kökü kazınmayacak mıydı? Kara harekatı için ne bekleniyor? Kuzey Irak’ta konuşlanmış olan terör örgütünün tamamen bölgeyi terk edip başka bir yerde konuşlanması mı bekleniyor?

“Biz de görevimizi yapacağız” deniliyor ama ne yapacağımızı bir türlü kestiremiyoruz. Görünen o ki, tek çare bu hükümetin gelir gelmez dağıttığı ve hapse tıktığı Özel Harekat birlikleri yeniden göreve çağırılacak. Madem yeniden bu sistem getirilecek ve terör ile mücadelede en etkili yöntem buydu neden dağıttınız. Onlarca yiğidimizin şehit olmasına neden göz yumdunuz?

Evet sayın Başkanımız Arap Baharı ve Okyanus Ötesi meltemi ile ferahlarken Türkiye’de terör artık her gün can almaya devam ediyor. Bunun yanı sıra ekonomi de allak bullak oluyor. Dolar büyük bir hızla yükseliyor, döviz mağdurları yeniden meydanlarda boy gösteriyorlar…

Bir de füze kalkanı meselesi var tabii. Hani sayın Başbakanımızın sürekli gider yaptığı İsrail’in korkulu rüyası olan İran füzelerine karşı yıllardır ülkemiz topraklarına yerleştirmeyi düşündüğü ve bir türlü yerleştiremediği füze kalkanı rampaları… %99’u Müslüman olan bir ülkede bu rampaların konuşlandırılmasının ne kadar zor olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. İslam inancına göre lanetlenmiş olan Yahudilerin, bir Müslüman ülke olan İran’a karşı bu füze kalkanı rampasını ülkemiz topraklarına yerleştirmesi durumunu hiç kimse Türk Milleti’ne kabul ettiremezdi. Fakat “Van Minut” vakası ile başlayan senaryo sessiz sedasız füze kalkanı rampasının ülkemiz topraklarına yerleştirilmesi kararını çıkardı. Van Minut yetmiyordu tabii. Arkasından Gazze meselesi çıktı. Mavi Marmara gemisi yola çıkarıldı ve 9 insanımızın Yahudi canilerce katledilmesine adeta göz yumuldu. O gemideki insanların Yahudi cellatlar tarafından katledilmesini önlemek isteyen bir hükümet o gemi ile bağlantı kurar ve İsrail askerlerinin her türlü vahşeti yapmaktan geri durmayacaklarını söyleyerek son anda o gemiyi geri çekebilrdi. Tıpkı İran hükümetinin yaptığı gibi…

İsrail ile ilişkilerimiz görünürde iyice gerilmiş ve elçiliklerin geri çekilmesi gündeme gelmişti. İsrail’den katlettikleri 9 vatandaşımız için özür dilemesini ve tazminat ödemesini istedik. İsrail üzüldüğünü ancak özür dilemeyeceğini çünkü bunun bir iç güvenlik meselesi olduğunu söyledi. Özür meselesi halen devam ediyor. Derken birden Filistin’in BM’ye üyeliği gündeme getirildi. Bu aralar bu konu gündemdeki yerini koruyor… Aynı günlerde Kıbrıs meselesi de gündeme geldi. Aylar önce Dışişleri bakanımız 2012’de Kıbrıs Devleti’nin geleceğini müjdelerken, bugün Kıbrıs Rum Kesimi ile atarlı giderli konuşmaya başladık. Muhtemelen bu atarlı giderli konuşmalarda Dışişleri Bakanımızın müjdelediği Kıbrıs Devleti’nin bir altyapısı olmalı. KKTC bitecek Rumlarla birlikte Kıbrıs Devleti kurulacak…

İşte sayın Başbakanımız Arap ülkeleri ve ABD gezisini sürdürürken ülkemizde olanları böylece özetledik. Şehitlerimizin aziz ruhlarını saygıyla anıyor, Allah (CC)’tan yakınlarına sabırlar ihsan etmesini diliyorum.