Eskişehirspor kurulduğu tarihten itibaren Türk futboluna büyük yenilikler getirdi.
Özellikle futbolda seyir zevki ve tribün kültürü noktasında getirdiği yenilikler adeta bir devrim niteliğindedir.
Eskişehirspor tarihine bakıldığında takımın kazandığı başarılar kadar Eskişehirspor sevdalılarının tribünlerdeki gösterileri, yaptıkları görsel şovlar, tezahüratlar, hepsi birer devrim niteliğinde ve Türk futbol tribün kültürünün öncüsü olmuştur...
***
Zaman geçtikçe bazı değerlerimiz tükeniyor.
Göründüğünden çok fazla anlamlar yüklediğimiz, büyük bir aşk ile sevdiğimiz eşyalarımız, binalarımız, yapılarımız bir bir yok olup, gidiyor.
İşte bunlardan biri de Eskişehirspor sevdalılarının bir mabet olarak tanımladığı Eskişehir Atatürk Stadı.
Her ne kadar yıkılması yüreklerimizi dağlasa da geçen zamanla birlikte bazı şeylerin değişmesi gerektiğinin de bilincindeyiz.
Büyük bir sevdanın haykırışları ile inlettiğimiz Eskişehir Atatürk Stadı yakın bir zamanda yıkılacak ve yerine hükümetin yeni projesi olan bir Millet Bahçesi yapılacak.
***
Bütün bunların hepsine içimiz yana yana ''eyvallah'' diyebiliyoruz..
Fakat Türk futbol tarihinde önemli bir yeri olan bu stadın bir bölümü anıt olarak yıkılmadan korunabilir.
Amigo Orhan efsanesinden sonra Eskişehirspor ve Türk futbol camiasında efsane olan AYDER grubunun bulunduğu ve AYDER tribünü olarak anılan bölüm yapılacak olan Millet Bahçesi'nin tarihi bir parçası olarak kalmalıdır.
Ayder tribünün, Türkiye'nin en tutkulu futbol kenti olan Eskişehir'in orta yerinde anıtlaştırılmak suretiyle yaşatılması, bu efsanenin gelecek nesillere aktarılması noktasında olddukça önemli bir hizmet olacaktır.
Hatta bu bölüm küçük çaplı bir Eskişehirspor Açık Hava Müzesi haline getirilebilir.
Merhum Başkanımız Dr. Aziz Bolel başta olmak üzere, efsane olmuş yöneticilerimiz, futbolcularımız, teknik direktörlerimiz ve elbette efsane Amigo Orhan'ımızın heykelleri ile süslenen bir Açık Hava Müzesi tüm Eskişehir halkı ve Eskişehirspor sevdalılarının gönlünde mutluluk rüzgarları estirecektir.
***
Efsaneler kolaylık ortaya çıkmıyor.
Hele ki, futbolda kolay kolay efsane olunmuyor.
Eskişehirspor'dan önce futbola sadece ''seyirci'' olan futbolseverlerin, futbolun içine girmesi, takımın 12. oyuncusu haline gelmesi, takımın galip gelebilmesi için tribünlerde muazzam bir motivasyon gösterisi yapılması Eskişehirspor sevdalıları tarafından gerçekleştirilmiş ve Eskişehirspor sevdalıları tüm ülkemizde efsane haline gelmiştir.
Muazzam emekler var.
Muazzam anılar var.
Muazzam gösteriler var.
Muazzam mücadeleler var.
Muazzam sevinçler var.
Muazzam hüzünler var.
Ve tüm bunların sonun muazzam bir efsane var.
Bu efsane tarihe gömülmemeli.
Bu efsane gelecek kuşaklara aktarılmalı, gelecek kuşaklar bu efsaneyi yaşayarak öğrenmelidir.
***
Başta Millet Parkı projesinin fikir babası Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere,
Sayın Spor Bakanımıza,
Sayın Eskişehir Milletvekillerimize,
Sayın Valimize,
Sayın Belediye Başkanımıza,
Sayın Gençlik Spor İl Müdürümüze,
Sayın Kulüp Başkanımıza
Ve Eskişehir'de tüm atanmış ve seçilmişlerimize sesleniyorum;
Millet için yapılacak olan Millet Parkı'ında Millet'in sesine kulak veriniz.
Eskişehir halkı için büyük bir değer taşıyan Eskişehir Atatürk Stadı'nın Ayder Tribünü yıkılmasın.
Yapılacak olan Millet Parkı'nın bir parçası olarak yaşatılsın.
***
Ayder Tribünü'nün bulunduğu bölümde bir Eskişehirspor Açık Hava Müzesi oluşturulsun.
Bu tüm Eskişehir halkının isteğidir, arzusudur, beklentisidir.
Millet için yapılan hizmetlerde Millet'in arzu ve istekler esas alınmalıdır.
YAŞASIN ESKİŞEHİRSPOR!
YAŞASIN ESKİŞEHİRSPOR SEVDAMIZ!
Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Temmuz 2018 Perşembe
27 Ocak 2018 Cumartesi
Doğruları Yazan Adam: NECATİ DOĞRU
Eskiden hangi siyasi görüşe mensup olursa olsun yeri ve zamanı gelince doğruları yazmaktan kaçınmayan, iktidar gücünden korkmayan, iktidarın sunduğu rantiye nimetlerine sırtını dönen ve bedeli ne kadar ağır olursa olsun "doğru"ları yazmaktan geri durmayan hakiki "gazeteciler" vardı.
Şimdi yok mu?
Elbette var.
16 yıldır oluşturulan algı imparatorluğunun tüm baskılarına rağmen doğruları yazmaktan kaçınmayan gazetecilerimiz de var çok şükür.
***
İşte bu gazetecilerden birisi de Necati Doğru...
Adam soyadı gibi dosdoğru bir adam!
Yıllardır gazete köşelerinde yazar bay Doğru.
Son olarak da Sözcü gazetesinin bir köşesini vermiş Necati abiye, yazıyor adam sağolsun doğruları...
Necati Doğru, 14 Ocak 2018 tarihinde köşesinde yine tarihi bir doğruyu yazmış...
Yazısının başlığı, BAHÇELİ, İKİNCİ FETHULLAH OLUR MU!?
Adam soruyor!
Doğruları yazan adam bu soruyu sorduktan sonra yazısının girişinde neden sorduğunu da açıklıyor.
Şüphe!
Evet, Doğru abi şüpheci bir abi.
"Şüphe sağlıktır" dese de kendisi uzmanlar öyle demiyor.
Bazıları şüpheciliğin bir hastalık olduğunu söylüyor.
Bazıları daha da ileri gidip "ölümcül bir hastalıktır" demiş.
***
Biraz araştırdım ben de bu şüphe meselesini.
Şüphecilik normal bir insan yaşamında gerçekten ölümcül sonuçlar doğurabiliyormuş.
Mesela bir çok kadın cinayetinin sebebi bu şüphe denilen illetten kaynaklanıyormuş.
Adam kıskanç!
Kıskançlık ve şüphe bir araya gelince kadının sonu ölüm oluyormuş.
Hatta bazen kıskanç ve şüpheci koca karısının kafasına sıktıktan sonra kendi kafasına da sıkabiliyormuş.
Bu vakalar hep yaşanmış.
İnsan evlatlarına özgü bir özellik olan şüphe sadece istihbaratçılarda sağlıklı bir şekilde yaşanabiliyormuş.
Hatta istihbarat elemanlarına ilk olarak "şüphecilik" öğretilirmiş.
Doğru abinin dediği gibi normal hayatta şüphecilik çok da sağlıklı değilmiş.
Günahını almayalım adamın.
Adam belki de istihbaratçıdır, bilemeyiz!
Evet bilemeyiz ama şüphe edebiliriz!
***
Necati Doğru abimiz yazısında Fethullah'ın yıllar boyunca iktidarı kandırmasından yola çıkarak, terörle mücadele konusunda hükümete tam destek veren MHP lideri Devlet BAHÇELİ'nin de AKP ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı kandırıyor olabileceği şüphesine kapılmış.
Sonuçta şüphedir bu!
İlle de böyledir demiyor adam!
"Şüpheleniyorum aga!" diyor yazısında.
Biz şimdi bu adama her ne kadar "Bay Doğru abi şüphelenmene gerek yok, ne Devlet Bahçeli, ne de MHP vatan haini Fethullah ve avanesi gibi sinsi ve hain değildir. Atatürk ilkeleri ve Başbuğ'un 9 Işık'ının aydınlattığı yolda Cumhuriyet'in bekçileridirler" desek de fayda etmez.
Adam rahatsız!
Ben demiyorum uzmanlar diyor.
"Şüphecilik bir hastalıktır"
***
Necati Doğru, yakalandığı bu şüphecilik hastalığının sonucunda 14 Ocak 2018'de yazdığı yazısında azcık zırvalamış.
Hiç önemi yok!
"Serhoşun metktubu okunmaz" misali adam hasta!
Hasta adamın, hastalığından kaynaklanan kusurlarını da görmemek lazım!
Fakat sözkonusu yazısında öyle bir şey yazmış "Ulen helal olsun adama, hasta haliyle bile doğruları yazabiliyor!" dedirtecek cinsten.
Ne demiş peki bay Doğru abi!?
Aynen aktarayım efendim:
"Devletin kadrolarına, orduya, polise, yargıya,derneklere, vakıflara kendi partilisini, kendi yandaşını yerleştirmek konusunda bu iki lider arasında kanlı bıçaklı olma durumu çıkmayacağının garantisi var mı!?"
Bay doğru abi bu şüphesini de dile getirdikten sonra asıl bombayı patlatıyor. O koca köşede parantez içine saklanmış şu cümle tarihi bir itiraf gibidir aslında.
Doğru abi parantez açarak devam ediyor:
"(Devlet Bahçeli'nin hocası, rahmetli Alparslan Türkeş de milli cephe koalisyonlarına küçük ortak olarak girer, büyük ortak olarak çıkardı)"
***
İşte asıl mesele parantez içine saklanmış bu cümlededir!
Necati abi, en doğruyu parantez içine saklamış ki zarar gelmesin doğruya!
Özellikle 7 Haziran seçimlerinden bu yana devam eden Devlet Bahçeli ve MHP düşmanlığının kronik bir hal alması ve bu düşmanlığın zaferle sonuçlanması için yapılan saldırıların altında yatan gerçek budur!
Alayı MHP'den korkuyor!
Alayı Devlet Bahçeli'den korkuyor.
Alayı Türk Milliyetçileri'nden korkuyor!
Alayı Anadolu toprakları üzerinde doğan her çocuğun sonsuza kadar "Ne Mutlu Türküm Diyene!" diye haykırmasından korkmaktadır!
Asıl mesele budur!
Vatan ve Millet düşmanlarının, Türklük düşmanlarının oyunlarına alet olan içimizdeki hainlerin düştüğü oyun da budur!
***
Şüphecilik hastalığına yakalanan Necati Doğru'nun parantez içine sakladığı bu gerçeği davasına, liderine, ülküdaşına küsen daha da ileri giderek ihanet eden herkes görmeli ve iyi anlamalıdır!
Görmek istemeyenleri, biz hiç görmek istemeyiz!
Anlamak istemeyenleri biz hiç anlamak istemeyiz!
Lidere sadakatten nasiplenmeyenler, gitsinler Anadolu'da Türk Varlığı'nı sonlandırmak isteyenlerin kurdukları tezgahlarda ruhlarını üç paraya satsınlar!
Biz buradayız!
Kızıl Elma Ülkümüzün,
Türk - İslam Ülküsünün
Turan Ülküsünün
Hoca Ahmet Yesevi, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Başbuğ Alparslan Türkeş'in ilkeleriyle aydınlattıkları yolun sonunda olduğu gerçeğine inanan Türk Milleti olarak Lider Devlet Bahçeli'nin emrinde bu kutlu yolun sonundaki zafer meşalesine ulaşacağız.
Şimdi yok mu?
Elbette var.
16 yıldır oluşturulan algı imparatorluğunun tüm baskılarına rağmen doğruları yazmaktan kaçınmayan gazetecilerimiz de var çok şükür.
***
İşte bu gazetecilerden birisi de Necati Doğru...
Adam soyadı gibi dosdoğru bir adam!
Yıllardır gazete köşelerinde yazar bay Doğru.
Son olarak da Sözcü gazetesinin bir köşesini vermiş Necati abiye, yazıyor adam sağolsun doğruları...
Necati Doğru, 14 Ocak 2018 tarihinde köşesinde yine tarihi bir doğruyu yazmış...
Yazısının başlığı, BAHÇELİ, İKİNCİ FETHULLAH OLUR MU!?
Adam soruyor!
Doğruları yazan adam bu soruyu sorduktan sonra yazısının girişinde neden sorduğunu da açıklıyor.
Şüphe!
Evet, Doğru abi şüpheci bir abi.
"Şüphe sağlıktır" dese de kendisi uzmanlar öyle demiyor.
Bazıları şüpheciliğin bir hastalık olduğunu söylüyor.
Bazıları daha da ileri gidip "ölümcül bir hastalıktır" demiş.
***
Biraz araştırdım ben de bu şüphe meselesini.
Şüphecilik normal bir insan yaşamında gerçekten ölümcül sonuçlar doğurabiliyormuş.
Mesela bir çok kadın cinayetinin sebebi bu şüphe denilen illetten kaynaklanıyormuş.
Adam kıskanç!
Kıskançlık ve şüphe bir araya gelince kadının sonu ölüm oluyormuş.
Hatta bazen kıskanç ve şüpheci koca karısının kafasına sıktıktan sonra kendi kafasına da sıkabiliyormuş.
Bu vakalar hep yaşanmış.
İnsan evlatlarına özgü bir özellik olan şüphe sadece istihbaratçılarda sağlıklı bir şekilde yaşanabiliyormuş.
Hatta istihbarat elemanlarına ilk olarak "şüphecilik" öğretilirmiş.
Doğru abinin dediği gibi normal hayatta şüphecilik çok da sağlıklı değilmiş.
Günahını almayalım adamın.
Adam belki de istihbaratçıdır, bilemeyiz!
Evet bilemeyiz ama şüphe edebiliriz!
***
Necati Doğru abimiz yazısında Fethullah'ın yıllar boyunca iktidarı kandırmasından yola çıkarak, terörle mücadele konusunda hükümete tam destek veren MHP lideri Devlet BAHÇELİ'nin de AKP ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı kandırıyor olabileceği şüphesine kapılmış.
Sonuçta şüphedir bu!
İlle de böyledir demiyor adam!
"Şüpheleniyorum aga!" diyor yazısında.
Biz şimdi bu adama her ne kadar "Bay Doğru abi şüphelenmene gerek yok, ne Devlet Bahçeli, ne de MHP vatan haini Fethullah ve avanesi gibi sinsi ve hain değildir. Atatürk ilkeleri ve Başbuğ'un 9 Işık'ının aydınlattığı yolda Cumhuriyet'in bekçileridirler" desek de fayda etmez.
Adam rahatsız!
Ben demiyorum uzmanlar diyor.
"Şüphecilik bir hastalıktır"
***
Necati Doğru, yakalandığı bu şüphecilik hastalığının sonucunda 14 Ocak 2018'de yazdığı yazısında azcık zırvalamış.
Hiç önemi yok!
"Serhoşun metktubu okunmaz" misali adam hasta!
Hasta adamın, hastalığından kaynaklanan kusurlarını da görmemek lazım!
Fakat sözkonusu yazısında öyle bir şey yazmış "Ulen helal olsun adama, hasta haliyle bile doğruları yazabiliyor!" dedirtecek cinsten.
Ne demiş peki bay Doğru abi!?
Aynen aktarayım efendim:
"Devletin kadrolarına, orduya, polise, yargıya,derneklere, vakıflara kendi partilisini, kendi yandaşını yerleştirmek konusunda bu iki lider arasında kanlı bıçaklı olma durumu çıkmayacağının garantisi var mı!?"
Bay doğru abi bu şüphesini de dile getirdikten sonra asıl bombayı patlatıyor. O koca köşede parantez içine saklanmış şu cümle tarihi bir itiraf gibidir aslında.
Doğru abi parantez açarak devam ediyor:
"(Devlet Bahçeli'nin hocası, rahmetli Alparslan Türkeş de milli cephe koalisyonlarına küçük ortak olarak girer, büyük ortak olarak çıkardı)"
***
İşte asıl mesele parantez içine saklanmış bu cümlededir!
Necati abi, en doğruyu parantez içine saklamış ki zarar gelmesin doğruya!
Özellikle 7 Haziran seçimlerinden bu yana devam eden Devlet Bahçeli ve MHP düşmanlığının kronik bir hal alması ve bu düşmanlığın zaferle sonuçlanması için yapılan saldırıların altında yatan gerçek budur!
Alayı MHP'den korkuyor!
Alayı Devlet Bahçeli'den korkuyor.
Alayı Türk Milliyetçileri'nden korkuyor!
Alayı Anadolu toprakları üzerinde doğan her çocuğun sonsuza kadar "Ne Mutlu Türküm Diyene!" diye haykırmasından korkmaktadır!
Asıl mesele budur!
Vatan ve Millet düşmanlarının, Türklük düşmanlarının oyunlarına alet olan içimizdeki hainlerin düştüğü oyun da budur!
***
Şüphecilik hastalığına yakalanan Necati Doğru'nun parantez içine sakladığı bu gerçeği davasına, liderine, ülküdaşına küsen daha da ileri giderek ihanet eden herkes görmeli ve iyi anlamalıdır!
Görmek istemeyenleri, biz hiç görmek istemeyiz!
Anlamak istemeyenleri biz hiç anlamak istemeyiz!
Lidere sadakatten nasiplenmeyenler, gitsinler Anadolu'da Türk Varlığı'nı sonlandırmak isteyenlerin kurdukları tezgahlarda ruhlarını üç paraya satsınlar!
Biz buradayız!
Kızıl Elma Ülkümüzün,
Türk - İslam Ülküsünün
Turan Ülküsünün
Hoca Ahmet Yesevi, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Başbuğ Alparslan Türkeş'in ilkeleriyle aydınlattıkları yolun sonunda olduğu gerçeğine inanan Türk Milleti olarak Lider Devlet Bahçeli'nin emrinde bu kutlu yolun sonundaki zafer meşalesine ulaşacağız.
18 Kasım 2017 Cumartesi
Devlet BAHÇELİ ve "DEVLET"
"Tayyip gitsin de ne olursa olsun!"
Evet sonlarda Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığı bu noktaya geldi.
Bu noktaya gelinmesinde AKP ve Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın payı elbette oldukça önemli ölçüdedir.
Ancak bir önemli pay da Recep Tayyip Erdoğan karşısında siyasi başarı gösteremeyen siyasetçiler ve siyasi partilere aittir.
Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlettir.
Türk milleti demokrasiyi özümsemiş bir millettir.
Ve Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Türk Milleti için en tehlikeli durum "Tayyip gitsin de nasıl giderse gitsin, ne olursa olsun" düşüncesinin bu toplumda derinlemesine bir ağırlık kazanmasıdır.
***
Bu düşünce tarzının toplum içinde oldukça güçlendiği kanısına varan Türkiye düşmanları 15 Temmuz günü ülkemizi bir iç savaşın eşiğine getirmiş, ancak bu aziz millet, sağcısıyla AKP ve R. Tayyip Erdoğan'ı seveniyle sevmeyeniyle tamamı bizim bir bedevi devleti ve bedevi milleti olmadığımızı bu düşmanlara açık bir şekilde göstermiştir.
Dikkat edersek, Türkiye'deki 15 Temmuz iç savaş denemesi öncesinde Arap dünyasında bunun çok başarılı provaları yapıldı.
"Saddam gitsin de ne olursa olsun" diyerek Saddam Hüseyin'e karşı ayaklanan Arapların bugünkü durumu ortada.
Ülke bir iç savaşın içinde.
Irak bölünme noktasına geldi.
Saddam döneminde refah düzeyi oldukça yüksek olan Irak halkı bugün açlıkla mücadele ediyor.
Hemen yanı başındaki Suriye'de de aynı oyun oynandı.
"Esad gitsin de ne olursa olsun" zihniyetiyle ayaklanan Suriye halkı şimdi ülkelerinden kaçmak için ölümü bile göze alabiliyorlar.
Bir başka örnek de Libya!
Libya'da Kaddafi döneminde dünyanın en müreffeh ülkelerinden birinde yaşamanın keyfini süren Libyalılar, "Kaddafi gitsin de nasıl giderse gitsin, ne olursa olsun" zihniyetiyle isyan çıkardılar. Kaddafi'yi öldürüp sokaklarda ölüsünü gezdirdiler.
Şimdi durum nedir Libya'da!?
Açlık, sefalet ve çetelerin iç savaşı!!!
***
Müslüman ülkelerde çıkardıkları iç savaşlar ile bir karmaşa ortamı yaratıp, bu ülkelerin tüm yer altı ve yer üstü zenginliklerini zapteden emperyalist güçler aynı oyunu ülkemizde de oynamaya kalkıştılar.
10 yıllık AKP iktidarı döneminde yürütülen politikalarla milletimizin, ayrıştığını, düşmanlaştığını ve en önemlisi Araplaştığını zanneden bu emperyal güçler 15 Temmuz'da harekete geçtiler ve ülkeyi iç savaşa sokmak için sözde bir darbe girişiminde bulundular.
Evet 15 Temmuz olayı bir darbe girişimi değil, ülkemizi iç savaş ortamına sokma girişimi idi!
Olmadı başaramadılar!
Çünkü bu ülkede yaşayanların sadece Müslüman olmadığını aynı zamanda TÜRK milleti olduğunu unuttular!
Lazıyla, Kürdüyle, Acemiyle, Çerkeziyle, Rumuyla, Ermenisiyle, Türkmeniyle, Alevisiyle, Sünnisiyle Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün cumhuriyeti kurarken söylediği "Ne mutlu TÜRKÜM diyene!" sözünün altında birleştiğini bilemediler!
15 Temmuz günü bir millet emperyalistlere bir kere daha Türk'ün tokatını vurdu!
***
15 Temmuz'da çok şey değişti.
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan'ın ortaya koyduğu değişim ise en önemlisidir.
Yıllardır birlikte hareket ederek ülkeyi bir uçurumun eşiğine getirdikleri yol arkadaşları bölücü ve dinci kesimin aslında bir vatan haini ve millet düşmanı olduklarını anladılar.
Bu iç savaş girişiminin karşısında dimdik duran MHP, Ülkü Ocakları ve Türk Milleti'nin lideri Devlet BAHÇELİ'nin de nasıl büyük bir devlet adamı olduğunu anladılar.
CHP Lideri sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun da katılımıyla gerçekleştirilen Yenikapı mitingi Türk Milleti'nin emperyalist güçlere vurduğu bir şamar olmuştur.
"Tayyip Erdoğan gitsin de ne olursa olsun" düşüncesinin Arap toplumlarında olduğu kadar kolayca Türk Milleti'nin içine yerleşemeyeceğini gösterdik.
***
İşte bu noktadan sonra bir Devlet BAHÇELİ gerçeği ortaya çıkmıştır.
Devlet BAHÇELİ o dönemde yaptığı siyasi konuşmalarında bir "Türkiye gerçeği" vurgusu yapıyordu.
"Türkiye gerçeklerini gözardı etmeden siyaset yapmaktan" bahsediyordu.
Neydi bu Türkiye gerçeği!?
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan sandıktan tek başına iktidar olarak çıkmıştır.
Bir diğer gerçek ise, bu iktidar olasılığının karşısında duracak olan kesimin içinde hemen seçimler sonrasında "Pkk bizim arka bahçemizdir" diyerek bölücülüğünü tescilleyen HDP vardır. Ve MHP'nin bu bloğun içinde olması söz konusu dahi edilemez!
Bu "Türkiye gerçekleri"ni göz ardı etmeden, "Anadolu'da Türk varlığının bekası için" yürünecek tek demokratik yol AKP ve Recep Tayyip Erdoğan ile bu ülkenin Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı bir şekilde ülkemizin yönetimine katkıda bulunmaktır.
MHP ve Devlet BAHÇELİ de bunu yapmıştır ve bugün ne kadar başarılı olduğunu da bütün milletimiz görmektedir.
***
Bu ortamda CHP ne yapmıştır!?
Atatürk'ün kurduğu ülkenin, Atatürk'ün kurduğu partisini yönetenler ne yapmıştır!?
Kurtuluş Savaşı sırasında çeşitli isyanlarla Atatürk'e karşı savaşan Kürt Teali Cemiyeti'nin bugünkü uzantısı olan Pkk'yı arka bahçesi olarak görenlerle birlikte olmuştur.
Terörist cenazelerine sahip çıkmıştır.
Türk milletini CHP'ye oy vermeye ikna edecek tek bir politika geliştirememiş ve bunun acısını da CHP'ye oy vermeyenleri koyun sürü olmakla itham ederek çıkarmıştır.
CHP'nin iktidar olmasının tek yolu AKP'ye oy atanların CHP'ye oy atmaya ikna edilmesidir ve CHP'liler bunu "AKP'ye oy atanlar koyun sürüsüdür" diyerek başaracaklarını zannedecek kadar politik yetersizdirler şu anda.
CHP siyasi yetersizliğini kendi seçmeni üzerinde "Tayyip gitsin de ne olursa olsun" noktasına da getirmektedir.
***
CHP'den yana umudumu yitirmedim ben henüz.
Tanıdığım bir çok genç arkadaşım var.
Atatürk'ü anlamış, Atatürk'ün ilke ve inkılaplarını yaşam tarzı olarak seçmiş CHP gençliği halkı ikna edecek bir politik gelişimi mutlaka gösterecektir ve Atatürk'ün kurduğu CHP yeniden "Atatürk'ün kurduğu parti" olma noktasına gelecektir.
MHP'de de benzer durum vardır.
İç çekişmelerden arınmış bir MHP, bu ülkede AKP'nin tek alternatifi olacaktır.
MHP'nin CHP'ye oranla en büyük şansı Devlet BAHÇELİ gibi bir liderinin olmasıdır.
Devlet BAHÇELİ, popülist bir siyasetçi değil ülkemizin en çok ihtiyaç duyduğu bir devlet adamıdır.
Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş gibi liderlerden sonra ülkemiz genelde popülist siyasetçilerin yönetiminde kalmıştır.
"Devlet'in ve Millet'in bekası" bir yana bırakılmış, partinin ve partililerin varlığı ön plana çıkmıştır yeni lider profiliyle birlikte.
Devlet BAHÇELİ, yeniden devlet adamı profilinde bir lider olarak milletimizin teveccühünü kazanmış önemli bir şahsiyettir ve ülkemizin son yıllardaki en büyük kazancıdır.
ÖNEMLİ NOT:
Yorumların hakaret ve küfür içermeden yapılmasını rica ediyorum.
Aksi durumdaki tüm yorumlar silinmektedir.
Eğer düşünceye düşünce ile karşılık verirseniz memnuniyetle yayınlarım.
Evet sonlarda Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığı bu noktaya geldi.
Bu noktaya gelinmesinde AKP ve Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın payı elbette oldukça önemli ölçüdedir.
Ancak bir önemli pay da Recep Tayyip Erdoğan karşısında siyasi başarı gösteremeyen siyasetçiler ve siyasi partilere aittir.
Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlettir.
Türk milleti demokrasiyi özümsemiş bir millettir.
Ve Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Türk Milleti için en tehlikeli durum "Tayyip gitsin de nasıl giderse gitsin, ne olursa olsun" düşüncesinin bu toplumda derinlemesine bir ağırlık kazanmasıdır.
***
Bu düşünce tarzının toplum içinde oldukça güçlendiği kanısına varan Türkiye düşmanları 15 Temmuz günü ülkemizi bir iç savaşın eşiğine getirmiş, ancak bu aziz millet, sağcısıyla AKP ve R. Tayyip Erdoğan'ı seveniyle sevmeyeniyle tamamı bizim bir bedevi devleti ve bedevi milleti olmadığımızı bu düşmanlara açık bir şekilde göstermiştir.
Dikkat edersek, Türkiye'deki 15 Temmuz iç savaş denemesi öncesinde Arap dünyasında bunun çok başarılı provaları yapıldı.
"Saddam gitsin de ne olursa olsun" diyerek Saddam Hüseyin'e karşı ayaklanan Arapların bugünkü durumu ortada.
Ülke bir iç savaşın içinde.
Irak bölünme noktasına geldi.
Saddam döneminde refah düzeyi oldukça yüksek olan Irak halkı bugün açlıkla mücadele ediyor.
Hemen yanı başındaki Suriye'de de aynı oyun oynandı.
"Esad gitsin de ne olursa olsun" zihniyetiyle ayaklanan Suriye halkı şimdi ülkelerinden kaçmak için ölümü bile göze alabiliyorlar.
Bir başka örnek de Libya!
Libya'da Kaddafi döneminde dünyanın en müreffeh ülkelerinden birinde yaşamanın keyfini süren Libyalılar, "Kaddafi gitsin de nasıl giderse gitsin, ne olursa olsun" zihniyetiyle isyan çıkardılar. Kaddafi'yi öldürüp sokaklarda ölüsünü gezdirdiler.
Şimdi durum nedir Libya'da!?
Açlık, sefalet ve çetelerin iç savaşı!!!
***
Müslüman ülkelerde çıkardıkları iç savaşlar ile bir karmaşa ortamı yaratıp, bu ülkelerin tüm yer altı ve yer üstü zenginliklerini zapteden emperyalist güçler aynı oyunu ülkemizde de oynamaya kalkıştılar.
10 yıllık AKP iktidarı döneminde yürütülen politikalarla milletimizin, ayrıştığını, düşmanlaştığını ve en önemlisi Araplaştığını zanneden bu emperyal güçler 15 Temmuz'da harekete geçtiler ve ülkeyi iç savaşa sokmak için sözde bir darbe girişiminde bulundular.
Evet 15 Temmuz olayı bir darbe girişimi değil, ülkemizi iç savaş ortamına sokma girişimi idi!
Olmadı başaramadılar!
Çünkü bu ülkede yaşayanların sadece Müslüman olmadığını aynı zamanda TÜRK milleti olduğunu unuttular!
Lazıyla, Kürdüyle, Acemiyle, Çerkeziyle, Rumuyla, Ermenisiyle, Türkmeniyle, Alevisiyle, Sünnisiyle Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün cumhuriyeti kurarken söylediği "Ne mutlu TÜRKÜM diyene!" sözünün altında birleştiğini bilemediler!
15 Temmuz günü bir millet emperyalistlere bir kere daha Türk'ün tokatını vurdu!
***
15 Temmuz'da çok şey değişti.
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan'ın ortaya koyduğu değişim ise en önemlisidir.
Yıllardır birlikte hareket ederek ülkeyi bir uçurumun eşiğine getirdikleri yol arkadaşları bölücü ve dinci kesimin aslında bir vatan haini ve millet düşmanı olduklarını anladılar.
Bu iç savaş girişiminin karşısında dimdik duran MHP, Ülkü Ocakları ve Türk Milleti'nin lideri Devlet BAHÇELİ'nin de nasıl büyük bir devlet adamı olduğunu anladılar.
CHP Lideri sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun da katılımıyla gerçekleştirilen Yenikapı mitingi Türk Milleti'nin emperyalist güçlere vurduğu bir şamar olmuştur.
"Tayyip Erdoğan gitsin de ne olursa olsun" düşüncesinin Arap toplumlarında olduğu kadar kolayca Türk Milleti'nin içine yerleşemeyeceğini gösterdik.
***
İşte bu noktadan sonra bir Devlet BAHÇELİ gerçeği ortaya çıkmıştır.
Devlet BAHÇELİ o dönemde yaptığı siyasi konuşmalarında bir "Türkiye gerçeği" vurgusu yapıyordu.
"Türkiye gerçeklerini gözardı etmeden siyaset yapmaktan" bahsediyordu.
Neydi bu Türkiye gerçeği!?
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan sandıktan tek başına iktidar olarak çıkmıştır.
Bir diğer gerçek ise, bu iktidar olasılığının karşısında duracak olan kesimin içinde hemen seçimler sonrasında "Pkk bizim arka bahçemizdir" diyerek bölücülüğünü tescilleyen HDP vardır. Ve MHP'nin bu bloğun içinde olması söz konusu dahi edilemez!
Bu "Türkiye gerçekleri"ni göz ardı etmeden, "Anadolu'da Türk varlığının bekası için" yürünecek tek demokratik yol AKP ve Recep Tayyip Erdoğan ile bu ülkenin Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı bir şekilde ülkemizin yönetimine katkıda bulunmaktır.
MHP ve Devlet BAHÇELİ de bunu yapmıştır ve bugün ne kadar başarılı olduğunu da bütün milletimiz görmektedir.
***
Bu ortamda CHP ne yapmıştır!?
Atatürk'ün kurduğu ülkenin, Atatürk'ün kurduğu partisini yönetenler ne yapmıştır!?
Kurtuluş Savaşı sırasında çeşitli isyanlarla Atatürk'e karşı savaşan Kürt Teali Cemiyeti'nin bugünkü uzantısı olan Pkk'yı arka bahçesi olarak görenlerle birlikte olmuştur.
Terörist cenazelerine sahip çıkmıştır.
Türk milletini CHP'ye oy vermeye ikna edecek tek bir politika geliştirememiş ve bunun acısını da CHP'ye oy vermeyenleri koyun sürü olmakla itham ederek çıkarmıştır.
CHP'nin iktidar olmasının tek yolu AKP'ye oy atanların CHP'ye oy atmaya ikna edilmesidir ve CHP'liler bunu "AKP'ye oy atanlar koyun sürüsüdür" diyerek başaracaklarını zannedecek kadar politik yetersizdirler şu anda.
CHP siyasi yetersizliğini kendi seçmeni üzerinde "Tayyip gitsin de ne olursa olsun" noktasına da getirmektedir.
***
CHP'den yana umudumu yitirmedim ben henüz.
Tanıdığım bir çok genç arkadaşım var.
Atatürk'ü anlamış, Atatürk'ün ilke ve inkılaplarını yaşam tarzı olarak seçmiş CHP gençliği halkı ikna edecek bir politik gelişimi mutlaka gösterecektir ve Atatürk'ün kurduğu CHP yeniden "Atatürk'ün kurduğu parti" olma noktasına gelecektir.
MHP'de de benzer durum vardır.
İç çekişmelerden arınmış bir MHP, bu ülkede AKP'nin tek alternatifi olacaktır.
MHP'nin CHP'ye oranla en büyük şansı Devlet BAHÇELİ gibi bir liderinin olmasıdır.
Devlet BAHÇELİ, popülist bir siyasetçi değil ülkemizin en çok ihtiyaç duyduğu bir devlet adamıdır.
Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş gibi liderlerden sonra ülkemiz genelde popülist siyasetçilerin yönetiminde kalmıştır.
"Devlet'in ve Millet'in bekası" bir yana bırakılmış, partinin ve partililerin varlığı ön plana çıkmıştır yeni lider profiliyle birlikte.
Devlet BAHÇELİ, yeniden devlet adamı profilinde bir lider olarak milletimizin teveccühünü kazanmış önemli bir şahsiyettir ve ülkemizin son yıllardaki en büyük kazancıdır.
ÖNEMLİ NOT:
Yorumların hakaret ve küfür içermeden yapılmasını rica ediyorum.
Aksi durumdaki tüm yorumlar silinmektedir.
Eğer düşünceye düşünce ile karşılık verirseniz memnuniyetle yayınlarım.
29 Aralık 2016 Perşembe
Devlet, tarikatların esaretinden kurtarılmalıdır...
Ülkemizde din merkezli politika Adnan Menderes'in Demokrat Partisi'nden bu yana sürmektedir.
Dinin politik bir araç olarak kullanılmasının en büyük nedenlerinden birisi de İsmet İnönü ve CHP'nin Türkçe Ezan dayatması başka olmak üzere dini değerlere karşı yürüttüğü politikalardır.
Atatürk'ün başlattığı "Dinin tarikat ve cemaatlerin esaretinden kurtarılması" çalışmalarını Atatürk sonrası CHP yönetimi sert uygulamalarla "din karşıtlığı" düzeyine getirmiştir.
***
Atatürk şunu çok iyi biliyordu:
Tüm tarikat yapılanmalarına göre "Devlet kafirdir" ve İslamlaştırılması gerekir.
Bunu bildiğinden dolayı tüm dini yapılanmalara son vermiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurarak devletin dinsiz olmadığını milletine anlatmıştı.
Elbette bu duruma karşı çıkan pek çok tarikat mensubu içten içten mücadele etmişti.
Bu mücadele günümüze kadar sürmüş ve geleneksel siyasetçilerin de büyük katkısıyla devletin en üst kademelerine sızacak kadar gelişmişlerdi.
***
"Bunlar dindar zarar gelmez"
"Bunlar Müslüman"
"Bunlar namaz kılıyor"
Gibi sözlerle devlet kademelerinde görev almalarına göz yumulan ve desteklenen Nurculara bağlı Gülen cemaatinin askerimize, milletimize, polisimize nasıl kahpece bir saldırı içine girdiği acı bir şekilde tecrübe ettik.
Yıllarca "Ümmetin kardeşliği" safsatasıyla devletimizi yönetenleri "Kandırmışlar" ve vakti gelince de ülkemizi bir iç savaşın içine çekebilmek için bir darbe girişiminde bulunmuşlardı.
Yıllarca destek verir gibi göründükleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a öldürmek için türlü senaryolar yazmışlar ancak başarılı olamamışlardır.
***
15 Temmuz ihanet kalkışması sonrasında gördük ki, bu devlete, bu millete ve bu devleti yönetenlere sahip çıkan yine Ülkücü camia olmuştur.
Varlık sebebi VATAN, MİLLET, DEVLET olan Ülkücü camia, din kardeşliğinden dem vurarak din kardeşine karşı darbe girişiminde bulunan vatanına milletine devletine ihanet eden tarikat unsurlarına karşı devletin ve devleti yönetenlerin yanında yer almıştır.
***
Devleti yönetenler kandırıldık dediler.
Biz de eyvallah dedik.
Bir daha kandırılmayın dedik.
Ancak içinde bulunduğumuz duruma baktığımız vakit, devletimizi yönetenler kandırılmak için adeta çaba sarfediyorlar.
Dini kendisine kalkan yaparak ülkemizi uçurumun eşiğine getiren bir cemaatin pençesinden kurtulan hükumet yeni cemaatlerin pençesine düşmektedir.
***
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın okuduğu İstanbul İmam Hatip Lisesi benim de lis tahsilimi yaptığım okuldur.
Bu okulda okurken bir cemaatin bizlere İmam - Hatip yerine İmam Hatap, yani "ODUN İMAM" dediklerini çok iyi bilirim.
Kravat taktığımız için bizi kafir ilan eden, devletin okulunda okuduğumuz için bizi "devletin odun imamları" şeklinde nitelendiren bir cemaat bugün hükumet ve Recep Tayyip Erdoğan' destek veren bir görüntü içinde devletin içine sızmaktadır.
Bu insanlar bir zamanlar Recep Tayyip Erdoğan'a ODUN İMAM diyordu.
Şimdi ise, "Ümmetin Lideri" tarzı yakıştırmalarla Ona yaklaşıyor ve tabiri caiz ise ona tavlayarak kendilerine geniş bir faaliyet alanı açıyorlar.
***
Bugün aynı cemaat, kendilerince bir strateji olan "TAKIYYE" yaparak, yani insanları kandırarak "Odun İmam"a (!) destek veriyorlar.
Bunlar FETÖ'den daha tehlikeli bir yapıya sahiptirler.
Bu tür cemaat yapılanmalarının IŞİD'e destek verdiklerini biliyoruz.
Ve buradan Fetö ile ilgili zamanında yaptığımız uyarılar gibi bir kez daha uyarıyoruz.
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk ilkelerine sahip çıkmalı, Atatürk ilkelerinin en katı şekilde uygulanmasını sağlayarak devletimizi cemaatlerin sızma girişimlerinden kurtarmalıdırlar...
MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin yıllar önce Fetö için yaptığı uyarıyı hepimiz iyi anımsıyoruz.
"Gülen cemaatinin faaliyetlerini durdurun, aksi takdirde bunlar en önce sizin başınıza bela olacaklar" demişti Devlet Bahçeli ve ne yazık ki haklı çıktı!
Şimdi bir kez de biz uyarıyoruz.
Bu tarikat ve cemaat yapılanmalarına verdiğiniz desteği çekin aksi takdirde zamanı gelince önce sizin başınıza bela olacaklar...
Dinin politik bir araç olarak kullanılmasının en büyük nedenlerinden birisi de İsmet İnönü ve CHP'nin Türkçe Ezan dayatması başka olmak üzere dini değerlere karşı yürüttüğü politikalardır.
Atatürk'ün başlattığı "Dinin tarikat ve cemaatlerin esaretinden kurtarılması" çalışmalarını Atatürk sonrası CHP yönetimi sert uygulamalarla "din karşıtlığı" düzeyine getirmiştir.
***
Atatürk şunu çok iyi biliyordu:
Tüm tarikat yapılanmalarına göre "Devlet kafirdir" ve İslamlaştırılması gerekir.
Bunu bildiğinden dolayı tüm dini yapılanmalara son vermiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurarak devletin dinsiz olmadığını milletine anlatmıştı.
Elbette bu duruma karşı çıkan pek çok tarikat mensubu içten içten mücadele etmişti.
Bu mücadele günümüze kadar sürmüş ve geleneksel siyasetçilerin de büyük katkısıyla devletin en üst kademelerine sızacak kadar gelişmişlerdi.
***
"Bunlar dindar zarar gelmez"
"Bunlar Müslüman"
"Bunlar namaz kılıyor"
Gibi sözlerle devlet kademelerinde görev almalarına göz yumulan ve desteklenen Nurculara bağlı Gülen cemaatinin askerimize, milletimize, polisimize nasıl kahpece bir saldırı içine girdiği acı bir şekilde tecrübe ettik.
Yıllarca "Ümmetin kardeşliği" safsatasıyla devletimizi yönetenleri "Kandırmışlar" ve vakti gelince de ülkemizi bir iç savaşın içine çekebilmek için bir darbe girişiminde bulunmuşlardı.
Yıllarca destek verir gibi göründükleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a öldürmek için türlü senaryolar yazmışlar ancak başarılı olamamışlardır.
***
15 Temmuz ihanet kalkışması sonrasında gördük ki, bu devlete, bu millete ve bu devleti yönetenlere sahip çıkan yine Ülkücü camia olmuştur.
Varlık sebebi VATAN, MİLLET, DEVLET olan Ülkücü camia, din kardeşliğinden dem vurarak din kardeşine karşı darbe girişiminde bulunan vatanına milletine devletine ihanet eden tarikat unsurlarına karşı devletin ve devleti yönetenlerin yanında yer almıştır.
***
Devleti yönetenler kandırıldık dediler.
Biz de eyvallah dedik.
Bir daha kandırılmayın dedik.
Ancak içinde bulunduğumuz duruma baktığımız vakit, devletimizi yönetenler kandırılmak için adeta çaba sarfediyorlar.
Dini kendisine kalkan yaparak ülkemizi uçurumun eşiğine getiren bir cemaatin pençesinden kurtulan hükumet yeni cemaatlerin pençesine düşmektedir.
***
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın okuduğu İstanbul İmam Hatip Lisesi benim de lis tahsilimi yaptığım okuldur.
Bu okulda okurken bir cemaatin bizlere İmam - Hatip yerine İmam Hatap, yani "ODUN İMAM" dediklerini çok iyi bilirim.
Kravat taktığımız için bizi kafir ilan eden, devletin okulunda okuduğumuz için bizi "devletin odun imamları" şeklinde nitelendiren bir cemaat bugün hükumet ve Recep Tayyip Erdoğan' destek veren bir görüntü içinde devletin içine sızmaktadır.
Bu insanlar bir zamanlar Recep Tayyip Erdoğan'a ODUN İMAM diyordu.
Şimdi ise, "Ümmetin Lideri" tarzı yakıştırmalarla Ona yaklaşıyor ve tabiri caiz ise ona tavlayarak kendilerine geniş bir faaliyet alanı açıyorlar.
***
Bugün aynı cemaat, kendilerince bir strateji olan "TAKIYYE" yaparak, yani insanları kandırarak "Odun İmam"a (!) destek veriyorlar.
Bunlar FETÖ'den daha tehlikeli bir yapıya sahiptirler.
Bu tür cemaat yapılanmalarının IŞİD'e destek verdiklerini biliyoruz.
Ve buradan Fetö ile ilgili zamanında yaptığımız uyarılar gibi bir kez daha uyarıyoruz.
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk ilkelerine sahip çıkmalı, Atatürk ilkelerinin en katı şekilde uygulanmasını sağlayarak devletimizi cemaatlerin sızma girişimlerinden kurtarmalıdırlar...
MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin yıllar önce Fetö için yaptığı uyarıyı hepimiz iyi anımsıyoruz.
"Gülen cemaatinin faaliyetlerini durdurun, aksi takdirde bunlar en önce sizin başınıza bela olacaklar" demişti Devlet Bahçeli ve ne yazık ki haklı çıktı!
Şimdi bir kez de biz uyarıyoruz.
Bu tarikat ve cemaat yapılanmalarına verdiğiniz desteği çekin aksi takdirde zamanı gelince önce sizin başınıza bela olacaklar...
10 Nisan 2014 Perşembe
Beyoğlu'nda "ÖCÜ SİYASETİ" Kazandı, Beyoğlu halkı kaybetti...
Beyoğlu'nda oldukça ilginç bir seçim süreci ve sonucu yaşadık.
10 Yıldır görev yaptığı Beyoğlu'nda kendi tabanı tarafından bile istenmeyen adam ilan edilen Ahmet Misbah Demircan'ın oylarını arttırarak yeniden kazanması 10 yıldır Beyoğlu'na büyük hizmetler yaptığı anlamına gelmiyor.
2 dönemdir görev yaptığı Beyoğlu'nu yaşamaya layık bir yer olarak bile görmeyen Demircan'ın bu kadar önemli bir fark atarak kazanmasının belli nedenleri var.
Bu nedenlere şöyle bir göz attığımız vakit belirgin olarak iki sebep öne çıkıyor.
1. Recep Tayyip Erdoğan faktörü
2. Öcü siyaseti.
***
2002'den bu yana Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı her işin, söylediği her sözün doğru olduğuna sorgusuz sualsiz inanan büyük bir halk kitlesi oluştu.
Bu kitleyi oluşturmak büyük bir maharet.
Bu gerçeği inkar etmek mümkün değil.
Halkımız inanmak istemediğine, akıl ve mantığının kabul etmediğine bile "Tayyip yapıyorsa, Tayyip söylüyorsa vardır bir bildiği" tarzında bir düşünce ile kabul gösterebiliyor.
Hal böyle olunca Recep Tayyip Erdoğan kimi işaret ederse o seçilmek zorundadır.
Beyoğlu'nda da bu gerçek değişmedi.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)'nin temayül yoklamalarında bile en alt sıralarda kalan A. Misbah Demircan bu sayede oylarını arttırarak seçimi kazandı.
***
Bir diğer önemli faktör de AKP'nin yürüttüğü "öcü siyaseti"...
Yıllar önce CHP'nin yürüttüğü bu öcü siyaseti bu kez CHP'ye yöneldi.
Bilenler bilir.
Anımsayınız...
CHP yıllarca din eksenli siyaset yürütenleri öcü olarak gösterdi millete.
"Bunlar gelirse laiklik elden gider"
"Bunlar gelirse kadınları evlere kapatırlar"
"Bunlar gelirse rakı içenleri idam ederler"
"Bunlar gelirse Cuma günleri tatil olur, namaz kılmayanları hapse atarlar"
Bu tarz nice söylem ortaya atmıştı CHP vakti zamanında.
Bu öcü siyaseti sayesinde zaman zaman merkez sağ ve milliyetçi kesimin oylarına da talip olmuşlardı.
***
Gün geldi devran döndü öcü siyaseti bu kez de CHP üzerinden yapılmaya başlandı.
30 Mart 2014 seçimlerinde AKP'nin öcüsü CHP oldu.
"Bize oy vermezseniz CHP gelir"
"CHP gelirse başörtüsü yeniden yasak olur"
"CHP gelirse her tarafı çöp götürür"
"CHP gelirse camiler ahır olur"
Ve daha bir çok söylemle CHP bir öcü olarak gösterildi.
Halkımız düşünmekten erinen bir halk.
Kim daha etkili söylerse ona inanmayı daha kolay görüyor.
Hakkını yemeyelim başbakan bu konuda çok mahir.
AKP'liler de din ekseninde söyledikleri her şeye halkı inandırabiliyorlar.
Hiç kimse "Yahu arkadaş İzmir'de CHP var acaba İzmir'de çöpler toplanmıyor mu?" diye kendi kendine soran olmaz.
***
Öcü siyaseti Beyoğlu'nda da çok etkili oldu.
Özellikle MHP ve SP seçmenine yönelik olarak "Osman GÜR'e oy verirseniz CHP kazanır, Mustafa Kaya'ya oy verirseniz CHP kazanır" tarzındaki kara propaganda söylemleri ile her iki partinin de oylarını çalmayı başardılar.
Her iki partininde geçtiğimiz dönemdeki oyları ile bu dönemdeki oylarını kıyasladığımız vakit aradaki farkın AKP hanesine yazıldığını görebiliyoruz.
Hem MHP seçmeni hem de SP seçmeni bu öcü siyasetinin rüzgarına kapılıp CHP gelmesin diye istemeyerek de olsa AKP'ye oy verdi.
Ancak şunu düşünemediler.
Beyoğlu için bugüne kadar bir kaç sokak ve meydan düzenlemesi ile sokakları süpürmekten başka hiç bir iş yapmayan, bir nikah salonu bile yapamayan bir belediye başkanına karşı kendi partilerinden en az 3-4 tane Meclis Üyesi sokarak bu kötü gidişe dur diyebilirlerdi.
CHP de gelmiş olsa meclisde kendilerini temsil eden birileri olabilirdi.
***
Bana göre bu seçimlerde kaybeden sadece Beyoğlu halkı oldu.
Bugüne kadar sadece rant lobisine hizmet eden, kentsel dönüşüm adı altında zenginlerin daha da zenginleşmesi üzerine projelere imza atan Misbah Demircan bir 5 sene daha bu hizmetlerine devam edecek.
Bunun karşısında, Beyoğlu'nda seçimlere ciddi anlamda tek proje ile çıkan, hazırladığı tüm projeleri sadece halka hizmet amacı taşıyan tek aday MHP'li Osman GÜR büyük bir çoğunluğun istemesine rağmen büyük bir hüsran yaşadı.
Bu hüsranın asıl muhatabının Beyoğlu halkı olduğunu halkımız ilerleyen zamanlarda çok daha iyi anlayacaktır.
10 Yıldır görev yaptığı Beyoğlu'nda kendi tabanı tarafından bile istenmeyen adam ilan edilen Ahmet Misbah Demircan'ın oylarını arttırarak yeniden kazanması 10 yıldır Beyoğlu'na büyük hizmetler yaptığı anlamına gelmiyor.
2 dönemdir görev yaptığı Beyoğlu'nu yaşamaya layık bir yer olarak bile görmeyen Demircan'ın bu kadar önemli bir fark atarak kazanmasının belli nedenleri var.
Bu nedenlere şöyle bir göz attığımız vakit belirgin olarak iki sebep öne çıkıyor.
1. Recep Tayyip Erdoğan faktörü
2. Öcü siyaseti.
***
2002'den bu yana Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı her işin, söylediği her sözün doğru olduğuna sorgusuz sualsiz inanan büyük bir halk kitlesi oluştu.
Bu kitleyi oluşturmak büyük bir maharet.
Bu gerçeği inkar etmek mümkün değil.
Halkımız inanmak istemediğine, akıl ve mantığının kabul etmediğine bile "Tayyip yapıyorsa, Tayyip söylüyorsa vardır bir bildiği" tarzında bir düşünce ile kabul gösterebiliyor.
Hal böyle olunca Recep Tayyip Erdoğan kimi işaret ederse o seçilmek zorundadır.
Beyoğlu'nda da bu gerçek değişmedi.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)'nin temayül yoklamalarında bile en alt sıralarda kalan A. Misbah Demircan bu sayede oylarını arttırarak seçimi kazandı.
***
Bir diğer önemli faktör de AKP'nin yürüttüğü "öcü siyaseti"...
Yıllar önce CHP'nin yürüttüğü bu öcü siyaseti bu kez CHP'ye yöneldi.
Bilenler bilir.
Anımsayınız...
CHP yıllarca din eksenli siyaset yürütenleri öcü olarak gösterdi millete.
"Bunlar gelirse laiklik elden gider"
"Bunlar gelirse kadınları evlere kapatırlar"
"Bunlar gelirse rakı içenleri idam ederler"
"Bunlar gelirse Cuma günleri tatil olur, namaz kılmayanları hapse atarlar"
Bu tarz nice söylem ortaya atmıştı CHP vakti zamanında.
Bu öcü siyaseti sayesinde zaman zaman merkez sağ ve milliyetçi kesimin oylarına da talip olmuşlardı.
***
Gün geldi devran döndü öcü siyaseti bu kez de CHP üzerinden yapılmaya başlandı.
30 Mart 2014 seçimlerinde AKP'nin öcüsü CHP oldu.
"Bize oy vermezseniz CHP gelir"
"CHP gelirse başörtüsü yeniden yasak olur"
"CHP gelirse her tarafı çöp götürür"
"CHP gelirse camiler ahır olur"
Ve daha bir çok söylemle CHP bir öcü olarak gösterildi.
Halkımız düşünmekten erinen bir halk.
Kim daha etkili söylerse ona inanmayı daha kolay görüyor.
Hakkını yemeyelim başbakan bu konuda çok mahir.
AKP'liler de din ekseninde söyledikleri her şeye halkı inandırabiliyorlar.
Hiç kimse "Yahu arkadaş İzmir'de CHP var acaba İzmir'de çöpler toplanmıyor mu?" diye kendi kendine soran olmaz.
***
Öcü siyaseti Beyoğlu'nda da çok etkili oldu.
Özellikle MHP ve SP seçmenine yönelik olarak "Osman GÜR'e oy verirseniz CHP kazanır, Mustafa Kaya'ya oy verirseniz CHP kazanır" tarzındaki kara propaganda söylemleri ile her iki partinin de oylarını çalmayı başardılar.
Her iki partininde geçtiğimiz dönemdeki oyları ile bu dönemdeki oylarını kıyasladığımız vakit aradaki farkın AKP hanesine yazıldığını görebiliyoruz.
Hem MHP seçmeni hem de SP seçmeni bu öcü siyasetinin rüzgarına kapılıp CHP gelmesin diye istemeyerek de olsa AKP'ye oy verdi.
Ancak şunu düşünemediler.
Beyoğlu için bugüne kadar bir kaç sokak ve meydan düzenlemesi ile sokakları süpürmekten başka hiç bir iş yapmayan, bir nikah salonu bile yapamayan bir belediye başkanına karşı kendi partilerinden en az 3-4 tane Meclis Üyesi sokarak bu kötü gidişe dur diyebilirlerdi.
CHP de gelmiş olsa meclisde kendilerini temsil eden birileri olabilirdi.
***
Bana göre bu seçimlerde kaybeden sadece Beyoğlu halkı oldu.
Bugüne kadar sadece rant lobisine hizmet eden, kentsel dönüşüm adı altında zenginlerin daha da zenginleşmesi üzerine projelere imza atan Misbah Demircan bir 5 sene daha bu hizmetlerine devam edecek.
Bunun karşısında, Beyoğlu'nda seçimlere ciddi anlamda tek proje ile çıkan, hazırladığı tüm projeleri sadece halka hizmet amacı taşıyan tek aday MHP'li Osman GÜR büyük bir çoğunluğun istemesine rağmen büyük bir hüsran yaşadı.
Bu hüsranın asıl muhatabının Beyoğlu halkı olduğunu halkımız ilerleyen zamanlarda çok daha iyi anlayacaktır.
21 Mart 2014 Cuma
İsrail, Suriye'yi vuruyor, İsrail düşmanı dindarlar nerede?
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)'nin son perdesi sahnelenmeye başlanıyor.
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın o günlerde büyük bir gurur "Eşbaşkan" olduğunu söylemesinin ardında köprünün altından çok sular geçti.
Bölgedeki Müslümanların topraklarını satın almak suretiyle kurulan İsrail Devleti artık bölgenin tek hakimi olma yolunda büyük bir hızla ilerliyor. Kundaktaki bebekleri dahi öldürmekten kaçınmayan Yahudiler sinsi planlarıyla Müslümanları birbirine kırdırıp kendi egemenliklerini "Vaadedilmiş Topraklar" sınırlarına genişletmek için adım adım ilerliyorlar.
***
Irak'ın Amerikan askerleri tarafından işgali ile başlayan süreçte, bölgedeki Müslüman ülkelerde bir kargaşa ortamının tesis edilmesi için muhalif örgütler kuruldu. Adalet ve Kalkınma Hareketi adıyla bölgedeki ve İsrail için tehdit oluşturabilecek Libya gibi ülkelerde kurulan bu örgütlerin sembolleri de gaz lambası idi. 2001 yılında ülkemizde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin sembolü ise ampul oldu. Sanırım siyonistler bizim ülkemizin biraz daha gelişmiş olmasından bu sembolü uygun gördüler.
BOP sürecinde Arap ülkelerinde yaşanan Arap Baharı rüzgarını hepimiz iyi biliyoruz. Bahsettiğim AKH'lerin halkı kışkırtması sonucunda başlayan isyan rüzgarları dalga dalga bütün Arap ülkelerine yayıldı ve İsrail için tehdit oluşturabilecek tüm Arap ülkeleri zayıflatıldı. Bunların içinde en önemlisi de Irak ve Libya idi.
***
İsrail'in "Vaadedilmiş Topraklar" ı kendi sınırlarına katması için önünde kendisi için tehdit oluşturan 4 büyük devlet vardı. 1. Türkiye, 2. İran, 3. Irak, 4. Libya
Bu ülkelerden ilk olarak Irak düşürüldü.
Zalim Irak diktatörü Saddam Hüseyin'in arkasında halk desteği olmadığı için en zayıf halka olarak görülüyordu ve öyle de oldu. ABD askerleri Müslüman kadınlara tecavüz ederek, camilerimizi pis ayaklarıyla çiğnediler ve Irak'ı teslim alarak kukla yöneticilere bıraktılar. Ve tam da bu günlerde Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan "Amerikan askerlerinin sağ salim ülkelerine dönebilmeleri için dua ediyorum" diyerek bu işgale verdiği desteği beyan ediyordu.
***
Irak'tan sonra sıra Libya'ya gelmişti.
Libya lideri Muammer Kaddafi'nin yok edilmesi Saddam'dan daha zor olmuştu.
Ancak Haçlı Ordusu ve Türkiye'nin büyük desteği ile Libya'da kısa sürede bir iç karışıklık çıkartılmış ve sivil haçlı askerlerinin desteğiyle iç savaş bir anda inanılmaz boyutlara ulaşlımış, Muammer kaddafi insanlık dışı bir şekilde öldürülmüştü.
İsrail'in Vaadedilmiş Topraklar'a kavuşması için en önemli 4 engelden 2'si kısa sürede bertaraf edilmişti.
Sırada Türkiye vardı.
Türkiye diğer Müslüman ülkeler gibi iç savaş ile bitirilecek bir ülke değildi.
1970'li yıllardan bu yana oynanan tüm oyunlara rağmen Türkiye bir kardeş kavgasının, bir iç savaşın içine düşürülememişti.
***
Tek çare bir tiyatro oyunu sergilemekti.
Oyunun ana teması TC Başbakanı İsrail ile sürekli kavga edecek ama saman altından su yürüterek İsrail'in çıkarlarına hizmet edecekti.
Bir Van Minüt vakası ile başladı her şey.
Başbakan Davos'taki görüşmeler esnasında İsrail başbakanına "Van Minüt" dedi.
Her ne kadar 5 dakika sonra özür dilemiş olsa da ülkemizde kahraman ilan edildi.
En büyük İsrail düşmanı ve İsrail'e posta koyan adam olarak ilan edildi yandaş medya tarafından.
Ve bir anda karşımıza İsrail ile sürekli ağız dalaşı yapan bir başbakan çıkıverdi.
Ne gariptir ki; aynı başbakan 2004 yılında aynı İsrail'in bir kuruluşundan "Üstün Cesaret Madalyası" almıştı.
***
Van Minüt vakıasının ardından bir Mavi Marmara katlimı yaşadık.
Ülkemizin 9 evladı göz göre göre TC Hükümeti tarafından ölümün kucağına itildiler.
Bebekleri dahi öldürmekten kaçınmayan deyyusların o gemideki insanları tek tek öldüreceğini bile bile o gemi oraya gönderildi.
Dikkat ediniz sayın okurlarım!
Aynı anda oraya bir de İran yardım gemisi gitti.
İsrail askerlerinin "öldüreceğiz" diye ikaz etmeleri üzerine İran Cumhurbaşkanı gemidekileri arayarak hemen bölgeden uzaklaşmalarını emretti.
Bizim hükümetimiz ise, o insanları İsrail'in ölüm kusan mermilerinden uzaklaştırmak için hiçbir şey yapmadı!
***
Mavi Marmara'da insanlarımızın katledilmesinden sonra da başbakan kahraman ilan edildi.
"İsrail bizden özür dileyecek" denilerek aylarca Türk milleti uyutuldu.
Peki bu arada ne oldu?
Türkiye bu süreçte Suriye'deki muhalif güçleri destekledi.
Bir kardeş kavgasında taraf olarak tüm imkanlarıyla o tarafın güçlenmesini sağladı.
Ülkemiz topraklarına İran'ın İsrail'e yönelik bir füze saldırısını engellemek için füze kalkanı rampaları yerleştirildi.
Malatya'ya yerleştirilen bu füze kalkanı rampaları İran'ın saldırılarını engellemek için kullanılacağını artık sokaktaki çocuklar bile biliyor.
Ülkemizin güney sınırına da Patriot füzeleri yerleştirildi.
Tüm bunlar İsrail'in hiçbir şekilde oyuna getiremediği İran'ın İsrail'e karşı taarruz gücünü yok etmeye yönelik girişimlerdir.
***
Ülkemizde AKP yandaşı milyonlarca insan Esad'ın zulmüne karşı muhalif güçleri destekledi.
Suriye her geçen gün zayıfladı, zayıflamaya devam ediyor.
İşte tam bu noktada İsrail zayıflatılan Suriye'ye karşı askeri darbeleri vurmaya başladı.
Son üç gündür saldırılar yapılıyor.
Bir tarafta Müslüman Suriye askerleri, diğer tarafta ise İsrail...
Şimdi hem kendime, hem de İsrail düşmanı AKP seçmenine soruyorum:
Bugüne kadar en büyük İsrail düşmanı olarak gördüğünüz sayın Başbakan İsrail'in bu saldırıları karşısında neden sessiz kalıyor.
Sizler İsrail'in bu saldırıları karşısında neden sessiz kalıyorsunuz!?
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın o günlerde büyük bir gurur "Eşbaşkan" olduğunu söylemesinin ardında köprünün altından çok sular geçti.
Bölgedeki Müslümanların topraklarını satın almak suretiyle kurulan İsrail Devleti artık bölgenin tek hakimi olma yolunda büyük bir hızla ilerliyor. Kundaktaki bebekleri dahi öldürmekten kaçınmayan Yahudiler sinsi planlarıyla Müslümanları birbirine kırdırıp kendi egemenliklerini "Vaadedilmiş Topraklar" sınırlarına genişletmek için adım adım ilerliyorlar.
***
Irak'ın Amerikan askerleri tarafından işgali ile başlayan süreçte, bölgedeki Müslüman ülkelerde bir kargaşa ortamının tesis edilmesi için muhalif örgütler kuruldu. Adalet ve Kalkınma Hareketi adıyla bölgedeki ve İsrail için tehdit oluşturabilecek Libya gibi ülkelerde kurulan bu örgütlerin sembolleri de gaz lambası idi. 2001 yılında ülkemizde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin sembolü ise ampul oldu. Sanırım siyonistler bizim ülkemizin biraz daha gelişmiş olmasından bu sembolü uygun gördüler.
BOP sürecinde Arap ülkelerinde yaşanan Arap Baharı rüzgarını hepimiz iyi biliyoruz. Bahsettiğim AKH'lerin halkı kışkırtması sonucunda başlayan isyan rüzgarları dalga dalga bütün Arap ülkelerine yayıldı ve İsrail için tehdit oluşturabilecek tüm Arap ülkeleri zayıflatıldı. Bunların içinde en önemlisi de Irak ve Libya idi.
***
İsrail'in "Vaadedilmiş Topraklar" ı kendi sınırlarına katması için önünde kendisi için tehdit oluşturan 4 büyük devlet vardı. 1. Türkiye, 2. İran, 3. Irak, 4. Libya
Bu ülkelerden ilk olarak Irak düşürüldü.
Zalim Irak diktatörü Saddam Hüseyin'in arkasında halk desteği olmadığı için en zayıf halka olarak görülüyordu ve öyle de oldu. ABD askerleri Müslüman kadınlara tecavüz ederek, camilerimizi pis ayaklarıyla çiğnediler ve Irak'ı teslim alarak kukla yöneticilere bıraktılar. Ve tam da bu günlerde Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan "Amerikan askerlerinin sağ salim ülkelerine dönebilmeleri için dua ediyorum" diyerek bu işgale verdiği desteği beyan ediyordu.
***
Irak'tan sonra sıra Libya'ya gelmişti.
Libya lideri Muammer Kaddafi'nin yok edilmesi Saddam'dan daha zor olmuştu.
Ancak Haçlı Ordusu ve Türkiye'nin büyük desteği ile Libya'da kısa sürede bir iç karışıklık çıkartılmış ve sivil haçlı askerlerinin desteğiyle iç savaş bir anda inanılmaz boyutlara ulaşlımış, Muammer kaddafi insanlık dışı bir şekilde öldürülmüştü.
İsrail'in Vaadedilmiş Topraklar'a kavuşması için en önemli 4 engelden 2'si kısa sürede bertaraf edilmişti.
Sırada Türkiye vardı.
Türkiye diğer Müslüman ülkeler gibi iç savaş ile bitirilecek bir ülke değildi.
1970'li yıllardan bu yana oynanan tüm oyunlara rağmen Türkiye bir kardeş kavgasının, bir iç savaşın içine düşürülememişti.
***
Tek çare bir tiyatro oyunu sergilemekti.
Oyunun ana teması TC Başbakanı İsrail ile sürekli kavga edecek ama saman altından su yürüterek İsrail'in çıkarlarına hizmet edecekti.
Bir Van Minüt vakası ile başladı her şey.
Başbakan Davos'taki görüşmeler esnasında İsrail başbakanına "Van Minüt" dedi.
Her ne kadar 5 dakika sonra özür dilemiş olsa da ülkemizde kahraman ilan edildi.
En büyük İsrail düşmanı ve İsrail'e posta koyan adam olarak ilan edildi yandaş medya tarafından.
Ve bir anda karşımıza İsrail ile sürekli ağız dalaşı yapan bir başbakan çıkıverdi.
Ne gariptir ki; aynı başbakan 2004 yılında aynı İsrail'in bir kuruluşundan "Üstün Cesaret Madalyası" almıştı.
***
Van Minüt vakıasının ardından bir Mavi Marmara katlimı yaşadık.
Ülkemizin 9 evladı göz göre göre TC Hükümeti tarafından ölümün kucağına itildiler.
Bebekleri dahi öldürmekten kaçınmayan deyyusların o gemideki insanları tek tek öldüreceğini bile bile o gemi oraya gönderildi.
Dikkat ediniz sayın okurlarım!
Aynı anda oraya bir de İran yardım gemisi gitti.
İsrail askerlerinin "öldüreceğiz" diye ikaz etmeleri üzerine İran Cumhurbaşkanı gemidekileri arayarak hemen bölgeden uzaklaşmalarını emretti.
Bizim hükümetimiz ise, o insanları İsrail'in ölüm kusan mermilerinden uzaklaştırmak için hiçbir şey yapmadı!
***
Mavi Marmara'da insanlarımızın katledilmesinden sonra da başbakan kahraman ilan edildi.
"İsrail bizden özür dileyecek" denilerek aylarca Türk milleti uyutuldu.
Peki bu arada ne oldu?
Türkiye bu süreçte Suriye'deki muhalif güçleri destekledi.
Bir kardeş kavgasında taraf olarak tüm imkanlarıyla o tarafın güçlenmesini sağladı.
Ülkemiz topraklarına İran'ın İsrail'e yönelik bir füze saldırısını engellemek için füze kalkanı rampaları yerleştirildi.
Malatya'ya yerleştirilen bu füze kalkanı rampaları İran'ın saldırılarını engellemek için kullanılacağını artık sokaktaki çocuklar bile biliyor.
Ülkemizin güney sınırına da Patriot füzeleri yerleştirildi.
Tüm bunlar İsrail'in hiçbir şekilde oyuna getiremediği İran'ın İsrail'e karşı taarruz gücünü yok etmeye yönelik girişimlerdir.
***
Ülkemizde AKP yandaşı milyonlarca insan Esad'ın zulmüne karşı muhalif güçleri destekledi.
Suriye her geçen gün zayıfladı, zayıflamaya devam ediyor.
İşte tam bu noktada İsrail zayıflatılan Suriye'ye karşı askeri darbeleri vurmaya başladı.
Son üç gündür saldırılar yapılıyor.
Bir tarafta Müslüman Suriye askerleri, diğer tarafta ise İsrail...
Şimdi hem kendime, hem de İsrail düşmanı AKP seçmenine soruyorum:
Bugüne kadar en büyük İsrail düşmanı olarak gördüğünüz sayın Başbakan İsrail'in bu saldırıları karşısında neden sessiz kalıyor.
Sizler İsrail'in bu saldırıları karşısında neden sessiz kalıyorsunuz!?
25 Şubat 2014 Salı
Devlet Bahçeli ile Recep Tayyip Erdoğan arasındaki fark?
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 30 Mart yerel seçimleri öncesinde kendisine en büyük rakip olarak gördüğü MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye yüklenmeye devam ediyor.
Ne diyor başbakan?
Devlet Bahçeli'nin nesini eleştiriyor?
Devlet Bahçeli'nin hangi yolsuzluk dosyasını ortaya koyabiliyor?
Bu soruların cevabını vermek mümkün değil.
"Bunlar Fatiha okumasanı bile bilmezler" diye bağırıyor seçim kürsülerinden...
"Bunlar" diye kastettiği MHP ve Devlet Bahçeli...
Bu eleştiri midir!?
Düpedüz iftira...
Hem de insanın imanını zedeleyecek bir iftira...
Başka ne diyor başbakan?
"Bu zatın (Devlet Bahçeli) çoluk çocuğu yok, ne anlar o çocuk sevgisinden, aile sevgisinden"
Bu nedir?
Bu sözlerden kim ne anlar...
Bu sözlerin memleketin geleceği açısından ne ehemmiyeti vardır?
***
Ahlaksızca, utanmadan söylenmiş sözler!
Miting meydanlarında söylenecek sözler midir bunlar?
Bir Müslüman'a bir insanın kaderiyle alay etmek yakışır mı?
Bir Müslüman'ı çocuğunun olmamasını seçim meydanlarında seçim malzemesi yapmak hangi vicdana sığar?
Başka bir eleştiri konusu bulamıyor?
Halk koşar adım MHP'ye gidiyor...
Bunu durdurmak için Devlet Bahçeli ve MHP'yi eleştirmesi lazım...
Akını durdurması lazım ama nasıl?
Bir dürüstlük abidesi olan Devlet Bahçeli karşısında aciz...
Acziyet içinde nereye saldıracağını bilemiyor...
"Bunun çocuğu bile yok!" diyebiliyor.
Bu kadar aciz bir başbakan ile yönetiliyoruz...
***
Millet tüm medyanın karartmasına rağmen artık gerçekleri görmeye başladı.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin aslında Aldatma ve Kandırma Partisi olduğunu halkımız görüyor artık.
Devlet Bahçeli ile başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasındaki farkı anlamaya başladı bu millet...
Peki aralarında ne fark var?
Şöyle bir bakalım...
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Kasımpaşa'da fakir bir ailenin evladı iken siyasete girdikten sonra korkunç bir şekilde zenginleşti ve bugün dünyanın en zengin ilk 10 başbakanı arasına girdi.
Devlet Bahçeli ise;
Çukurova'da varlıklı bir ailenin evladı...
Siyasete girdikten sonra yaşayan liderler arasında serveti azalan tek lider olma özelliğine sahip.
Birisi siyasete girdikten sonra zenginleşiyor, diğeri ise siyasete girdikten sonra serveti azalıyor.
***
MHP Lideri Devlet Bahçeli hakkı olan Milletvekili maaşını almıyor.
Devlet Bahçeli maaşını şehit ailelerine bağışlıyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise, tüm ödeneklerini kuruşu kuruşuna alıyor.
***
MHP Lideri Devlet Bahçeli;
Seçim rüşveti olmasın diye bir cami için vadettiği parayı seçimden önce vermiyor. O köyden MHP oy alamıyor ve hemen ertesi sabah Devlet Bahçeli seçim sonucunu bile sormadan o köye söz verdiği parayı gönderiyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise; devletin imkanlarıyla yardımlar dağıtıyor ve bunları tam seçim öncesinde yapıyor. Gazetelerde televizyonlarda boy boy haber yaptırıyor.
***
MHP Lideri Devlet Bahçeli milletine, halkına; "Efendim" diye hitap ediyor...
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise; "Ulan" diye hitap ediyor.
***
MHP Lideri Devlet Bahçeli, Bisküvi'ye Püskevit diyor;
Başbakan ise, şehide kelle, Apo itine sayın diyor...
***
MHP Lideri Devlet Bahçeli partisine mensup bir bakan hakkında çıkan yolsuzluk iddiaları karşısında hemen o bakanı çağırıp "Efendim derhal partimizden ve milletvekilliğinden istifa ediniz, Yüce Divan'da aklanıp partimize tekrar dönünüz" talimatı veriyor.
MHP Lideri Devlet Bahçeli hakkında yolsuzluk iddiaları ortaya atılan Adana BB Başkanı'nı da derhal partiden istifa etmeye ve mahkemelerde yargılanmaya davet ediyor ve yargılanması için elinden geleni yapıyor. Aytaç Durak halen yargılanıyor. Yargı süreci bitmediği için partiden aday gösterilmiyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise; bakanları ve belediye başkanları hakkında çıkan yolsuzluk iddiaları karşısında bu iddiaları ortaya atanları cezalandırıyor. Yolsuzluk soruşturmalarını başlatan savcılar, polisler sürgün ediliyor. Bu yolsuzluk iddiaları sonrasında 10 bin civarında devlet görevlisinin yerleri değiştiriliyor, yani sürgün ediliyor.
***
Fark var efendim.
Hem de çok fark var.
Sayabildiğimiz kadarını saydık.
Bu kadarlık fark bile Recep Tayyip Erdoğan'ın MHP lideri Devlet Bahçeli'den neden bu kadar çekindiğini açıkça göstermektedir.
Karşısında halkı oy deposu olarak değil, bir Millet olarak gören bir lider var...
Ne diyor başbakan?
Devlet Bahçeli'nin nesini eleştiriyor?
Devlet Bahçeli'nin hangi yolsuzluk dosyasını ortaya koyabiliyor?
Bu soruların cevabını vermek mümkün değil.
"Bunlar Fatiha okumasanı bile bilmezler" diye bağırıyor seçim kürsülerinden...
"Bunlar" diye kastettiği MHP ve Devlet Bahçeli...
Bu eleştiri midir!?
Düpedüz iftira...
Hem de insanın imanını zedeleyecek bir iftira...
Başka ne diyor başbakan?
"Bu zatın (Devlet Bahçeli) çoluk çocuğu yok, ne anlar o çocuk sevgisinden, aile sevgisinden"
Bu nedir?
Bu sözlerden kim ne anlar...
Bu sözlerin memleketin geleceği açısından ne ehemmiyeti vardır?
***
Ahlaksızca, utanmadan söylenmiş sözler!
Miting meydanlarında söylenecek sözler midir bunlar?
Bir Müslüman'a bir insanın kaderiyle alay etmek yakışır mı?
Bir Müslüman'ı çocuğunun olmamasını seçim meydanlarında seçim malzemesi yapmak hangi vicdana sığar?
Başka bir eleştiri konusu bulamıyor?
Halk koşar adım MHP'ye gidiyor...
Bunu durdurmak için Devlet Bahçeli ve MHP'yi eleştirmesi lazım...
Akını durdurması lazım ama nasıl?
Bir dürüstlük abidesi olan Devlet Bahçeli karşısında aciz...
Acziyet içinde nereye saldıracağını bilemiyor...
"Bunun çocuğu bile yok!" diyebiliyor.
Bu kadar aciz bir başbakan ile yönetiliyoruz...
***
Millet tüm medyanın karartmasına rağmen artık gerçekleri görmeye başladı.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin aslında Aldatma ve Kandırma Partisi olduğunu halkımız görüyor artık.
Devlet Bahçeli ile başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasındaki farkı anlamaya başladı bu millet...
Peki aralarında ne fark var?
Şöyle bir bakalım...
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Kasımpaşa'da fakir bir ailenin evladı iken siyasete girdikten sonra korkunç bir şekilde zenginleşti ve bugün dünyanın en zengin ilk 10 başbakanı arasına girdi.
Devlet Bahçeli ise;
Çukurova'da varlıklı bir ailenin evladı...
Siyasete girdikten sonra yaşayan liderler arasında serveti azalan tek lider olma özelliğine sahip.
Birisi siyasete girdikten sonra zenginleşiyor, diğeri ise siyasete girdikten sonra serveti azalıyor.
***
MHP Lideri Devlet Bahçeli hakkı olan Milletvekili maaşını almıyor.
Devlet Bahçeli maaşını şehit ailelerine bağışlıyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise, tüm ödeneklerini kuruşu kuruşuna alıyor.
***
MHP Lideri Devlet Bahçeli;
Seçim rüşveti olmasın diye bir cami için vadettiği parayı seçimden önce vermiyor. O köyden MHP oy alamıyor ve hemen ertesi sabah Devlet Bahçeli seçim sonucunu bile sormadan o köye söz verdiği parayı gönderiyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise; devletin imkanlarıyla yardımlar dağıtıyor ve bunları tam seçim öncesinde yapıyor. Gazetelerde televizyonlarda boy boy haber yaptırıyor.
***
MHP Lideri Devlet Bahçeli milletine, halkına; "Efendim" diye hitap ediyor...
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise; "Ulan" diye hitap ediyor.
***
MHP Lideri Devlet Bahçeli, Bisküvi'ye Püskevit diyor;
Başbakan ise, şehide kelle, Apo itine sayın diyor...
***
MHP Lideri Devlet Bahçeli partisine mensup bir bakan hakkında çıkan yolsuzluk iddiaları karşısında hemen o bakanı çağırıp "Efendim derhal partimizden ve milletvekilliğinden istifa ediniz, Yüce Divan'da aklanıp partimize tekrar dönünüz" talimatı veriyor.
MHP Lideri Devlet Bahçeli hakkında yolsuzluk iddiaları ortaya atılan Adana BB Başkanı'nı da derhal partiden istifa etmeye ve mahkemelerde yargılanmaya davet ediyor ve yargılanması için elinden geleni yapıyor. Aytaç Durak halen yargılanıyor. Yargı süreci bitmediği için partiden aday gösterilmiyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise; bakanları ve belediye başkanları hakkında çıkan yolsuzluk iddiaları karşısında bu iddiaları ortaya atanları cezalandırıyor. Yolsuzluk soruşturmalarını başlatan savcılar, polisler sürgün ediliyor. Bu yolsuzluk iddiaları sonrasında 10 bin civarında devlet görevlisinin yerleri değiştiriliyor, yani sürgün ediliyor.
***
Fark var efendim.
Hem de çok fark var.
Sayabildiğimiz kadarını saydık.
Bu kadarlık fark bile Recep Tayyip Erdoğan'ın MHP lideri Devlet Bahçeli'den neden bu kadar çekindiğini açıkça göstermektedir.
Karşısında halkı oy deposu olarak değil, bir Millet olarak gören bir lider var...
5 Şubat 2014 Çarşamba
Kasımpaşa AKP'ye sarı kart gösterdi...
Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın eski Kasımpaşalı olması nedeniyle Kasımpaşa ve Beyoğlu AKP'nin kalesi olarak bilindi yıllardır. Ancak geçen yıllarla birlikte Başbakan'ın Kasımpaşa'ya olan bağları da giderek zayıfladı. Babasının mezarını dahi Kasımpaşa Kulaksız mezarlığından taşıttırması sayın Recep Tayyip ERDOĞAN'ın Kasımpaşa ile olan tüm bağlarını koparması anlamını taşıyordu Kasımpaşalılar için. Evini Üsküdar'a taşımasına "eyvallah" diyen Kasımpaşalılar, babasının kemiklerini bile Kasımpaşa topraklarına layık görmemesi tüm Kasımpaşalıları üzmüş ve kendisine Kasımpaşalılık ortak paydası sebebiyle duyulan sevgi büyük ölçüde azalmıştı.
***
Kentsel dönüşüm çerçevesinde başlatılan çalışma ve projeler de Kasımpaşalıları son derece rahatsız etmeye başlamıştı. Bir sahil semti olan Kasımpaşa'da vatandaşların faydanalanabileceği 100 metre dahi bir sahil şeridinin kalmaması, bu sahil şeridinin tamamen zengin zümreye hizmet etmek için yat limanları ve eğlence merkezlerine ayrılmış olması Kasımpaşa halkının AKP'ye karşı tutumunu gün geçtikçe ters yönde değiştirmişti. Yıllardır rakip partilerin adaylarına geçer not vermeyen Kasımpaşa halkı 30 Mart 2014'te yapılacak olan yerel seçimler öncesinde tıpkı başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi kendi bağırlarından çıkan bir adaya tam destek vermeye başladı. MHP'nin Beyoğlu Belediye Başkan adayı Osman GÜR yıllardır partili partisiz tüm Beyoğlu halkını kucaklayan, tüm Beyoğlu halkının yardımına koşan ve halk tarafından sevilen bir aday olarak Kasımpaşalıların tam desteğini aldı. Bu durumu gören ve rahatsız olan AKP kurmayları kendi tabanından dahi destek alamayan Beyoğlu Belediye Başkanı'na destek olabilmek için farklı yollara başvurmaya başladı.
***
İlk olarak Başbakanı uyduruk bir tapu dağıtım töreni için Sütlüce'ye getirdiler. İstanbul'un çeşitli yerlerinden getirilen bindirilmiş kıtalarla salonu doldurdular ancak Kasımpaşa ve Okmeydanı halkının salon dışında protesto eylemi yapmalarına engel olamadılar. Arkasından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ı "Kasımpaşa'nın abisi" sloganıyla Kasımpaşa'ya getirdiler. Günlerce duyurular, anonslar yapıldı. Kızılay Meydanı'nda yapılacak olan mitinge Kasımpaşalılar davet edildi. Kızılay Meydanı'na dev bir çadır kuruldu. Mobil büfeler, gezici seçim otobüsleri, onlarca insan Kasımpaşa halkını o çadırın altına toplanmaya çalıştı. Ancak olmadı. Kasımpaşa halkı tepkisini çok sert bir şekilde gösterdi. Yoldan gelip geçenler dahi meydana gitmedi. Kadir Topbaş uzun süre miting alanına gelmedi. Belirtilen saatten yaklaşık 1 saat sonra geldi ve gördüğü manzara karşısında moralinin ne kadar bozulduğunu yüzünden okumak çok da zor değildi.
***
Kasımpaşa halkı AKP'ye sarı kartı göstermişti. Kızılay Meydanı'nın yarısı bile dolmamıştı. Kadir Topbaş bu meydana Beyoğlu'na yapılan yatırımları anlatmaya gelmişti ancak, yaşadığı hayal kırıklığı ile bunu bile yapamadı. Klasik AKP söylemi olan "Buraların çok eski hallerini hatırlarsınız, çöp dolu sokaklarımı istersiniz, yoksa bugünkü gibi temiz sokakları mı!?" diye sordu vatandaşlara. Böylesi söylemlere artık oradakiler bile gülüp geçiyordu. Nerdeyse "60 yıl önce ülkemizde ekmek karneyle alınıyordu, ama bakın biz karneyi kaldırdık" diyecekler. Ülkemizin duayen siyasetçilerinden Süleyman Demirel'in mitinglerle ilgili söylediği bir söz vardır: "Miting alanına toplananların hal ve davranışları önemli değildir, önemli olan o miting alanının etrafından geçenlerin ve miting alanına girmeyenlerin hal, hareket ve düşünceleri önemlidir" Demirel'in bu sözlerine çok önem veririm ve her miting ve siyasi toplantıda alanın çevresinden geçenlere kulak misafiri olmak için çabalarım. Dün de öyle yaptım. Kızılay Meydanı'nın etrafında birbirleriyle neler konuştuklarını dinledim.
***
Kızılay Meydanı'nın etrafından geçenler şöyle bir gözlerinin ucuyla meydana bakıp gülümsüyorlar. Bir vatandaşımız kendine kendine söylendi: "Yıllardır bizi uyuttunuz, artık yeter anasını satim, hayvan terli yemezler"
Bir başka vatandaşımız yanındaki arkadaşına: "Görüyon mu bak usta, kimse yok Osman GÜR'ün adını duyan bir daha bunların yüzüne bile bakmıyor"
Bir hanım yanındaki yaşlı teyzeye "Abla dün bize de geldiler mitinge katılır mısınız diyerek, bizim adam da yok kardeşim AKP'ye artık oy moy yok deyip kapıyı kapattı"
Üç - dört genç kardeşimiz bir köşe başında toplanmışlar meydanı seyredip aralarında konuşuyorlar:
- Yok oğlum lan bunlar bitti artık burda.
- Yok ya millet yine bunlara oy verir başka kime verecekler
- Osman GÜR var aga artık, herkes Osman GÜR'ü konuşuyor, bizimkiler bile bugüne kadar hep AKP'ye verdiler ama bu seçim Osman GÜR'e verecekler...
***
Artık her yerde Osman GÜR konuşuluyor.
Gençler, kadınlar, yaşlılar, esnaf...
Artık herkes Osman GÜR'ün bu seçimi kazanacağından bahsediyor.
Kızılay Meydanı'nda da bunu net bir şekilde gördük.
AKP'nin kalesi olarak bilinen Kasımpaşa'da Kasımpaşa halkı AKP'ye sarı kartı gösterdi.
Kırmızı kartı görmeleri çok yakındır.
Muhtemelen önümüzdeki günler de Osman GÜR'ün bu önlenemez yükselişini durdurmak için Başbakan sayın Recep Tayip Erdoğan'ı da getireceklerdir Kasımpaşa sokaklarına...
Kasımpaşa ve Beyoğlu halkının gönlündeki Osman GÜR sevgisini yıkabilecek bir güç var mı yok mu zaman içinde göreceğiz...
***
Kentsel dönüşüm çerçevesinde başlatılan çalışma ve projeler de Kasımpaşalıları son derece rahatsız etmeye başlamıştı. Bir sahil semti olan Kasımpaşa'da vatandaşların faydanalanabileceği 100 metre dahi bir sahil şeridinin kalmaması, bu sahil şeridinin tamamen zengin zümreye hizmet etmek için yat limanları ve eğlence merkezlerine ayrılmış olması Kasımpaşa halkının AKP'ye karşı tutumunu gün geçtikçe ters yönde değiştirmişti. Yıllardır rakip partilerin adaylarına geçer not vermeyen Kasımpaşa halkı 30 Mart 2014'te yapılacak olan yerel seçimler öncesinde tıpkı başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi kendi bağırlarından çıkan bir adaya tam destek vermeye başladı. MHP'nin Beyoğlu Belediye Başkan adayı Osman GÜR yıllardır partili partisiz tüm Beyoğlu halkını kucaklayan, tüm Beyoğlu halkının yardımına koşan ve halk tarafından sevilen bir aday olarak Kasımpaşalıların tam desteğini aldı. Bu durumu gören ve rahatsız olan AKP kurmayları kendi tabanından dahi destek alamayan Beyoğlu Belediye Başkanı'na destek olabilmek için farklı yollara başvurmaya başladı.
***
İlk olarak Başbakanı uyduruk bir tapu dağıtım töreni için Sütlüce'ye getirdiler. İstanbul'un çeşitli yerlerinden getirilen bindirilmiş kıtalarla salonu doldurdular ancak Kasımpaşa ve Okmeydanı halkının salon dışında protesto eylemi yapmalarına engel olamadılar. Arkasından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ı "Kasımpaşa'nın abisi" sloganıyla Kasımpaşa'ya getirdiler. Günlerce duyurular, anonslar yapıldı. Kızılay Meydanı'nda yapılacak olan mitinge Kasımpaşalılar davet edildi. Kızılay Meydanı'na dev bir çadır kuruldu. Mobil büfeler, gezici seçim otobüsleri, onlarca insan Kasımpaşa halkını o çadırın altına toplanmaya çalıştı. Ancak olmadı. Kasımpaşa halkı tepkisini çok sert bir şekilde gösterdi. Yoldan gelip geçenler dahi meydana gitmedi. Kadir Topbaş uzun süre miting alanına gelmedi. Belirtilen saatten yaklaşık 1 saat sonra geldi ve gördüğü manzara karşısında moralinin ne kadar bozulduğunu yüzünden okumak çok da zor değildi.
***
Kasımpaşa halkı AKP'ye sarı kartı göstermişti. Kızılay Meydanı'nın yarısı bile dolmamıştı. Kadir Topbaş bu meydana Beyoğlu'na yapılan yatırımları anlatmaya gelmişti ancak, yaşadığı hayal kırıklığı ile bunu bile yapamadı. Klasik AKP söylemi olan "Buraların çok eski hallerini hatırlarsınız, çöp dolu sokaklarımı istersiniz, yoksa bugünkü gibi temiz sokakları mı!?" diye sordu vatandaşlara. Böylesi söylemlere artık oradakiler bile gülüp geçiyordu. Nerdeyse "60 yıl önce ülkemizde ekmek karneyle alınıyordu, ama bakın biz karneyi kaldırdık" diyecekler. Ülkemizin duayen siyasetçilerinden Süleyman Demirel'in mitinglerle ilgili söylediği bir söz vardır: "Miting alanına toplananların hal ve davranışları önemli değildir, önemli olan o miting alanının etrafından geçenlerin ve miting alanına girmeyenlerin hal, hareket ve düşünceleri önemlidir" Demirel'in bu sözlerine çok önem veririm ve her miting ve siyasi toplantıda alanın çevresinden geçenlere kulak misafiri olmak için çabalarım. Dün de öyle yaptım. Kızılay Meydanı'nın etrafında birbirleriyle neler konuştuklarını dinledim.
***
Kızılay Meydanı'nın etrafından geçenler şöyle bir gözlerinin ucuyla meydana bakıp gülümsüyorlar. Bir vatandaşımız kendine kendine söylendi: "Yıllardır bizi uyuttunuz, artık yeter anasını satim, hayvan terli yemezler"
Bir başka vatandaşımız yanındaki arkadaşına: "Görüyon mu bak usta, kimse yok Osman GÜR'ün adını duyan bir daha bunların yüzüne bile bakmıyor"
Bir hanım yanındaki yaşlı teyzeye "Abla dün bize de geldiler mitinge katılır mısınız diyerek, bizim adam da yok kardeşim AKP'ye artık oy moy yok deyip kapıyı kapattı"
Üç - dört genç kardeşimiz bir köşe başında toplanmışlar meydanı seyredip aralarında konuşuyorlar:
- Yok oğlum lan bunlar bitti artık burda.
- Yok ya millet yine bunlara oy verir başka kime verecekler
- Osman GÜR var aga artık, herkes Osman GÜR'ü konuşuyor, bizimkiler bile bugüne kadar hep AKP'ye verdiler ama bu seçim Osman GÜR'e verecekler...
***
Artık her yerde Osman GÜR konuşuluyor.
Gençler, kadınlar, yaşlılar, esnaf...
Artık herkes Osman GÜR'ün bu seçimi kazanacağından bahsediyor.
Kızılay Meydanı'nda da bunu net bir şekilde gördük.
AKP'nin kalesi olarak bilinen Kasımpaşa'da Kasımpaşa halkı AKP'ye sarı kartı gösterdi.
Kırmızı kartı görmeleri çok yakındır.
Muhtemelen önümüzdeki günler de Osman GÜR'ün bu önlenemez yükselişini durdurmak için Başbakan sayın Recep Tayip Erdoğan'ı da getireceklerdir Kasımpaşa sokaklarına...
Kasımpaşa ve Beyoğlu halkının gönlündeki Osman GÜR sevgisini yıkabilecek bir güç var mı yok mu zaman içinde göreceğiz...
4 Şubat 2014 Salı
Beyoğlu'nda iktidarı sallayan isim: Osman GÜR
30 Mart 2014 tarihinde yapılacak olan yerel seçimler için adayını ilk açıklayan parti MHP olmuştu.
MHP'nin bir önceki seçimlerde yüzde 10 barajının altında bir oy aldığını biliyoruz.
Bu nedenle siyasi çevreler MHP'nin Beyoğlu'nda ciddi bir alternatif olabileceğini düşünmüyorlardı.
Bu düşünceye sahip olanların başında da iktidar partisi AKP vardı elbette.
Fakat hiç kimse Osman GÜR faktörünü hesaba katmamıştı. Osman GÜR'ün aday olabileceğine ihtimal vermeyenler seçim yarışının geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi AKP ile CHP arasında geçeceği üzerine hesapyar yapıyorlar ve AKP'nin geçmiş dönemlerde olduğu gibi yine seçimlerin galibi olacağı düşünülüyordu.
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli Beyoğlu Belediye Başkanlığı adayı olarak eski İlçe Başkanı Osman GÜR'ün ismini açıkladığı anda özellikle iktidar partisi cenahında br şaşkınlık ve panik havası oluştu.
***
AKP, Beyoğlu halkı tarafından çok sevilen , tanınan ve büyük bir destek gören Osman GÜR'ün adaylığından büyük bir rahatsızlık duydu. Hemen kara propagandaya başladılar. Kendi tabanları üzerinde etkili bir kara propaganda yürütmek için ev ev dükkan dükkan dolaşıp halkımızın kafasını bulandırmaya çalıştılar. "Osman GÜR çok iyi bir adam, biz de onu çok severiz fakat, seçimi kazanma ihtimali yok, ona oy verirseniz CHP kazanır!" diyerek Osman GÜR'e yönelen oyları geri döndürmeye çalıştılar. Bu kara propaganda çalışmaları tutmadı. Milleti aptal yerine koyanlara milletimiz bir Osmanlı Şamarı daha patlattı. OsmanĞÜR'ün adaylığının açıklanmasıyla birlikte anketlerde MHP'nin oyları hızla yükselmeye başladı. MHP'nin oylarının yüzde 17'lere kadar yükseldiğini görenler Osman GÜR'ün pankartlarına saldırılar yapmaya başladılar. Bir çok yerde MHP pankartlarındaki Osman GÜR fotoğrafları ve MHP logosu kesildi. Bir çok yerde de pankartlar yerinden sökülüp, çöp kamyonlarına atıldı. Halkın MHP'yi ve Osman GÜR'ü görmesine mani olmaya çalışıyorlar, akıllarınca Beyoğlu halkı ile Osman GÜR arasına bir duvar örmeye çalışütılar.
***
Olmadı...
Yaptıkları hiçbir oyun tutmadı.
Onlar oyun ve hile yaptıkça MHP'li Osman GÜR'ün oyları hızla yükseliyordu.
Kendi yaptırdıkları anketlerde MHP oylarının yüzde 20 bandını geçtiğini gördüler.
Bütün Beyoğlu'nu sayın Başbakan'ın devasa pankartları ile kapladılar.
AKP Beyoğlu'nda kendi adayından umudunu kesmişti.
Çünkü Beyoğlu'ndaki AKP seçmeni dahi mevcut adayı desteklemiyordu. Kendi seçmenini yok sayıp halkın istemediği bir adayı yeniden halkın karşısına çıkardılar.
Açtıkları seçim irtibat bürolarına bile kendi belediye başkan adaylarının, kendi encümen adaylarının fotoğraflarını koymak yerine sadece sayın Başbakan'ın fotoğraflarını koydular.
Beyoğlu halkının bağrından çıkardığı Osman GÜR'ün karşısına eski bir Kasımpaşalı olan başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı çıkarmaktan başka çareleri kalmamıştı.
İstanbul'un her yerinden otobüslerle vatandaşları getirmek suretiyle doldurdukları salonda uyduruk bir Tapu Dağıtım töreni yaptılar. Salonun dışında ise, kentsel dönüşüm, daha doğrusu rantsal dönüşüm sebebiyle mağdur olan Beyoğlu halkı protesto gösterisi yapıyordu.
***
Osman GÜR ile yola çıkan MHP'nin önlenemeyen yükselişi karşısında AKP en güçlü silahlarını Beyoğlu'na kanalize ediyor. Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra bugün de yine eski bir Kasımpaşalı olarak lanse edilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı sayın Kadir Topbaş Kasımpaşa'da bir miting yapıyor. Osman GÜR'ün karşısına çıkarılan ikinci aday da Kadir Topbaş oldu. Kadir Topbaş bugün Kasımpaşa'ya yaptıkları yatırımları anlatacakmış Kasımpaşa halkına. Fakat asıl maksadın Osman GÜR'ün önlenemez yükselişine engel olmak olduğunu artık AKP tabanı bile biliyor. MHP adayı Osman GÜR şimdi yüzde 25 bandını zorluyor. Gittiği her mahallede oyları daha da artıyor. Osman GÜR'ün samimiyeti, mütevaziliği, candan davranışları halkın gönlünü fethediyor. Osman GÜR gönülleri fethediyor. Osman GÜR rantiye çevrelerinin değil, halkın adayı olarak çıktığı bu yolda Beyoğlu halkı tarafından büyük bir sevgi ve coşkuyla bağırlara basılıyor.
***
Osman GÜR'ün önünü kesmek için oynanan oyunlardan birisi de iktidar güdümlü anket firmalarının yaptıkları anketler. İktidar partisi Beyoğlu'nda sürekli olarak anket yaptırıyor, ancak bir türlü sonuçlar açıklanmıyor. Bunun sebebi ise, oldukça açık. Osman GÜR ile MHP oyları aldı başını gidiyor. Her ankette hızlı bir yükseliş var. Anketörlerin anketler sırasında halkı açık bir şekilde yönlendirmesine rağmen bu yükseliş önlenemiyor. Bir dostumuz bizzat şahit olmuş. Beyoğlumuzun kalabalık bir noktasında anket yapan bir anketör, "Hangi partiye oy vereceksiniz?" sorusunua "MHP" şeklinde cevap veren başörtülü bayanlara "MHP diyorsunuz ama MHP 4.5. sıralarda, oyunuz boşa gitmez mi!?" şeklinde karşılık verebiliyor.
Bütün bu oyunlara rağmen, Beyoğlu halkı kendi bağrından çıkan Osman GÜR'e destek olmaya devam ediyor. MHP, Osman GÜR ile sadece AKP tabanından oy almıyor. CHP tabanından da büyük bir kesim Osman GÜR'e yönelmiş durumda. Seçimlere 2 aydan az bir zaman kalmış olmasına rağmen halen adayını açıklayamayan CHP'nin tabanı bu durumdan büyük bir rahatsızlık duyuyor ve MHP'li Osman GÜR'e destek oluyor.
***
Beyoğlu seçmeni artık bir takım ayak oyunlarına gelmiyor. Dinin istismar edilmesine, dinin siyasete alet edilmesine tepki veriyor. Atatürk ilkelerinin siyasi zırh olarak kullanılmasında rahatsızlık duyuyor artık Beyoğlu seçmeni. Hiçbir milli ve manevi değeri istismar etmeyen, dini siyasete alet etmekten kaçınan "AYRIŞTIRAN DEĞİL; BİRLEŞTİREN BELEDİYECİLİK" sloganıyla MHP adayı Osman GÜR, halkın tek umudu olarak yükselişini sürdürüyor. Osman GÜR gücünü halktan ve haktan alıyor. İnanıyorum ki, halkın ve Hakk'ın gücü karşısında hiçbir Büyük Güç ayakta kalamayacaktır...
MHP'nin bir önceki seçimlerde yüzde 10 barajının altında bir oy aldığını biliyoruz.
Bu nedenle siyasi çevreler MHP'nin Beyoğlu'nda ciddi bir alternatif olabileceğini düşünmüyorlardı.
Bu düşünceye sahip olanların başında da iktidar partisi AKP vardı elbette.
Fakat hiç kimse Osman GÜR faktörünü hesaba katmamıştı. Osman GÜR'ün aday olabileceğine ihtimal vermeyenler seçim yarışının geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi AKP ile CHP arasında geçeceği üzerine hesapyar yapıyorlar ve AKP'nin geçmiş dönemlerde olduğu gibi yine seçimlerin galibi olacağı düşünülüyordu.
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli Beyoğlu Belediye Başkanlığı adayı olarak eski İlçe Başkanı Osman GÜR'ün ismini açıkladığı anda özellikle iktidar partisi cenahında br şaşkınlık ve panik havası oluştu.
***
AKP, Beyoğlu halkı tarafından çok sevilen , tanınan ve büyük bir destek gören Osman GÜR'ün adaylığından büyük bir rahatsızlık duydu. Hemen kara propagandaya başladılar. Kendi tabanları üzerinde etkili bir kara propaganda yürütmek için ev ev dükkan dükkan dolaşıp halkımızın kafasını bulandırmaya çalıştılar. "Osman GÜR çok iyi bir adam, biz de onu çok severiz fakat, seçimi kazanma ihtimali yok, ona oy verirseniz CHP kazanır!" diyerek Osman GÜR'e yönelen oyları geri döndürmeye çalıştılar. Bu kara propaganda çalışmaları tutmadı. Milleti aptal yerine koyanlara milletimiz bir Osmanlı Şamarı daha patlattı. OsmanĞÜR'ün adaylığının açıklanmasıyla birlikte anketlerde MHP'nin oyları hızla yükselmeye başladı. MHP'nin oylarının yüzde 17'lere kadar yükseldiğini görenler Osman GÜR'ün pankartlarına saldırılar yapmaya başladılar. Bir çok yerde MHP pankartlarındaki Osman GÜR fotoğrafları ve MHP logosu kesildi. Bir çok yerde de pankartlar yerinden sökülüp, çöp kamyonlarına atıldı. Halkın MHP'yi ve Osman GÜR'ü görmesine mani olmaya çalışıyorlar, akıllarınca Beyoğlu halkı ile Osman GÜR arasına bir duvar örmeye çalışütılar.
***
Olmadı...
Yaptıkları hiçbir oyun tutmadı.
Onlar oyun ve hile yaptıkça MHP'li Osman GÜR'ün oyları hızla yükseliyordu.
Kendi yaptırdıkları anketlerde MHP oylarının yüzde 20 bandını geçtiğini gördüler.
Bütün Beyoğlu'nu sayın Başbakan'ın devasa pankartları ile kapladılar.
AKP Beyoğlu'nda kendi adayından umudunu kesmişti.
Çünkü Beyoğlu'ndaki AKP seçmeni dahi mevcut adayı desteklemiyordu. Kendi seçmenini yok sayıp halkın istemediği bir adayı yeniden halkın karşısına çıkardılar.
Açtıkları seçim irtibat bürolarına bile kendi belediye başkan adaylarının, kendi encümen adaylarının fotoğraflarını koymak yerine sadece sayın Başbakan'ın fotoğraflarını koydular.
Beyoğlu halkının bağrından çıkardığı Osman GÜR'ün karşısına eski bir Kasımpaşalı olan başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı çıkarmaktan başka çareleri kalmamıştı.
İstanbul'un her yerinden otobüslerle vatandaşları getirmek suretiyle doldurdukları salonda uyduruk bir Tapu Dağıtım töreni yaptılar. Salonun dışında ise, kentsel dönüşüm, daha doğrusu rantsal dönüşüm sebebiyle mağdur olan Beyoğlu halkı protesto gösterisi yapıyordu.
***
Osman GÜR ile yola çıkan MHP'nin önlenemeyen yükselişi karşısında AKP en güçlü silahlarını Beyoğlu'na kanalize ediyor. Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra bugün de yine eski bir Kasımpaşalı olarak lanse edilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı sayın Kadir Topbaş Kasımpaşa'da bir miting yapıyor. Osman GÜR'ün karşısına çıkarılan ikinci aday da Kadir Topbaş oldu. Kadir Topbaş bugün Kasımpaşa'ya yaptıkları yatırımları anlatacakmış Kasımpaşa halkına. Fakat asıl maksadın Osman GÜR'ün önlenemez yükselişine engel olmak olduğunu artık AKP tabanı bile biliyor. MHP adayı Osman GÜR şimdi yüzde 25 bandını zorluyor. Gittiği her mahallede oyları daha da artıyor. Osman GÜR'ün samimiyeti, mütevaziliği, candan davranışları halkın gönlünü fethediyor. Osman GÜR gönülleri fethediyor. Osman GÜR rantiye çevrelerinin değil, halkın adayı olarak çıktığı bu yolda Beyoğlu halkı tarafından büyük bir sevgi ve coşkuyla bağırlara basılıyor.
***
Osman GÜR'ün önünü kesmek için oynanan oyunlardan birisi de iktidar güdümlü anket firmalarının yaptıkları anketler. İktidar partisi Beyoğlu'nda sürekli olarak anket yaptırıyor, ancak bir türlü sonuçlar açıklanmıyor. Bunun sebebi ise, oldukça açık. Osman GÜR ile MHP oyları aldı başını gidiyor. Her ankette hızlı bir yükseliş var. Anketörlerin anketler sırasında halkı açık bir şekilde yönlendirmesine rağmen bu yükseliş önlenemiyor. Bir dostumuz bizzat şahit olmuş. Beyoğlumuzun kalabalık bir noktasında anket yapan bir anketör, "Hangi partiye oy vereceksiniz?" sorusunua "MHP" şeklinde cevap veren başörtülü bayanlara "MHP diyorsunuz ama MHP 4.5. sıralarda, oyunuz boşa gitmez mi!?" şeklinde karşılık verebiliyor.
Bütün bu oyunlara rağmen, Beyoğlu halkı kendi bağrından çıkan Osman GÜR'e destek olmaya devam ediyor. MHP, Osman GÜR ile sadece AKP tabanından oy almıyor. CHP tabanından da büyük bir kesim Osman GÜR'e yönelmiş durumda. Seçimlere 2 aydan az bir zaman kalmış olmasına rağmen halen adayını açıklayamayan CHP'nin tabanı bu durumdan büyük bir rahatsızlık duyuyor ve MHP'li Osman GÜR'e destek oluyor.
***
Beyoğlu seçmeni artık bir takım ayak oyunlarına gelmiyor. Dinin istismar edilmesine, dinin siyasete alet edilmesine tepki veriyor. Atatürk ilkelerinin siyasi zırh olarak kullanılmasında rahatsızlık duyuyor artık Beyoğlu seçmeni. Hiçbir milli ve manevi değeri istismar etmeyen, dini siyasete alet etmekten kaçınan "AYRIŞTIRAN DEĞİL; BİRLEŞTİREN BELEDİYECİLİK" sloganıyla MHP adayı Osman GÜR, halkın tek umudu olarak yükselişini sürdürüyor. Osman GÜR gücünü halktan ve haktan alıyor. İnanıyorum ki, halkın ve Hakk'ın gücü karşısında hiçbir Büyük Güç ayakta kalamayacaktır...
14 Ekim 2012 Pazar
Bir garip Alex olayı ve Ediz Bahtiyaroğlu...
Alex de Souza...
Aziz Yıldırım...
Recep Tayyip Erdoğan...
İlginç bir üçleme...
Alex ve Aziz Yıldırım'ın aynı olay dahilinde bulunmaları son derece normal.
Ancak Ülkemizin Başbakanı'nın bu olayın içine girmesi bana çok ilginç geldi...
***
Türkiye'de bugüne kadar Alex olayına benzer bir çok olay yaşandı...
Nice topçular geldi geçti...
Nicesine haksızlıklar yapıldı...
Hiçbirisi ülkenin başbakanı tarafından bu kadar büyük bir ilgi ve alaka görmedi...
Ülkedeki bir çok futbolsever gibi bende Alex olayını halen tam olarak anlamış değilim...
Alex bildiğim kadarıyla Aziz Yıldırım'ı çok seviyordu...
Aziz Yıldırım da onu çok seviyordu...
Hatta Aykut Kocaman bile Alex'i çok seviyordu...
Birden bu aşk bitti...
Aziz Yıldırım Alex'i sevmez oldu...
Aykut Kocaman Alex'e sahip çıktı...
Alex Kocaman'ın sevgisini kendisi de "Aykut Hoca olmasaydı ben yoktum" diyerek dile getirdi...
Aziz Yıldırım hapse girmekten bir şekilde kurtulup dışarı çıktıktan sonra bu aşk üçgenindeki gariplikler ortaya çıkmaya başladı...
Ve sonuçta Alex gitti...
Olan Samet'e oldu...
***
Aziz Yıldırım'ın serbest bırakılmasının hemen akabinde ortaya çıkan bu Alex krizi aslında farklı bir boyut kazandırdı olaya bakış açımıza. Alex'in gönderilme kararının ardında Aziz Yıldırım kısmende olsa FB taraftarının gözünde itibarsızlaştırıldı. Bir gurup Yıldırım'ın resimleri bulunan tişörtleri yaktı. Medyanın gözleri önünde yapılan bu eylem ile FB taraftarının başkanlarına olan bağlılığının zedelendiği mi gösterilmek istendi!?
FB taraftarı yıldırım içerde iken ölümüne bağlı olduklarını yaptıkları eylemlerle ortaya koymuşlardı. Bu bağlılık bir Alex'in gidişiyle mi sarsıldı!? Hapse girmesine kesin gözüyle bakılan Aziz Yıldırım'ın suç işlemiş olmasına rağmen serbest bırakılması zaten tam bir muamma. Acaba önümüzdeki yerel seçimlerden sonra Aziz Yıldırım yeniden içeri alınacak mı!?
***
Kafamızda bir sürü soru işareti oluşmuşken birden bire yeni bir sevgi yumağının içinde bulduk kendimizi...
Meğer ülkemizin başbakanı da Alex'i pek seviyormuş...
Acaba birden bire ortaya çıkan bu sevgi Recep Tayyip Erdoğan ve Aziz Yıldırım arasındaki husumetin bir eseri olabilir mi!? Düşmanımın düşmanı benim dostumdur sözünden kaynaklanan bir sevgi yumağı mı oluşmuştur başbakan ile Alex arasında...
R. T. Erdoğan Alex'i okadar sevmişki, Dolmabahçe Sarayı'nda kendisini kabul etmiş, duygusal anlar eşleğinde ülkesine uğurlamış... Hediyeler de verilmiş...
Basından bugün öğrenebildiğimize göre Alex'e başbakan tarafından bir de ulusal görev verilmiş...
***
Bu olaya ilişkin kafamızda oluşan muamma sürüyor...
Düşündükçe yeni soru işaretleri beliriyor...
Bugün Alex ile Başbakan arasındaki muhabbeti düşünürken aklıma bir soru daha geldi...
Ediz Bahtiyaroğlu bu mamlakatin çocuğu değil miydi!?
Genç yaşta hayatını kaybeden bu futbolcumuza yapılan haksızlık, Alex'e yapılan haksızlıktan da daha beter değil miydi!?
26 Yaşında hayatını kaybeden Ediz evladımız, kardeşimiz oynadığı kulüplerden halen alacaklı durumda...
Parasını ödemiyorlar çocuğun...
Kimsenin umurunda değil...
Ulusal medyada bir kaç muhabir - yazar konuyu dile getirdi...
Ama kimse umursamadı...
Ediz'in alacaklarının ödenmemesi Alex'in gönderilmesinden daha önemli değildi...
Alex gönderiliyor diye Dolmabahçe Sarayı'nda nerdeyse yas ilan edecek olanlar Ediz'e yapılan haksızlıktan haberdar bile değillerdir eminim...
***
Alex için haftalardır ülkenin gündemini meşgul edenler Ediz Bahtiyaroğlu için tek kelime etmeye cesaret edemiyorlar...
Alex'in mağduriyeti nedir!?
Parasını mı alamamıştır!?
Kendisine sövülmüş müdür!?
Dövülmüş müdür!?
Hakarete mi uğramıştır!?
Kulüp yönetimi karar vermiş bizim işimize yaramaz artık demiş yollamış...
Şeytan bunun neresinde!?
***
Fakat rahmetli Ediz Bahtiyaroğlu'nun manevi şahsiyeti büyük bir haksızlıkla karşı karşıyadır...
Ediz'in parasını ödemiyorlar...
Ediz'in bilinen alacaklarının yanı sıra bilinmeyen alacakları var mıdır henüz bilmiyoruz!?
Eskişehirspor yönetimi çıkıp "Ediz'e borcumuz vardır" ya da "Ediz evladımıza borcumuzu yoktur" diye bir açıklama bile yapamadı...
Alex için yeri göğü ayağa kaldıranlar...
Biriniz sadece biriniz yüreğiniz yetiyorsa Ediz Bahtiyaroğlu'nun alacaklarını işgal ettiğiniz köşelerde ekranlarda dile getirin.
Yüreğiniz yetiyorsa buyrun meydana....
Aziz Yıldırım...
Recep Tayyip Erdoğan...
İlginç bir üçleme...
Alex ve Aziz Yıldırım'ın aynı olay dahilinde bulunmaları son derece normal.
Ancak Ülkemizin Başbakanı'nın bu olayın içine girmesi bana çok ilginç geldi...
***
Türkiye'de bugüne kadar Alex olayına benzer bir çok olay yaşandı...
Nice topçular geldi geçti...
Nicesine haksızlıklar yapıldı...
Hiçbirisi ülkenin başbakanı tarafından bu kadar büyük bir ilgi ve alaka görmedi...
Ülkedeki bir çok futbolsever gibi bende Alex olayını halen tam olarak anlamış değilim...
Alex bildiğim kadarıyla Aziz Yıldırım'ı çok seviyordu...
Aziz Yıldırım da onu çok seviyordu...
Hatta Aykut Kocaman bile Alex'i çok seviyordu...
Birden bu aşk bitti...
Aziz Yıldırım Alex'i sevmez oldu...
Aykut Kocaman Alex'e sahip çıktı...
Alex Kocaman'ın sevgisini kendisi de "Aykut Hoca olmasaydı ben yoktum" diyerek dile getirdi...
Aziz Yıldırım hapse girmekten bir şekilde kurtulup dışarı çıktıktan sonra bu aşk üçgenindeki gariplikler ortaya çıkmaya başladı...
Ve sonuçta Alex gitti...
Olan Samet'e oldu...
***
Aziz Yıldırım'ın serbest bırakılmasının hemen akabinde ortaya çıkan bu Alex krizi aslında farklı bir boyut kazandırdı olaya bakış açımıza. Alex'in gönderilme kararının ardında Aziz Yıldırım kısmende olsa FB taraftarının gözünde itibarsızlaştırıldı. Bir gurup Yıldırım'ın resimleri bulunan tişörtleri yaktı. Medyanın gözleri önünde yapılan bu eylem ile FB taraftarının başkanlarına olan bağlılığının zedelendiği mi gösterilmek istendi!?
FB taraftarı yıldırım içerde iken ölümüne bağlı olduklarını yaptıkları eylemlerle ortaya koymuşlardı. Bu bağlılık bir Alex'in gidişiyle mi sarsıldı!? Hapse girmesine kesin gözüyle bakılan Aziz Yıldırım'ın suç işlemiş olmasına rağmen serbest bırakılması zaten tam bir muamma. Acaba önümüzdeki yerel seçimlerden sonra Aziz Yıldırım yeniden içeri alınacak mı!?
***
Kafamızda bir sürü soru işareti oluşmuşken birden bire yeni bir sevgi yumağının içinde bulduk kendimizi...
Meğer ülkemizin başbakanı da Alex'i pek seviyormuş...
Acaba birden bire ortaya çıkan bu sevgi Recep Tayyip Erdoğan ve Aziz Yıldırım arasındaki husumetin bir eseri olabilir mi!? Düşmanımın düşmanı benim dostumdur sözünden kaynaklanan bir sevgi yumağı mı oluşmuştur başbakan ile Alex arasında...
R. T. Erdoğan Alex'i okadar sevmişki, Dolmabahçe Sarayı'nda kendisini kabul etmiş, duygusal anlar eşleğinde ülkesine uğurlamış... Hediyeler de verilmiş...
Basından bugün öğrenebildiğimize göre Alex'e başbakan tarafından bir de ulusal görev verilmiş...
***
Bu olaya ilişkin kafamızda oluşan muamma sürüyor...
Düşündükçe yeni soru işaretleri beliriyor...
Bugün Alex ile Başbakan arasındaki muhabbeti düşünürken aklıma bir soru daha geldi...
Ediz Bahtiyaroğlu bu mamlakatin çocuğu değil miydi!?
Genç yaşta hayatını kaybeden bu futbolcumuza yapılan haksızlık, Alex'e yapılan haksızlıktan da daha beter değil miydi!?
26 Yaşında hayatını kaybeden Ediz evladımız, kardeşimiz oynadığı kulüplerden halen alacaklı durumda...
Parasını ödemiyorlar çocuğun...
Kimsenin umurunda değil...
Ulusal medyada bir kaç muhabir - yazar konuyu dile getirdi...
Ama kimse umursamadı...
Ediz'in alacaklarının ödenmemesi Alex'in gönderilmesinden daha önemli değildi...
Alex gönderiliyor diye Dolmabahçe Sarayı'nda nerdeyse yas ilan edecek olanlar Ediz'e yapılan haksızlıktan haberdar bile değillerdir eminim...
***
Alex için haftalardır ülkenin gündemini meşgul edenler Ediz Bahtiyaroğlu için tek kelime etmeye cesaret edemiyorlar...
Alex'in mağduriyeti nedir!?
Parasını mı alamamıştır!?
Kendisine sövülmüş müdür!?
Dövülmüş müdür!?
Hakarete mi uğramıştır!?
Kulüp yönetimi karar vermiş bizim işimize yaramaz artık demiş yollamış...
Şeytan bunun neresinde!?
***
Fakat rahmetli Ediz Bahtiyaroğlu'nun manevi şahsiyeti büyük bir haksızlıkla karşı karşıyadır...
Ediz'in parasını ödemiyorlar...
Ediz'in bilinen alacaklarının yanı sıra bilinmeyen alacakları var mıdır henüz bilmiyoruz!?
Eskişehirspor yönetimi çıkıp "Ediz'e borcumuz vardır" ya da "Ediz evladımıza borcumuzu yoktur" diye bir açıklama bile yapamadı...
Alex için yeri göğü ayağa kaldıranlar...
Biriniz sadece biriniz yüreğiniz yetiyorsa Ediz Bahtiyaroğlu'nun alacaklarını işgal ettiğiniz köşelerde ekranlarda dile getirin.
Yüreğiniz yetiyorsa buyrun meydana....
23 Eylül 2012 Pazar
Bir "KASIMPAŞALI" aranıyor...
Şu an çok ihtiyacımız var...
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Özü sözü bir...
Kasımpaşalı olmaktan her zaman gurur duymuş bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Burada doğmasa da burada doymuş...
Burada büyümüş...
Burada "ADAM" olmuş...
Buraların çamuruna bulanmış...
Semtin tozunu yutmuş...
Kızılay Meydanı'ndaki çeşmenin suyunu içmiş bir Kasımpaşalı arıyoruz...
***
Şu an gerçekten çok ihtiyacımız var...
Belki şimdiye kadar hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var...
Hani öyle bir andayız ki;
Adına yapılan stadı alsınlar bizden...
Hatta Süper Lig'den de düşürsünler...
Hatta üzerimizdeki gölgesini de alsınlar o "Paşalı"nın
Hiç bir şey istemiyoruz...
Evvelden de istemedik zaten...
Ama şimdi, şimdi o Kasımpaşalı'dan bir tek isteğimiz olacak...
Bu isteğimizi yerine getirmek onun için çok kolay...
İki dudağının arasında...
***
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Bir zamanlar sokaklarında simit satmış olmaktan gurur duyan bir Kasımpaşalı...
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Bir zamanlar, top koşturduğu sahalarda giydiği formadaki ARMA'ya sevdalı bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Bir Kasımpaşalı'nın ARMA için döktüğü gözyaşlarını en iyi anlayacak bir Kasımpaşalı...
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Bir zamanlar kaldırımlarında oturup, rahmetli Yoğurtçu Mehmet amcanın biriktirdiği kaymakların tadını almış bir Kasımpaşalı....
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Semtinin insanının kendisine olan sevginin karşılığını, bir cümle ile ödeyecek bir Kasımpaşalı...
***
Evet doğru tahmin ettiniz...
O Kasımpaşalı şu an bu ülkenin Başbakanı...
Çıksa dese ki, "Ayıptır yahu 90 yıllık ARMA şimdi LOGO olur mu!?"
O an her şey bitecek...
Dökülen gözyaşları dinecek...
Sevdaya saplanan hançer yerinden çıkacak...
ARMA'ya LOGO diyen densizler, belki köşe bucak sinecekler...
BJK'yi aşk, Kasımpaşa'yı iş olarak gören zengin zümre iflas edip yol alacaklar...
***
Kısa bir süre önce buralardaydı o Kasımpaşalı...
Belki yine buralarda bir yerlerdedir.
Buralarda olmasa da semtini bu kadar çabuk unutacak kadar vefasız değildir...
Sırf o Kasımpaşalı diye,
Bir çok Kasımpşalı kendi partisini terkedip sırf onun hatırına AKP'li olmadı mı!?
O başbakan olsun diye, bir çok Kasımpaşalı geceli gündüzlü çalışmadı mı!?
Şimdi sıra onda...
Kasımpaşalı şimdi onu arıyor...
Gelmese de semtine, uzaktan ses versin yeter!
Bir cümle söylese yeter uzaklardan...
***
Çok bir şey istemiyoruz sayın Başbakan...
Elinizde tuttuğunuz formamızdaki ARMA'yı çalanlardan ARMAmızı geri almanızı istiyoruz...
Hepsi bu!
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Özü sözü bir...
Kasımpaşalı olmaktan her zaman gurur duymuş bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Burada doğmasa da burada doymuş...
Burada büyümüş...
Burada "ADAM" olmuş...
Buraların çamuruna bulanmış...
Semtin tozunu yutmuş...
Kızılay Meydanı'ndaki çeşmenin suyunu içmiş bir Kasımpaşalı arıyoruz...
***
Şu an gerçekten çok ihtiyacımız var...
Belki şimdiye kadar hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var...
Hani öyle bir andayız ki;
Adına yapılan stadı alsınlar bizden...
Hatta Süper Lig'den de düşürsünler...
Hatta üzerimizdeki gölgesini de alsınlar o "Paşalı"nın
Hiç bir şey istemiyoruz...
Evvelden de istemedik zaten...
Ama şimdi, şimdi o Kasımpaşalı'dan bir tek isteğimiz olacak...
Bu isteğimizi yerine getirmek onun için çok kolay...
İki dudağının arasında...
***
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Bir zamanlar sokaklarında simit satmış olmaktan gurur duyan bir Kasımpaşalı...
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Bir zamanlar, top koşturduğu sahalarda giydiği formadaki ARMA'ya sevdalı bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Bir Kasımpaşalı'nın ARMA için döktüğü gözyaşlarını en iyi anlayacak bir Kasımpaşalı...
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Bir zamanlar kaldırımlarında oturup, rahmetli Yoğurtçu Mehmet amcanın biriktirdiği kaymakların tadını almış bir Kasımpaşalı....
Bir Kasımpaşalı arıyoruz...
Semtinin insanının kendisine olan sevginin karşılığını, bir cümle ile ödeyecek bir Kasımpaşalı...
***
Evet doğru tahmin ettiniz...
O Kasımpaşalı şu an bu ülkenin Başbakanı...
Çıksa dese ki, "Ayıptır yahu 90 yıllık ARMA şimdi LOGO olur mu!?"
O an her şey bitecek...
Dökülen gözyaşları dinecek...
Sevdaya saplanan hançer yerinden çıkacak...
ARMA'ya LOGO diyen densizler, belki köşe bucak sinecekler...
BJK'yi aşk, Kasımpaşa'yı iş olarak gören zengin zümre iflas edip yol alacaklar...
***
Kısa bir süre önce buralardaydı o Kasımpaşalı...
Belki yine buralarda bir yerlerdedir.
Buralarda olmasa da semtini bu kadar çabuk unutacak kadar vefasız değildir...
Sırf o Kasımpaşalı diye,
Bir çok Kasımpşalı kendi partisini terkedip sırf onun hatırına AKP'li olmadı mı!?
O başbakan olsun diye, bir çok Kasımpaşalı geceli gündüzlü çalışmadı mı!?
Şimdi sıra onda...
Kasımpaşalı şimdi onu arıyor...
Gelmese de semtine, uzaktan ses versin yeter!
Bir cümle söylese yeter uzaklardan...
***
Çok bir şey istemiyoruz sayın Başbakan...
Elinizde tuttuğunuz formamızdaki ARMA'yı çalanlardan ARMAmızı geri almanızı istiyoruz...
Hepsi bu!
13 Eylül 2012 Perşembe
Devlet Bahçeli'ye oy verilmez. Çünkü....
Evet aynen böyle dedi adam.
Beşiktaş'tan bindiğim taksi ile Arnavutköy'e doğru ilerliyoruz...
Trafik yoğun, adım adım gidiyoruz nerdeyse...
Hal böyle olunca taksi şoförü ile sohbet kaçınılmaz oluyor...
Gerçi sohbetin açılışını taksici yaptı...
Bende yaşça oldukça büyük olmasına rağmen, "Abiciğim" diye başladı lafa...
Bu da esnaflık kurallarından, müşteriye saygı gereğidir elbette...
"Bunlara verdik oylarımızı ama memleketin durumu çok daha kötü oldu."
Mevzuya derinden girdi anlayacağınız...
***
AKP ve Tayyip Erdoğan'ı eleştirince çok da şaşırmadım.
Çünkü ne hikmetse millet hem eleştiriyor hem de oy veriyor...
Eleştirilerin ardı arkası kesilmiyor...
Terör, trafik, eğitim, sağlık, ekonomi...
Hepsinden bir miktar koydu eleştiri çorbasının tenceresine...
Bir ara soluklanırken ben lafa girdim...
- Abiciğim peki madem öyle de neden yine AKP'ye oy verdiniz
- Başka adam yok ki. Şöyle böyle de desek adam dindar, Besmele çekiyor en azından.
- Ötekiler dindar değil midir!?
- Kılıçdaroğlu'nu besmele çekerken görmedim hiç. Hem adam komedyen gibi, devlet adamlığı ciddiyeti yok.
- Peki Devlet Bahçeli!?
- Yok be abiciğim ona da oy verilmez!
- Hayırdır ona neden oy vermezsiniz ki, en azından milliyetçi, az buçuk da dindar biridir.
- Öyle de o da çok DÜRÜST be abiciğim. Dürüst adam devlet yönetemez ki!
***
İşte burası sözün bittiği yerdi.
Bir vatandaşın Devlet Bahçeli dolayısıyla MHP'ye oy vermemesinin sebebi "cok dürüst" olması...
O an ne yapacağımı bilemedim.
Ortaköy'ü geçmiş sahil boyu ilerliyorduk.
- Müsait bir yerde ineyim. dedim
- Hayırdır abi Arnavutköy'e gitmeyecek miydik!?
- Yok vazgeçtim şu sahilde biraz yürüsem iyi olacak.
Dedim ve indim...
İnanın bu sözler BDP lideri için de söylenmiş olsa aynı tepkimi ve şaşkınlığımı ortaya koyardım. Kim olursa olsun, dürüst olduğu için sevilmeyen bir insan örneği sanıyorum bizim ülkemizden başka bir yerde yoktur.
***
Devlet Bahçeli, bugüne kadar hiç milletvekili maaşı almamış, maaşının tamamını Şehit Ailelerine bağışlamış. Türk Tarih Kurumu'na 400 milyarlık bağışta bulunmuş. Siyasete girdiğinden bu yana mal varlığı hep azalmış. Hükümet'te olduğu dönemde dünyanın en zengin politikacıları arasında adı bile anılmamış. 10 yıl gibi kısa bir süre de dünyanın en zengin başbakanları arasında ilk sıraları işgal eden bir başbakanımız varken, siyasete girdiğinden bu yana ekonomik durumu kötüleşen bir lider de var. Ve bu milletin bir ferdi o liderin çok dürüst olduğunu gerekçe göstererek oy vermediğini, vermeyeceğini söylüyor.
***
Sahil boyunca bir süre yürüdükten sonra bu sözleri duymayı nasip ettiği için Allah'a şükrettim. Biz yıllardır, "Evet bunlar da çalıyor çırpıyor ama en azından iş de yapıyorlar" denilerek destek olunanların peşinden koşmamak için mücadele etmedik mi!? Biz güçlünün yanında değil, mazlumun ve dürüstün yanında olmak için çilelerle boğuşmadık mı!? Bu çileye biz talip olmadık mı!? Evet evet, Biz doğru yoldaydık. Dürüst bir liderin peşinde gidiyorduk. Allah'ım sana binlerce şükür olsun...
***
Önümüzde bir kongre sürece var. Bu süreçte Devlet Bahçeli'nin karşısına adaylar çıkıyor. Hangisi hayırlı ise, Rabbim bize onu nasip etsin. Ancak şunu da belirtmeden geçmek mümkün değil. Bu bir bayrak yarışı deniliyor sürekli. Bayrak yarışında takım arkadaşları birbirlerini desteklerse başarı kazanır o takım. Birbirini köstekleyenlerden oluşan takım asla başarılı olamaz. Amacımız takım halinde başarı kazanmaksa taktiklerimizi bu doğrultuda yürütelim. Devlet Bahçeli'yi eleştirerek kimse seçim kazanamaz. Ama Devlet Bahçeli'nin yaptıklarını takdir edip daha iyi projelerle, içi doldurulmuş vaatlerle er meydanına çıkılırsa kazanma ihtimali çok çok yüksek olur. Böyle bir yarışın sonunda biz de Hareketin Lideri Devlet Bahçeli'ye, Türkmen Beyi'ne yapmış olduğu hizmetlerinden dolayı minnet duygularımızı sonsuza kadar besler ve yeni liderimize tabi oluruz. Şu ana kadar Devlet Bahçeli'nin rakipleri arasında böyle bir tavır sergileyeni göremedik. O nedenle son sözümüz şudur: ALLAH TÜRKMEN BEYİ'nin YAR VE YARDIMCISI OLSUN!
Beşiktaş'tan bindiğim taksi ile Arnavutköy'e doğru ilerliyoruz...
Trafik yoğun, adım adım gidiyoruz nerdeyse...
Hal böyle olunca taksi şoförü ile sohbet kaçınılmaz oluyor...
Gerçi sohbetin açılışını taksici yaptı...
Bende yaşça oldukça büyük olmasına rağmen, "Abiciğim" diye başladı lafa...
Bu da esnaflık kurallarından, müşteriye saygı gereğidir elbette...
"Bunlara verdik oylarımızı ama memleketin durumu çok daha kötü oldu."
Mevzuya derinden girdi anlayacağınız...
***
AKP ve Tayyip Erdoğan'ı eleştirince çok da şaşırmadım.
Çünkü ne hikmetse millet hem eleştiriyor hem de oy veriyor...
Eleştirilerin ardı arkası kesilmiyor...
Terör, trafik, eğitim, sağlık, ekonomi...
Hepsinden bir miktar koydu eleştiri çorbasının tenceresine...
Bir ara soluklanırken ben lafa girdim...
- Abiciğim peki madem öyle de neden yine AKP'ye oy verdiniz
- Başka adam yok ki. Şöyle böyle de desek adam dindar, Besmele çekiyor en azından.
- Ötekiler dindar değil midir!?
- Kılıçdaroğlu'nu besmele çekerken görmedim hiç. Hem adam komedyen gibi, devlet adamlığı ciddiyeti yok.
- Peki Devlet Bahçeli!?
- Yok be abiciğim ona da oy verilmez!
- Hayırdır ona neden oy vermezsiniz ki, en azından milliyetçi, az buçuk da dindar biridir.
- Öyle de o da çok DÜRÜST be abiciğim. Dürüst adam devlet yönetemez ki!
***
İşte burası sözün bittiği yerdi.
Bir vatandaşın Devlet Bahçeli dolayısıyla MHP'ye oy vermemesinin sebebi "cok dürüst" olması...
O an ne yapacağımı bilemedim.
Ortaköy'ü geçmiş sahil boyu ilerliyorduk.
- Müsait bir yerde ineyim. dedim
- Hayırdır abi Arnavutköy'e gitmeyecek miydik!?
- Yok vazgeçtim şu sahilde biraz yürüsem iyi olacak.
Dedim ve indim...
İnanın bu sözler BDP lideri için de söylenmiş olsa aynı tepkimi ve şaşkınlığımı ortaya koyardım. Kim olursa olsun, dürüst olduğu için sevilmeyen bir insan örneği sanıyorum bizim ülkemizden başka bir yerde yoktur.
***
Devlet Bahçeli, bugüne kadar hiç milletvekili maaşı almamış, maaşının tamamını Şehit Ailelerine bağışlamış. Türk Tarih Kurumu'na 400 milyarlık bağışta bulunmuş. Siyasete girdiğinden bu yana mal varlığı hep azalmış. Hükümet'te olduğu dönemde dünyanın en zengin politikacıları arasında adı bile anılmamış. 10 yıl gibi kısa bir süre de dünyanın en zengin başbakanları arasında ilk sıraları işgal eden bir başbakanımız varken, siyasete girdiğinden bu yana ekonomik durumu kötüleşen bir lider de var. Ve bu milletin bir ferdi o liderin çok dürüst olduğunu gerekçe göstererek oy vermediğini, vermeyeceğini söylüyor.
***
Sahil boyunca bir süre yürüdükten sonra bu sözleri duymayı nasip ettiği için Allah'a şükrettim. Biz yıllardır, "Evet bunlar da çalıyor çırpıyor ama en azından iş de yapıyorlar" denilerek destek olunanların peşinden koşmamak için mücadele etmedik mi!? Biz güçlünün yanında değil, mazlumun ve dürüstün yanında olmak için çilelerle boğuşmadık mı!? Bu çileye biz talip olmadık mı!? Evet evet, Biz doğru yoldaydık. Dürüst bir liderin peşinde gidiyorduk. Allah'ım sana binlerce şükür olsun...
***
Önümüzde bir kongre sürece var. Bu süreçte Devlet Bahçeli'nin karşısına adaylar çıkıyor. Hangisi hayırlı ise, Rabbim bize onu nasip etsin. Ancak şunu da belirtmeden geçmek mümkün değil. Bu bir bayrak yarışı deniliyor sürekli. Bayrak yarışında takım arkadaşları birbirlerini desteklerse başarı kazanır o takım. Birbirini köstekleyenlerden oluşan takım asla başarılı olamaz. Amacımız takım halinde başarı kazanmaksa taktiklerimizi bu doğrultuda yürütelim. Devlet Bahçeli'yi eleştirerek kimse seçim kazanamaz. Ama Devlet Bahçeli'nin yaptıklarını takdir edip daha iyi projelerle, içi doldurulmuş vaatlerle er meydanına çıkılırsa kazanma ihtimali çok çok yüksek olur. Böyle bir yarışın sonunda biz de Hareketin Lideri Devlet Bahçeli'ye, Türkmen Beyi'ne yapmış olduğu hizmetlerinden dolayı minnet duygularımızı sonsuza kadar besler ve yeni liderimize tabi oluruz. Şu ana kadar Devlet Bahçeli'nin rakipleri arasında böyle bir tavır sergileyeni göremedik. O nedenle son sözümüz şudur: ALLAH TÜRKMEN BEYİ'nin YAR VE YARDIMCISI OLSUN!
25 Eylül 2011 Pazar
Bir yanımda Arap Baharı, bir yanımda Okyanus Ötesi meltemi, umurumda mı şehit anasının feryadı...
Sayın Başbakan günlerdir memlekette yoklar. Arap Baharı’nı teneffüs etmek üzere çıktığı önemli gezi Okyanus Ötesi’nde meltem rüzgarlarının ferahlığı ile devam etti. Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan muzaffer kumandan edasıyla çıktığı gezide Arap ülkelerinde kahraman gibi karşılandı. Bu karşılama törenlerini gördüğümüz vakit sanki AKP’li vatandaşlarımız Arap ülkelerine gitmişler gibiydi. Her yerde binlerce insan karşıladı kendisini. Aslında doğrusu da buydu. Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi ile aynı yıllarda kurulan Adalet ve Kalkınma Hareketi adlı illegal örgütlenme bu ülkelerde yıllar süren mücadele sonrasında ABD, NATO ve Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin destekleri ile isyan başlatmış ve binlerce insanın katledildiği iç savaşlara dönüşen bu isyan hareketlerinin sonunda mevcut iktidarlar devrilerek Adalet ve Kalkınma Hareketi liderleri iş başına geçmişti. Doğal olarak bölgedeki tek legal hareket olan Adalet ve Kalkınma Partisi lideri de bu ülkelerdeki başarılarını kutlamak üzere bu geziye çıkmıştı. Daha önce de belirttiğimiz üzere Adalet ve Kalkınma Hareketi ile ülkemizdeki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin birçok benzerlikleri var. İsimlerindeki benzerliğin yanı sıra aynı yıl kurulmuş olmaları, amblemlerinin Türkiye’deki AKP’nin ampul diğer ülkelerdeki AKH’nin ise gaz lambası olması önemli ortak özellikler arasında... Bir diğer ortak özellik ise, AKP ve AKH’nin ılımlı İslam rejimini destekliyor olmaları.
Hafızalarımızı biraz zorlayacak olursak Arap Baharı isyanları başlamadan önce de Başbakanımız bazı gezilere çıkmıştı bu ülkelere. Ve gittiği her ülkede ziyaretinin birkaç gün sonrasında isyan hareketleri başlamıştı. Tabii ki, bu yazdıklarımızın tamamı tesadüf (!) ve tartışmaya değer konular değildir. Eğer ki, tartışmaya değer konular olsaydı hem ülkemizdeki muhalefet partileri hem de ülkemizin aydınları bu konuları tartışmaya açarlardı!..
Başbakanımız Arap Baharı havasını teneffüs ettikten sonra bir de Okyanus Ötesi meltemlerini teneffüs etmek istedi ve doğruca ABD’ye gitti. Burada kankası Barack Hüseyin Obama ile yaptığı görüşmede bacak bacak üstüne atarak ülkemizin onurunu kurtardı(!)… BM toplantısında yine atarlı giderli konuşarak ülkemizdeki AKP seçmenini etkiledi. Filistin’e sahip çıktı. İsrail’e gider yaptı… Savaş gemilerimizin Doğu Akdeniz’de turlayacağı sinyallerini verdi. İsrail’in gözünü korkuttu…
Pekala bu arada sayın Başbakan’ın görev yeri olan Türkiye’de neler oluyordu!? Ülkemizde olanlar hepimizin malumu... Göreve geldiklerinde terörün büyük ölçüde tükendiğini, şehit sayımızın sıfırlandığını hepimiz anımsıyoruz. AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte başlatılan demokratik açılım ve Ergenekon rüzgarı ile teröristlerin korkulu rüyası olan Özel Harekat birlikleri dağıtılmış, terörist ile onların anlayacağı dilden mücadele yürüten ve terörü sıfır noktasına çeken rütbeli rütbesiz askerlerimiz bir bir cezaevine konulmuş ve geçen zaman içinde şehit sayımız yılda ortalama 70-80 civarına çıkmıştır. Bu durum bu yıl seçimlere kadar terör örgütü ile yapılan mutabakat sonucunda durmuş gibi görünmesine rağmen seçimler sonrasında terör örgütünün eylemleri yeniden başlamış ve hemen hemen her gün bölgeden şehit haberleri gelmeye başlamıştı. Terör örgütü asker ve polislerin yanı sıra sivil vatandaşlarımızı da katletmekten geri durmuyordu. Yıllardır terör olaylarını gündeme getiren muhalefeti “şehit kanı üzerinden siyaset yapıyorlar” zırvalığı ile susturan iktidar partisi bu süreçte şehit haberlerinin sansürlenmesinden, şehit cenazelerinde slogan atılmasına kadar birçok üstü kapalı yasaklamalarla halkımızın şehit haberleri karşısında sessiz kalmasını hedeflemiş ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. Bugün baktığımız vakit şehit haberleri karşısında, “vah vah yazık, Allah anasına babasına sabır versin” demekten öteye geçmiyor ve kanal değiştirip eğlence programı izlemeye devam ediyor. Göreve geldikleri günden itibaren şehit askerlerimizin Ergenekon (Yandaş bir TV kanalına göre “Erkenkondu”) terör örgütü (!) tarafından şehit edildiklerini söyleyen AKP’liler, bunlardan sorumlu tuttukları onlarca generali ve değişik rütbelerde asker ve polisi içeri attıktan sonra şehit haberlerinin artarak devam etmesi üzerine “bazı güçler”i ortaya attılar ve AKP’nin tamda barış ortamını sağlayacağı bir sırada terör olaylarının arttırıldığını söylüyorlar. Aslında geçtiğimiz yıllara baktığımız vakit terör olayları bu yıl artmış değil. Geçtiğimiz yıllarla aynı paralelde devam ediyor. Sadece taktik değişti. Seçim ya da referandum öncesinde duruyorlar daha sonra vuruyorlar. Karşılarında profesyonel terörle mücadele ekipleri olmadığı içinde tüm eylemlerinde emellerine ulaşıyorlar. Hükümet de sanki izledikleri demokratik açılım projesi bir dönem başarıya ulaşmışta “bazı güçler” bundan rahatsız oluyormuş gibi bir hava estirmeye devam ediyorlar.
Son olarak, dün akşam saatlerinde 5 askerimizin şehit düşmesi sonucunda sayın Başbakanımız açıklama yapıyor. “Terör örgütü işini yapıyor, biz de işimizi yapacağız.” anlamındaki bu sözlerden ne anlıyoruz? Daha önceki şehit haberleri sonrasında da aynı söylemler yok muydu? Dünyayı başlarına yıkmayacak mıydık. Sonucu meçhul olan hava harekatı sonrasında kara harekatı yapılarak bunların kökü kazınmayacak mıydı? Kara harekatı için ne bekleniyor? Kuzey Irak’ta konuşlanmış olan terör örgütünün tamamen bölgeyi terk edip başka bir yerde konuşlanması mı bekleniyor?
“Biz de görevimizi yapacağız” deniliyor ama ne yapacağımızı bir türlü kestiremiyoruz. Görünen o ki, tek çare bu hükümetin gelir gelmez dağıttığı ve hapse tıktığı Özel Harekat birlikleri yeniden göreve çağırılacak. Madem yeniden bu sistem getirilecek ve terör ile mücadelede en etkili yöntem buydu neden dağıttınız. Onlarca yiğidimizin şehit olmasına neden göz yumdunuz?
Evet sayın Başkanımız Arap Baharı ve Okyanus Ötesi meltemi ile ferahlarken Türkiye’de terör artık her gün can almaya devam ediyor. Bunun yanı sıra ekonomi de allak bullak oluyor. Dolar büyük bir hızla yükseliyor, döviz mağdurları yeniden meydanlarda boy gösteriyorlar…
Bir de füze kalkanı meselesi var tabii. Hani sayın Başbakanımızın sürekli gider yaptığı İsrail’in korkulu rüyası olan İran füzelerine karşı yıllardır ülkemiz topraklarına yerleştirmeyi düşündüğü ve bir türlü yerleştiremediği füze kalkanı rampaları… %99’u Müslüman olan bir ülkede bu rampaların konuşlandırılmasının ne kadar zor olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. İslam inancına göre lanetlenmiş olan Yahudilerin, bir Müslüman ülke olan İran’a karşı bu füze kalkanı rampasını ülkemiz topraklarına yerleştirmesi durumunu hiç kimse Türk Milleti’ne kabul ettiremezdi. Fakat “Van Minut” vakası ile başlayan senaryo sessiz sedasız füze kalkanı rampasının ülkemiz topraklarına yerleştirilmesi kararını çıkardı. Van Minut yetmiyordu tabii. Arkasından Gazze meselesi çıktı. Mavi Marmara gemisi yola çıkarıldı ve 9 insanımızın Yahudi canilerce katledilmesine adeta göz yumuldu. O gemideki insanların Yahudi cellatlar tarafından katledilmesini önlemek isteyen bir hükümet o gemi ile bağlantı kurar ve İsrail askerlerinin her türlü vahşeti yapmaktan geri durmayacaklarını söyleyerek son anda o gemiyi geri çekebilrdi. Tıpkı İran hükümetinin yaptığı gibi…
İsrail ile ilişkilerimiz görünürde iyice gerilmiş ve elçiliklerin geri çekilmesi gündeme gelmişti. İsrail’den katlettikleri 9 vatandaşımız için özür dilemesini ve tazminat ödemesini istedik. İsrail üzüldüğünü ancak özür dilemeyeceğini çünkü bunun bir iç güvenlik meselesi olduğunu söyledi. Özür meselesi halen devam ediyor. Derken birden Filistin’in BM’ye üyeliği gündeme getirildi. Bu aralar bu konu gündemdeki yerini koruyor… Aynı günlerde Kıbrıs meselesi de gündeme geldi. Aylar önce Dışişleri bakanımız 2012’de Kıbrıs Devleti’nin geleceğini müjdelerken, bugün Kıbrıs Rum Kesimi ile atarlı giderli konuşmaya başladık. Muhtemelen bu atarlı giderli konuşmalarda Dışişleri Bakanımızın müjdelediği Kıbrıs Devleti’nin bir altyapısı olmalı. KKTC bitecek Rumlarla birlikte Kıbrıs Devleti kurulacak…
İşte sayın Başbakanımız Arap ülkeleri ve ABD gezisini sürdürürken ülkemizde olanları böylece özetledik. Şehitlerimizin aziz ruhlarını saygıyla anıyor, Allah (CC)’tan yakınlarına sabırlar ihsan etmesini diliyorum.
Etiketler:
abd,
Adalet ve Kalkınma Hareketi,
AKP,
arap baharı,
başbakan,
filistin,
israil,
Kuzey Irak,
okyanus ötesi,
PKK,
Recep Tayyip Erdoğan,
şehit,
terör
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






