Eskişehir'de bir şeyler oluyor!
Türkiye'nin alışık olmadığı bir şeyler!
Türk futbolunda ''Yaşayan bir Efsane'' olan Eskişehirspor'un içine düştüğü darboğazdan kurtulması için verilen mücadele adeta bir DİRİLİŞ DESTANI'na dönüştü...
Sahada mücadele eden lise çağlarındaki çocukların arkasında, 7'den 70'e bir sevdalılar ordusu var.
Eskişehirspor sevdalıları...
Vatan sevdası gibi...
Bayrak sevdası gibi...
Memleket sevdası gibi...
Müthiş bir sevdanın neferleri Eskişehirspor'un kurtuluşu için sahada mücadele eden 17-18 yaşındaki kardeşlerine destek oluyorlar...
***
Kutlu bir sevda ve kutlu bir direniş öyküsü yaşanıyor Eskişehir'de...
Kentin zenginleri sürekli bahaneler üreterek Eskişehirspor gibi bir efsanenin yok oluşuna seyirci kalırken, kentin siyasetçileri de aday olabilme ya da seçim kazanma telaşına düşmüşler, Eskişehirspor'un yok oluşuna seyirci bile kalamıyorlar...
Eskişehirspor'u bu durumlara düşüren yöneticiler adları bile duyulmuyor...
Ve #BizimÇocuklar....
Sahada bir efsaneyi yaşatmak için onurlu bir mücadelenin içine giren. Bizim Çocuklar...
Bir çoğu henüz lise öğrencisi ya da üniversite 1. sınıf öğrencisi...
Daha bir kaç ay önce aynı tribünlerde Eskişehirspor'un başarısı için marşlar söyleyen, bayrak sallayan bu çocuklar bugün bir kentin onurunu kurtarmak için cepheye gönüllü girdiler ve savaşmaya devam ediyorlar...
***
Ve Yeni Eskişehir Atatürk Stadı'nı dolduran sevdalı yürekler...
Sahada mücadele eden kardeşlerine en büyük desteği veren Tribün Çocukları...
Hazırlık maçına bilet alarak giren, lig maçına bilet parasının yanı sıra bağış makbuzu alarak giren, fedakâr ve de vefakâr tribün çocukları...
Ceplerindeki son kuruşu bile sahada mücadele eden kardeşlerinin masrafları için kulübüne bağışlayan sevdalı yürekler...
YAŞASIN ESKİŞEHİRSPOR diye haykırarak bu kutlu direnişin bir neferi olan çocuklar, gençler, kadınlar, kızlar, işçiler, memurlar ve daha niceleri...
Tekerlekli sandalye ile bu coşkunun bir yerinde olmaya çalışan koca yürekli adamlar ve SİYAH - KIRMIZI renkleri, o kutlu armayı, tribünlerde sallanan bayrakları, sahada verilen mücadeleyi görme ihtimali dahi olmayan görme engelli evlatlar, canlar, ciğerler...
***
Eskişehir'de bir şeyler oluyor Türkiye!
Ülke futbolunun yok olduğu DEV olarak görülen kulüplerimizin bile çöktüğü, Avrupa ve Dünya futbolunda yok olduğumuz şu günlerde bu kötü gidişe karşı direnen bir kent var...
Eskişehir!
1965 Yılında Dr. Aziz Bolel'in ''Yaşadığım kentin takımı için ben de bir şeyler yapmalıyım'' sözleriyle başlayan ve 70'li yıllarda Avrupa'nın dev takımlarını hezimete uğratacak kadar büyüyen Eskişehirspor ülkemiz genelinde futbolun kötü yönetilmesi neticesinde yok olmak üzere...
Fakat Eskişehirspor sevdalıları teslim olmuyor...
Savaşıyorlar!
Direniyorlar!
Kazanıyorlar!
Lig başında tüm futbol otoritelerinin ''Tek puan alamazlar'' dedikleri Bizim Çocuklar, 15 puana ulaştılar.
Türkiye'nin süper liginde en devasa takımların bile tribünleri boş kalırken 1. Lig'de yaşam mücadelesi veren Eskişehirspor'un bir hazırlık maçına bilet 10 bin biletli seyirci geliyor...
***
Eskişehirspor'un başarısı için sahada mücadele eden bu çocuklar Türk futbolunun geleceğini aydınlatacak pırıl pırıl çocuklar.
Bu çocuklara sahip çıkmak sadece Eskişehirspor sevdalılarının değil memleketimizin dört bir yanında farklı takımlara gönül vermiş tüm futbol severlerin görevidir!
Buradan farklı renklere gönül vermiş tüm futbol severlere çağrıda bulunuyorum.
Türk futbolunun geleceği için bu çocuklara destek verin.
ESES yazıp 7979'a göndererek ayda 10 TL katkıda bulunup, bu çocukların deplasman masraflarına, tesislerde yemek masraflarına, hatta belki de ceplerine az da olsa bir harçlık girmesi için katkıda bulunalım.
Ayda sadece 10 TL!
Futbolu seven, Türk futbolunun içine düştüğü buhrandan çıkmasını isteyen her futbol severden sadece ayda 10 TL tutarında bir katkıda bulunmalarını istiyoruz...
***
ESES yazıp 7979'a göndereceğiniz mesajla faturanıza yansıyacak olan 10 TL, bir paket sigara parası... 2 Poğaça 2 çay parası... Bir tas mercimek çorbası bile vermiyorlar bir çok yerde 10 Liraya...
Ulusal TV kanallarında program yapan değerli spor adamlarımız, programlarınızda yapacağınız bir anons ile Eskişehir'de yazılan bu destansı kurtuluş öyküsünün kahramanlarından olmak istemez misiniz!?
Saatler süren programlarınızda ''ESES Yaz 7979'a gönder ESKİŞEHİRSPOR'A HAYAT VER'' anonsu yapmanız 10 saniyenizi bile almaz.
Türk futbolu Eskişehirspor'a çok şey borçludur!
Futbol tarihimizde ulusal ve uluslararası alanlarda bir çok ilke imza atan Eskişehirspor Yaşamalı diyen her futbolseverden bu desteği bekliyoruz.
***
Biz Eskişehirspor sevdalıları olarak YAŞASIN ESKİŞEHİRSPOR diyerek elimizden gelen mücadeleyi veriyoruz. Sizler de ESKİŞEHİRSPOR YAŞASIN diyorsanız çağrımıza kulak verin. Türk futbolunun yaşayan efsanesi Eskişhirspor için 7979'a ESES yazıp göndermeniz yeterli olacaktır.
Bu kampanyamıza destek veren tüm sanatçılarımıza ve teknik direktör ve futbolcularımıza teşekkür ediyor katkı sağlayacak olan herkese şimdiden şükranlarımızı sunuyoruz...
Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Aralık 2018 Pazartesi
1 Haziran 2018 Cuma
Eskişehir Milletvekili Adayları ve Eskişehirspor!
24 Haziran seçimlerine çok az bir zaman kaldı.
Eskişehirspor'un olağanüstü kongresine ise sayılı günler kaldı.
Eskişehirspor 6 Haziran'da yapılacak olan olağanüstü kongrede tarihi anlar yaşayacak.
Türk Futbol tarihinin en güzide sayfalarını yazan Eskişehirspor bir ''Diriliş ya da Tükeniş'' sürecine girmiş bulunmaktadır.
Yetersiz, Yeteneksiz, Beceriksiz yönetimlerin borç batağı içine çektiği Eskişehirspor bugüne kadar Eskişehir halkının ve Eskişehirspor sevdalılarının duaları ve gayretleri ile ayakta kalabildi ve tükeniş sürecini burala kadar öteleyebildi.
***
Bugüne kadar bekledim.
Eskişehir kentinin en büyük markası olan Eskişehirspor ile ilgili olarak bir tek milletvekili adayımızdan bir ses duyacak mıyım umuduyla bekledim.
Ses seda yok!
Sokaklarda gezerken bir tane Eskişehirspor atkısı takan olur mu acaba diye bekledim göremedim.
''Eskişehirspor'u düştüğü bu darboğazdan kurtarmalıyız! Kurtaracağız!'' diye haykıran ve vekili olacağı milletin, Eskişehir halkının feryadına ortak olan çıkar mı diye bekledim.
Nafile!
Görmüyorlar!
Duymuyorlar!
Bilmiyorlar!
Daha da beteri;
UMURSAMIYORLAR!
***
Sayın vekil adayları;
Sizler kimlerin vekil adayısınız biliyor musunuz!?
Yürekleri Eskişehirspor sevdası ile yanıp tutuşan, bu sevdanın peşinde binlerce kilometre yol katedip, deplasmanlarda türlü çilelerle takımlarını destekleyen, Eskişehir Atatürk Stadı'nın tribünlerinde bütün Türkiye'ye arma aşkı dersleri veren, Eskişehşirspor'u Türkiye'nin en çok sempati duyulan takımı haline getiren, Eskişehirspor sevdası ile yaptıkları şovlarla Eskişehir kentinin sürekli olarak Türkiye'nin gündeminde tutan Eskişehirspor sevdalılarının vekili olacaksınız.
Ve bugün, sizin vekili olmaya aday olduğunuz bu insanların yürekleri yangın yeri!
Hepimiz, büyük bir ızdırap ve umutsuzluk deryası içinde 6 Haziran tarihini bekliyoruz.
***
Kanser hastası bir ağabeyimize moral ziyaretine gidiyoruz.
- Ağabey biz geldik, nasılsın iyi misin!? diyoruz.
Ağabeyimiz ağlamaklı sesiyle;
- 6 Haziran'da iyi bir aday çıkacak mı, Eskişehirspor tükenirse biz nasıl iyi olacağız!
Diyor ve bütün kelimeler boğazımıza düğümleniyor...
Gözyaşlarımızı durdurmak mümkün olmuyor!...
Tıpkı yıllar önce ölümcül hastalığı nedeniyle hastanede tedavi gören futbolcumuz Necdet Yıldırım ağabeyimizin arkadaşlarını yanında görür görmez Eskişehirspor'u sorması gibi...
Sizler sayın vekil adayları sizler bu insanların vekili olacaksınız!
Bu kutlu sevdayı gözyaşlarıyla taçlandıran Eskişehirspor sevdalılarının vekili olacaksınız.
Bunun farkında mısınız!?
***
Bizler hiç bir siyasetçiden ''kıyak'' istemiyoruz!
Hiç bir siyasi kurumdan ''torpil'' istemiyoruz!
Ancak bugün Türk futboluna zerre faydası dokunmamış, tribün kültürü adına zırnık bir eylemi, etkinliği olmamış proje takımlar belediyelerin ve devlet kurumlarının sırtında, milletin ödediği vergilerle şampiyonluklar kazanıyor, borçlarını ödüyor ve transferler yapabiliyorsa;
Türk futbolunda ANADOLU DEVRİMİ yapmış, Türk tribünlerine futbol seyir zevkini getirmiş, Türkiye'ye futbol taraftarlığı kültürünü öğretmiş, Türk futbolunda futbol kamuoyu tarafından ANADOLU YILDIZI ünvanı verilen, tribün emekçileri tarafından KIRMIZI ŞİMŞEKLER ünvanı ile taçlandırılan Eskişehirspor fazlasıyla bunları haketmektedir.
Devletin proje takımlarına harcadığı paraların hiçbir ''hakediş'' karşılığı yoktur ama onlar bunu bir hak olarak alıyorsa Eskişehirspor bunu fazlasıyla HAKETMİŞTİR!
***
Bugün geldiğimiz noktada hiçbir siyasi parti ayrımı yapmadan sizlere sesleniyorum.
Gelin vekili olmak için aday olduğunuz milletin sesine, gönlündeki isyana kulak verin!
Her nerede doğdunuz ve doydunuz ise; bugün Eskişehir milletvekili adayı olduysanız artık sizlerde birer Eskişehirli ve Eskişehirsporlu oldunuz demektir.
Eskişehirspor'u düştüğü darboğazdan kurtarmak sizler için kutlu bir vazifedir!
Eskişehir'e yapacağınız hizmetlerin ilk sırasında Eskişehirspor'u düştüğü bu darboğazdan kurtarmak olmalıdır.
Eskişehirspor sevdalıları işten, ekmekten, aştan evvel Eskişehirspor'u düşünür, Eskişehirspor'un geleceğinin kurtarılmasını ister.
***
Bütün partilerin milletvekili adaylarına burada çağrıda bulunuyorum.
Gelin Eskişehir halkının yüreğinde kanayan bir yara olan Eskişehirspor'un makus talihinin bir an evvel sona erdirilmesi için 6 Haziran Olağanüstü kongresi öncesinde bir araya gelin ve vekili olmak istediğiniz milletimizin yüreklerine su serpin. ''Eskişehirspor'u düştüğü darboğazdan kurtaracağız'' cümlesini omuz omuza vererek siz de bizimle haykırın.
Tüm adaylar bir araya gelerek bir basın toplantısı yapılsın.
Bu tarihi bir çağrıdır.
Yüreklerden yükselen bir haykırıştır!
Yüreklerimizdeki yangını söndürün ve 6 Haziran'da yapılacak olağanüstü kongreye tüm partilerin adayları bir arada girerek Eskişehirspor'un kurtuluş müjdesini bizlere verin!
Eskişehirspor'un olağanüstü kongresine ise sayılı günler kaldı.
Eskişehirspor 6 Haziran'da yapılacak olan olağanüstü kongrede tarihi anlar yaşayacak.
Türk Futbol tarihinin en güzide sayfalarını yazan Eskişehirspor bir ''Diriliş ya da Tükeniş'' sürecine girmiş bulunmaktadır.
Yetersiz, Yeteneksiz, Beceriksiz yönetimlerin borç batağı içine çektiği Eskişehirspor bugüne kadar Eskişehir halkının ve Eskişehirspor sevdalılarının duaları ve gayretleri ile ayakta kalabildi ve tükeniş sürecini burala kadar öteleyebildi.
***
Bugüne kadar bekledim.
Eskişehir kentinin en büyük markası olan Eskişehirspor ile ilgili olarak bir tek milletvekili adayımızdan bir ses duyacak mıyım umuduyla bekledim.
Ses seda yok!
Sokaklarda gezerken bir tane Eskişehirspor atkısı takan olur mu acaba diye bekledim göremedim.
''Eskişehirspor'u düştüğü bu darboğazdan kurtarmalıyız! Kurtaracağız!'' diye haykıran ve vekili olacağı milletin, Eskişehir halkının feryadına ortak olan çıkar mı diye bekledim.
Nafile!
Görmüyorlar!
Duymuyorlar!
Bilmiyorlar!
Daha da beteri;
UMURSAMIYORLAR!
***
Sayın vekil adayları;
Sizler kimlerin vekil adayısınız biliyor musunuz!?
Yürekleri Eskişehirspor sevdası ile yanıp tutuşan, bu sevdanın peşinde binlerce kilometre yol katedip, deplasmanlarda türlü çilelerle takımlarını destekleyen, Eskişehir Atatürk Stadı'nın tribünlerinde bütün Türkiye'ye arma aşkı dersleri veren, Eskişehşirspor'u Türkiye'nin en çok sempati duyulan takımı haline getiren, Eskişehirspor sevdası ile yaptıkları şovlarla Eskişehir kentinin sürekli olarak Türkiye'nin gündeminde tutan Eskişehirspor sevdalılarının vekili olacaksınız.
Ve bugün, sizin vekili olmaya aday olduğunuz bu insanların yürekleri yangın yeri!
Hepimiz, büyük bir ızdırap ve umutsuzluk deryası içinde 6 Haziran tarihini bekliyoruz.
***
Kanser hastası bir ağabeyimize moral ziyaretine gidiyoruz.
- Ağabey biz geldik, nasılsın iyi misin!? diyoruz.
Ağabeyimiz ağlamaklı sesiyle;
- 6 Haziran'da iyi bir aday çıkacak mı, Eskişehirspor tükenirse biz nasıl iyi olacağız!
Diyor ve bütün kelimeler boğazımıza düğümleniyor...
Gözyaşlarımızı durdurmak mümkün olmuyor!...
Tıpkı yıllar önce ölümcül hastalığı nedeniyle hastanede tedavi gören futbolcumuz Necdet Yıldırım ağabeyimizin arkadaşlarını yanında görür görmez Eskişehirspor'u sorması gibi...
Sizler sayın vekil adayları sizler bu insanların vekili olacaksınız!
Bu kutlu sevdayı gözyaşlarıyla taçlandıran Eskişehirspor sevdalılarının vekili olacaksınız.
Bunun farkında mısınız!?
***
Bizler hiç bir siyasetçiden ''kıyak'' istemiyoruz!
Hiç bir siyasi kurumdan ''torpil'' istemiyoruz!
Ancak bugün Türk futboluna zerre faydası dokunmamış, tribün kültürü adına zırnık bir eylemi, etkinliği olmamış proje takımlar belediyelerin ve devlet kurumlarının sırtında, milletin ödediği vergilerle şampiyonluklar kazanıyor, borçlarını ödüyor ve transferler yapabiliyorsa;
Türk futbolunda ANADOLU DEVRİMİ yapmış, Türk tribünlerine futbol seyir zevkini getirmiş, Türkiye'ye futbol taraftarlığı kültürünü öğretmiş, Türk futbolunda futbol kamuoyu tarafından ANADOLU YILDIZI ünvanı verilen, tribün emekçileri tarafından KIRMIZI ŞİMŞEKLER ünvanı ile taçlandırılan Eskişehirspor fazlasıyla bunları haketmektedir.
Devletin proje takımlarına harcadığı paraların hiçbir ''hakediş'' karşılığı yoktur ama onlar bunu bir hak olarak alıyorsa Eskişehirspor bunu fazlasıyla HAKETMİŞTİR!
***
Bugün geldiğimiz noktada hiçbir siyasi parti ayrımı yapmadan sizlere sesleniyorum.
Gelin vekili olmak için aday olduğunuz milletin sesine, gönlündeki isyana kulak verin!
Her nerede doğdunuz ve doydunuz ise; bugün Eskişehir milletvekili adayı olduysanız artık sizlerde birer Eskişehirli ve Eskişehirsporlu oldunuz demektir.
Eskişehirspor'u düştüğü darboğazdan kurtarmak sizler için kutlu bir vazifedir!
Eskişehir'e yapacağınız hizmetlerin ilk sırasında Eskişehirspor'u düştüğü bu darboğazdan kurtarmak olmalıdır.
Eskişehirspor sevdalıları işten, ekmekten, aştan evvel Eskişehirspor'u düşünür, Eskişehirspor'un geleceğinin kurtarılmasını ister.
***
Bütün partilerin milletvekili adaylarına burada çağrıda bulunuyorum.
Gelin Eskişehir halkının yüreğinde kanayan bir yara olan Eskişehirspor'un makus talihinin bir an evvel sona erdirilmesi için 6 Haziran Olağanüstü kongresi öncesinde bir araya gelin ve vekili olmak istediğiniz milletimizin yüreklerine su serpin. ''Eskişehirspor'u düştüğü darboğazdan kurtaracağız'' cümlesini omuz omuza vererek siz de bizimle haykırın.
Tüm adaylar bir araya gelerek bir basın toplantısı yapılsın.
Bu tarihi bir çağrıdır.
Yüreklerden yükselen bir haykırıştır!
Yüreklerimizdeki yangını söndürün ve 6 Haziran'da yapılacak olağanüstü kongreye tüm partilerin adayları bir arada girerek Eskişehirspor'un kurtuluş müjdesini bizlere verin!
27 Mayıs 2018 Pazar
MHP ve Ülkücü Camia sokak kavgasına çekilmek isteniyor!
MHP'liler, İP'lilere saldırdı!
Dediler.
Bütün ulusal ve sosyal medyada olayın ilk sıcaklığıyla MHP ve Ülkücü kesim suçlu ilan edildi. MHP'yi bir kaşık suda boğmak için pusuda bekleyen bütün dinamik güçler YALAN VE İFTİRA dolu bu haberle yatıp kalktılar.
Kısa sürede olayın iç yüzü ortaya çıktı.
İP'li bir dangalak yoldan geçen bir kadına sözlü tacizde bulunuyor. Polis olan kadın durumu kocasına haber veriyor ve kocası da arkadaşlarıyla gelip gerekeni yapıyor.
Dediler.
Bütün ulusal ve sosyal medyada olayın ilk sıcaklığıyla MHP ve Ülkücü kesim suçlu ilan edildi. MHP'yi bir kaşık suda boğmak için pusuda bekleyen bütün dinamik güçler YALAN VE İFTİRA dolu bu haberle yatıp kalktılar.
Kısa sürede olayın iç yüzü ortaya çıktı.
İP'li bir dangalak yoldan geçen bir kadına sözlü tacizde bulunuyor. Polis olan kadın durumu kocasına haber veriyor ve kocası da arkadaşlarıyla gelip gerekeni yapıyor.
Ortada ne MHP var ne de Ülkücüler var!
Peki olayın aslı ortaya çıktıktan sonra MHP'yi bir anda suçlu ilan edenler nerde?
Hani Hak hukuk adalet!?
***
***
MHP'liler SP'lilere saldırdı!
Evet saldırdı.
Ancak SP'lilerin saldırısına karşılık verdi MHP'liler.
Şu pusuda bekleyen kronik MHP düşmanları ise sadece ''MHP'liler SP'lilere saldırdı'' diyor.
Sen kalk MHP bayraklarını indirdi, buna müdahale edenlere karşı silah çek, yetmedi rast gele ateş et. Sonra sopayı yiyince ''MHP'liler bizi dövdü!'' diye kıyameti kopar!
***
Yapmayın efendiler yapmayın!
Bu milleti birbirine kinlendirmek için böyle yalan ve iftiralara sarılmayın.
Bu iki olay bize bir kere daha gösterdi ki MHP Genel Merkezi tarafından teşkilatların sürekli olarak provakasyonlara karşı uyarılması son derece isabetliymiş. Seçim dönemine girdiğimiz günden bu yana Ankara'da yaşanan tahrik girişimleri hemen hemen yurdumuzun her yerinde yapılıyor.
MHP bayrakları sökülüyor, pankartlar kesiliyor.
MHP bayrakları sökülüyor, pankartlar kesiliyor.
Amaç çok net ortada Ülkücü camia bir sokak kavgasının içine çekilecek ve milletimizin MHP'ye olan teveccühü ''MHP'liler anarşist'' algısıyla durdurulmak isteniyor. Durum çok açık ve net!
***
İstanbul Bağcılar'da yaşanan iftira olayı ve Ankara'da yaşanan tahrik olayı MHP ve Ülkücü camianın ne kadar dikkatli olması gerektiği hususunu bir kez daha ortaya koymuştur. Lider Devlet BAHÇELİ'nin 15 Temmuz'dan bu yana devlet idaresi ve hükümet icraatları üzerindeki etkisi, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin çözüm süreci çizgisinden tamamen ayrılıp Kızıl Elma çizgisine gelmesi bazı kesimleri fazlasıyla rahatsız etmiş durumdadır. MHP Lideri sayın Devlet BAHÇELİ'nin erken seçim süreciyle birlikte yaptığı hiç b,r hamleye karşılık veremeyenler şimdi MHP ve Ülkücü camiayı sokakların karanlıklarına çekerek sinsice bir plan kurmaktadırlar.
***
MHP Genel Başkanlığı için aday olarak ''MHP'yi iktidar yapacağım, Başbakan olacağım'' safsatasıyla yola çıkan ve İP'i kurararak ''Başkan olacağım'' safsatasıyla Milliyetçi - Ülkücü oy avcılığına soyunan ''DYP'nin çöpü ve hurdası'' sayın Akşener çıktığı meydanları dolduramayınca kirli ve basit oyunların kurgusunda rol oynamaya başladı. Sivas - Madımak katliamında oteli ateşe veren yobazlara ''Gazanız Mübarek olsun'' diye 'yol veren' Karamollaoğlu 3-5 vekillik kapabilmek için MHP üzerine kurulan oyunlara maşa oluyor. Merhum Erbakan Hoca'nın mirasını yiye yiye tüketemeyenler şimdi Fatih Erbakan bu mirasa el koyunca CHP ve HDP'nin tarafında MHP'ye tuzak kurmanın derdine düştü.
***
Kimin ne yaptığından ziyade MHP ve Ülkücü camianın ne yaptığı önemlidir. Mayası VATAN-MİLLET-BAYRAK-EZAN sevdası olan Milliyetçi Hareket'in mensupları bu dönemde daha da uyanık olmalıdırlar. Milliyetçi-Ülkücü Hareket'in Başbuğ'u Alparslan Türkeş'in ''Benim evlatlarım dik başlı değil; BAŞI DİK ANADOLU ÇOCUKLARIDIR!'' sözü bu dönemde daha çok önem kazanmıştır.
''Bunlar bizim bayrağımızı yırttı''
''Bunlar bizim pankartımızı kesti''
''Bunlar bizim adayımıza ya da Liderimize hakaret etti'' diyerek onların istediğini yapmayalım. Unutmayalım ki, şu 1 aylık süreçte yapılan her türlü fiili ve sözlü saldırının tek amacı vardır; Ülkücüleri sokakların karanlığına çekerek, siyasetin aydınlığından uzaklaştırmaktır. MHP, Lider Devlet Bahçeli'nin yaptığı bilgece hamleler sonucunda milletimizin gönlünü fethetmiş ve 25 Haziran sabahı ''Ya Ülkücüler Devletleşecek, ya da Devlet Ülkücüleşecek!'' idealimize uyanacağımızı görenler bizi durdurmaya çalışıyor, Ülkücülerin Devletleşmesine engel olmanın yollarını arıyorlar.
***
Devletimizin Ülkücüleşmesi ya da Ülkücülerin Devletleşmesinin yolu karanlık sokaklardan değil siyasetin aydınlığından geçmektedir. Bir kesim tarafından kirletilen siyaset Atatürk İlkeleri ve 9 Işık'ın gücüyle, Lider Devlet Bahçeli'nin Lider Ülke Türkiye hedefiyle Ülkücüler tarafından temizlenecek, arındırılacak ve Atatürk'ün bıraktığı yerden Kızıl Elma yürüyüşümüz devam edecektir. Lider Devlet Bahçeli'nin dediği gibi; ''Tarihi bir fırsat önümüzde duruyor! Türk Milleti'nin sesi olarak, gönülleri fethetmenin zamanı gelmiştir! Gün doğmuş şafak sökmüştür! Tereddüt göstermeyiniz!''
18 Mayıs 2018 Cuma
Saray sofralarını bırakın 'DİŞ KİRASI''na bakın
Efendim ömrü yetenlere bir Ramazan daha geldi çattı.
Her ne kadar, her yeni Ramazan'da ''Nerdeeeee o eski Ramazanlar'' diye hayıflananların sayısı kat be kat artsa da Ramazan ayının farklı bir yeri vardır Türk Milleti'nin hayatında.
Her geçen sene değerleri, tadı, lezzeti eksilse de elde kalan değerleriyle bile güzeldir Ramazan...
***
Evet dedik ya hep kaybediyoruz eski tatları, lezzetleri...
Öyle lezzet dediysek yediklerimizin,içtiklerimizin lezzeti değil; o lezzetlere daha fazlası ekleniyor ancak manevi lezzetler tükeniyor...
Bu sene dikkatimi çeken en acı durum şu oldu:
Eskiden evin erkeği zaman zaman iftar yemeğine geç kalırdı.
Ezan okunurken evin erkeği kan ter içinde koşturarak, sofradakileri daha fazla bekletmemek için çabalardı.
Sofradakiler de okunan ezan ile birlikte sularını içer, zeytin ya da hurma iftariyelik ne varsa birer tane yiyerek iftarlarını açar, evin babasını beklerdi.
Şimdi ise, evin annesi de iftara geç kalabiliyor!
Evet belki de Ramazanların tadını kaçıran en vahim durumlardan biri bu.
Çünkü içinde bulunduğumuz ekonomik şartlar öyle bir hale geldi ki artık evin annesi de bir iş bulup çalışmak zorunda.
***
Her sene Ramazan ayı boyunca TV ekranlarına çıkıp, acıklı İslam tarihi öyküleri anlatan hocaefendiler bu vahim durumdan hiç bahsetmezler...
70-80'li yıllarda kadının çalışması toplumun büyük bir kesiminde hayal bile edilemezken, bugünkü ekonomik durum bunu zorunlu hale getirdi.
Toplumsal hayatın en büyük yaralarından biri budur aslında.
***
Bir de şu saray sofraları var...
Evlerde, lüküs restoranlarda, otel salonlarında koca koca masalara kurulan saray sofraları...
Eş, dost, akraba birbirini daha güzel bir sofrada ağırlama yarışına giriyor...
Fakir - zengin ayrımı yapmak yok artık.
''Efendim ben o davete gelemem, bugün bir iki yoksul ile birlikte bolkepçe lokantasına gideceğim'' deseniz Allah muhafaza sizi tefe koyar tımbır tımbır oynatırlar!
Sonra da karşınıza geçip, Osmanlıcılık oynarlar!
Evet ahali hepten Osmanlıcı oldu!
Ramazan gelince daha bir Osmanlıcı oluyorlar maşşallah!
***
Efendim o kadar kolay mı Osmanlı olabilmek!
Türk Milleti'nin asırlar boyu dünyaya hükmettiği Osmanlı olabilmek hangi babayiğidin harcıdır ki!?
Hani derler ya ''Lafla peynir gemisi yürümez!''
Belki de bugün Osmanlıcılık teraneleri atanların alayının bilmediği bir gelenek var ki, o bile yeter bunların Osmanlıcılık naralarının susmasına.
Kısaca bahsedeyim efendim.
Saray sofralarına kurulmadan önce belki bir okuyan çıkar.
DİŞ KİRASI!
Evet diş kirası...
Osmanlı'da Ramazan aylarının en can alıcı geleneklerinden biridir diş kirası...
Osmanlı döneminde hali vakti yerinde olan mahallenin zengini mahalle ahalisini iftara davet eder...
İftara gelen mahalle ahalisi, zenginin sahip olduğu bütün nimetlerden faydalanır.
Zengin de baş köşeye kurulup, gelen ahaliyi ayağına getirtmezmiş.
Kapıda el pençe divan bekler, muazzam bir saygı ve minnet duygusu ile gelenlere hoşgeldiniz dermiş...
***
Tabii hoşgeldiniz demekle de hoş gelinmiyor.
İftara katılan ve iftar sahibinin sevap kazanmasını sağlayan ahaliye hizmet etmek de vardır o zengin iftar sahibinde.
Çoğu zaman iftar bile açmadan misafirlere hizmet ederlermiş...
Şimdi var mı böyle bir zengin!?
Ya efendiler Osmanlı olmak öyle basit bir mesele değildir.
***
Efendim bitmedi meselemiz.
İftar yemekleri yenilir, tatlılar ikram edilir ve ardından sohbetler, muhabbetler...
Teravih vakti yaklaşınca iftar sahibi zenginimiz yine kapıya dikilir ve gidenleri tek tek kucaklayarak uğurlar, minnet duygularını sunarmış...
Sadece lafta değil tabii ki!
Evden ayrılan her misafire ev sahibi bir hediye verirmiş.
Kadife keseler içinde değerli hediyeler...
İşte bu hediyelere de ''DİŞ KİRASI'' denirmiş...
***
Ecdat, böyleydi işte!
İftarına katıldı, onun sevap kazanmasına vesile oldu, dişleriyle onun ikram ettiği yiyecekleri çiğnedi, zahmet çekti diye o dişlerin kirasını ödeyecek kadar yüce bir gönüle sahip olan ecdadımızın adını bile anmak insanın gönlünü titretmez mi!?
Kolay mı ulen öyle Osmanlı olmak!?
Kolay mı, diş kirası ödemek!?
Haydi bakalım şimdi saray sofralarınıza kurulun da kendinize ''Osmanlıcılık'' masalları anlatın!
Her ne kadar, her yeni Ramazan'da ''Nerdeeeee o eski Ramazanlar'' diye hayıflananların sayısı kat be kat artsa da Ramazan ayının farklı bir yeri vardır Türk Milleti'nin hayatında.
Her geçen sene değerleri, tadı, lezzeti eksilse de elde kalan değerleriyle bile güzeldir Ramazan...
***
Evet dedik ya hep kaybediyoruz eski tatları, lezzetleri...
Öyle lezzet dediysek yediklerimizin,içtiklerimizin lezzeti değil; o lezzetlere daha fazlası ekleniyor ancak manevi lezzetler tükeniyor...
Bu sene dikkatimi çeken en acı durum şu oldu:
Eskiden evin erkeği zaman zaman iftar yemeğine geç kalırdı.
Ezan okunurken evin erkeği kan ter içinde koşturarak, sofradakileri daha fazla bekletmemek için çabalardı.
Sofradakiler de okunan ezan ile birlikte sularını içer, zeytin ya da hurma iftariyelik ne varsa birer tane yiyerek iftarlarını açar, evin babasını beklerdi.
Şimdi ise, evin annesi de iftara geç kalabiliyor!
Evet belki de Ramazanların tadını kaçıran en vahim durumlardan biri bu.
Çünkü içinde bulunduğumuz ekonomik şartlar öyle bir hale geldi ki artık evin annesi de bir iş bulup çalışmak zorunda.
***
Her sene Ramazan ayı boyunca TV ekranlarına çıkıp, acıklı İslam tarihi öyküleri anlatan hocaefendiler bu vahim durumdan hiç bahsetmezler...
70-80'li yıllarda kadının çalışması toplumun büyük bir kesiminde hayal bile edilemezken, bugünkü ekonomik durum bunu zorunlu hale getirdi.
Toplumsal hayatın en büyük yaralarından biri budur aslında.
***
Bir de şu saray sofraları var...
Evlerde, lüküs restoranlarda, otel salonlarında koca koca masalara kurulan saray sofraları...
Eş, dost, akraba birbirini daha güzel bir sofrada ağırlama yarışına giriyor...
Fakir - zengin ayrımı yapmak yok artık.
''Efendim ben o davete gelemem, bugün bir iki yoksul ile birlikte bolkepçe lokantasına gideceğim'' deseniz Allah muhafaza sizi tefe koyar tımbır tımbır oynatırlar!
Sonra da karşınıza geçip, Osmanlıcılık oynarlar!
Evet ahali hepten Osmanlıcı oldu!
Ramazan gelince daha bir Osmanlıcı oluyorlar maşşallah!
***
Efendim o kadar kolay mı Osmanlı olabilmek!
Türk Milleti'nin asırlar boyu dünyaya hükmettiği Osmanlı olabilmek hangi babayiğidin harcıdır ki!?
Hani derler ya ''Lafla peynir gemisi yürümez!''
Belki de bugün Osmanlıcılık teraneleri atanların alayının bilmediği bir gelenek var ki, o bile yeter bunların Osmanlıcılık naralarının susmasına.
Kısaca bahsedeyim efendim.
Saray sofralarına kurulmadan önce belki bir okuyan çıkar.
DİŞ KİRASI!
Evet diş kirası...
Osmanlı'da Ramazan aylarının en can alıcı geleneklerinden biridir diş kirası...
Osmanlı döneminde hali vakti yerinde olan mahallenin zengini mahalle ahalisini iftara davet eder...
İftara gelen mahalle ahalisi, zenginin sahip olduğu bütün nimetlerden faydalanır.
Zengin de baş köşeye kurulup, gelen ahaliyi ayağına getirtmezmiş.
Kapıda el pençe divan bekler, muazzam bir saygı ve minnet duygusu ile gelenlere hoşgeldiniz dermiş...
***
Tabii hoşgeldiniz demekle de hoş gelinmiyor.
İftara katılan ve iftar sahibinin sevap kazanmasını sağlayan ahaliye hizmet etmek de vardır o zengin iftar sahibinde.
Çoğu zaman iftar bile açmadan misafirlere hizmet ederlermiş...
Şimdi var mı böyle bir zengin!?
Ya efendiler Osmanlı olmak öyle basit bir mesele değildir.
***
Efendim bitmedi meselemiz.
İftar yemekleri yenilir, tatlılar ikram edilir ve ardından sohbetler, muhabbetler...
Teravih vakti yaklaşınca iftar sahibi zenginimiz yine kapıya dikilir ve gidenleri tek tek kucaklayarak uğurlar, minnet duygularını sunarmış...
Sadece lafta değil tabii ki!
Evden ayrılan her misafire ev sahibi bir hediye verirmiş.
Kadife keseler içinde değerli hediyeler...
İşte bu hediyelere de ''DİŞ KİRASI'' denirmiş...
***
Ecdat, böyleydi işte!
İftarına katıldı, onun sevap kazanmasına vesile oldu, dişleriyle onun ikram ettiği yiyecekleri çiğnedi, zahmet çekti diye o dişlerin kirasını ödeyecek kadar yüce bir gönüle sahip olan ecdadımızın adını bile anmak insanın gönlünü titretmez mi!?
Kolay mı ulen öyle Osmanlı olmak!?
Kolay mı, diş kirası ödemek!?
Haydi bakalım şimdi saray sofralarınıza kurulun da kendinize ''Osmanlıcılık'' masalları anlatın!
4 Nisan 2018 Çarşamba
Başbuğ Türkeş'i ANMAK ve ANLAMAK!..
Bazen kavramların içini boşaltırız.
Bazen kavramların ardına saklanırız.
Bazen kavram kargaşası yaşarız.
Bazen kavramlar arasındaki farkı farkedemeyiz.
Ve bir süre sonra bakarız ki, kavramları işimize geldiği gibi kullanır olmuşuz...
Anlamını faklılaştırdığımız, içini boşalttığımız kavramların esiri oluruz toplumca...
İşte ANMAK ve ANLAMAK da bu haldeler!
***
Cumhuriyetimizin kurucusu Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk için onlarca yıldır belki onbinlerce kez anma törenleri yaptık.
Zorunlu anma törenleri yaptık.
Zorunlu olarak yapılan bu törenler bir süre sonra doğal olarak insanları zorladı ve bu anma tötenleri tüm anlamını yitirdi.
Belki de Atatürk'ün ilkelerini unutturmak isteyenlerin,
Atatürk'ü bir tabu haline getirerek itibarsızlaştırmak isteyenlerin bir oyunuydu bu.
Onlarca yıl boyunca Atatürk'ü anma programlarına, törenlerine harcanan enerji ve imkanlar Atatürk'ü millete anlatmak amacıyla harcanmış olsaydı eminim ki memleketimiz bugün çok daha gelişmiş bir ülke olurdu.
***
'' Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk'ün kurduğu gibi kalsaydı biz bugün Milliyetçi Hareket Partisi'ni kurmazdık!''
Ve bir gün bu cümleler döküldü vatan sevdalısı bir adamın dudaklarından...
Sıradan bir cümle değildir bu!
Bir siyasi oluşumun temelini oluşturacak bir söylem de değildir.
Cumhuriyet'in yeniden ilanı, Türk Milleti'nin yeniden uyanışı gibi bir cümledir bu cümle.
Bu cümleleri sarfeden 'ADAM' komünizm yanlısı cuntacıların sürgün ve işkencelerle sindirmek için yıllarca uğraştığı, ancak inandığı Türklük Davası'nın yaşaması ve gelecek nesillere aktarılması için direnen, büyük bir mücadelenin içine giren Alparslan TÜRKEŞ idi.
***
Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan Türk ve Türklük düşmanlığına karşı Nihal Atsız ve Ziya Gökalp gibi düşünce adamlarının başlattığı, Mustafa Kemal Atatürk'ün ''Ne mutlu Türküm diyene!'' sözleri ile zirveye ulaşan Anadolu'da Türklüğün Bekası mücadelesi Mareşal Atatürk'ün vefatı sonrasında gelen yönetimlerce durdurulmuş, yeniden Osmanlı'nın son dönemlerindeki düzeye çekilmişken Alparslan Türkeş çıkmış ve bu kutlu mücadeleyi ''CHP Atatürk'ün kurduğu gibi kalsaydı bir MHP'yi kurmazdık'' cümlesiyle yeniden başlatmıştır.
Bu cümle bir dava ateşinin yeniden yakılması, Türklüğün Beka mücadelesinin yeniden başlatılmasıdır.
***
ANMAK ve ANLAMAK!
İşte bütün meselemiz burada kilitlenmektedir.
Anmak elbette önemlidir.
Unutmamak için anmak gerekir.
Ancak anlamadan anmak bir nevi putperestlik olur.
Kişileri ululaştıran fikirleridir.
Atatürk yüce bir kimlik kazandıysa bunun tek sebebi verdiği kutlu mücadele ve savunduğumuz, inandığımız fikirleridir.
Bizim için aslolan Atatürk ya da Başbuğ Türkeş'in uğruna ömür harcadıkları toprağa dönüşen 'Naçiz bedenleri' bedenleri değil sonsuza kadar yaşatacağımız fikirleridir.
Bugün Ülkücü camia ve Türk Milleti Başbuğ Alparslan Türkeş'i layıkıyla anlayabilmiş olsaydı Türk'ün dünyaya açılan kapısı olan ülkemiz, halkın yaşam standartlarının en üst seviyede olduğu, bütün Türk dünyasına huzuru, barışı ve özgürlüğü götüren güçlü bir devlet olurdu.
***
Atatürk'ü anlamak yerine anmayı tercih ettik.
Çünkü böyle olsun istendi.
Atatürk'ü Türk Milleti'nin anlaması istenmedi.
Türk Milleti Atatürk'ü anlamış olsaydı onun zamanında açılan ve yurtdışına uçak satışı yapılan uçak fabrikası kapatılmaz, yerine yenileri açılır,
Otomobil fabrikalarımız gece gündüz yerli marka otomobillerimizi üretir,
Sanayide, tarımda, ekonomide ve demokraside dünya lideri olurduk.
Atatürk'ü anla(ya)madık!
Başbuğ geldi.
Atatürk'ün bizlere bıraktığı ve Türk düşmanlarının böğrüne saplamamızı istediği 6 OK'u anlayamadık, yaşatamadık, düşmanların böğrüne saplayamadık.
***
Başbuğ Alparslan Türkeş geldi.
Atatürk'ün 6 OK'unu geliştirip 9 IŞIK yaptı.
Atatürk'ten sonra yeniden karanlığa mahkum edilmek istenen Türk Milleti'nin yolunu aydınlatmak için 9 IŞIK yaktı yolumuza.
Bizler; bu 9 Işık'ın aydınlattığı yoldan yürüdüğümüz sürece Başbuğ Türkeş'i hiç unutmayacağız ki, analım!
Hep aklımızda,
Hep kalbimizde,
Hep yanımızda olacak!
9 Işık gönlümüzde ve beynimizde yandıkça Başbuğ Türkeş yaşayacak!
Bazen kavramların ardına saklanırız.
Bazen kavram kargaşası yaşarız.
Bazen kavramlar arasındaki farkı farkedemeyiz.
Ve bir süre sonra bakarız ki, kavramları işimize geldiği gibi kullanır olmuşuz...
Anlamını faklılaştırdığımız, içini boşalttığımız kavramların esiri oluruz toplumca...
İşte ANMAK ve ANLAMAK da bu haldeler!
***
Cumhuriyetimizin kurucusu Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk için onlarca yıldır belki onbinlerce kez anma törenleri yaptık.
Zorunlu anma törenleri yaptık.
Zorunlu olarak yapılan bu törenler bir süre sonra doğal olarak insanları zorladı ve bu anma tötenleri tüm anlamını yitirdi.
Belki de Atatürk'ün ilkelerini unutturmak isteyenlerin,
Atatürk'ü bir tabu haline getirerek itibarsızlaştırmak isteyenlerin bir oyunuydu bu.
Onlarca yıl boyunca Atatürk'ü anma programlarına, törenlerine harcanan enerji ve imkanlar Atatürk'ü millete anlatmak amacıyla harcanmış olsaydı eminim ki memleketimiz bugün çok daha gelişmiş bir ülke olurdu.
***
'' Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk'ün kurduğu gibi kalsaydı biz bugün Milliyetçi Hareket Partisi'ni kurmazdık!''
Ve bir gün bu cümleler döküldü vatan sevdalısı bir adamın dudaklarından...
Sıradan bir cümle değildir bu!
Bir siyasi oluşumun temelini oluşturacak bir söylem de değildir.
Cumhuriyet'in yeniden ilanı, Türk Milleti'nin yeniden uyanışı gibi bir cümledir bu cümle.
Bu cümleleri sarfeden 'ADAM' komünizm yanlısı cuntacıların sürgün ve işkencelerle sindirmek için yıllarca uğraştığı, ancak inandığı Türklük Davası'nın yaşaması ve gelecek nesillere aktarılması için direnen, büyük bir mücadelenin içine giren Alparslan TÜRKEŞ idi.
***
Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan Türk ve Türklük düşmanlığına karşı Nihal Atsız ve Ziya Gökalp gibi düşünce adamlarının başlattığı, Mustafa Kemal Atatürk'ün ''Ne mutlu Türküm diyene!'' sözleri ile zirveye ulaşan Anadolu'da Türklüğün Bekası mücadelesi Mareşal Atatürk'ün vefatı sonrasında gelen yönetimlerce durdurulmuş, yeniden Osmanlı'nın son dönemlerindeki düzeye çekilmişken Alparslan Türkeş çıkmış ve bu kutlu mücadeleyi ''CHP Atatürk'ün kurduğu gibi kalsaydı bir MHP'yi kurmazdık'' cümlesiyle yeniden başlatmıştır.
Bu cümle bir dava ateşinin yeniden yakılması, Türklüğün Beka mücadelesinin yeniden başlatılmasıdır.
***
ANMAK ve ANLAMAK!
İşte bütün meselemiz burada kilitlenmektedir.
Anmak elbette önemlidir.
Unutmamak için anmak gerekir.
Ancak anlamadan anmak bir nevi putperestlik olur.
Kişileri ululaştıran fikirleridir.
Atatürk yüce bir kimlik kazandıysa bunun tek sebebi verdiği kutlu mücadele ve savunduğumuz, inandığımız fikirleridir.
Bizim için aslolan Atatürk ya da Başbuğ Türkeş'in uğruna ömür harcadıkları toprağa dönüşen 'Naçiz bedenleri' bedenleri değil sonsuza kadar yaşatacağımız fikirleridir.
Bugün Ülkücü camia ve Türk Milleti Başbuğ Alparslan Türkeş'i layıkıyla anlayabilmiş olsaydı Türk'ün dünyaya açılan kapısı olan ülkemiz, halkın yaşam standartlarının en üst seviyede olduğu, bütün Türk dünyasına huzuru, barışı ve özgürlüğü götüren güçlü bir devlet olurdu.
***
Atatürk'ü anlamak yerine anmayı tercih ettik.
Çünkü böyle olsun istendi.
Atatürk'ü Türk Milleti'nin anlaması istenmedi.
Türk Milleti Atatürk'ü anlamış olsaydı onun zamanında açılan ve yurtdışına uçak satışı yapılan uçak fabrikası kapatılmaz, yerine yenileri açılır,
Otomobil fabrikalarımız gece gündüz yerli marka otomobillerimizi üretir,
Sanayide, tarımda, ekonomide ve demokraside dünya lideri olurduk.
Atatürk'ü anla(ya)madık!
Başbuğ geldi.
Atatürk'ün bizlere bıraktığı ve Türk düşmanlarının böğrüne saplamamızı istediği 6 OK'u anlayamadık, yaşatamadık, düşmanların böğrüne saplayamadık.
***
Başbuğ Alparslan Türkeş geldi.
Atatürk'ün 6 OK'unu geliştirip 9 IŞIK yaptı.
Atatürk'ten sonra yeniden karanlığa mahkum edilmek istenen Türk Milleti'nin yolunu aydınlatmak için 9 IŞIK yaktı yolumuza.
Bizler; bu 9 Işık'ın aydınlattığı yoldan yürüdüğümüz sürece Başbuğ Türkeş'i hiç unutmayacağız ki, analım!
Hep aklımızda,
Hep kalbimizde,
Hep yanımızda olacak!
9 Işık gönlümüzde ve beynimizde yandıkça Başbuğ Türkeş yaşayacak!
18 Mart 2018 Pazar
Türk'ün ANNELER GÜNÜ 18 Mart Olmalı!
Türk Milleti 1900'lü yılların başında insanlık tarihinin en büyük işgal ve soykırımlarından biriyle yüz yüze kalıyordu.
900 yıl süre Anadolu topraklarındaki Türk egemenliğini sona erdirmek ve Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından yok etmek için batılı devletler dört bir yandan saldırıyor, Arapların ve içimizdeki hainlerin de destekleriyle Cihan İmparatorluğu Osmanlı'yı bir avuç toprak parçasının içine hapsediyordu.
Ve bir Türk çıktı!
''Bir Türk Dünya'ya Bedeldir'' sözünün boş lakırdı olmadığını bütün dünyaya gösteren Türk Mustafa Kemal adlı genç bir Osmanlı subayıydı.
***
Türk'ün esaret altında yaşayamayacağını,
Türk'ün boyunduruk altına alınamayacağını,
Türk'e zincir vurulamayacağını,
Türk'ün yurdundan kovulamayacağını yedi düvel küffara bir kez daha haykıran Mustafa Kemal Atatürk!..
Yürüdü!
Neferlerine ''Size savaşmayı değil vatan için ölmeyi emrediyorum'' diye haykıran bu Türk'ün ardından bir millet yürüdü.
Hacılar, hocalar yürüdü.
Öğretmenler, memurlar yürüdü.
Kadınlar yürüdü.
Gençler yürüdü.
İhtiyarlar yürüdü.
Ve KINALI KUZULAR yürüdü vatan için ölüme gülerek yürüdü çocuklar...
***
Ne mübarek annelerdi onlar.
Elleri değil ayakları öpülesi anneler onlar.
Yüzlerinden nur akan, gözlerinden cesaret alevleri yükselen koca yürekli Türk anneleri...
Ayaklarına taş değmesine kıyamadıkları,
Öpmeye koklamaya doyamadıkları,
Alınlarında domuran ter damlacıklarının yere düşmesine bile kıyamayıp avuçlarıyla sildikleri, süt kokulu evlatlarının saçlarına kınalar sürüp vatana kurban olsunlar diye cepheye uğurlayan mübarek analar!
Türk'ün anaları!
''Türk'ün vatanı olmazsa neyleyim sırma saçlı kuzumu'' diyerek 15'lik kuzularını vatana kurban eden kutlu analar!
***
Ve biz!
O kınalı kuzuların mübarek annelerinin anneler gününü nasıl kutluyoruz!
Tarihin en destansı özgürlük savaşını verdiğimiz milletlerle aynı gün kutluyoruz.
Onların annelerinin gününde kutluyoruz!
Ne garip bir haldir.
Tarihte böylesine muazzam bir destana imza atan anne var mıdır!?
Hangi milletin anası 15 yaşında evladını vatan için kurban edip kınalarla uğurlamıştır!?
Ve biz Türk Milleti olarak,
Bugün o kınalı kuzuların ve analarının bizlere emanet ettiği şu vatan toprağında onların anısına 18 Mart'ta Anneler Günü kutlayamıyoruz!
Ne acı bir vaziyettir!
***
Bilmeyenler için söyleyelim.
Anneler Günü dünyanın bir çok ülkesinde farklı tarihlerde kutlanmaktadır.
Geneli Mayıs ayının 2. pazar günü olmakla birlikte bir çok ülke kendi milli ve manevi değerleri doğrultusunda kutlamaktadır Anneler Günü'nü.
Fakat kendisine has bir Anneler Günü tarihi belirlemeyi en çok hak eden Türk Milleti ne yazık ki bunu yapamıyor!
***
Buradan bir kez daha çağrıda bulunuyorum.
Başta sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, hükümetimize ve tüm siyasi partilerimize;
En önemlisi de aziz Türk Milleti'ne sesleniyorum.
Gelin bu tarih itibariyle Anneler Günü'nü Kınalı Kuzularımızın muhterem annelerinin anısına 18 Mart tarihinde kutlayalım!
Onlara olan vefa borcumuzu bir nebze de olsa bu şekilde ödemeye çalışalım!
900 yıl süre Anadolu topraklarındaki Türk egemenliğini sona erdirmek ve Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından yok etmek için batılı devletler dört bir yandan saldırıyor, Arapların ve içimizdeki hainlerin de destekleriyle Cihan İmparatorluğu Osmanlı'yı bir avuç toprak parçasının içine hapsediyordu.
Ve bir Türk çıktı!
''Bir Türk Dünya'ya Bedeldir'' sözünün boş lakırdı olmadığını bütün dünyaya gösteren Türk Mustafa Kemal adlı genç bir Osmanlı subayıydı.
***
Türk'ün esaret altında yaşayamayacağını,
Türk'ün boyunduruk altına alınamayacağını,
Türk'e zincir vurulamayacağını,
Türk'ün yurdundan kovulamayacağını yedi düvel küffara bir kez daha haykıran Mustafa Kemal Atatürk!..
Yürüdü!
Neferlerine ''Size savaşmayı değil vatan için ölmeyi emrediyorum'' diye haykıran bu Türk'ün ardından bir millet yürüdü.
Hacılar, hocalar yürüdü.
Öğretmenler, memurlar yürüdü.
Kadınlar yürüdü.
Gençler yürüdü.
İhtiyarlar yürüdü.
Ve KINALI KUZULAR yürüdü vatan için ölüme gülerek yürüdü çocuklar...
***
Ne mübarek annelerdi onlar.
Elleri değil ayakları öpülesi anneler onlar.
Yüzlerinden nur akan, gözlerinden cesaret alevleri yükselen koca yürekli Türk anneleri...
Ayaklarına taş değmesine kıyamadıkları,
Öpmeye koklamaya doyamadıkları,
Alınlarında domuran ter damlacıklarının yere düşmesine bile kıyamayıp avuçlarıyla sildikleri, süt kokulu evlatlarının saçlarına kınalar sürüp vatana kurban olsunlar diye cepheye uğurlayan mübarek analar!
Türk'ün anaları!
''Türk'ün vatanı olmazsa neyleyim sırma saçlı kuzumu'' diyerek 15'lik kuzularını vatana kurban eden kutlu analar!
***
Ve biz!
O kınalı kuzuların mübarek annelerinin anneler gününü nasıl kutluyoruz!
Tarihin en destansı özgürlük savaşını verdiğimiz milletlerle aynı gün kutluyoruz.
Onların annelerinin gününde kutluyoruz!
Ne garip bir haldir.
Tarihte böylesine muazzam bir destana imza atan anne var mıdır!?
Hangi milletin anası 15 yaşında evladını vatan için kurban edip kınalarla uğurlamıştır!?
Ve biz Türk Milleti olarak,
Bugün o kınalı kuzuların ve analarının bizlere emanet ettiği şu vatan toprağında onların anısına 18 Mart'ta Anneler Günü kutlayamıyoruz!
Ne acı bir vaziyettir!
***
Bilmeyenler için söyleyelim.
Anneler Günü dünyanın bir çok ülkesinde farklı tarihlerde kutlanmaktadır.
Geneli Mayıs ayının 2. pazar günü olmakla birlikte bir çok ülke kendi milli ve manevi değerleri doğrultusunda kutlamaktadır Anneler Günü'nü.
Fakat kendisine has bir Anneler Günü tarihi belirlemeyi en çok hak eden Türk Milleti ne yazık ki bunu yapamıyor!
***
Buradan bir kez daha çağrıda bulunuyorum.
Başta sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, hükümetimize ve tüm siyasi partilerimize;
En önemlisi de aziz Türk Milleti'ne sesleniyorum.
Gelin bu tarih itibariyle Anneler Günü'nü Kınalı Kuzularımızın muhterem annelerinin anısına 18 Mart tarihinde kutlayalım!
Onlara olan vefa borcumuzu bir nebze de olsa bu şekilde ödemeye çalışalım!
7 Şubat 2018 Çarşamba
Sihirli el işaretleri: Bozkurt, Rabia ve Zafer
Ülkemizde yaşayan insanların kendi siyasi ve dini kimliklerini belirtmek üzere kullandıkları çeşitli semboller var.
Bu semboller bir zamanlar bıyıklardı.
Özellikle 70'li yıllarda solcular kalın bıyıklarıyla, Ülkücüler sarkık bıyıklarıyla, dinci kesim de badem bıyıklarıyla arz-ı endam ederlerdi.
Herkes birbirini bu bıyık sembolleri ile tanır selamlaşır hatta cinayetler bile bu bıyıklar baz alınarak işlenirdi.
İyiler, kötüler, çirkinler, güzeller hep bıyıklara göre belirlenirdi.
12 Eylül darbesi ile bıyıkların hükmü kalktı bir süreliğine.
Çünkü askeri cunta yönetimi tüm bıyıklara düşmandı.
***
Sarkık bıyıkların ucu kısaldı, kalın bıyıklar kısaltıldı, badem bıyıklar da hepten kesildi ya da sakal ile birleştirildi.
12 Eylül askeri darbesinin üzerinden bir süre geçip demokratik düzene yeniden geçildikten sonra bıyıklar yine belirleyici olsa da yavaş yavaş bu sembolün yerini el işaretiyle yapılan semboller almaya başladı.
Sol görüşlüler zafer işareti, Ülkücüler ise Bozkurt işareti ile kendilerini ifade ediyorlardı zaten.
Ancak dinci kesimin belirgin bir el işareti yoktu.
Dinci kesim uzun süre merhum Necmettin Erbakan'ın başparmak işaretini kullandılar. Fakat bu genele yayılamadı. Adalet ve Kalkınma Partisi ile birlikte dinci kesimin el işareti de ortaya çıktı: Rabia...
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kullandığı Rabia işreti bugün tüm İslamcı çevre tarafından benimsenmiş durumda.
***
Her şey iyi güzel de nereden çıktı bu ey işaretleri?
Merak ettik araştırdık sizler için.
Önce Zafer işaretinden başlayalım.
Zafer işareti ile alakalı birkaç rivayet var.
Ancak en sağlam bilgi yakın tarihten geliyor.
***
V-hareketinin zafer işareti olarak kullanılmasının gerçek hikayesi 2. Dünya Savaşı'na uzanmaktadır. 14 Ocak 1941 yılında Belçika Adalet Bakanı ve Belçika'da Fransızca yayın yapan BBC'nin başkanı Victor de Laveleye, Belçikalıların V işaretini "zafer" amaçlı kullanmalarını önermiştir, zira Fransızcada victorie "zafer", Flemenkçede vrijheid "özgürlük" demektir. Laveleye, BBC üzerinden yaptığı yayında şunları söylemiştir:
"İşgalci kuvvetler, bu hareketi tekrar tekrar, her seferinde aynı şekilde, sonsuz defa tekrarlanan bir şekilde gördüklerinde anlayacaklardır ki etrafları akıl almaz sayıda vatandaş tarafından sarılmıştır ve her biri, düşmanlarının bir anlık zaafiyetini ve ilk hatasını beklemektedir."
Aradan birkaç hafta bile geçmeden Belçika, Hollanda ve Kuzey Fransa'da V işaretleri her yerde görülür hale gelmiştir. Bundan hoşnutluk duyan BBC, kısa bir süre sonra "V for Victory" (Zafer için V) isimli bir kampanya başlatmıştır.
***
Bu kampanyanın başına getirilen Douglas Ritchie, V harfinin Mors kodundaki karşılığı olan üç nokta bir çizgiyi melodi olarak belirlemiştir. Beethoven'ın 5. Senfonisi de bu aynı dizgiyle başladığı için, BBC bu besteyi savaş boyunca işgal altındaki yabancı Avrupa ülkelerindeki programlarının başlangıcı olarak kullanmıştır. Bu beste kısa sürede Nazi Almanyası'nın "kapısını çalma" propagandasının bir parçası haline gelmiştir.
Temmuz 1941'e gelindiğinde V işaretinin "zafer" anlamında kullanımı işgal altındaki tüm Avrupa ülkelerine yayılmıştır. 19 Temmuz günü başbakan Winston Churchill, yaptığı bir konuşmada bu işareti benimsediğini belirtmiş ve o günden sonra işareti bu anlamda kullanmaya başlamıştır.
***
Bugün ülkemizde genelde sol düşünceye sahip kitlenin kullandığı zafer işaretinin öyküsünü aktardıktan sonra gelelim dinci kesimin Rabia işaretine.
Rabia işareti ile ilgili olarak da çeşitli bilgiler var.
İslamcı kesimin kullandığı bu işaret ile ilgili en eski bilgi bu işaretin Muaviye tarafından kullanıldığı ve 4. halifenin Hz. Ali değil de kendisinin olduğunu vurgulamak için kullandığı yönünde. Peygamber Efendimiz'in sülalesine olan düşmanlığı ile tanınan ve Kerbela'da Peygamberimizin soyundan gelen bebekleri dahi katleden Muaviye'nin halkın karşısına çıktığında Rabia işareti yaparak "4. halife Ali değil benim" dediği ve bunun sembolleştiği bilgisi sağlam kaynaklara dayanmaktadır.
***
Rabia işaretinin Sümer ve Babil dönemlerinde Mezopotamya'da da kullanıldığı yönünde kesin bilgiler olsa da bugünkü amacıyla ilgili olmadığı için bu bilgiyi burada kısa geçiyorum.
Gelelim bugün kullanılan Rabia işaretinin çıkış öyküsüne.
Sembol, Rabiatül Adeviyye Meydanı'nda 2013 Ağustos’unda gerçekleşen gösterilerde ölen, Müslüman Kardeşler'in önde gelen isimlerinden Dr. Muhammed Beltaci'nın kızı Esma gerekçe gösterilerek kullanılmaya başlanır.
Mursi taraftarlarınca Rabiatül Adeviyye Meydanı'nda gerçekleştirilen gösteriler, aslında Mısır’ın en önemli iç ayaklanmasının da başlangıcı olur. Gösteride hayatını kaybeden Esma, Müslüman Kardeşler'in kurucusu ve rejim muhalifi Hürriyet ve Adalet Partisi'nin Genel Sekreteri olan Dr. Beltaci'nin kızıdır. Muhammed Beltaci’nin Türkiye ile politik ve güncel olan ilişkisiyse, 2010 yılında gerçekleşen ve diplomatik bir kirize dönüşen Mavi Marmara eyleminde açığa çıkar. Beltaci eylemin en önemli aktörlerindendir.
***
Buraya kadar edindiğimiz bilgilere göre Rabia ve Zafer işaretlerinin kökeni Arap ve Batı medeniyetlerine dayanıyor.
Şimdi bir de Bozkurt işaretinin kökenine bakalım.
Binlerce yıldan beri Türkler elleri ile “Bozkurt işareti” yaparak, kimliklerini izah etmişlerdir. Çin'de bir kazıda bulunan ve eliyle Bozkurt işareti yapan 6. YY'a ait "Türk Hakanı" heykeli ve 10. YY.'da İranlı şair Firdevsi tarafından yazılan Şeyhname'de yer alan Bozkurt işareti yapan kadın gravürü bu tarihi gerçekliğin en büyük kanıtlarıdır. Türkler savaşlarda kurt uluması ile düşman üzerine korku vererek saldırmıştır. Malazgirt savaşında; Türk Ordusu düşmanın moralini bozmak için çıkardığı kurt uluması ile, Bizans Ordusunda bulunan Peçenek Türklerinin uyanmasına ve soydaşları olan Selçuklu Türklerinin tarafına geçmesine vesile olmuştu.
Bu semboller bir zamanlar bıyıklardı.
Özellikle 70'li yıllarda solcular kalın bıyıklarıyla, Ülkücüler sarkık bıyıklarıyla, dinci kesim de badem bıyıklarıyla arz-ı endam ederlerdi.
Herkes birbirini bu bıyık sembolleri ile tanır selamlaşır hatta cinayetler bile bu bıyıklar baz alınarak işlenirdi.
İyiler, kötüler, çirkinler, güzeller hep bıyıklara göre belirlenirdi.
12 Eylül darbesi ile bıyıkların hükmü kalktı bir süreliğine.
Çünkü askeri cunta yönetimi tüm bıyıklara düşmandı.
***
Sarkık bıyıkların ucu kısaldı, kalın bıyıklar kısaltıldı, badem bıyıklar da hepten kesildi ya da sakal ile birleştirildi.
12 Eylül askeri darbesinin üzerinden bir süre geçip demokratik düzene yeniden geçildikten sonra bıyıklar yine belirleyici olsa da yavaş yavaş bu sembolün yerini el işaretiyle yapılan semboller almaya başladı.
Sol görüşlüler zafer işareti, Ülkücüler ise Bozkurt işareti ile kendilerini ifade ediyorlardı zaten.
Ancak dinci kesimin belirgin bir el işareti yoktu.
Dinci kesim uzun süre merhum Necmettin Erbakan'ın başparmak işaretini kullandılar. Fakat bu genele yayılamadı. Adalet ve Kalkınma Partisi ile birlikte dinci kesimin el işareti de ortaya çıktı: Rabia...
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kullandığı Rabia işreti bugün tüm İslamcı çevre tarafından benimsenmiş durumda.
***
Her şey iyi güzel de nereden çıktı bu ey işaretleri?
Merak ettik araştırdık sizler için.
Önce Zafer işaretinden başlayalım.
Zafer işareti ile alakalı birkaç rivayet var.
Ancak en sağlam bilgi yakın tarihten geliyor.
***
V-hareketinin zafer işareti olarak kullanılmasının gerçek hikayesi 2. Dünya Savaşı'na uzanmaktadır. 14 Ocak 1941 yılında Belçika Adalet Bakanı ve Belçika'da Fransızca yayın yapan BBC'nin başkanı Victor de Laveleye, Belçikalıların V işaretini "zafer" amaçlı kullanmalarını önermiştir, zira Fransızcada victorie "zafer", Flemenkçede vrijheid "özgürlük" demektir. Laveleye, BBC üzerinden yaptığı yayında şunları söylemiştir:
"İşgalci kuvvetler, bu hareketi tekrar tekrar, her seferinde aynı şekilde, sonsuz defa tekrarlanan bir şekilde gördüklerinde anlayacaklardır ki etrafları akıl almaz sayıda vatandaş tarafından sarılmıştır ve her biri, düşmanlarının bir anlık zaafiyetini ve ilk hatasını beklemektedir."
Aradan birkaç hafta bile geçmeden Belçika, Hollanda ve Kuzey Fransa'da V işaretleri her yerde görülür hale gelmiştir. Bundan hoşnutluk duyan BBC, kısa bir süre sonra "V for Victory" (Zafer için V) isimli bir kampanya başlatmıştır.
***
Bu kampanyanın başına getirilen Douglas Ritchie, V harfinin Mors kodundaki karşılığı olan üç nokta bir çizgiyi melodi olarak belirlemiştir. Beethoven'ın 5. Senfonisi de bu aynı dizgiyle başladığı için, BBC bu besteyi savaş boyunca işgal altındaki yabancı Avrupa ülkelerindeki programlarının başlangıcı olarak kullanmıştır. Bu beste kısa sürede Nazi Almanyası'nın "kapısını çalma" propagandasının bir parçası haline gelmiştir.
Temmuz 1941'e gelindiğinde V işaretinin "zafer" anlamında kullanımı işgal altındaki tüm Avrupa ülkelerine yayılmıştır. 19 Temmuz günü başbakan Winston Churchill, yaptığı bir konuşmada bu işareti benimsediğini belirtmiş ve o günden sonra işareti bu anlamda kullanmaya başlamıştır.
***
Bugün ülkemizde genelde sol düşünceye sahip kitlenin kullandığı zafer işaretinin öyküsünü aktardıktan sonra gelelim dinci kesimin Rabia işaretine.
Rabia işareti ile ilgili olarak da çeşitli bilgiler var.
İslamcı kesimin kullandığı bu işaret ile ilgili en eski bilgi bu işaretin Muaviye tarafından kullanıldığı ve 4. halifenin Hz. Ali değil de kendisinin olduğunu vurgulamak için kullandığı yönünde. Peygamber Efendimiz'in sülalesine olan düşmanlığı ile tanınan ve Kerbela'da Peygamberimizin soyundan gelen bebekleri dahi katleden Muaviye'nin halkın karşısına çıktığında Rabia işareti yaparak "4. halife Ali değil benim" dediği ve bunun sembolleştiği bilgisi sağlam kaynaklara dayanmaktadır.
***
Rabia işaretinin Sümer ve Babil dönemlerinde Mezopotamya'da da kullanıldığı yönünde kesin bilgiler olsa da bugünkü amacıyla ilgili olmadığı için bu bilgiyi burada kısa geçiyorum.
Gelelim bugün kullanılan Rabia işaretinin çıkış öyküsüne.
Sembol, Rabiatül Adeviyye Meydanı'nda 2013 Ağustos’unda gerçekleşen gösterilerde ölen, Müslüman Kardeşler'in önde gelen isimlerinden Dr. Muhammed Beltaci'nın kızı Esma gerekçe gösterilerek kullanılmaya başlanır.
Mursi taraftarlarınca Rabiatül Adeviyye Meydanı'nda gerçekleştirilen gösteriler, aslında Mısır’ın en önemli iç ayaklanmasının da başlangıcı olur. Gösteride hayatını kaybeden Esma, Müslüman Kardeşler'in kurucusu ve rejim muhalifi Hürriyet ve Adalet Partisi'nin Genel Sekreteri olan Dr. Beltaci'nin kızıdır. Muhammed Beltaci’nin Türkiye ile politik ve güncel olan ilişkisiyse, 2010 yılında gerçekleşen ve diplomatik bir kirize dönüşen Mavi Marmara eyleminde açığa çıkar. Beltaci eylemin en önemli aktörlerindendir.
***
Buraya kadar edindiğimiz bilgilere göre Rabia ve Zafer işaretlerinin kökeni Arap ve Batı medeniyetlerine dayanıyor.
Şimdi bir de Bozkurt işaretinin kökenine bakalım.
Binlerce yıldan beri Türkler elleri ile “Bozkurt işareti” yaparak, kimliklerini izah etmişlerdir. Çin'de bir kazıda bulunan ve eliyle Bozkurt işareti yapan 6. YY'a ait "Türk Hakanı" heykeli ve 10. YY.'da İranlı şair Firdevsi tarafından yazılan Şeyhname'de yer alan Bozkurt işareti yapan kadın gravürü bu tarihi gerçekliğin en büyük kanıtlarıdır. Türkler savaşlarda kurt uluması ile düşman üzerine korku vererek saldırmıştır. Malazgirt savaşında; Türk Ordusu düşmanın moralini bozmak için çıkardığı kurt uluması ile, Bizans Ordusunda bulunan Peçenek Türklerinin uyanmasına ve soydaşları olan Selçuklu Türklerinin tarafına geçmesine vesile olmuştu.
***
Hazar Denizi’nin kuzeyinden Avrupa’nın içlerine gelen Hun, Peçenek ve Kıpçak Türkleri ata geleneği “Bozkurt” işaretini birbirlerini “Ben Türk’üm” anlamında tanışma ve düşmana “Ben Türk’üm. Dikkatli ol” anlamında uyarı olarak kullanmışlardır.
Hazar Denizi’nin kuzeyinden Avrupa’nın içlerine gelen Hun, Peçenek ve Kıpçak Türkleri ata geleneği “Bozkurt” işaretini birbirlerini “Ben Türk’üm” anlamında tanışma ve düşmana “Ben Türk’üm. Dikkatli ol” anlamında uyarı olarak kullanmışlardır.
Kıpçak Türklüğünde hakanlar, 11 Kıpçak boyu içinde “Elbörülü” yani “kurt illi/vatanlı” boyuna mensup olanlardan seçilirdi.
Peçenek Türklerinin bir kolu olan Moldova’da yaşayan Gagavuz (Gökoğuz) Türkleri, Ortodoks olmasına rağmen Ata dinleri “Gök Tengriciliğin” bazı ritüellerini hala yaşamaktadırlar. Doğaya saygı ayinleri, Ergenekon Bayramı (İlk yaz 21 Mart), kutsal ruhlara kurban adama v.s.
***
Bozkurt işareti hakkında çok daha uzun bilgiler bulunmakta.
Burada uzun uzun vaktinizi almadan ortaya konulan bir gerçek var.
Bugün ülkemizde el işaretleriyle yapılan semboller arasında bize ait olan tek sembol Bozkurt sembolüdür. Türkler tarih boyunca bu işareti em zafer anlamında em de kendilerini tanıtma anlamında kullanmışlardır.
Bozkurt işareti merhum Alparslan Türkeş tarafından kurmuş olduğu Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkü Ocakları'nın sembolü olarak ilan edilmiş ve bugüne kadar da Türk Milliyetçileri tarafından Türklüğün sembolü olarak kullanılmıştır.
***
Bugün hem zafer işaretini benimseyenler hem de rabia işaretini benimseyenler Bozkurt işareti yapanları kınıyor, hatta faşist olmakla suçluyorlar.
Bu suçlamayı yapanlara sormak lazım; bir milletin kendine ait tarihi bir sembolü kullanması faşistlik oluyorsa kendisine ait olmayan hatta kendi mensup olduğu millete düşman olanların sembollerini kullanmak ne oluyor!?
***
Bozkurt işareti hakkında çok daha uzun bilgiler bulunmakta.
Burada uzun uzun vaktinizi almadan ortaya konulan bir gerçek var.
Bugün ülkemizde el işaretleriyle yapılan semboller arasında bize ait olan tek sembol Bozkurt sembolüdür. Türkler tarih boyunca bu işareti em zafer anlamında em de kendilerini tanıtma anlamında kullanmışlardır.
Bozkurt işareti merhum Alparslan Türkeş tarafından kurmuş olduğu Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkü Ocakları'nın sembolü olarak ilan edilmiş ve bugüne kadar da Türk Milliyetçileri tarafından Türklüğün sembolü olarak kullanılmıştır.
***
Bugün hem zafer işaretini benimseyenler hem de rabia işaretini benimseyenler Bozkurt işareti yapanları kınıyor, hatta faşist olmakla suçluyorlar.
Bu suçlamayı yapanlara sormak lazım; bir milletin kendine ait tarihi bir sembolü kullanması faşistlik oluyorsa kendisine ait olmayan hatta kendi mensup olduğu millete düşman olanların sembollerini kullanmak ne oluyor!?
27 Ocak 2018 Cumartesi
Doğruları Yazan Adam: NECATİ DOĞRU
Eskiden hangi siyasi görüşe mensup olursa olsun yeri ve zamanı gelince doğruları yazmaktan kaçınmayan, iktidar gücünden korkmayan, iktidarın sunduğu rantiye nimetlerine sırtını dönen ve bedeli ne kadar ağır olursa olsun "doğru"ları yazmaktan geri durmayan hakiki "gazeteciler" vardı.
Şimdi yok mu?
Elbette var.
16 yıldır oluşturulan algı imparatorluğunun tüm baskılarına rağmen doğruları yazmaktan kaçınmayan gazetecilerimiz de var çok şükür.
***
İşte bu gazetecilerden birisi de Necati Doğru...
Adam soyadı gibi dosdoğru bir adam!
Yıllardır gazete köşelerinde yazar bay Doğru.
Son olarak da Sözcü gazetesinin bir köşesini vermiş Necati abiye, yazıyor adam sağolsun doğruları...
Necati Doğru, 14 Ocak 2018 tarihinde köşesinde yine tarihi bir doğruyu yazmış...
Yazısının başlığı, BAHÇELİ, İKİNCİ FETHULLAH OLUR MU!?
Adam soruyor!
Doğruları yazan adam bu soruyu sorduktan sonra yazısının girişinde neden sorduğunu da açıklıyor.
Şüphe!
Evet, Doğru abi şüpheci bir abi.
"Şüphe sağlıktır" dese de kendisi uzmanlar öyle demiyor.
Bazıları şüpheciliğin bir hastalık olduğunu söylüyor.
Bazıları daha da ileri gidip "ölümcül bir hastalıktır" demiş.
***
Biraz araştırdım ben de bu şüphe meselesini.
Şüphecilik normal bir insan yaşamında gerçekten ölümcül sonuçlar doğurabiliyormuş.
Mesela bir çok kadın cinayetinin sebebi bu şüphe denilen illetten kaynaklanıyormuş.
Adam kıskanç!
Kıskançlık ve şüphe bir araya gelince kadının sonu ölüm oluyormuş.
Hatta bazen kıskanç ve şüpheci koca karısının kafasına sıktıktan sonra kendi kafasına da sıkabiliyormuş.
Bu vakalar hep yaşanmış.
İnsan evlatlarına özgü bir özellik olan şüphe sadece istihbaratçılarda sağlıklı bir şekilde yaşanabiliyormuş.
Hatta istihbarat elemanlarına ilk olarak "şüphecilik" öğretilirmiş.
Doğru abinin dediği gibi normal hayatta şüphecilik çok da sağlıklı değilmiş.
Günahını almayalım adamın.
Adam belki de istihbaratçıdır, bilemeyiz!
Evet bilemeyiz ama şüphe edebiliriz!
***
Necati Doğru abimiz yazısında Fethullah'ın yıllar boyunca iktidarı kandırmasından yola çıkarak, terörle mücadele konusunda hükümete tam destek veren MHP lideri Devlet BAHÇELİ'nin de AKP ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı kandırıyor olabileceği şüphesine kapılmış.
Sonuçta şüphedir bu!
İlle de böyledir demiyor adam!
"Şüpheleniyorum aga!" diyor yazısında.
Biz şimdi bu adama her ne kadar "Bay Doğru abi şüphelenmene gerek yok, ne Devlet Bahçeli, ne de MHP vatan haini Fethullah ve avanesi gibi sinsi ve hain değildir. Atatürk ilkeleri ve Başbuğ'un 9 Işık'ının aydınlattığı yolda Cumhuriyet'in bekçileridirler" desek de fayda etmez.
Adam rahatsız!
Ben demiyorum uzmanlar diyor.
"Şüphecilik bir hastalıktır"
***
Necati Doğru, yakalandığı bu şüphecilik hastalığının sonucunda 14 Ocak 2018'de yazdığı yazısında azcık zırvalamış.
Hiç önemi yok!
"Serhoşun metktubu okunmaz" misali adam hasta!
Hasta adamın, hastalığından kaynaklanan kusurlarını da görmemek lazım!
Fakat sözkonusu yazısında öyle bir şey yazmış "Ulen helal olsun adama, hasta haliyle bile doğruları yazabiliyor!" dedirtecek cinsten.
Ne demiş peki bay Doğru abi!?
Aynen aktarayım efendim:
"Devletin kadrolarına, orduya, polise, yargıya,derneklere, vakıflara kendi partilisini, kendi yandaşını yerleştirmek konusunda bu iki lider arasında kanlı bıçaklı olma durumu çıkmayacağının garantisi var mı!?"
Bay doğru abi bu şüphesini de dile getirdikten sonra asıl bombayı patlatıyor. O koca köşede parantez içine saklanmış şu cümle tarihi bir itiraf gibidir aslında.
Doğru abi parantez açarak devam ediyor:
"(Devlet Bahçeli'nin hocası, rahmetli Alparslan Türkeş de milli cephe koalisyonlarına küçük ortak olarak girer, büyük ortak olarak çıkardı)"
***
İşte asıl mesele parantez içine saklanmış bu cümlededir!
Necati abi, en doğruyu parantez içine saklamış ki zarar gelmesin doğruya!
Özellikle 7 Haziran seçimlerinden bu yana devam eden Devlet Bahçeli ve MHP düşmanlığının kronik bir hal alması ve bu düşmanlığın zaferle sonuçlanması için yapılan saldırıların altında yatan gerçek budur!
Alayı MHP'den korkuyor!
Alayı Devlet Bahçeli'den korkuyor.
Alayı Türk Milliyetçileri'nden korkuyor!
Alayı Anadolu toprakları üzerinde doğan her çocuğun sonsuza kadar "Ne Mutlu Türküm Diyene!" diye haykırmasından korkmaktadır!
Asıl mesele budur!
Vatan ve Millet düşmanlarının, Türklük düşmanlarının oyunlarına alet olan içimizdeki hainlerin düştüğü oyun da budur!
***
Şüphecilik hastalığına yakalanan Necati Doğru'nun parantez içine sakladığı bu gerçeği davasına, liderine, ülküdaşına küsen daha da ileri giderek ihanet eden herkes görmeli ve iyi anlamalıdır!
Görmek istemeyenleri, biz hiç görmek istemeyiz!
Anlamak istemeyenleri biz hiç anlamak istemeyiz!
Lidere sadakatten nasiplenmeyenler, gitsinler Anadolu'da Türk Varlığı'nı sonlandırmak isteyenlerin kurdukları tezgahlarda ruhlarını üç paraya satsınlar!
Biz buradayız!
Kızıl Elma Ülkümüzün,
Türk - İslam Ülküsünün
Turan Ülküsünün
Hoca Ahmet Yesevi, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Başbuğ Alparslan Türkeş'in ilkeleriyle aydınlattıkları yolun sonunda olduğu gerçeğine inanan Türk Milleti olarak Lider Devlet Bahçeli'nin emrinde bu kutlu yolun sonundaki zafer meşalesine ulaşacağız.
Şimdi yok mu?
Elbette var.
16 yıldır oluşturulan algı imparatorluğunun tüm baskılarına rağmen doğruları yazmaktan kaçınmayan gazetecilerimiz de var çok şükür.
***
İşte bu gazetecilerden birisi de Necati Doğru...
Adam soyadı gibi dosdoğru bir adam!
Yıllardır gazete köşelerinde yazar bay Doğru.
Son olarak da Sözcü gazetesinin bir köşesini vermiş Necati abiye, yazıyor adam sağolsun doğruları...
Necati Doğru, 14 Ocak 2018 tarihinde köşesinde yine tarihi bir doğruyu yazmış...
Yazısının başlığı, BAHÇELİ, İKİNCİ FETHULLAH OLUR MU!?
Adam soruyor!
Doğruları yazan adam bu soruyu sorduktan sonra yazısının girişinde neden sorduğunu da açıklıyor.
Şüphe!
Evet, Doğru abi şüpheci bir abi.
"Şüphe sağlıktır" dese de kendisi uzmanlar öyle demiyor.
Bazıları şüpheciliğin bir hastalık olduğunu söylüyor.
Bazıları daha da ileri gidip "ölümcül bir hastalıktır" demiş.
***
Biraz araştırdım ben de bu şüphe meselesini.
Şüphecilik normal bir insan yaşamında gerçekten ölümcül sonuçlar doğurabiliyormuş.
Mesela bir çok kadın cinayetinin sebebi bu şüphe denilen illetten kaynaklanıyormuş.
Adam kıskanç!
Kıskançlık ve şüphe bir araya gelince kadının sonu ölüm oluyormuş.
Hatta bazen kıskanç ve şüpheci koca karısının kafasına sıktıktan sonra kendi kafasına da sıkabiliyormuş.
Bu vakalar hep yaşanmış.
İnsan evlatlarına özgü bir özellik olan şüphe sadece istihbaratçılarda sağlıklı bir şekilde yaşanabiliyormuş.
Hatta istihbarat elemanlarına ilk olarak "şüphecilik" öğretilirmiş.
Doğru abinin dediği gibi normal hayatta şüphecilik çok da sağlıklı değilmiş.
Günahını almayalım adamın.
Adam belki de istihbaratçıdır, bilemeyiz!
Evet bilemeyiz ama şüphe edebiliriz!
***
Necati Doğru abimiz yazısında Fethullah'ın yıllar boyunca iktidarı kandırmasından yola çıkarak, terörle mücadele konusunda hükümete tam destek veren MHP lideri Devlet BAHÇELİ'nin de AKP ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı kandırıyor olabileceği şüphesine kapılmış.
Sonuçta şüphedir bu!
İlle de böyledir demiyor adam!
"Şüpheleniyorum aga!" diyor yazısında.
Biz şimdi bu adama her ne kadar "Bay Doğru abi şüphelenmene gerek yok, ne Devlet Bahçeli, ne de MHP vatan haini Fethullah ve avanesi gibi sinsi ve hain değildir. Atatürk ilkeleri ve Başbuğ'un 9 Işık'ının aydınlattığı yolda Cumhuriyet'in bekçileridirler" desek de fayda etmez.
Adam rahatsız!
Ben demiyorum uzmanlar diyor.
"Şüphecilik bir hastalıktır"
***
Necati Doğru, yakalandığı bu şüphecilik hastalığının sonucunda 14 Ocak 2018'de yazdığı yazısında azcık zırvalamış.
Hiç önemi yok!
"Serhoşun metktubu okunmaz" misali adam hasta!
Hasta adamın, hastalığından kaynaklanan kusurlarını da görmemek lazım!
Fakat sözkonusu yazısında öyle bir şey yazmış "Ulen helal olsun adama, hasta haliyle bile doğruları yazabiliyor!" dedirtecek cinsten.
Ne demiş peki bay Doğru abi!?
Aynen aktarayım efendim:
"Devletin kadrolarına, orduya, polise, yargıya,derneklere, vakıflara kendi partilisini, kendi yandaşını yerleştirmek konusunda bu iki lider arasında kanlı bıçaklı olma durumu çıkmayacağının garantisi var mı!?"
Bay doğru abi bu şüphesini de dile getirdikten sonra asıl bombayı patlatıyor. O koca köşede parantez içine saklanmış şu cümle tarihi bir itiraf gibidir aslında.
Doğru abi parantez açarak devam ediyor:
"(Devlet Bahçeli'nin hocası, rahmetli Alparslan Türkeş de milli cephe koalisyonlarına küçük ortak olarak girer, büyük ortak olarak çıkardı)"
***
İşte asıl mesele parantez içine saklanmış bu cümlededir!
Necati abi, en doğruyu parantez içine saklamış ki zarar gelmesin doğruya!
Özellikle 7 Haziran seçimlerinden bu yana devam eden Devlet Bahçeli ve MHP düşmanlığının kronik bir hal alması ve bu düşmanlığın zaferle sonuçlanması için yapılan saldırıların altında yatan gerçek budur!
Alayı MHP'den korkuyor!
Alayı Devlet Bahçeli'den korkuyor.
Alayı Türk Milliyetçileri'nden korkuyor!
Alayı Anadolu toprakları üzerinde doğan her çocuğun sonsuza kadar "Ne Mutlu Türküm Diyene!" diye haykırmasından korkmaktadır!
Asıl mesele budur!
Vatan ve Millet düşmanlarının, Türklük düşmanlarının oyunlarına alet olan içimizdeki hainlerin düştüğü oyun da budur!
***
Şüphecilik hastalığına yakalanan Necati Doğru'nun parantez içine sakladığı bu gerçeği davasına, liderine, ülküdaşına küsen daha da ileri giderek ihanet eden herkes görmeli ve iyi anlamalıdır!
Görmek istemeyenleri, biz hiç görmek istemeyiz!
Anlamak istemeyenleri biz hiç anlamak istemeyiz!
Lidere sadakatten nasiplenmeyenler, gitsinler Anadolu'da Türk Varlığı'nı sonlandırmak isteyenlerin kurdukları tezgahlarda ruhlarını üç paraya satsınlar!
Biz buradayız!
Kızıl Elma Ülkümüzün,
Türk - İslam Ülküsünün
Turan Ülküsünün
Hoca Ahmet Yesevi, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Başbuğ Alparslan Türkeş'in ilkeleriyle aydınlattıkları yolun sonunda olduğu gerçeğine inanan Türk Milleti olarak Lider Devlet Bahçeli'nin emrinde bu kutlu yolun sonundaki zafer meşalesine ulaşacağız.
7 Eylül 2017 Perşembe
Bu teröristlere (!) iyi bakın!
Çok zaman geçmedi aradan.
Bir kaç gün önce.
Belki bir iki hafta.
Hafızalarımız tap taze.
Eskişehirspor sevdalılarına yapılan şafak operasyon...
Ve son derece masumane işlediği bir tribün suçundan dolayı "terörist" muamelesi yapılan Eskişehirspor sevdalıları...
O terörist yaftasının acısı halen yüreklerimizdeki tazeliğini koruyor.
Eskişehir'deki milli maçın sevinci bile o acıyı silemedi yüreklerimizden.
***
Şundan bütün futbolseverler ve Türk kamuoyu emin olsun ki, işlenen bu suçundan dolayı en ağır ceza bile verilse Eskişehirspor sevdalılarının canı bu kadar yanmazdı.
Ancak ülkemizin milli bütünlüğüne kasteden bölücü ve darbeci teröristler gibi şafak operasyonları düzenlenmesi derin acılar açtı yüreklerimizde.
Onlarca taraftarımıza yöneltilen terörist yaftası onbinlerce yürekte derin yaralar açtı.
Kimdi bu yaftayı boynumuza takanlar?
TFF mi?
Antalya valisi mi?
Eskişehir valisi mi?
Eskişehir emniyeti mi?
Yoksa karanlıkta kalacak olan karanlık güçler mi?
***
Hiç kimse hiç bir açıklama yapmadı.
TFF suskun.
Emniyet suskun.
Valilikler suskun.
İşin kötüsü futbol kamuoyu suskun.
Hiçbir gazeteci, yazar, çizer, yorumcu ne kadar eli klavyeye basan, ağzı laf yapan zevat varsa hepsi sustu.
Milli Takımımızın oynayacağı hayati bir maç öncesinde, Milli Takım'ın tek avantajı olan Eskişehirspor taraftarına bu terörist yaftasının asılmasına kimse sesini çıkarmadı.
Tribünde meşale yakmak suçunu işleyen gencecik insanlar bir şafak operasyonuyla tek tek evlerinden alındı.
Bütün Türkiye bu zulmü sadece izledi!
***
Belki farklı hesaplar vardı bu saçmalığın ve zulmün altında.
Böylesine hayati bir maçın kader adamı olan "12. Adam"ı küstürüp, Milli Takım'ın yeni bir hezimet yaşamasını mı hesaplıyorlardı!?
Bilemiyoruz!
Bildiğimiz tek gerçek var.
"ESKİŞEHİR HALKI SEÇKİN ÖZELLİKLERE BEZENMİŞ BİR HALKTIR"
Evet, Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında böyle demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Eskişehir halkının özelliklerini çok iyi biliyordu Atatürk.
Devletine küsmez,
Milletine küsmez,
Vatanına küsmez,
Bayrağına küsmez,
Dinine, diyanetine küsmez
Ve elbette
MİLLİ TAKIMINA DA KÜSMEZ!
***
Öyle oldu.
Milli maç öncesinde münferit olarak "Milli maçta TFF'ye bize yaptığı muamelenin cevabını verelim, maça gitmeyelim, gidersek protesto edelim" tarzı intikam kokan söylemlere tüm tribün gurubu liderlerimizden tokat gibi bir cevap geldi.
"Eskişehirspor taraftarı durum ne olarsa olsun MİLLİ TAKIMINA KÜSMEZ, Küsen bizden değildir!"
Maçtan önce sosyal medyada paylaşmıştım:
"Milli Takım'ın Hırvtistan karşısındaki tek kozu Eskişehir tribünleridir"
Öyle oldu.
Birilerinin terörist diye yaftaladığı Eskişehir halkı o seçkin özellikleriyle omuz omuza, yürek yüreğe vererek büyük bir destek verdi ve Milli Takım'a o golü attırdı.
Şimdi dana bir kaç gün önce o tribünlere terörist yaftası asılmasına sessiz kalan tüm Türkiye Eskişehir tribünlerini alkışlıyor.
***
O hainlere verilecek en güzel cevap da buydu işte.
Eskişehir tribünlerini alkışlayanları biz de alkışlıyoruz.
Bu maç sonrasında tüm ülkemize Eskişehir tribünlerini anlatan medyamızdan bu teröristlere (!) yapılan haksızlıkları da dile getirmesini istiyoruz.
Bu teröristlere iyi bakın.
Ellerinde Türk bayrakları ile kendilerine yapılan büyük zulme rağmen millet aşkıyla tribündeydiler.
Varolsunlar!
Hükümetimizin spor yasasını bir kez daha gözden geçirmesini ve böylesine vatansever insanların bir kere daha terörist yaftası yemesine engel olmasını diliyoruz...
Bir kaç gün önce.
Belki bir iki hafta.
Hafızalarımız tap taze.
Eskişehirspor sevdalılarına yapılan şafak operasyon...
Ve son derece masumane işlediği bir tribün suçundan dolayı "terörist" muamelesi yapılan Eskişehirspor sevdalıları...
O terörist yaftasının acısı halen yüreklerimizdeki tazeliğini koruyor.
Eskişehir'deki milli maçın sevinci bile o acıyı silemedi yüreklerimizden.
***
Şundan bütün futbolseverler ve Türk kamuoyu emin olsun ki, işlenen bu suçundan dolayı en ağır ceza bile verilse Eskişehirspor sevdalılarının canı bu kadar yanmazdı.
Ancak ülkemizin milli bütünlüğüne kasteden bölücü ve darbeci teröristler gibi şafak operasyonları düzenlenmesi derin acılar açtı yüreklerimizde.
Onlarca taraftarımıza yöneltilen terörist yaftası onbinlerce yürekte derin yaralar açtı.
Kimdi bu yaftayı boynumuza takanlar?
TFF mi?
Antalya valisi mi?
Eskişehir valisi mi?
Eskişehir emniyeti mi?
Yoksa karanlıkta kalacak olan karanlık güçler mi?
***
Hiç kimse hiç bir açıklama yapmadı.
TFF suskun.
Emniyet suskun.
Valilikler suskun.
İşin kötüsü futbol kamuoyu suskun.
Hiçbir gazeteci, yazar, çizer, yorumcu ne kadar eli klavyeye basan, ağzı laf yapan zevat varsa hepsi sustu.
Milli Takımımızın oynayacağı hayati bir maç öncesinde, Milli Takım'ın tek avantajı olan Eskişehirspor taraftarına bu terörist yaftasının asılmasına kimse sesini çıkarmadı.
Tribünde meşale yakmak suçunu işleyen gencecik insanlar bir şafak operasyonuyla tek tek evlerinden alındı.
Bütün Türkiye bu zulmü sadece izledi!
***
Belki farklı hesaplar vardı bu saçmalığın ve zulmün altında.
Böylesine hayati bir maçın kader adamı olan "12. Adam"ı küstürüp, Milli Takım'ın yeni bir hezimet yaşamasını mı hesaplıyorlardı!?
Bilemiyoruz!
Bildiğimiz tek gerçek var.
"ESKİŞEHİR HALKI SEÇKİN ÖZELLİKLERE BEZENMİŞ BİR HALKTIR"
Evet, Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında böyle demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Eskişehir halkının özelliklerini çok iyi biliyordu Atatürk.
Devletine küsmez,
Milletine küsmez,
Vatanına küsmez,
Bayrağına küsmez,
Dinine, diyanetine küsmez
Ve elbette
MİLLİ TAKIMINA DA KÜSMEZ!
***
Öyle oldu.
Milli maç öncesinde münferit olarak "Milli maçta TFF'ye bize yaptığı muamelenin cevabını verelim, maça gitmeyelim, gidersek protesto edelim" tarzı intikam kokan söylemlere tüm tribün gurubu liderlerimizden tokat gibi bir cevap geldi.
"Eskişehirspor taraftarı durum ne olarsa olsun MİLLİ TAKIMINA KÜSMEZ, Küsen bizden değildir!"
Maçtan önce sosyal medyada paylaşmıştım:
"Milli Takım'ın Hırvtistan karşısındaki tek kozu Eskişehir tribünleridir"
Öyle oldu.
Birilerinin terörist diye yaftaladığı Eskişehir halkı o seçkin özellikleriyle omuz omuza, yürek yüreğe vererek büyük bir destek verdi ve Milli Takım'a o golü attırdı.
Şimdi dana bir kaç gün önce o tribünlere terörist yaftası asılmasına sessiz kalan tüm Türkiye Eskişehir tribünlerini alkışlıyor.
***
O hainlere verilecek en güzel cevap da buydu işte.
Eskişehir tribünlerini alkışlayanları biz de alkışlıyoruz.
Bu maç sonrasında tüm ülkemize Eskişehir tribünlerini anlatan medyamızdan bu teröristlere (!) yapılan haksızlıkları da dile getirmesini istiyoruz.
Bu teröristlere iyi bakın.
Ellerinde Türk bayrakları ile kendilerine yapılan büyük zulme rağmen millet aşkıyla tribündeydiler.
Varolsunlar!
Hükümetimizin spor yasasını bir kez daha gözden geçirmesini ve böylesine vatansever insanların bir kere daha terörist yaftası yemesine engel olmasını diliyoruz...
31 Ağustos 2017 Perşembe
Şehit Anne: Ayfer İNCELER
Milliyetçi - Ülkücü Hareket.
Bu dava mutlu bir davadır derken boş kelam etmedik.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, evlatlarını şehadete elleriyle yollamışlardır.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, daha doğmamış bebesinin babasını şehadete el sallayarak uğurlamıştır.
Ve bu davanın içinde nice analar vardır ki;
Evlatlarının gözleri önünde şehadet şerbetini içmiştir!
***
Anneler...
Şehit anneler.
Ülkücü Hareket'in Asena yürekleri şehit anaları...
İşte bu analarımızdan biridir şehit Ayfer İnceler.
Anneydi...
Yüreğindeki vatan sevgisini,
Yüreğindeki millet sevgisini,
Yüreğindeki Allah sevgisini,
Yüreğindeki bayrak sevgisini,
Yüreğindeki Ülkü sevdasını
evlatlarına öğretmek için, evlatlarını vatanı ve milleti için hayırlı birer nefer olarak yetiştirmek için dişini tırnağına takan çilekeş bir anneydi Ayfer ana...
***
Yörükler diyarı İçel ilimizin Tarsus ilçesinde yaşıyordu.
Bir taraftan yaşam mücadelesi vermek,
Bir taraftan vatanına, milletine, bayrağına, ezanına sahip çıkma mücadelesi vermek,
Bir taraftan da Allah'ın ona bahşettiği en büyük lütuflardan biri olan Annelik vazifesini yerine getirmek için verdiği mücadele 41 yıllık ömrünü bir çilehaneye döndürmüştü.
Evet 41 Yaşındaydı Ayfer İnceler.
41 Yaşında bir anne.
Ülkücü, vatansever bir anne.
***
O gün yine annelik yapıyordu.
Evindeydi.
Bir insanın, hele ki bir annenin en güvenilir ve en sıcak yeridir evi.
O da bu rahatlıkla evinde evlatlarına annelik yapıyordu.
Belki akşam yemeğini hazırlıyordu, belki de işe giden eşinin sağ salim eve dönebilmesi için dualar ediyordu sessizce.
Belki evlatlarına söylediği ninnilerle zaman geçiriyordu evini köşe bucak temizlerken.
Belki sessizlik vardı evin içinde,
Belki de evladının şen kahkahaları yankılanıyordu.
***
Tarih 30 Ağustos 1979.
Bir milletin en büyük bayramını kutluyorduk.
Türk'ün Zafer Bayramı!
Sokaklarda çatışma vardı.
Yüzmilyonlarca Türk'ü esir tutan, özgürlüğünü gaspeden SSCB'nin orak çekiçli bayrağını Türk'ün son kalesi, Türk'ün tek bağımsız devleti Türkiye Cumhuriyeti topraklarında dalgalandırmak isteyen Komünistler ile mücadele veren Ülkücü Gençlik sokaklarda yine çatışıyordu.
Ayfer İnceler evindeydi.
Silah seslerini ettiği dualarla susturmaya çalıştı.
***
Birden o an geldi.
Evinin kapısı tekmeleniyor, zorlanıyor.
Ve kapı kırılıyor.
Eyi silahlı hainler gencecik bir anne olan Ayfer İnceler'i hedef alıyordu.
Çocuklarının gözleri önünde.
Böyle bir vahşet savaşlarda bile yaşanmamıştı.
Bir anne katlediliyordu evlatlarının gözleri önünde.
Kaç kahpe kurşun girdi bir annenin vücuduna bilinmez!
Kaç kahpe ağızdan hakaretler lağım gibi aktı bilinmez!
Lakin biliriz ki, şehadet Türk'e bayramdır, toydur!
***
Şehit olmuştu Ayfer anne...
Çocuklarına sarılamadan belki.
Öpüp koklayamadan kahpe bir baskınla,
Kahpe kurşunlarla,
Tetiği çeken kahpe parmaklarla vedalaşabilmişti sadece.
Unutmadık seni Ayfer Anne!
Biz senin evlatların olarak, binlerce milyonlarca Ülkü Yürekli evlatların olarak rahmetle anıyoruz seni.
Her Zafer Bayramı'nda senin de şehadet zaferini kutluyoruz.
Mekanın cennet olsun Ayfer annem....
Bu dava mutlu bir davadır derken boş kelam etmedik.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, evlatlarını şehadete elleriyle yollamışlardır.
Bu davanın içinde nice analar vardır ki, daha doğmamış bebesinin babasını şehadete el sallayarak uğurlamıştır.
Ve bu davanın içinde nice analar vardır ki;
Evlatlarının gözleri önünde şehadet şerbetini içmiştir!
***
Anneler...
Şehit anneler.
Ülkücü Hareket'in Asena yürekleri şehit anaları...
İşte bu analarımızdan biridir şehit Ayfer İnceler.
Anneydi...
Yüreğindeki vatan sevgisini,
Yüreğindeki millet sevgisini,
Yüreğindeki Allah sevgisini,
Yüreğindeki bayrak sevgisini,
Yüreğindeki Ülkü sevdasını
evlatlarına öğretmek için, evlatlarını vatanı ve milleti için hayırlı birer nefer olarak yetiştirmek için dişini tırnağına takan çilekeş bir anneydi Ayfer ana...
***
Yörükler diyarı İçel ilimizin Tarsus ilçesinde yaşıyordu.
Bir taraftan yaşam mücadelesi vermek,
Bir taraftan vatanına, milletine, bayrağına, ezanına sahip çıkma mücadelesi vermek,
Bir taraftan da Allah'ın ona bahşettiği en büyük lütuflardan biri olan Annelik vazifesini yerine getirmek için verdiği mücadele 41 yıllık ömrünü bir çilehaneye döndürmüştü.
Evet 41 Yaşındaydı Ayfer İnceler.
41 Yaşında bir anne.
Ülkücü, vatansever bir anne.
***
O gün yine annelik yapıyordu.
Evindeydi.
Bir insanın, hele ki bir annenin en güvenilir ve en sıcak yeridir evi.
O da bu rahatlıkla evinde evlatlarına annelik yapıyordu.
Belki akşam yemeğini hazırlıyordu, belki de işe giden eşinin sağ salim eve dönebilmesi için dualar ediyordu sessizce.
Belki evlatlarına söylediği ninnilerle zaman geçiriyordu evini köşe bucak temizlerken.
Belki sessizlik vardı evin içinde,
Belki de evladının şen kahkahaları yankılanıyordu.
***
Tarih 30 Ağustos 1979.
Bir milletin en büyük bayramını kutluyorduk.
Türk'ün Zafer Bayramı!
Sokaklarda çatışma vardı.
Yüzmilyonlarca Türk'ü esir tutan, özgürlüğünü gaspeden SSCB'nin orak çekiçli bayrağını Türk'ün son kalesi, Türk'ün tek bağımsız devleti Türkiye Cumhuriyeti topraklarında dalgalandırmak isteyen Komünistler ile mücadele veren Ülkücü Gençlik sokaklarda yine çatışıyordu.
Ayfer İnceler evindeydi.
Silah seslerini ettiği dualarla susturmaya çalıştı.
***
Birden o an geldi.
Evinin kapısı tekmeleniyor, zorlanıyor.
Ve kapı kırılıyor.
Eyi silahlı hainler gencecik bir anne olan Ayfer İnceler'i hedef alıyordu.
Çocuklarının gözleri önünde.
Böyle bir vahşet savaşlarda bile yaşanmamıştı.
Bir anne katlediliyordu evlatlarının gözleri önünde.
Kaç kahpe kurşun girdi bir annenin vücuduna bilinmez!
Kaç kahpe ağızdan hakaretler lağım gibi aktı bilinmez!
Lakin biliriz ki, şehadet Türk'e bayramdır, toydur!
***
Şehit olmuştu Ayfer anne...
Çocuklarına sarılamadan belki.
Öpüp koklayamadan kahpe bir baskınla,
Kahpe kurşunlarla,
Tetiği çeken kahpe parmaklarla vedalaşabilmişti sadece.
Unutmadık seni Ayfer Anne!
Biz senin evlatların olarak, binlerce milyonlarca Ülkü Yürekli evlatların olarak rahmetle anıyoruz seni.
Her Zafer Bayramı'nda senin de şehadet zaferini kutluyoruz.
Mekanın cennet olsun Ayfer annem....
29 Temmuz 2017 Cumartesi
TÜRK'ün Filistin Meselesi
Filistin...
İslam ümmetinin hem yetim hem öksüz çocuğu...
Çocukların katledilirken İslam ümmetinin sessizce izlediği kutsal topraklar...
Günümüzün Kerbela'sı...
Çocukların yetim ve öksüz kaldığı,
Anaların ciğerinin yandığı,
Babaların kahpece şehit edildiği bir sahipsiz vatan Filistin...
***
Filistin meselesi kimin meselesidir!?
Ümmetin meselesiyse nerede bu ümmet!?
Ümmet birbirinin başını kesmekle meşgul!
Ümmet Kabe-i Muazzama'dan kazandığı muazzam paraları alemlerde yemekle meşgul!
Ümmet mezhep kavgasıyla meşgul!
Ümmet Tarikat çekişmeleriyle meşgul!
Ümmet cemaatleşmeler ile meşgul!
Ümmet deve sidiği ile meşgul!
Filistin'de çocuklar ölüyor,
Filistin'de analar ağlıyor
Filistin'de babaların yüreği yanıyor
Kimin umurunda!?
***
Bir İran vardı.
Arada bir eser, gürler geliştirdiği füzelerle İsrail'in gözünü korkuturdu.
BM adına Malatya'ya yerleştirilen füze kalkanı rampaları ile İran'ın sesi soluğu kesildi.
Güney sınırımız boyunca yerleştirilen Patriot füze rampaları ile İran'ın eli ayağı bağlandı.
Bir Irak vardı.
Bir Saddam vardı.
Arada bir İsrail'e füze atar, İsrail'e karşı en azından bir caydırıcı güç olurdu.
Çıkartılan iç savaş ile o da bertaraf edildi.
Yine arada bir esip, gürleyen,
En azından İsrail'i yavaşlatan bir Suriye vardı.
Suriye'nin de durumu ortada.
Kaddafi yok edildi.
***
Ve şu anda İsrail'e karşı ümmet adına tepki gösterebilen sadece ve sadece Türk Milleti kaldı.
Ümmetin tamamı birbiriyle savaş içinde.
İsrail ümmet üzerinde oynadığı BÖL-PARÇALA-YUT taktiğini başarıyla sürdürüyor.
Türkiye'deki tepkiler de koka kola düşmanlığından öteye gitmiyor.
Sosyal medyadan bir vatandaş çıkıp, "İçtiğiniz her koka kola Filistinli kardeşlerimize birer mermi olarak geri dönüyor" şeklinde paylaşımlar yapıyor.
Bu yaygınlaşıyor.
Bazı vatandaşlarımız para vererek aldıkları, yani mermi vererek aldıkları koka kolaları yere dökerken video çekip paylaşıyor ve bunun adı da Filistinli Müslümanlara destek oluyor!!!
Filistin'deki zulüm çok artarsa bir miting yapılıyor.
10 binlerce insan toplanıp, konuşma yapanları alkışlıyor.
Miting öncesi ya da sonrası İsrail bayrakları yakılıyor.
En önemlisi de İsrail başbakanının kuklası yakılıyor.
İşte budur!
Kolayı yere dök, miting yap, bayrak yak, kukla yak!
Ne oldu!?
İsrail bizden korktu, işgal ettiği yerlerden geri çekildi!
***
Bazen özür dilemiştir.
Bazen tazminat ödemiştir.
Ama hiç bir zaman yaptığı zulümden geri dönmemiştir İsrail.
Çünkü karşısında ciddiye alınacak tek bir tane bile eylem ya da yaptırım yoktur.
İsrail Mescid-i Aksa'yı belli bir yaş gurubuna kapattı.
Kolalar yerlere döküldü.
Bir de miting yapılacak.
Yine bayraklar ve kuklalar yakılacak.
Ancak Malatya'daki füze kalkanı rampası yine yerinde kalacak.
Patriotlar İran'dan gelecek tüm tehditlere karşı hazır kıta bekleyecek.
Filistin'deki 4 adet Koka Kola tesisi 24 saat vardiya ile çalışmaya, kola üretmeye pardon mermi üretmeye devam edecek.
Suud deyyusu ümmetin hac ibadetinden kazandığı paraları daha çok arttırmak için Kabe'nin etrafını devasa kulelerle örmeye devam edecek
İslam ümmetinin hem yetim hem öksüz çocuğu...
Çocukların katledilirken İslam ümmetinin sessizce izlediği kutsal topraklar...
Günümüzün Kerbela'sı...
Çocukların yetim ve öksüz kaldığı,
Anaların ciğerinin yandığı,
Babaların kahpece şehit edildiği bir sahipsiz vatan Filistin...
***
Filistin meselesi kimin meselesidir!?
Ümmetin meselesiyse nerede bu ümmet!?
Ümmet birbirinin başını kesmekle meşgul!
Ümmet Kabe-i Muazzama'dan kazandığı muazzam paraları alemlerde yemekle meşgul!
Ümmet mezhep kavgasıyla meşgul!
Ümmet Tarikat çekişmeleriyle meşgul!
Ümmet cemaatleşmeler ile meşgul!
Ümmet deve sidiği ile meşgul!
Filistin'de çocuklar ölüyor,
Filistin'de analar ağlıyor
Filistin'de babaların yüreği yanıyor
Kimin umurunda!?
***
Bir İran vardı.
Arada bir eser, gürler geliştirdiği füzelerle İsrail'in gözünü korkuturdu.
BM adına Malatya'ya yerleştirilen füze kalkanı rampaları ile İran'ın sesi soluğu kesildi.
Güney sınırımız boyunca yerleştirilen Patriot füze rampaları ile İran'ın eli ayağı bağlandı.
Bir Irak vardı.
Bir Saddam vardı.
Arada bir İsrail'e füze atar, İsrail'e karşı en azından bir caydırıcı güç olurdu.
Çıkartılan iç savaş ile o da bertaraf edildi.
Yine arada bir esip, gürleyen,
En azından İsrail'i yavaşlatan bir Suriye vardı.
Suriye'nin de durumu ortada.
Kaddafi yok edildi.
***
Ve şu anda İsrail'e karşı ümmet adına tepki gösterebilen sadece ve sadece Türk Milleti kaldı.
Ümmetin tamamı birbiriyle savaş içinde.
İsrail ümmet üzerinde oynadığı BÖL-PARÇALA-YUT taktiğini başarıyla sürdürüyor.
Türkiye'deki tepkiler de koka kola düşmanlığından öteye gitmiyor.
Sosyal medyadan bir vatandaş çıkıp, "İçtiğiniz her koka kola Filistinli kardeşlerimize birer mermi olarak geri dönüyor" şeklinde paylaşımlar yapıyor.
Bu yaygınlaşıyor.
Bazı vatandaşlarımız para vererek aldıkları, yani mermi vererek aldıkları koka kolaları yere dökerken video çekip paylaşıyor ve bunun adı da Filistinli Müslümanlara destek oluyor!!!
Filistin'deki zulüm çok artarsa bir miting yapılıyor.
10 binlerce insan toplanıp, konuşma yapanları alkışlıyor.
Miting öncesi ya da sonrası İsrail bayrakları yakılıyor.
En önemlisi de İsrail başbakanının kuklası yakılıyor.
İşte budur!
Kolayı yere dök, miting yap, bayrak yak, kukla yak!
Ne oldu!?
İsrail bizden korktu, işgal ettiği yerlerden geri çekildi!
***
Bazen özür dilemiştir.
Bazen tazminat ödemiştir.
Ama hiç bir zaman yaptığı zulümden geri dönmemiştir İsrail.
Çünkü karşısında ciddiye alınacak tek bir tane bile eylem ya da yaptırım yoktur.
İsrail Mescid-i Aksa'yı belli bir yaş gurubuna kapattı.
Kolalar yerlere döküldü.
Bir de miting yapılacak.
Yine bayraklar ve kuklalar yakılacak.
Ancak Malatya'daki füze kalkanı rampası yine yerinde kalacak.
Patriotlar İran'dan gelecek tüm tehditlere karşı hazır kıta bekleyecek.
Filistin'deki 4 adet Koka Kola tesisi 24 saat vardiya ile çalışmaya, kola üretmeye pardon mermi üretmeye devam edecek.
Suud deyyusu ümmetin hac ibadetinden kazandığı paraları daha çok arttırmak için Kabe'nin etrafını devasa kulelerle örmeye devam edecek
Petrol zengini diğer Arap kabileler zevk-ü sefa sürmeye devam edecekler.
Ortadoğu'da ümmet mezhep ve tarikat savaşlarına devam edecek.
***
Anlayacağınız ümmetin Filistin diye bir meselesi yok.
Sadece Türk Milleti'nin böyle bir meselesi var o da bir işe yaramıyor.
Türk Milleti bu meseleyi akıl çerçevesinde ele alırsa belki bir işe yarar.
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala, bizlere kutsal kitabında "Aklınızı kullanın" diye sesleniyor.
Aklımızı kullanmak farzdır yani.
Birilerinin aklıyla hareket etmeyeceğiz.
Aklımızı kullanacağız.
Bayrak yakıp egomuzu rahatlama bencilliğinden vazgeçip, akıl çerçevesinde Filistin'deki zulmü durdurmaya çalışmalıyız.
***
Filistin devletini yönetenlere sormalıyız:
- Ey Filistin'i yöneten adamlar bu koka kola fabrikalarının sizin ülkenizde ne işi var!?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yönetenlere sormalıyız:
- Ey devletimizi yönetenler Malatya'daki füze kalkanı rampası ne işe yarar!?
- Ortadoğu sınırımızdaki patriot füzeleri kimi kimden koruyor!?
Suud deyyusuna sormalıyız:
- Ey deyyus-u ekber, Müslümanların hac ibadetinden kazandığın paraların bir kısmını neden Filistin halkının özgürlüğü için harcamıyorsun. Koka Kola Filisitinli gençlerin eğitimini üstlenmiş, sportif faaliyetlerine sponsor olmuş, her gencin bilgisayardan feydelenmesğ için onbinlerce bilgisayar dağıtmış. Ulan be deyyus sen ne yaptın Filistin için!?
Şu an birbirlerini öldürme yarışındaki deyyus Araplara da sormak lazım:
- Allah Müslüman'ın kanını Müslüman'a haram kılmışken ve İsrail askerleri Müslüman bebekleri katlederken siz ne halt yiyorsunuz!?
***
İşte bu soruları sorup, cevaplarını aramazsak;
yaptığınız eylemler, düzenlediğiniz mitingler sadece ve sadece kendi egonuzu tatmin eder, başka da bir işe yaramaz.
Boş yere kendinizi yormayın!
Ortadoğu'da ümmet mezhep ve tarikat savaşlarına devam edecek.
***
Anlayacağınız ümmetin Filistin diye bir meselesi yok.
Sadece Türk Milleti'nin böyle bir meselesi var o da bir işe yaramıyor.
Türk Milleti bu meseleyi akıl çerçevesinde ele alırsa belki bir işe yarar.
Ulu Tanrımız Allah-ü Teala, bizlere kutsal kitabında "Aklınızı kullanın" diye sesleniyor.
Aklımızı kullanmak farzdır yani.
Birilerinin aklıyla hareket etmeyeceğiz.
Aklımızı kullanacağız.
Bayrak yakıp egomuzu rahatlama bencilliğinden vazgeçip, akıl çerçevesinde Filistin'deki zulmü durdurmaya çalışmalıyız.
***
Filistin devletini yönetenlere sormalıyız:
- Ey Filistin'i yöneten adamlar bu koka kola fabrikalarının sizin ülkenizde ne işi var!?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yönetenlere sormalıyız:
- Ey devletimizi yönetenler Malatya'daki füze kalkanı rampası ne işe yarar!?
- Ortadoğu sınırımızdaki patriot füzeleri kimi kimden koruyor!?
Suud deyyusuna sormalıyız:
- Ey deyyus-u ekber, Müslümanların hac ibadetinden kazandığın paraların bir kısmını neden Filistin halkının özgürlüğü için harcamıyorsun. Koka Kola Filisitinli gençlerin eğitimini üstlenmiş, sportif faaliyetlerine sponsor olmuş, her gencin bilgisayardan feydelenmesğ için onbinlerce bilgisayar dağıtmış. Ulan be deyyus sen ne yaptın Filistin için!?
Şu an birbirlerini öldürme yarışındaki deyyus Araplara da sormak lazım:
- Allah Müslüman'ın kanını Müslüman'a haram kılmışken ve İsrail askerleri Müslüman bebekleri katlederken siz ne halt yiyorsunuz!?
***
İşte bu soruları sorup, cevaplarını aramazsak;
yaptığınız eylemler, düzenlediğiniz mitingler sadece ve sadece kendi egonuzu tatmin eder, başka da bir işe yaramaz.
Boş yere kendinizi yormayın!
8 Ocak 2017 Pazar
MHP Ne Yapsın, Bahçeli Ne Yapsın?
MHP onu yapmasın!MHP bunu yapmasın!
MHP şunu yapmasın!
Bahçeli öyle yapmasın!
Bahçeli böyle yapmasın!
Bahçeli şöyle yapmasın!
Bir yanda CHP,
Bir yanda HDP,
Bir yanda Perinçek medyası, ve cemaati,
Bir yanda Yeni Cumhuriyetçiler,
Bir yanda Fetöcüler,
Bir yanda kronik Bahçeli düşmanları,
Bir yanda Başbuğ'a ihanet eden zümre...
Hep bir ağızdan bu emirlerini sıralayıp duruyorlar...
***
Bu ülkede MHP hiçbir zaman iktidar olmadı.
Sayısız belediyeler kazanmadı.
Buna karşılık CHP yıllarca iktidar oldu.
Yüzlerce, binlerce belediyenin sahibiydi.
Ve CHP'nin kalesi olan bir çok şehir, ilçe, kasaba şu an AKP'nin kalesi durumuna geldi.
Bu nasıl oldu?
CHP nasıl oldu da ülkeyi bu AKP'ye kaptırdı?
MHP, Başbuğ Alparslan Türkeş döneminde ülke din tüccarlarının eline düşmesin diye Pkk'nın siyasi temsilcilerini bünyesine alan SHP (CHP'nin yasaklı olduğu dönemdeki adı)'ye bile destek olmadı mı?
***
MHP, Devlet Bahçeli genel başkan olduğundan bu yana barajı aşabilmeyi başarıyor.
Devlet Bahçeli döneminde alınan yüzde 18'lik oy ile MHP bu ülke bu din tüccarlarının eline geçmesin diye CHP'nin ideolojisine bağlı olan DSP'ye bile destek vermedi mi?
Ülkenin bekası için yıllarca mücadele ettiğimiz sol ideolojiye bile destek olmadık mı!?
MHP kendi içindeki parçalanmaya ve muhalefete rağmen size destek vermedi mi!?
Peki siz ne yaptınız!?
12 Eylül darbe cuntasının başörtüsü yasağını can siperane savunarak bu milleti din tüccarlarının kucağına itmediniz mi?
***
MHP atlattığı tüm bu badirelere rağmen bugün yüzde 12 oy alabilmeyi başarmış bir partidir. Buna rağmen ülkenin yönetiminde söz sahibi olabilmek, ülkenin sivil bir anayasaya kavuşabilmesi için elinden geleni yapabilmenin derdindedir.
Peki CHP nerede?
CHP, FETÖ davalarının peşinde!
CHP Pkk davalarının peşinde!
CHP, KCK davalarının peşinde!
CHP, Pkk leşlerinin cenazesinde!
***
Peki bir de HDP var!
HDP nerede?
HDP sırtını Kandil'e dayamış askerimize polisimize, vatandaşımıza, korucumuza yapılan kahpece saldırıları keyifle izliyor.
***
MHP ne yapsın!?
Yüzde 12'lik oyu ile tek başına bir şeylerin mücadelesini veriyor.
Efendim HAYIR desin!
MHP "HAYIR" dese ne olacak!?
RTE, hemen istifa mı edecek!?
RTE tek adam olmaktan mı vazgeçecek?
***
MHP ne yapsın!?
Bebek katili ile sarmaş dolaş pozlar veren dönek Perinçek'in kayığına mı binsin!?
Yıllarca milletin başındaki örtü ile mücadele ederek, milleti AKP'nin kucağına iten CHP ile birlikte mi olsun.
Her seferinde vatan hainliğini açıkça beyan eden HDP ile birlikte mi olsun?
Türk düşmanlığı tescilli Fetö ile birlikte mi olsun?
***
Ne yapsın MHP?
Sizler MHP'ye yüzde 50 oy verdiniz de MHP ülkeyi dikta rejimine mi sürükledi?
Ama bu millet CHP'yi iktidar yaptı be kardeşim.
Gidin onlara sorun hesabınızı.
Bu ülkeyi bunlara nasıl teslim ettiniz siz diye sorun hesabınızı!!!
MHP şunu yapmasın!
Bahçeli öyle yapmasın!
Bahçeli böyle yapmasın!
Bahçeli şöyle yapmasın!
Bir yanda CHP,
Bir yanda HDP,
Bir yanda Perinçek medyası, ve cemaati,
Bir yanda Yeni Cumhuriyetçiler,
Bir yanda Fetöcüler,
Bir yanda kronik Bahçeli düşmanları,
Bir yanda Başbuğ'a ihanet eden zümre...
Hep bir ağızdan bu emirlerini sıralayıp duruyorlar...
***
Bu ülkede MHP hiçbir zaman iktidar olmadı.
Sayısız belediyeler kazanmadı.
Buna karşılık CHP yıllarca iktidar oldu.
Yüzlerce, binlerce belediyenin sahibiydi.
Ve CHP'nin kalesi olan bir çok şehir, ilçe, kasaba şu an AKP'nin kalesi durumuna geldi.
Bu nasıl oldu?
CHP nasıl oldu da ülkeyi bu AKP'ye kaptırdı?
MHP, Başbuğ Alparslan Türkeş döneminde ülke din tüccarlarının eline düşmesin diye Pkk'nın siyasi temsilcilerini bünyesine alan SHP (CHP'nin yasaklı olduğu dönemdeki adı)'ye bile destek olmadı mı?
***
MHP, Devlet Bahçeli genel başkan olduğundan bu yana barajı aşabilmeyi başarıyor.
Devlet Bahçeli döneminde alınan yüzde 18'lik oy ile MHP bu ülke bu din tüccarlarının eline geçmesin diye CHP'nin ideolojisine bağlı olan DSP'ye bile destek vermedi mi?
Ülkenin bekası için yıllarca mücadele ettiğimiz sol ideolojiye bile destek olmadık mı!?
MHP kendi içindeki parçalanmaya ve muhalefete rağmen size destek vermedi mi!?
Peki siz ne yaptınız!?
12 Eylül darbe cuntasının başörtüsü yasağını can siperane savunarak bu milleti din tüccarlarının kucağına itmediniz mi?
***
MHP atlattığı tüm bu badirelere rağmen bugün yüzde 12 oy alabilmeyi başarmış bir partidir. Buna rağmen ülkenin yönetiminde söz sahibi olabilmek, ülkenin sivil bir anayasaya kavuşabilmesi için elinden geleni yapabilmenin derdindedir.
Peki CHP nerede?
CHP, FETÖ davalarının peşinde!
CHP Pkk davalarının peşinde!
CHP, KCK davalarının peşinde!
CHP, Pkk leşlerinin cenazesinde!
***
Peki bir de HDP var!
HDP nerede?
HDP sırtını Kandil'e dayamış askerimize polisimize, vatandaşımıza, korucumuza yapılan kahpece saldırıları keyifle izliyor.
***
MHP ne yapsın!?
Yüzde 12'lik oyu ile tek başına bir şeylerin mücadelesini veriyor.
Efendim HAYIR desin!
MHP "HAYIR" dese ne olacak!?
RTE, hemen istifa mı edecek!?
RTE tek adam olmaktan mı vazgeçecek?
***
MHP ne yapsın!?
Bebek katili ile sarmaş dolaş pozlar veren dönek Perinçek'in kayığına mı binsin!?
Yıllarca milletin başındaki örtü ile mücadele ederek, milleti AKP'nin kucağına iten CHP ile birlikte mi olsun.
Her seferinde vatan hainliğini açıkça beyan eden HDP ile birlikte mi olsun?
Türk düşmanlığı tescilli Fetö ile birlikte mi olsun?
***
Ne yapsın MHP?
Sizler MHP'ye yüzde 50 oy verdiniz de MHP ülkeyi dikta rejimine mi sürükledi?
Ama bu millet CHP'yi iktidar yaptı be kardeşim.
Gidin onlara sorun hesabınızı.
Bu ülkeyi bunlara nasıl teslim ettiniz siz diye sorun hesabınızı!!!
29 Aralık 2016 Perşembe
Devlet, tarikatların esaretinden kurtarılmalıdır...
Ülkemizde din merkezli politika Adnan Menderes'in Demokrat Partisi'nden bu yana sürmektedir.
Dinin politik bir araç olarak kullanılmasının en büyük nedenlerinden birisi de İsmet İnönü ve CHP'nin Türkçe Ezan dayatması başka olmak üzere dini değerlere karşı yürüttüğü politikalardır.
Atatürk'ün başlattığı "Dinin tarikat ve cemaatlerin esaretinden kurtarılması" çalışmalarını Atatürk sonrası CHP yönetimi sert uygulamalarla "din karşıtlığı" düzeyine getirmiştir.
***
Atatürk şunu çok iyi biliyordu:
Tüm tarikat yapılanmalarına göre "Devlet kafirdir" ve İslamlaştırılması gerekir.
Bunu bildiğinden dolayı tüm dini yapılanmalara son vermiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurarak devletin dinsiz olmadığını milletine anlatmıştı.
Elbette bu duruma karşı çıkan pek çok tarikat mensubu içten içten mücadele etmişti.
Bu mücadele günümüze kadar sürmüş ve geleneksel siyasetçilerin de büyük katkısıyla devletin en üst kademelerine sızacak kadar gelişmişlerdi.
***
"Bunlar dindar zarar gelmez"
"Bunlar Müslüman"
"Bunlar namaz kılıyor"
Gibi sözlerle devlet kademelerinde görev almalarına göz yumulan ve desteklenen Nurculara bağlı Gülen cemaatinin askerimize, milletimize, polisimize nasıl kahpece bir saldırı içine girdiği acı bir şekilde tecrübe ettik.
Yıllarca "Ümmetin kardeşliği" safsatasıyla devletimizi yönetenleri "Kandırmışlar" ve vakti gelince de ülkemizi bir iç savaşın içine çekebilmek için bir darbe girişiminde bulunmuşlardı.
Yıllarca destek verir gibi göründükleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a öldürmek için türlü senaryolar yazmışlar ancak başarılı olamamışlardır.
***
15 Temmuz ihanet kalkışması sonrasında gördük ki, bu devlete, bu millete ve bu devleti yönetenlere sahip çıkan yine Ülkücü camia olmuştur.
Varlık sebebi VATAN, MİLLET, DEVLET olan Ülkücü camia, din kardeşliğinden dem vurarak din kardeşine karşı darbe girişiminde bulunan vatanına milletine devletine ihanet eden tarikat unsurlarına karşı devletin ve devleti yönetenlerin yanında yer almıştır.
***
Devleti yönetenler kandırıldık dediler.
Biz de eyvallah dedik.
Bir daha kandırılmayın dedik.
Ancak içinde bulunduğumuz duruma baktığımız vakit, devletimizi yönetenler kandırılmak için adeta çaba sarfediyorlar.
Dini kendisine kalkan yaparak ülkemizi uçurumun eşiğine getiren bir cemaatin pençesinden kurtulan hükumet yeni cemaatlerin pençesine düşmektedir.
***
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın okuduğu İstanbul İmam Hatip Lisesi benim de lis tahsilimi yaptığım okuldur.
Bu okulda okurken bir cemaatin bizlere İmam - Hatip yerine İmam Hatap, yani "ODUN İMAM" dediklerini çok iyi bilirim.
Kravat taktığımız için bizi kafir ilan eden, devletin okulunda okuduğumuz için bizi "devletin odun imamları" şeklinde nitelendiren bir cemaat bugün hükumet ve Recep Tayyip Erdoğan' destek veren bir görüntü içinde devletin içine sızmaktadır.
Bu insanlar bir zamanlar Recep Tayyip Erdoğan'a ODUN İMAM diyordu.
Şimdi ise, "Ümmetin Lideri" tarzı yakıştırmalarla Ona yaklaşıyor ve tabiri caiz ise ona tavlayarak kendilerine geniş bir faaliyet alanı açıyorlar.
***
Bugün aynı cemaat, kendilerince bir strateji olan "TAKIYYE" yaparak, yani insanları kandırarak "Odun İmam"a (!) destek veriyorlar.
Bunlar FETÖ'den daha tehlikeli bir yapıya sahiptirler.
Bu tür cemaat yapılanmalarının IŞİD'e destek verdiklerini biliyoruz.
Ve buradan Fetö ile ilgili zamanında yaptığımız uyarılar gibi bir kez daha uyarıyoruz.
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk ilkelerine sahip çıkmalı, Atatürk ilkelerinin en katı şekilde uygulanmasını sağlayarak devletimizi cemaatlerin sızma girişimlerinden kurtarmalıdırlar...
MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin yıllar önce Fetö için yaptığı uyarıyı hepimiz iyi anımsıyoruz.
"Gülen cemaatinin faaliyetlerini durdurun, aksi takdirde bunlar en önce sizin başınıza bela olacaklar" demişti Devlet Bahçeli ve ne yazık ki haklı çıktı!
Şimdi bir kez de biz uyarıyoruz.
Bu tarikat ve cemaat yapılanmalarına verdiğiniz desteği çekin aksi takdirde zamanı gelince önce sizin başınıza bela olacaklar...
Dinin politik bir araç olarak kullanılmasının en büyük nedenlerinden birisi de İsmet İnönü ve CHP'nin Türkçe Ezan dayatması başka olmak üzere dini değerlere karşı yürüttüğü politikalardır.
Atatürk'ün başlattığı "Dinin tarikat ve cemaatlerin esaretinden kurtarılması" çalışmalarını Atatürk sonrası CHP yönetimi sert uygulamalarla "din karşıtlığı" düzeyine getirmiştir.
***
Atatürk şunu çok iyi biliyordu:
Tüm tarikat yapılanmalarına göre "Devlet kafirdir" ve İslamlaştırılması gerekir.
Bunu bildiğinden dolayı tüm dini yapılanmalara son vermiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurarak devletin dinsiz olmadığını milletine anlatmıştı.
Elbette bu duruma karşı çıkan pek çok tarikat mensubu içten içten mücadele etmişti.
Bu mücadele günümüze kadar sürmüş ve geleneksel siyasetçilerin de büyük katkısıyla devletin en üst kademelerine sızacak kadar gelişmişlerdi.
***
"Bunlar dindar zarar gelmez"
"Bunlar Müslüman"
"Bunlar namaz kılıyor"
Gibi sözlerle devlet kademelerinde görev almalarına göz yumulan ve desteklenen Nurculara bağlı Gülen cemaatinin askerimize, milletimize, polisimize nasıl kahpece bir saldırı içine girdiği acı bir şekilde tecrübe ettik.
Yıllarca "Ümmetin kardeşliği" safsatasıyla devletimizi yönetenleri "Kandırmışlar" ve vakti gelince de ülkemizi bir iç savaşın içine çekebilmek için bir darbe girişiminde bulunmuşlardı.
Yıllarca destek verir gibi göründükleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a öldürmek için türlü senaryolar yazmışlar ancak başarılı olamamışlardır.
***
15 Temmuz ihanet kalkışması sonrasında gördük ki, bu devlete, bu millete ve bu devleti yönetenlere sahip çıkan yine Ülkücü camia olmuştur.
Varlık sebebi VATAN, MİLLET, DEVLET olan Ülkücü camia, din kardeşliğinden dem vurarak din kardeşine karşı darbe girişiminde bulunan vatanına milletine devletine ihanet eden tarikat unsurlarına karşı devletin ve devleti yönetenlerin yanında yer almıştır.
***
Devleti yönetenler kandırıldık dediler.
Biz de eyvallah dedik.
Bir daha kandırılmayın dedik.
Ancak içinde bulunduğumuz duruma baktığımız vakit, devletimizi yönetenler kandırılmak için adeta çaba sarfediyorlar.
Dini kendisine kalkan yaparak ülkemizi uçurumun eşiğine getiren bir cemaatin pençesinden kurtulan hükumet yeni cemaatlerin pençesine düşmektedir.
***
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın okuduğu İstanbul İmam Hatip Lisesi benim de lis tahsilimi yaptığım okuldur.
Bu okulda okurken bir cemaatin bizlere İmam - Hatip yerine İmam Hatap, yani "ODUN İMAM" dediklerini çok iyi bilirim.
Kravat taktığımız için bizi kafir ilan eden, devletin okulunda okuduğumuz için bizi "devletin odun imamları" şeklinde nitelendiren bir cemaat bugün hükumet ve Recep Tayyip Erdoğan' destek veren bir görüntü içinde devletin içine sızmaktadır.
Bu insanlar bir zamanlar Recep Tayyip Erdoğan'a ODUN İMAM diyordu.
Şimdi ise, "Ümmetin Lideri" tarzı yakıştırmalarla Ona yaklaşıyor ve tabiri caiz ise ona tavlayarak kendilerine geniş bir faaliyet alanı açıyorlar.
***
Bugün aynı cemaat, kendilerince bir strateji olan "TAKIYYE" yaparak, yani insanları kandırarak "Odun İmam"a (!) destek veriyorlar.
Bunlar FETÖ'den daha tehlikeli bir yapıya sahiptirler.
Bu tür cemaat yapılanmalarının IŞİD'e destek verdiklerini biliyoruz.
Ve buradan Fetö ile ilgili zamanında yaptığımız uyarılar gibi bir kez daha uyarıyoruz.
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk ilkelerine sahip çıkmalı, Atatürk ilkelerinin en katı şekilde uygulanmasını sağlayarak devletimizi cemaatlerin sızma girişimlerinden kurtarmalıdırlar...
MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin yıllar önce Fetö için yaptığı uyarıyı hepimiz iyi anımsıyoruz.
"Gülen cemaatinin faaliyetlerini durdurun, aksi takdirde bunlar en önce sizin başınıza bela olacaklar" demişti Devlet Bahçeli ve ne yazık ki haklı çıktı!
Şimdi bir kez de biz uyarıyoruz.
Bu tarikat ve cemaat yapılanmalarına verdiğiniz desteği çekin aksi takdirde zamanı gelince önce sizin başınıza bela olacaklar...
28 Aralık 2016 Çarşamba
Ülkücüler vardı; Varolsunlar!
Ülkücüler vardı bu ülkede.
HAK - HUKUK - ADALET diyerek çıktıkları yolda;
Haklının yanında olan,
Hukukun üstünlüğü için mücadele eden
Ve
Adaletin sağlanması için kendini feda eden Ülkücüler...
***
Türk'üm dedikleri için Faşist dediler.
Yeryüzünde faşist olmayan tek milletin bir ferdi olarak, faşizme karşı mücadele eden de yine Ülkücülerdi.
Faşist dedikleri Türk Milleti,
Bin yıla yakın bir zamandır egemen olduğu Anadolu topraklarında tüm etnik kimliklerin ve kültürlerin korunması ve yaşaması için mücadele etmişti.
Bize faşist yakıştırması yapanlara sormak gerekir:
Bin yıllık Türk egemenliği boyunca Anadolu topraklarında var olan hangi etnik yapı ve hangi etnik kültür kaybolmuştur!?
***
Anarşist dediler bize.
Terörist dediler Ülkücülere.
Türk'ün anayurdunda Türk'ü esaret altında yaşatan Kızıl Komünistlerin Orak-Çekiçli bayrağını Türk'ün yurdu Anadolu semalarında dalgalandırmak isteyenlere karşı verdiğimiz mücadelede terörist, anarşist bir mücadele değil kendi varlığını koruma ve kollama mücadelesiydi.
Bu uğurda şehitler verdik.
Bu uğurda Çanakkale'deki Kınalı Kuzular'ın torunlarını cennet bahçelerine uğurladık.
Anlamadınız bizi.
Anlamak istemediniz Ülkücüleri.
"Tam Bağımsız Türkiye" sloganı atarken elinde Kızıl Komünist SSCB'nin bayrağını taşıyanlar zaten anlayamazdı bizleri!
***
Biz Ülkücüler;
Türk'ün İslam Ülküsü için mücadele ettik.
Okulların girişlerine "Muhammedin Piçleri Giremez" yazılarını yazanların aklını aldık.
Allah'ı inkar edenlerle mücadele ettik.
Al Bayrağı indirmek,
Ezanı susturmak isteyenlerle mücadele ettik.
Biz sokaklarda din düşmanları ile mücadele ederken, evlerine sinip, korkarak çekinerek ibadet edenler de anlamadı bizi.
Faşişst dediler,
Kurtçu dediler,
Ümmet düşmanı dediler,
Fatiha bile bilmezler dediler!
***
Biz Ülkücüler;
Yolumuzdan sapmadık.
Bize kimin ne dediğini hiç umursamadık!
Allah yolunda, Millet hizmetine, davanın hamallığına devam ettik.
Yorulmadık.
Yılmadık.
Yıkılmadık.
Usanmadık.
Küsmedik.
İhanet etmedik!
***
Uğruna can verdiğimiz 'Devlet' bizi tabutluklarda sınadı.
İşkenceler gördük,
İdam sehpalarında can verdik.
Devlet kadrolarından sürüldük, "temizlendik"...
Yine de küsmedik.
Gücenmedik Devlet'e...
Hainlerden olmadık!
Türk Devleti'ne ve Türk Milleti'ne uzanan her kahpe eli kırmak için and içtik.
Bizi "temizlediğini"zannedenleri hainlere karşı canımız pahasına yine biz savunduk.
***
Bugün Devlet'in karşısına çıkan hangi hain örgüt varsa karşısında eli Bozkurt yapan, yüreği Bozkurt gibi kabaran ÜLKÜCÜLER var.
Biz hep varolacağız!
Türk'ün düşmanları ne zaman "Bittiler, bitecekler" deseler biz daha da güçlü bir şekilde varolmaya, Türk'ün gücünü göstermeye devam edeceğiz!
Biz Türküz!
Biz Ülkücüyüz!
Ne bizi bölebileceksiniz, ne de Türkiye Cumhuriyeti'ni.
Bin yıldır size haytkırıyoruz.
Gerekirse en acı bir şekilde bir kez daha haykıracağız!
TÜRK'ÜN YURDU ANADOLU!
HAK - HUKUK - ADALET diyerek çıktıkları yolda;
Haklının yanında olan,
Hukukun üstünlüğü için mücadele eden
Ve
Adaletin sağlanması için kendini feda eden Ülkücüler...
***
Türk'üm dedikleri için Faşist dediler.
Yeryüzünde faşist olmayan tek milletin bir ferdi olarak, faşizme karşı mücadele eden de yine Ülkücülerdi.
Faşist dedikleri Türk Milleti,
Bin yıla yakın bir zamandır egemen olduğu Anadolu topraklarında tüm etnik kimliklerin ve kültürlerin korunması ve yaşaması için mücadele etmişti.
Bize faşist yakıştırması yapanlara sormak gerekir:
Bin yıllık Türk egemenliği boyunca Anadolu topraklarında var olan hangi etnik yapı ve hangi etnik kültür kaybolmuştur!?
***
Anarşist dediler bize.
Terörist dediler Ülkücülere.
Türk'ün anayurdunda Türk'ü esaret altında yaşatan Kızıl Komünistlerin Orak-Çekiçli bayrağını Türk'ün yurdu Anadolu semalarında dalgalandırmak isteyenlere karşı verdiğimiz mücadelede terörist, anarşist bir mücadele değil kendi varlığını koruma ve kollama mücadelesiydi.
Bu uğurda şehitler verdik.
Bu uğurda Çanakkale'deki Kınalı Kuzular'ın torunlarını cennet bahçelerine uğurladık.
Anlamadınız bizi.
Anlamak istemediniz Ülkücüleri.
"Tam Bağımsız Türkiye" sloganı atarken elinde Kızıl Komünist SSCB'nin bayrağını taşıyanlar zaten anlayamazdı bizleri!
***
Biz Ülkücüler;
Türk'ün İslam Ülküsü için mücadele ettik.
Okulların girişlerine "Muhammedin Piçleri Giremez" yazılarını yazanların aklını aldık.
Allah'ı inkar edenlerle mücadele ettik.
Al Bayrağı indirmek,
Ezanı susturmak isteyenlerle mücadele ettik.
Biz sokaklarda din düşmanları ile mücadele ederken, evlerine sinip, korkarak çekinerek ibadet edenler de anlamadı bizi.
Faşişst dediler,
Kurtçu dediler,
Ümmet düşmanı dediler,
Fatiha bile bilmezler dediler!
***
Biz Ülkücüler;
Yolumuzdan sapmadık.
Bize kimin ne dediğini hiç umursamadık!
Allah yolunda, Millet hizmetine, davanın hamallığına devam ettik.
Yorulmadık.
Yılmadık.
Yıkılmadık.
Usanmadık.
Küsmedik.
İhanet etmedik!
***
Uğruna can verdiğimiz 'Devlet' bizi tabutluklarda sınadı.
İşkenceler gördük,
İdam sehpalarında can verdik.
Devlet kadrolarından sürüldük, "temizlendik"...
Yine de küsmedik.
Gücenmedik Devlet'e...
Hainlerden olmadık!
Türk Devleti'ne ve Türk Milleti'ne uzanan her kahpe eli kırmak için and içtik.
Bizi "temizlediğini"zannedenleri hainlere karşı canımız pahasına yine biz savunduk.
***
Bugün Devlet'in karşısına çıkan hangi hain örgüt varsa karşısında eli Bozkurt yapan, yüreği Bozkurt gibi kabaran ÜLKÜCÜLER var.
Biz hep varolacağız!
Türk'ün düşmanları ne zaman "Bittiler, bitecekler" deseler biz daha da güçlü bir şekilde varolmaya, Türk'ün gücünü göstermeye devam edeceğiz!
Biz Türküz!
Biz Ülkücüyüz!
Ne bizi bölebileceksiniz, ne de Türkiye Cumhuriyeti'ni.
Bin yıldır size haytkırıyoruz.
Gerekirse en acı bir şekilde bir kez daha haykıracağız!
TÜRK'ÜN YURDU ANADOLU!
8 Ağustos 2016 Pazartesi
15 Temmuz Terör Darbesi ve bize öğrettikleri - 3 -
15 Temmuz aziz Türk Milleti'ne çok şey öğretti ve öğretmeye devam ediyor.
Bu terörist kalkışmacılar sayesinde milletimiz Devlet BAHÇELİ gerçeğini öğrendi.
Siyasete girdiği günden bu yana "Devlet Adamı" niteliğini taraflı tarafsız tüm milletimizin takdir ettiği Devlet BAHÇELİ...
Ülkemizdeki parlamenter sisteme karşı başlatılan bu kalkışmaya daha ilk anlarda "Hükümetimizin yanındayız" diyerek karşı çıkan ve darbenin önlenmesinde büyük çabalar sarfeden sayın Devlet Bahçeli.
***
Gazetelerde televizyonlarda okuduk, izledik, duyduk.
1. Ordu komutanımızla işbirliği içinde yaptığı müdahaleler sonrasında ülkemizin Cumhurbaşkanı'nın sağ salim bu kalkışmadan kurtulmasında en büyük etken olan Devlet BAHÇELİ'yi bir kez daha öğrendik, tanıdık...
Türk siyasi yaşamında "Önce devletim, sonra milletim, daha sonra partim gelir" diyebilen tek siyasetçi olan Devlet BAHÇELİ'nin bu sözlerinin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha milletçe öğrendik.
Siyasi çalışmalar sırasında kendisine en ağır hakaretleri yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın canının kurtarılmasında oynadığı etkin rol tüm milletimizin takdirini kazanmıştır.
Çünkü o bir DEVLET ADAMI'dır.
Çünkü o MİLLET'in ADAMI'dır.
Çünkü o Türk düşmanlarının korkulu rüyasıdır.
***
2011 Yılında geleceği görebilen bir "Devlet Adamı" olarak Fethullah Gülen konusunda AKP'yi ve hükümeti uyaran ve bu uyarının karşılığında CHP'liler bile dahil olmak üzere ağır eleştiriler alan Devlet Bahçeli hiç bir zaman doğru bildiği yoldan şaşmadı. Adeta bir linç kampanyasına dönüştürülen o günkü sözlerinin hep ardında durdu, eleştirilerini daha da ağırlaştırıldı.
Ve AKP'yi "Pensilvanya'daki teröriste dikkat edin, yarın onun hedefi haline gelmeyin" sözleriyle net bir şekilde uyarmasına rağmen hükümet O'nu dinlemedi, tam tersi kendisini neredeyse "din düşmanı" ilan etti.
Sonuçları acı da olsa milletimiz Bahçeli'yi anladı.
Bedeli çok ağır da ödense milletimiz Bahçeli'yi tanıdı.
Devlet yönetmenin geleceği görmekle olabileceğini Bahçeli sayesinde milletimiz öğrendi.
***
Evet milletimiz Bahçeli'yi öğrendi FETÖ teröristleri sayesinde.
Keşke böyle olmasaydı.
Keşke meydanlarda milletimize gerçekleri anlatırken, milletimiz gözünün önünü göremeyip, teröristlere sahip çıkanlara değil de geleceği görebilen, gerçek devlet adamı olan Devlet BAHÇELİ'yi anlayabilse ve bu büyük acılar yaşanmayasdı.
Hani atalarımız demiş ya:
"Bir musibet, bin nasihatten evladır"
Bunu da bir kere daha öğrendik.
***
Devlet BAHÇELİ'yi öğrendik milletçe.
Bir kutlu dava uğruna vazgeçilen bir hayatı öğrendik.
Sevdasından vazgeçen,
mesleğinden vazgeçen,
evlat sevgisinden vazgeçen,
aile yaşamından vazgeçen,
dostlarından vazgeçen,
akrabalarından vazgeçen
Memleket için her türlü lüksünden vazgeçen bir lider...
Devlet BAHÇELİ...
***
Öğrendik milletçe.
Devlet Bahçeli'yi öğrendik.
"Milletim ağlarken ben nasıl gülerim" diyebilen bir lideri tanıdı Türkiye.
Siyasete girdikten sonra serveti azalan tek lideri tanıdı Türk Milleti.
Yapmış olduğu hizmetlerin,
Yapmış olduğu yardımların
Siyasi ranta dönüşmemesi için "Sağ elin verdiğini sol el görmemeli" düsturu ile gizleyen,
Milletinin karşısısında ceketinin düğmesini bile açmayan "İnsanlık Abidesi" bir lideri öğrendi Türk Milleti...
***
Milletvekili olduğu ilk günden bu yana hakettiği tüm maaş ve gelirlerini ŞEHİT AİLELERİ'ne bağışlayan ve bunu hiç bir ortamda dile getirmeyen güzel yürekli bir lideri, Devlet BAHÇELİ'yi öğrendik 15 Temmuz'da.
Özel yaşamı olmayan, tüm yaşamını milletine ve davasına adamış,
Ülkü Ocakları'nda başlayan siyasi yaşamını Başbuğ Alparslan Türkeş'in dizinin dibinde sürdürmüş ve Başbuğ'un vefatından sonra onun en büyük mirası olan MHP ve Türk milliyetçiliği davasının lideri olmuş liyakat ve sadakat sembolü bir lider olan Devlet Bahçeli'yi tanıdık, öğrendik...
***
Allah ömrüne bereket versin.
Bu vatan için, bu millet için, bu bayrak için, göklere yükselen Ezan-ı Muhammedi için ulu tanrımız Allah-ü Teala'dan tek isteğimiz ÖMRÜN UZUN OLSUN DEVLET BABA!
Bu terörist kalkışmacılar sayesinde milletimiz Devlet BAHÇELİ gerçeğini öğrendi.
Siyasete girdiği günden bu yana "Devlet Adamı" niteliğini taraflı tarafsız tüm milletimizin takdir ettiği Devlet BAHÇELİ...
Ülkemizdeki parlamenter sisteme karşı başlatılan bu kalkışmaya daha ilk anlarda "Hükümetimizin yanındayız" diyerek karşı çıkan ve darbenin önlenmesinde büyük çabalar sarfeden sayın Devlet Bahçeli.
***
Gazetelerde televizyonlarda okuduk, izledik, duyduk.
1. Ordu komutanımızla işbirliği içinde yaptığı müdahaleler sonrasında ülkemizin Cumhurbaşkanı'nın sağ salim bu kalkışmadan kurtulmasında en büyük etken olan Devlet BAHÇELİ'yi bir kez daha öğrendik, tanıdık...
Türk siyasi yaşamında "Önce devletim, sonra milletim, daha sonra partim gelir" diyebilen tek siyasetçi olan Devlet BAHÇELİ'nin bu sözlerinin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha milletçe öğrendik.
Siyasi çalışmalar sırasında kendisine en ağır hakaretleri yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın canının kurtarılmasında oynadığı etkin rol tüm milletimizin takdirini kazanmıştır.
Çünkü o bir DEVLET ADAMI'dır.
Çünkü o MİLLET'in ADAMI'dır.
Çünkü o Türk düşmanlarının korkulu rüyasıdır.
***
2011 Yılında geleceği görebilen bir "Devlet Adamı" olarak Fethullah Gülen konusunda AKP'yi ve hükümeti uyaran ve bu uyarının karşılığında CHP'liler bile dahil olmak üzere ağır eleştiriler alan Devlet Bahçeli hiç bir zaman doğru bildiği yoldan şaşmadı. Adeta bir linç kampanyasına dönüştürülen o günkü sözlerinin hep ardında durdu, eleştirilerini daha da ağırlaştırıldı.
Ve AKP'yi "Pensilvanya'daki teröriste dikkat edin, yarın onun hedefi haline gelmeyin" sözleriyle net bir şekilde uyarmasına rağmen hükümet O'nu dinlemedi, tam tersi kendisini neredeyse "din düşmanı" ilan etti.
Sonuçları acı da olsa milletimiz Bahçeli'yi anladı.
Bedeli çok ağır da ödense milletimiz Bahçeli'yi tanıdı.
Devlet yönetmenin geleceği görmekle olabileceğini Bahçeli sayesinde milletimiz öğrendi.
***
Evet milletimiz Bahçeli'yi öğrendi FETÖ teröristleri sayesinde.
Keşke böyle olmasaydı.
Keşke meydanlarda milletimize gerçekleri anlatırken, milletimiz gözünün önünü göremeyip, teröristlere sahip çıkanlara değil de geleceği görebilen, gerçek devlet adamı olan Devlet BAHÇELİ'yi anlayabilse ve bu büyük acılar yaşanmayasdı.
Hani atalarımız demiş ya:
"Bir musibet, bin nasihatten evladır"
Bunu da bir kere daha öğrendik.
***
Devlet BAHÇELİ'yi öğrendik milletçe.
Bir kutlu dava uğruna vazgeçilen bir hayatı öğrendik.
Sevdasından vazgeçen,
mesleğinden vazgeçen,
evlat sevgisinden vazgeçen,
aile yaşamından vazgeçen,
dostlarından vazgeçen,
akrabalarından vazgeçen
Memleket için her türlü lüksünden vazgeçen bir lider...
Devlet BAHÇELİ...
***
Öğrendik milletçe.
Devlet Bahçeli'yi öğrendik.
"Milletim ağlarken ben nasıl gülerim" diyebilen bir lideri tanıdı Türkiye.
Siyasete girdikten sonra serveti azalan tek lideri tanıdı Türk Milleti.
Yapmış olduğu hizmetlerin,
Yapmış olduğu yardımların
Siyasi ranta dönüşmemesi için "Sağ elin verdiğini sol el görmemeli" düsturu ile gizleyen,
Milletinin karşısısında ceketinin düğmesini bile açmayan "İnsanlık Abidesi" bir lideri öğrendi Türk Milleti...
***
Milletvekili olduğu ilk günden bu yana hakettiği tüm maaş ve gelirlerini ŞEHİT AİLELERİ'ne bağışlayan ve bunu hiç bir ortamda dile getirmeyen güzel yürekli bir lideri, Devlet BAHÇELİ'yi öğrendik 15 Temmuz'da.
Özel yaşamı olmayan, tüm yaşamını milletine ve davasına adamış,
Ülkü Ocakları'nda başlayan siyasi yaşamını Başbuğ Alparslan Türkeş'in dizinin dibinde sürdürmüş ve Başbuğ'un vefatından sonra onun en büyük mirası olan MHP ve Türk milliyetçiliği davasının lideri olmuş liyakat ve sadakat sembolü bir lider olan Devlet Bahçeli'yi tanıdık, öğrendik...
***
Allah ömrüne bereket versin.
Bu vatan için, bu millet için, bu bayrak için, göklere yükselen Ezan-ı Muhammedi için ulu tanrımız Allah-ü Teala'dan tek isteğimiz ÖMRÜN UZUN OLSUN DEVLET BABA!
Etiketler:
AKP,
Devlet Bahçeli,
FETÖ,
mhp,
Türk
30 Nisan 2016 Cumartesi
HAK, HUKUK, ADALET; MİLLİYETÇİ HAREKET...
Vakti zamanında demiştim.
Rüzgara kapılmayın, gün gelir ters döner fırtına olur, siz de o fırtınada savrulur durursunuz.
Şimdi rüzgar ters döndü.
Şaibeli hakimin vermiş olduğu karar 2 mahkeme heyetince reddedildi.
2 Mahkeme 1 şaibeli mahkemenin kararına karşı çıktı ve "yürütmeyi" durdurdu.
Öyle "yamuk" işlerle Ülkücü İrade'nin hakkını "yürütemezsiniz"
***
Paradigma değişimi ile iktidar nimetlerinden nemalanma hevesine kapılanlar, şimdi bir fırtınaya kapılabilirler.
Ya bir an önce "dönüşüme" uğrayacaklar ya da savrulup duracaklar hoyrat fırtınalarda.
Her an için "değişimciler" adlarını "dönüşümcüler" olarak değiştirebilirler.
Lidere sadakat davaya sadakattir kalıbına girebilirler.
Onları anlamak mümkün.
Hayatlarında MHP'den başka bir şeyleri yok.
Meslekleri "MHP'li olmak" olanlar ve bu meslek sayesinde ailesini idame ettirenler bunlar.
Mecburlar dönüşecekler.
***
Dönüşüme yüzü tutmayanlar olacak.
Ya da Ülkücü İrade'nin önüne set çekeceği isimler.
Devlet Bahçeli'ye galiz küfürler, hakaretler edenler...
Bunlar dönüşüme girerse girdikleri dönüşüm kentsel dönüşüm olmayacak.
Kesinlikle "katı atık dönüşümü" muamelesine tabi tutulacaklardır.
Zaten zamanında birbirlerine öyle diyorlardı.
Mesela hayatı boyunca Devlet Bahçeli düşmanlığından başka bir MHP geçmişi olmayan İsrafil Kumbasar ve gazetesi bir zamanlar Meral Akşener ve diğerlerini kastederek "MHP'yi DYP, ANAP ve AKP'nin çöplüğü ve hurdalığı haline getirdi" sözleriyle Devlet Bahçeli düşmanlığı konusunda şaheserler yaratıyorlardı.
Şimdi vakti gelmiştir sanırım.
Çöp ve hurdalar katı atık dönüşüm merkezinde işleme tabi tutulabilir...
***
Şimdi ne olacak?
Ters dönen rüzgar, bir fırtınaya dönüşüp ortalıktaki çöp ve hurdaları silip süpürecek mi?
Ülkücü İrade'nin şu an tek temennisi budur.
Çöp ve hurda her zaman için tehlikedir.
Bunlardan "arınmak" lazımdır.
Yine eskisi gibi "denge siyaseti" yapılmaya kalkılırsa MHP bu kısır döngüden kurtulamaz.
Devlet Bahçeli'ye inanmayan, güvenmeyen, sadakat göstermeyen her parti yöneticisi derhal istifa etmeli etmeyenler ise, mutlaka görevden alınmalı.
İktidar nimetlerinden faydalanmak isteyenlerin bu kadar çaba sarfetmesine gerek yoktur.
He pahasına olursa olsun iktidar diyenler mevcut iktidarın kanatları altına girebilirler.
MHP paradigma değişimi yapmadan yani ÜLKÜCÜ DEĞERLERİYLE iktidar olabilmenin çabası içindedir. Bunun ne kadar zor olduğunu bizler biliyoruz ama imkansız olmadığını da biliyoruz. Mevcut değerlerimiz ile bu zorlu iktidar yürüyüşünde "Bizimle Yürümek" isteyenlere bu camia her zaman kucak açar.
***
MHP'nin paradigmalarından kurtulma ümidiyle bir anda büyük bir hevese kapılanlar da var tabii.
Cemaat
Eski sol
Eski Sağ
Eskimiş ne varsa...
Kendi evinin önünü temizlemekten aciz kim varsa dört elle sarıldılar "MHP'de paradigma değişimi" yapacağız diyen hanımefendinin eteklerine.
Olmadı!
Hevesleri kursaklarında kaldı.
Sol ile hesabını sokaklarda gören, Türk Milleti'ne "Muhammed'in P..leri" deme cüretini gösterenlere derslerini verdik sokaklarda.
Türk Milleti'nin İslam'ın en korkusuz neferleri olduğunu onlar anladılar acı bir şekilde...
Şimdi sağ ile hesaplaşmamız var.
Paradigma değişikliği ile MHP'yi "Merkez Sağ" parti haline getirerek Başbuğ Alparslan Türkeş'in Ülkücülere işaret ettiği sağ ile hesaplaşma hedefimizden bizi döndürmeye çalışanlar bir kez daha dumura uğradılar.
***
Hiç bir Ülkücü bunu unutmamalı.
"Biz ne sağcıyız, ne de solcu. Biz TÜRK MİLLİYETÇİSİYİZ!"
Bizim yegane paradigmamız budur!
"MHP'de Paradigmayı değiştireceğiz" diyenlerin de tek hedefi budur!
Yıllarca Hak, Hukuk, Adalet dedik ve bugün bir kez daha adalet TECELLİ ETTİ.
Bilge Lider bir kez daha haklı çıktı.
Şimdi yüreklerimize işlediğimiz paradigmamız ile sokaklara çıkma vakti.
Liderimizi ve değerlerimizi milletimize anlatmaktan aciz olanlara inat, artık daha çok anlatacağız...
Artık daha çok savaşacağız cehaletle...
Artık bu davanın temeli olan Ülkü Ocaklarımıza daha çok sahip çıkacağız.
23 Nisan 2016 Cumartesi
ÇOCUK BAYRAMI değil; ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI!
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı...
Hepimize kutlu olsun.
Anadolu'daki son TÜRK Devleti'nin bekasına, çocuklarımızın huzurlu bir geleceğe kavuşmasına vesile olsun...
Bu bayramı aziz Türk Milleti'ne ve Dünya Çocuklarına armağan eden atamız Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile bu vatanın vatan olması için toprağa düşen şehitlerimizin de aziz ruhlarına rahmet olsun.
Şanlı Türk Bayrağı bu vatanın semalarından hiç inmesin...
***
23 Nisan Türk Milleti için tarihi bir dönüm noktasıdır.
Bin yıla yakın bir zamandır Anadolu topraklarında egemenliğini sürdüren Türk Milleti'nin bu egemenliğinin sonsuza kadar süreceğini yedi düvele bir kez daha haykırdığımız kutlu bir savaşın zafer sembolüdür 23 Nisan.
23 Nisan Türk Milleti'nin Egemenliğini yeniden ilan ettiği gündür.
23 Nisan Türk Milleti'nin yok edilemeyeceğinin bir kez daha Türk düşmanlarına gösterildiği gündür.
23 Nisan Kınalı Kuzular'ın zaferidir.
23 Nisan evlatlarını kınalayarak vatana kurban olmak üzere cepheye süren analarımızın zaferidir.
23 Nisan 15 yaşındaki evladıyla omuz omuza vatan için, bayrak için, ezan için son Haçlı Ordusu'na karşı çarpışarak kucak kucağa şehadet şerbetini içen babaların zaferidir.
***
23 Nisan bir Zafer türküsüdür.
23 Nisan bir kahramanlık öyküsüdür.
23 Nisan bir kurtuluş destanıdır.
23 Nisan bir özgürlük efsanesidir.
23 Nisan bir yiğitlik manzumesidir.
23 Nisan Tanrı Dağı'ndan Hıra Dağı'na uzanan Türk'ün kutlu davasının son zafer muştusudur....
***
23 Nisan'ı iyi anlamak lazımdır.
23 Nisan'ı çocuklarımıza güzel kıyafetler giydirip, tören alanlarında şarkılar türküler söyleteceğimiz basit bir çocuk bayramı olarak görürsek, başındaki ULUSAL EGEMENLİK kısmını unutursak o bayram çocuk bayramı da olmaz.
Yeryüzünde çocuklar için bir bayram günü belirleyen tek lider olan Mustafa Kemal Atatürk bunu neden yapmıştır?
Bunu da iyi anlamak lazımdır.
***
Biliyorsunuz bizim KINALI KUZULARIMIZ vardır.
14-15 yaşında anacıkları tarafından kınalanarak vatan için şehadet şerbetini içsinler diye cepheye gönderilen çocuklarımız.
Bugün bizlerin bakkala göndermeye bile kıyamadığımız yaştaydı o KINALI KUZULAR!
Sokakta bilye oynamalıydılar.
Mahallede arkadaşlarıyla çelik çomak oynamalıydılar.
Belki bir kıza sevdalanmalıydılar.
Belki de okullarında olmalıydılar.
Ama onlar cephedeydiler.
TÜRK'ün bin yıldır süren EGEMENLİĞİNİ sona erdirmeyen çalışan son Haçlı Ordusu'na karşı vatanı savunmak için, bayrağı savunmak için, ezanı savunmak için cephedeydi o KINALI KUZULAR!
***
Şimdi "Çocuk Bayramı" deyip geçiyoruz.
Yok efendiler yok!
Öyle çocuk bayramı değil!
Bu bayram ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI'dır!
Türk Milleti'nin egemenliği için şehit olmaktan korkmayan, vatan için canını seve seve veren çocuklarımızın anısına Mustafa Kemal Atatürk tarafından ilan edilen ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI'dır bu bayram!
TÜRK Milleti'nin Egemenlik Bayramıdır bu bayram.
Mustafa Kemal Atatürk, egemenlik ve çocuk kelimelerini bir arada kullanarak bizlere "Türk Mileti'nin asırlar süren egemenliğinin sürmesindeki en büyük pay çocuklarımıza aittir ve bu neden bu bayram EGEMENLİK ve ÇOCUK bayramıdır" mesajını vermiştir.
***
TÜRK Milleti'nin egemenliği daim olsun!
TÜRK Milleti'nin KINALI KUZULARI varolsun!
VARLIĞIMIZ TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
Hepimize kutlu olsun.
Anadolu'daki son TÜRK Devleti'nin bekasına, çocuklarımızın huzurlu bir geleceğe kavuşmasına vesile olsun...
Bu bayramı aziz Türk Milleti'ne ve Dünya Çocuklarına armağan eden atamız Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile bu vatanın vatan olması için toprağa düşen şehitlerimizin de aziz ruhlarına rahmet olsun.
Şanlı Türk Bayrağı bu vatanın semalarından hiç inmesin...
***
23 Nisan Türk Milleti için tarihi bir dönüm noktasıdır.
Bin yıla yakın bir zamandır Anadolu topraklarında egemenliğini sürdüren Türk Milleti'nin bu egemenliğinin sonsuza kadar süreceğini yedi düvele bir kez daha haykırdığımız kutlu bir savaşın zafer sembolüdür 23 Nisan.
23 Nisan Türk Milleti'nin Egemenliğini yeniden ilan ettiği gündür.
23 Nisan Türk Milleti'nin yok edilemeyeceğinin bir kez daha Türk düşmanlarına gösterildiği gündür.
23 Nisan Kınalı Kuzular'ın zaferidir.
23 Nisan evlatlarını kınalayarak vatana kurban olmak üzere cepheye süren analarımızın zaferidir.
23 Nisan 15 yaşındaki evladıyla omuz omuza vatan için, bayrak için, ezan için son Haçlı Ordusu'na karşı çarpışarak kucak kucağa şehadet şerbetini içen babaların zaferidir.
***
23 Nisan bir Zafer türküsüdür.
23 Nisan bir kahramanlık öyküsüdür.
23 Nisan bir kurtuluş destanıdır.
23 Nisan bir özgürlük efsanesidir.
23 Nisan bir yiğitlik manzumesidir.
23 Nisan Tanrı Dağı'ndan Hıra Dağı'na uzanan Türk'ün kutlu davasının son zafer muştusudur....
***
23 Nisan'ı iyi anlamak lazımdır.
23 Nisan'ı çocuklarımıza güzel kıyafetler giydirip, tören alanlarında şarkılar türküler söyleteceğimiz basit bir çocuk bayramı olarak görürsek, başındaki ULUSAL EGEMENLİK kısmını unutursak o bayram çocuk bayramı da olmaz.
Yeryüzünde çocuklar için bir bayram günü belirleyen tek lider olan Mustafa Kemal Atatürk bunu neden yapmıştır?
Bunu da iyi anlamak lazımdır.
***
Biliyorsunuz bizim KINALI KUZULARIMIZ vardır.
14-15 yaşında anacıkları tarafından kınalanarak vatan için şehadet şerbetini içsinler diye cepheye gönderilen çocuklarımız.
Bugün bizlerin bakkala göndermeye bile kıyamadığımız yaştaydı o KINALI KUZULAR!
Sokakta bilye oynamalıydılar.
Mahallede arkadaşlarıyla çelik çomak oynamalıydılar.
Belki bir kıza sevdalanmalıydılar.
Belki de okullarında olmalıydılar.
Ama onlar cephedeydiler.
TÜRK'ün bin yıldır süren EGEMENLİĞİNİ sona erdirmeyen çalışan son Haçlı Ordusu'na karşı vatanı savunmak için, bayrağı savunmak için, ezanı savunmak için cephedeydi o KINALI KUZULAR!
***
Şimdi "Çocuk Bayramı" deyip geçiyoruz.
Yok efendiler yok!
Öyle çocuk bayramı değil!
Bu bayram ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI'dır!
Türk Milleti'nin egemenliği için şehit olmaktan korkmayan, vatan için canını seve seve veren çocuklarımızın anısına Mustafa Kemal Atatürk tarafından ilan edilen ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI'dır bu bayram!
TÜRK Milleti'nin Egemenlik Bayramıdır bu bayram.
Mustafa Kemal Atatürk, egemenlik ve çocuk kelimelerini bir arada kullanarak bizlere "Türk Mileti'nin asırlar süren egemenliğinin sürmesindeki en büyük pay çocuklarımıza aittir ve bu neden bu bayram EGEMENLİK ve ÇOCUK bayramıdır" mesajını vermiştir.
***
TÜRK Milleti'nin egemenliği daim olsun!
TÜRK Milleti'nin KINALI KUZULARI varolsun!
VARLIĞIMIZ TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
13 Nisan 2016 Çarşamba
Ülkücülerin Siyaset sınavı ve BİR olamamak!..
Nihal Atsız ve Ziya Gökalp gibi isimlerle başlayan, Mustafa Kemal Atatürk ile büyük bir başarı kazanan TÜRK'ün Anadolu'da Varolma mücadelesi yıllar sonra Başbuğ Alparslan Türkeş önderliğinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve Ülkü Ocakları çatısı altında yeniden büyük bir mücadeleye dönüşmüştü. Bu mücadele öylesine kutlu bir mücadeleydi ki; nice yiğidimiz ömrünün henüz baharında bu kutlu mücadele için şehadet şerbetini içmekten bir an bile geri durmayacaktı...
***
Sizlere TÜRK'ün Anadolu topraklarında var olma mücadelesini daha etkili anlatabilmek için çok uç noktadan bir örnek vereceğim.
Nazım Hikmet'i hepimiz biliriz.
Hatta bir Ülkücü olarak adını duyduğumuzda irkilenlerimiz bile vardır.
Solcu...
Belki Ateist...
Olumsuz her türlü düşünceye sahip olduğumuz bir yazar Nazım Hikmet...
Bakınız Nazım Hikmet sürgünde bulunduğu yıllarda Budapeşte Radyosu'ndaki konuşmasında neler söylüyor.
"Bu gün Türkiye vatanında yapılanlar Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme çalışmalarıdır. Türk Milleti'ni yok etmek istiyorlar. Şunu biliniz ki, Türkiye'de Türk Milleti'ni yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecek"
***
Solcu olarak bildiğimiz Nazım Hikmet'in bile üstüne basarak vurguladığı Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme projesi din kisvesi altında iktidar olan Menderes ile yeniden ivme kazanmış ve hızla devam ediyordu. İslam kalkan yapılarak Türk Milleti'ni Araplaştırma projesine Türklük bilincine sahip olanlar karşı mücadele başlatsa da siyasi varlık olmadan mücadele başarıya ulaşamıyordu.
Başbuğ Alparslan Türkeş ve dava arkadaşları bu mücadeleye siyasi bir kimlik kazandırmak için önce CKMP'yi kurdular daha sonra da partinin adını MHP olarak değiştirdiler.
MHP'nin yanısıra hareketin dinamik gücünü oluşturan Ülkü Ocakları da bu tarihlerde kurulmuş ve kutlu birliktelik başlamıştı.
Bu yıllarda henüz 19 yaşında üniversite öğrencisi bir genç olan Devlet Bahçeli de öğrenimini sürdürdüğü üniversitede Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu kutlu yürüyüşün bir neferi olmuştu...
***
MHP ve Ülkü Ocakları çatısı altında verilen kutlu mücadeleyi hepimiz biliyoruz.
5 bin şehit verdik.
Nice yiğidimiz gazilik mertebesine ulaştı.
Çok çileler çekildi.
Bütün zorluklara karşı mücadele sürdü ve başarıya ulaştı.
Bu başarının en önemli etkeni Ülkücülerin BİR olabilmesiydi.
Davanın lideri Başbuğ Alparslan Türkeş'e koşulsuz bağlılık ve Türk'ün var olma mücadelesinde önemli bir başarı...
***
12 Eylül darbesi ile başlayan dönem ise, Ülkücüler için tam bir çile dönemi oldu.
Devlet'in bekası için binlerce şehit veren Ülkücüler, bu kez devletin güvenlik güçleri tarafından hapislere atılıyor, işkencele maruz kalıyor ve darağaçlarında idam ediliyordu...
Ülkücüler bu zor günleri de aştılar.
Ancak mücadele bitmemişti.
Yeniden toparlanma süreci sancılı da olsa başarılmış, MÇP'nin ardında MHP yeniden siyasi yaşama başlamış ve Ülkü Ocakları da davaya dinamizm kazandırmak için yeniden genç Bozkurtlar ile davaya hizmet kervanına katılmıştı...
***
Artık koşullar değişmiş, yeni bir dönem başlamıştı.
Yıllarca sokaklarda Türk ve İslam düşmanlarına karşı silahlı mücadele veren Ülkücüler artık bu mücadeleyi siyasi alanda sürdürecek ve Milliyetçi Hareket Partisi'ni iktidar yaparak, Türk Milleyetçiliği fikriyatını, Başbuğ Alparslan Türkeş'in 9 IŞIK doktrinini iktidar yapma mücadelesine girişecekti.
İşte bugün içinde bulunduğumuz kaos dönemi o yıllarda başlamıştı.
Sokaklarda verdiğimiz silahlı mücadele ile dolu yıllarda gösterdiğimiz birlik ve beraberlik ruhu ne yazık ki, siyasi alanda oluşmadı.
"Lidere İtaat" "Dava arkadaşına bağlılık" ilkeleri başarının anahtarı iken MHP saflarında mücadele veren Ülkü Devi abiler ayrı ayrı lider konumunda gördüler kendilerini.
***
Herkes en iyisini kendisinin bildiğini söylüyor, bu davayı buralara birlik ve beraberlik içinde taşıyanlar artık kendi içlerinde bir liderlik mücadelesi içinde bulunuyorlardı.
Bir kısım Ülkü Devi abi de 12 Eylül Cunta'sının ürünü olan Anavatan Partisi (ANAP)'nde siyaset yapmaya başlamış, MHP'nin Türk Milleti'nin umudu olacağı bir dönemde hepsi bir bir Başbuğ Alparslan Türkeş'i yalnız bırakarak kendi yolunu çizmişti.
19 Yaşında Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu davaya hizmet etmeye başlayan Devlet Bahçeli ise ne 70'li yıllardaki mücadelede ne de bu siyasi alandaki mücadelede "Lidere Sadakat" ilkesinden ödün vermemiş ve Başbuğ'un yanında olmuştur...
***
MHP'de yaşanan ayrılık rüzgarları bur türlü dinmedi.
MHP'nin gelişip büyümesinden, Türk Milleti'nin umudu olmasından çekinen güçlü iktidarlar her zaman MHP içindeki liderlik mücadelelerini körüklemiş, desteklemiştir.
Türk düşmanı medya unsurları da MHP içindeki fitne tohumlarının yeşerip gürbüzleşmesi adına ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir.
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; Ülkücülerin siyaset sınavında bizler ve ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş ülke siyaseti yapmaktan çok iç siyaset ile mücadele ettik.
Başbuğ, MÇP sonrasında MHP'nin başında ömrünün sonuna kadar muhaliflerle mücadele etmedi mi?
Başbuğ'un en güvendiği isimlerden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları tam da MHP'nin oylarının yükselmeye başladığı, yüzde 2-3'lerden yüzde 8'lere doğru hızlı bir tırmanışa geçtiği dönemlerde prtiden ayrılmalarını nasıl yorumlamak gerekir?
***
Ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş'in vefatından sonra Ülkücü İrade tarafından davanın lideri olarak seçilen Devlet Bahçeli de aynı kaderi paylaşmadı mı?
Genel Başkan olduğu andan itibaren, bugüne kadar her daim parti içi muhalefet ile mücadele etmedi mi?
MHP öyle bir hale geldi ki; Genel Merkez'den tutun da ilçe teşkilatlarına kadar sürekli kurultay hesapları yapılan, birbirlerine bağlılıkları hep kurultay ve kongre hesapları üzerinden belirlenen bir teşkilat durumuna düştük.
Bir ilçe teşkilatını düşünün.
Bir kongre yapılıyor, kongrenin bittiği anda bir sonraki kongrenin kulisleri, dedikoduları, hesapları başlıyor.
Herkes birbirinin ayağını kaydırma mücadelesinde, herkes bir iç siyaset hesapları içinde...
***
Bugün geldiğimiz noktada şunu görüyoruz:
1970'li yıllarda "Ülkücü ülkücünün öz kardeşidir" ilkesiyle tek vücut olan Ülkücüler artık "Düşmana gerek yok bizim düşmanlığımız bize yeter" noktasına gelmiştir.
Sokak mücadelesinden çıkıp, siyaset mücadelesine girdiğimiz zamandan bu yana yapamadığım tek şey, "BİR" olabilmektir.
Buna rağmen aziz milletimiz MHP'ye azımsanmayacak oranda oy vermektedir.
Millete kızmayın.
Şöyle düşünün: Bir tarafta milletin özü olan ancak kendi iç çekişmelerinden kurtulamayan, sürekli olarak birbirleriyle didişen, davanın kurucusu Başbuğ'a bile isyan eden, sürekli olarak liderlik tartışması olan, liderine itaati yalakalık olarak gören bir MHP teşkilatı var.
Bir yanda da, liderine kayıtsız şartsız itaat eden, birbirleriyle didişmeyen, derli toplu, (doğru ya da yanlış) ülke meseleleri ile milletin huzuruna çıkan bir AKP var...
Millet MHP'yi umut olarak görmek istiyor.
Millet MHP'nin ilkelerine inanıyor.
Ancak Milletimiz görmek istediği birlik ve beraberliği bir türlü göremiyor MHP teşkilatlarında.
Millet MHP'yi mecliste tutuyor ama iktidar yapmaya da cesaret edemiyor.
Biz AKP'nin tek başına iktidar olduğu şu dönemde BİRLİK olabilseydik AKP iktidarı 5 yıl önce biterdi...
***
Sizlere TÜRK'ün Anadolu topraklarında var olma mücadelesini daha etkili anlatabilmek için çok uç noktadan bir örnek vereceğim.
Nazım Hikmet'i hepimiz biliriz.
Hatta bir Ülkücü olarak adını duyduğumuzda irkilenlerimiz bile vardır.
Solcu...
Belki Ateist...
Olumsuz her türlü düşünceye sahip olduğumuz bir yazar Nazım Hikmet...
Bakınız Nazım Hikmet sürgünde bulunduğu yıllarda Budapeşte Radyosu'ndaki konuşmasında neler söylüyor.
"Bu gün Türkiye vatanında yapılanlar Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme çalışmalarıdır. Türk Milleti'ni yok etmek istiyorlar. Şunu biliniz ki, Türkiye'de Türk Milleti'ni yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecek"
***
Solcu olarak bildiğimiz Nazım Hikmet'in bile üstüne basarak vurguladığı Türk Milleti'ni Anadolu topraklarından silme projesi din kisvesi altında iktidar olan Menderes ile yeniden ivme kazanmış ve hızla devam ediyordu. İslam kalkan yapılarak Türk Milleti'ni Araplaştırma projesine Türklük bilincine sahip olanlar karşı mücadele başlatsa da siyasi varlık olmadan mücadele başarıya ulaşamıyordu.
Başbuğ Alparslan Türkeş ve dava arkadaşları bu mücadeleye siyasi bir kimlik kazandırmak için önce CKMP'yi kurdular daha sonra da partinin adını MHP olarak değiştirdiler.
MHP'nin yanısıra hareketin dinamik gücünü oluşturan Ülkü Ocakları da bu tarihlerde kurulmuş ve kutlu birliktelik başlamıştı.
Bu yıllarda henüz 19 yaşında üniversite öğrencisi bir genç olan Devlet Bahçeli de öğrenimini sürdürdüğü üniversitede Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu kutlu yürüyüşün bir neferi olmuştu...
***
MHP ve Ülkü Ocakları çatısı altında verilen kutlu mücadeleyi hepimiz biliyoruz.
5 bin şehit verdik.
Nice yiğidimiz gazilik mertebesine ulaştı.
Çok çileler çekildi.
Bütün zorluklara karşı mücadele sürdü ve başarıya ulaştı.
Bu başarının en önemli etkeni Ülkücülerin BİR olabilmesiydi.
Davanın lideri Başbuğ Alparslan Türkeş'e koşulsuz bağlılık ve Türk'ün var olma mücadelesinde önemli bir başarı...
***
12 Eylül darbesi ile başlayan dönem ise, Ülkücüler için tam bir çile dönemi oldu.
Devlet'in bekası için binlerce şehit veren Ülkücüler, bu kez devletin güvenlik güçleri tarafından hapislere atılıyor, işkencele maruz kalıyor ve darağaçlarında idam ediliyordu...
Ülkücüler bu zor günleri de aştılar.
Ancak mücadele bitmemişti.
Yeniden toparlanma süreci sancılı da olsa başarılmış, MÇP'nin ardında MHP yeniden siyasi yaşama başlamış ve Ülkü Ocakları da davaya dinamizm kazandırmak için yeniden genç Bozkurtlar ile davaya hizmet kervanına katılmıştı...
***
Artık koşullar değişmiş, yeni bir dönem başlamıştı.
Yıllarca sokaklarda Türk ve İslam düşmanlarına karşı silahlı mücadele veren Ülkücüler artık bu mücadeleyi siyasi alanda sürdürecek ve Milliyetçi Hareket Partisi'ni iktidar yaparak, Türk Milleyetçiliği fikriyatını, Başbuğ Alparslan Türkeş'in 9 IŞIK doktrinini iktidar yapma mücadelesine girişecekti.
İşte bugün içinde bulunduğumuz kaos dönemi o yıllarda başlamıştı.
Sokaklarda verdiğimiz silahlı mücadele ile dolu yıllarda gösterdiğimiz birlik ve beraberlik ruhu ne yazık ki, siyasi alanda oluşmadı.
"Lidere İtaat" "Dava arkadaşına bağlılık" ilkeleri başarının anahtarı iken MHP saflarında mücadele veren Ülkü Devi abiler ayrı ayrı lider konumunda gördüler kendilerini.
***
Herkes en iyisini kendisinin bildiğini söylüyor, bu davayı buralara birlik ve beraberlik içinde taşıyanlar artık kendi içlerinde bir liderlik mücadelesi içinde bulunuyorlardı.
Bir kısım Ülkü Devi abi de 12 Eylül Cunta'sının ürünü olan Anavatan Partisi (ANAP)'nde siyaset yapmaya başlamış, MHP'nin Türk Milleti'nin umudu olacağı bir dönemde hepsi bir bir Başbuğ Alparslan Türkeş'i yalnız bırakarak kendi yolunu çizmişti.
19 Yaşında Ülkü Ocakları teşkilatını kurarak bu davaya hizmet etmeye başlayan Devlet Bahçeli ise ne 70'li yıllardaki mücadelede ne de bu siyasi alandaki mücadelede "Lidere Sadakat" ilkesinden ödün vermemiş ve Başbuğ'un yanında olmuştur...
***
MHP'de yaşanan ayrılık rüzgarları bur türlü dinmedi.
MHP'nin gelişip büyümesinden, Türk Milleti'nin umudu olmasından çekinen güçlü iktidarlar her zaman MHP içindeki liderlik mücadelelerini körüklemiş, desteklemiştir.
Türk düşmanı medya unsurları da MHP içindeki fitne tohumlarının yeşerip gürbüzleşmesi adına ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir.
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; Ülkücülerin siyaset sınavında bizler ve ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş ülke siyaseti yapmaktan çok iç siyaset ile mücadele ettik.
Başbuğ, MÇP sonrasında MHP'nin başında ömrünün sonuna kadar muhaliflerle mücadele etmedi mi?
Başbuğ'un en güvendiği isimlerden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları tam da MHP'nin oylarının yükselmeye başladığı, yüzde 2-3'lerden yüzde 8'lere doğru hızlı bir tırmanışa geçtiği dönemlerde prtiden ayrılmalarını nasıl yorumlamak gerekir?
***
Ebedi liderimiz Başbuğ Alparslan Türkeş'in vefatından sonra Ülkücü İrade tarafından davanın lideri olarak seçilen Devlet Bahçeli de aynı kaderi paylaşmadı mı?
Genel Başkan olduğu andan itibaren, bugüne kadar her daim parti içi muhalefet ile mücadele etmedi mi?
MHP öyle bir hale geldi ki; Genel Merkez'den tutun da ilçe teşkilatlarına kadar sürekli kurultay hesapları yapılan, birbirlerine bağlılıkları hep kurultay ve kongre hesapları üzerinden belirlenen bir teşkilat durumuna düştük.
Bir ilçe teşkilatını düşünün.
Bir kongre yapılıyor, kongrenin bittiği anda bir sonraki kongrenin kulisleri, dedikoduları, hesapları başlıyor.
Herkes birbirinin ayağını kaydırma mücadelesinde, herkes bir iç siyaset hesapları içinde...
***
Bugün geldiğimiz noktada şunu görüyoruz:
1970'li yıllarda "Ülkücü ülkücünün öz kardeşidir" ilkesiyle tek vücut olan Ülkücüler artık "Düşmana gerek yok bizim düşmanlığımız bize yeter" noktasına gelmiştir.
Sokak mücadelesinden çıkıp, siyaset mücadelesine girdiğimiz zamandan bu yana yapamadığım tek şey, "BİR" olabilmektir.
Buna rağmen aziz milletimiz MHP'ye azımsanmayacak oranda oy vermektedir.
Millete kızmayın.
Şöyle düşünün: Bir tarafta milletin özü olan ancak kendi iç çekişmelerinden kurtulamayan, sürekli olarak birbirleriyle didişen, davanın kurucusu Başbuğ'a bile isyan eden, sürekli olarak liderlik tartışması olan, liderine itaati yalakalık olarak gören bir MHP teşkilatı var.
Bir yanda da, liderine kayıtsız şartsız itaat eden, birbirleriyle didişmeyen, derli toplu, (doğru ya da yanlış) ülke meseleleri ile milletin huzuruna çıkan bir AKP var...
Millet MHP'yi umut olarak görmek istiyor.
Millet MHP'nin ilkelerine inanıyor.
Ancak Milletimiz görmek istediği birlik ve beraberliği bir türlü göremiyor MHP teşkilatlarında.
Millet MHP'yi mecliste tutuyor ama iktidar yapmaya da cesaret edemiyor.
Biz AKP'nin tek başına iktidar olduğu şu dönemde BİRLİK olabilseydik AKP iktidarı 5 yıl önce biterdi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















