İster evde oturan yüzde 50 olun,
İster sokağa çıkan yüzde 50...
Ne olursanız olun, mutlaka ama mutlaka Gezi Parkı Direnişçilerini tanıyın...
Tanımadan karar vermeyin...
Tanımadan yorum yapmayın...
Tanımadan fikir yürütmeyin...
Tanımadan cehennemin kapısını açıp kıçlarına tekmeyi yapıştırmayın..
Mutlaka tanıyın...
Bir gün sessiz sedasız çıkın Gezi Parkı'na ve oranın ruhunu tanımaya çalışın...
Gezi Parkı ahalisini tanıdıkça eminim fikirleriniz daha sağlıklı olacaktır...
***
Evet çoğunun dediği gibi "3-5 ağaç" meselesiydi onların meselesi...
Kısa sürede o "3-5" ağaç meselesi "benim meselem" oldu...
Neydi benim meselem!?
Başbakanın hükümetin açma-kapama ücreti adı altında yapılan soyguna duyarsız kalması...
Sonra Ahmet'in meselesi oldu...
Neydi Ahmet'in meselesi!?
Türkiye'de açlık sınırının altındaki asgari ücretle zengine kölelik etmek...
Sonra Zeynep'in meselesi oldu!
Neydi Zeynep'in meselesi?
Yeni doğmuş bebeğine pişik yapmayan çocuk bezi alamayışıydı...
Sonra Özgür'ün meselesi oldu.
Neydi Özgür'ün meselesi?
Üniversite'de okuyabilmek için aynı zamanda çalışmak zorunda kalmasıydı...
Sonra Ayça'nın meselesi oldu.
Neydi Ayça'nın meselesi?
Üniversite'de özgürce düşüncelerini dile getiremiyor olmasıydı...
Sonra esnaf Rıza'nın meselesi oldu...
Neydi esnaf Rıza'nın meselesi?
AVM'ler ve Dev Marketlerin mantar gibi çoğalması sonucu küçük dükkanının kepenklerine kilit vurmasıydı...
Sonra Hasan'ın meselesi oldu.
Neydi Hasan'ın meselesi?
Şehide kelle, teröristbaşına sayın diyen bir başbakanın olmasıydı...
Sonra Mehmet'in meselesi oldu.
Neydi Mehmet'in meselesi?
Amcasının oğlu teröristlerle vatanı korumak için savaşırken şehit düşmüş ve bugün devlet onu şehit edenlerle pazarlık yapıyordu...
***
Evet o "üç-beş ağaç" meselesi bir gün içinde hepimizin meselesini bünyesinde toplayan koca bir direniş olmuştu...
Millet'ten aldığı yüzde 50'lik güç ile kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan eden ve diğer yüzde 50'yi yok sayan bir zihniyete karşı uzun zamandır insanların vicdanlarında sindirdikleri duyguların patlama noktası oldu bu üç-beş ağaç direnişi...
Anlayacağınız, Gezi Parkı'nda yeşeren o küçük fidan birden bire devasa bir ağaç haline geldi ve bütün meselesi olanların sembolü oldu...
Bu sembol her geçen daha da büyüyor...
Sembol'ün etrafında toplananlar çoğaldıkça çoğalıyor...
Fakat elbetteki bu büyümenin de getirdiği bazı sıkıntılar ortaya çıkıyor...
Bunlardan en belirgin olanı da özellikle sol örgüt ve partilerin orada kendilerini reklam etme çabaları...
***
Gezi Parkı Direnişçileri bize yeni bir neslin doğuşunu anlatıyor aslında...
Partilerin kendilerini sadece "Seçmen" olarak görmesine isyan ediyorlar...
Zekalarıyla dalga geçme cüreti gösteren politikacılara isyan ediyorlar...
Çözüm üretemeyen, alternatif olamayan partileri isyan ediyorlar...
"Bizim adımıza düşünmeyin!, bizim adımıza karar vermeyin" diye haykırıyorlar...
Bu direniş hükümete karşı...
Sadece AKP'ye karşı süren bir direniş değil bu...
Tüm siyasi partiler bu direnişten ders almalıdırlar...
Artık halk seçmen olmaktan bıkmış...
Gençlik artık kendilerinin sadece seçim dönemlerinde adam yerine konulmasından bıkmış...
Orayı iyi analiz edip, herkes alacağı dersi almalı oradan...
ağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Haziran 2013 Pazartesi
30 Mayıs 2013 Perşembe
Sürün canavarlarınızı ağaçların üstüne...
Fukara bu!
Sizin gibi botanik bahçeli villalarda oturmuyor...
Bir kör boğaz derdine düşüp gelmiş İstanbul'a...
Kendi kendini beton duvarlara hapsetmiş bir boğaz derdine...
Sizin derdiniz İstanbul Boğazı;
Fukaranın derdi İstanbul'daki kendi boğazı...
İstanbul'un bütün güzelliklerini zaptetmiş zengin zümre,
Fukaraya da bakıp bakıp iç çekmek kalmış...
Çalışmaktan zaman bulabilirse,
Kıyıda köşede kalmış,
Üç - beş ağacın gölgesine koşuyor...
Bir çayıra uzanıyor...
Onlarca yılda yetişmiş üç - beş ağacın saldığı oksijeni paylaşmaya çalışıyor onbinlerce fukara...
Onu bile çok gördünüz...
Nerde bir çayırlık, bir kaç dal ağaç görseniz;
Leş bulmuş çakallar gibi saldırdınız...
***
Şimdi sıra Taksim'de...
İş aramaktan yorulan fukara orada soluklanırdı...
İşsiz güçsüz kalmışların tek barınağıydı...
Evsizlerin Hilton'uydu..
Sevgilisini boğaz sefalarına götüremeyen delikanlıların en uğrak yeriydi...
Çoluk çocuk bir mesire alanına gidemeyen fukara işçinin, memurun hafta sonu keyfiydi Gezi Parkı...
Onu bile çok gördünüz...
İnsanlarımızın beton yığınlardan kaçıp bir - iki saat soluklandığı Gezi Parkı'nı bile çok gördünüz...
Hemen zengin zümreye peşkeş çekmeye başladınız...
Sürdünüz makinalarınızı ağaçların üzerine...
Akbabalar gibi üşüştünüz, fukaranın savunmasız ciğerlerine...
Haydi efendiler haydi!..
Biraz daha gayret edin...
Canavar makinalarınızı;
Daha hızlı sürün ağaçların üzerine!..
***
İşinize gelince "Fatih'in nesli" nutukları atın...
Ama bir yeliş alanı zenginlere peşkeş çekmeye gelince
Oradaki körpe ağaçları,
Canavarlaştırdığınız makinalarınızla kökünden sökerken;
Fatih Sultan Mehmed Han'ın;
"Yaş kesenin başını keserim" sözünü görmezden gelin...
Sadece işinize gelen sözlerini duyun...
Sadece siyasi rant elde edebileceğiniz vasiyetlerini uygulayın siz o kutlu insanların...
Onların mirasını peşkeş çekerken;
Müslüman - Gayrimüslüm ayrımı dahi yapmayın...
Parayı bastırana satın hemen;
Fatih'in, Ulubatlı'nın, Eyyüb-el Ensari'nin, ve milyonlarca şehidin kanıyla sulanmış bu kutsal toprakları...
Haraç mezat verin...
Sonra da oturun keyifle yiyin efendiler yiyin!
Umurunuzda mı sizin Fatih'in mirası!
***
Acı bir değil ki, birine yanalım...
Fatih'in neslini arıyor gözlerimiz...
"Yaş kesenin başını keserim" diye kükreyen Fatih'in neslini arıyoruz...
Hani nerdeler!?
Fatih'in yüzlerce yıl önceden sahiplendiği,
Korumaya aldığı ağaçlar, "Fatih'in nesliyiz" naraları atanlar tarafından bir bir kesilirken,
Onun mirasını "bölücü" dediklerimiz koruyorlar...
Ne garip değil mi!?
Biz sadece işimize geldiği vakitlerde mi;
"Biz biz biz; Fatihlerin nesliyiz!" diye haykırıyoruz?
Fatihlerin nesli olmak sadece sloganlarda mı kaldı?
Stadyumlarda türküler söyleyip eğlenmek mi acaba Fatihlerin nesli olmak!?
Mehter takımının ardına takılıp 15-20 dakika yol yürümekle Fatihlerin Nesli mi olunuyor ki!?
Fatih'in sözüne sahip çıkmak nerede!?
Fatih'in nesli olmak nerede!?
***
En çok yarayı "Fatih'in nesliyiz" diyerek söze girenler açtı.
Ağaçlar yerlerinden canavar makinalarla sökülüyor;
Yerlerine koca binalar, AVM'ler dikiliyor...
O ağacın gölgesinde oturup serinlemek yerine, fukaraya düşen de o binalarda en pis işlerde asgari ücretin bile altında çalışmak, zenginlere hizmet etmek düşüyor...
"Sen o ağacın altında sere serpe uzanamazsın arkadaş!,
Sen ancak senin uzanmaya yeltendiğin o arazide bizim yapacağımız koca binalarda tuvalet temizlikçisi olarak çalışabilirsin" deniliyor bizlere...
Fatih'in nesli buna müsaade eder mi!?
Fatih'in nesli Sultan Mehmed Han'ın "yaş kesenin başını keserim" diyerek sahiplendiği o ağaçları korumak için bedenini siper etmez mi o canavar makinalara!?
Sizin gibi botanik bahçeli villalarda oturmuyor...
Bir kör boğaz derdine düşüp gelmiş İstanbul'a...
Kendi kendini beton duvarlara hapsetmiş bir boğaz derdine...
Sizin derdiniz İstanbul Boğazı;
Fukaranın derdi İstanbul'daki kendi boğazı...
İstanbul'un bütün güzelliklerini zaptetmiş zengin zümre,
Fukaraya da bakıp bakıp iç çekmek kalmış...
Çalışmaktan zaman bulabilirse,
Kıyıda köşede kalmış,
Üç - beş ağacın gölgesine koşuyor...
Bir çayıra uzanıyor...
Onlarca yılda yetişmiş üç - beş ağacın saldığı oksijeni paylaşmaya çalışıyor onbinlerce fukara...
Onu bile çok gördünüz...
Nerde bir çayırlık, bir kaç dal ağaç görseniz;
Leş bulmuş çakallar gibi saldırdınız...
***
Şimdi sıra Taksim'de...
İş aramaktan yorulan fukara orada soluklanırdı...
İşsiz güçsüz kalmışların tek barınağıydı...
Evsizlerin Hilton'uydu..
Sevgilisini boğaz sefalarına götüremeyen delikanlıların en uğrak yeriydi...
Çoluk çocuk bir mesire alanına gidemeyen fukara işçinin, memurun hafta sonu keyfiydi Gezi Parkı...
Onu bile çok gördünüz...
İnsanlarımızın beton yığınlardan kaçıp bir - iki saat soluklandığı Gezi Parkı'nı bile çok gördünüz...
Hemen zengin zümreye peşkeş çekmeye başladınız...
Sürdünüz makinalarınızı ağaçların üzerine...
Akbabalar gibi üşüştünüz, fukaranın savunmasız ciğerlerine...
Haydi efendiler haydi!..
Biraz daha gayret edin...
Canavar makinalarınızı;
Daha hızlı sürün ağaçların üzerine!..
***
İşinize gelince "Fatih'in nesli" nutukları atın...
Ama bir yeliş alanı zenginlere peşkeş çekmeye gelince
Oradaki körpe ağaçları,
Canavarlaştırdığınız makinalarınızla kökünden sökerken;
Fatih Sultan Mehmed Han'ın;
"Yaş kesenin başını keserim" sözünü görmezden gelin...
Sadece işinize gelen sözlerini duyun...
Sadece siyasi rant elde edebileceğiniz vasiyetlerini uygulayın siz o kutlu insanların...
Onların mirasını peşkeş çekerken;
Müslüman - Gayrimüslüm ayrımı dahi yapmayın...
Parayı bastırana satın hemen;
Fatih'in, Ulubatlı'nın, Eyyüb-el Ensari'nin, ve milyonlarca şehidin kanıyla sulanmış bu kutsal toprakları...
Haraç mezat verin...
Sonra da oturun keyifle yiyin efendiler yiyin!
Umurunuzda mı sizin Fatih'in mirası!
***
Acı bir değil ki, birine yanalım...
Fatih'in neslini arıyor gözlerimiz...
"Yaş kesenin başını keserim" diye kükreyen Fatih'in neslini arıyoruz...
Hani nerdeler!?
Fatih'in yüzlerce yıl önceden sahiplendiği,
Korumaya aldığı ağaçlar, "Fatih'in nesliyiz" naraları atanlar tarafından bir bir kesilirken,
Onun mirasını "bölücü" dediklerimiz koruyorlar...
Ne garip değil mi!?
Biz sadece işimize geldiği vakitlerde mi;
"Biz biz biz; Fatihlerin nesliyiz!" diye haykırıyoruz?
Fatihlerin nesli olmak sadece sloganlarda mı kaldı?
Stadyumlarda türküler söyleyip eğlenmek mi acaba Fatihlerin nesli olmak!?
Mehter takımının ardına takılıp 15-20 dakika yol yürümekle Fatihlerin Nesli mi olunuyor ki!?
Fatih'in sözüne sahip çıkmak nerede!?
Fatih'in nesli olmak nerede!?
***
En çok yarayı "Fatih'in nesliyiz" diyerek söze girenler açtı.
Ağaçlar yerlerinden canavar makinalarla sökülüyor;
Yerlerine koca binalar, AVM'ler dikiliyor...
O ağacın gölgesinde oturup serinlemek yerine, fukaraya düşen de o binalarda en pis işlerde asgari ücretin bile altında çalışmak, zenginlere hizmet etmek düşüyor...
"Sen o ağacın altında sere serpe uzanamazsın arkadaş!,
Sen ancak senin uzanmaya yeltendiğin o arazide bizim yapacağımız koca binalarda tuvalet temizlikçisi olarak çalışabilirsin" deniliyor bizlere...
Fatih'in nesli buna müsaade eder mi!?
Fatih'in nesli Sultan Mehmed Han'ın "yaş kesenin başını keserim" diyerek sahiplendiği o ağaçları korumak için bedenini siper etmez mi o canavar makinalara!?
29 Eylül 2012 Cumartesi
Başbakan'a 300 milyonluk "Saray"
Dindar...
Dindar denildiği vakit gönlümüze bir ferahlık çöker...
Rahatlarız...
"Dindar bir adamdır" denildi mi akan sular durur bizdi...
Dindar demek Allah'tan korkan adam demektir çünkü...
Hele ki bir yönetici için, bir bakan için ya da bir başbakan için "dindar" deniliyorsa...
O saat dünya yerinde zınk diye kalıverir...
Ya bu adam dindar der külliyen teslim oluruz ona, ya da "Aman bakın bu dindarmış rejimi yıkar kesin" deyip karşı cepheye geçeriz. Hiç ortada kalmayı bilmeyiz. Ya asar keseriz, ya da kayıtsız şartsız teslim oluruz. "Dindar adam kardeşim, ne yapıyorsa vardır mutlaka bir bildiği" der yapılan her türlü zulme boyun eğeriz...
***
Ülkemizi 10 yıldır "dindar" bir başbakan ve "dindar" bir zümre yönetiyor. En büyük emelleri de "dindar bir nesil" yetiştirmek. Dindar bir nesil yetiştirmek en büyük hedefleriyse demek ki mevcut nesil dindar değildi. Peki ama kendileri nasıl dindar oldular!? Mesela sayın başbakan Patagonya Cumhuriyeti İmam Hatip Lisesi'nden mi mezun oldular!? Neyse vardır bir bildikleri elbette!
***
Dindar bir başbakan deyince aklımıza hemen Hz. Ömer geliyor...
Peygamber efendimizden sonra Müslümanları yönetmeleri için seçilen halifeler geliyor aklımıza...
Yani dört halife...
Hz. Ebubekir...
Hz. Ömer...
Hz. Osman...
Hz. Ali...
Peygamber Efendimiz ile birlikte dindar bir devlet adamının örnek alması gereken kişiler bunlar. Dini kimliklerinin yanısıra hepsi birer devlet adamı. Yani Cumhurbaşkanı gibi, başbakan gibi bir şey işte.
Dindar başbakanımızın da sık sık belirttiği gibi "Hz. Ömer Adaleti" diye de bir kavram vardır hatta...
Öylesine adil bir devlet adamıymış ki, karısına ve çocuklarına verilen hediyeleri dahi kabul etmez hemen hazineye devredermiş...
Efendim neden hazineye devredermiş!?
Hz. Ömer gelen bu hediyeleri görünce karısına ya da çocuklarına "Siz halifenin karısı ya da çocuğu olmasaydınız aynı kişiler size bu hediyeleri verir miydi!?" deyip oturduğu makamın "hakkını" verirmiş. Çünkü o dindar bir devlet adamıymış.
***
Yeryüzünde hiç bir insan evladı Hz. Muhammed ve 4 halife kadar her istediğini elde edebilecek imkana sahip olmadılar. Eğer onlar isteseydiler Allah gökten saraylar indirir, yerdeki sarayları göklere çıkarırdı. Fakat onların hiçbirisi ne mal istediler ne de mülk. Hz. Peygamber hayatında bir kez olsun kaba döşekte yatmamış. Hz. Ömer evindeki son altınları fukaraya dağıtmadan "ölememiş", Hz. Ali ömrü boyunca fukara olarak yaşamış. Hz. Osman ve Hz. Ebubekir özellikle halife olduktan sonra bütün servetlerini fakir fukaranın refahı için harcamış. Hiç birisi halife olduktan sonra servetlerini arttırmamış aksine tamamını halk için hak için harcamışlar...
İşte dindar başbakan deyince benim aklıma bunlar geliyor...
***
Bugünkü dindar başbakanı ben çok eskiden tanırım...
Kasımpaşa'dan bilirim...
Rahmetli Özal döneminin moda tanımıyla tam bir ortadirek ailenin bir evladı...
O dönemlerden biliriz ki, hem kendisi hem de ailesi dindardır...
Gel zaman git zaman o dindar ailenin dindar evladı bugün başbakan oldu...
Bütün dindar kesim sevinç içinde...
Nihayet devlet idaresinde Hz. Ömer adaleti vuku bulacak...
Fakir fukara mutlu olacak...
***
Evet gerçekten öyle oldu...
Yani fakir fukara mutlu oldu...
Bir paket makarnaya sevindi fukaralar...
40 torba kömür yetti onların sevinmesi, mutlu olması için...
Peki ya dindar başbakanımız...
O orta direk dindar ailenin evladı bugün dünyanın en zengin başbakanları arasına girdi...
Ailesine verilen hediyelerin haddi hesabı yok...
Gemicikler, villalar, eğitim bursları, ABD ve Avrupa seyahatleri ...
Anlayacağınız emvai çeşit hediyye havalarda uçuyor..
Kendilerine verilen gemicikleri çekinmeden kabul ederlerken, bunun karşılığında onlarda fukaraya makarna hediye ettiler...
***
Dindar başbakanımız için şimdi de 300 milyon lira değerinde bir saray yapılıyor...
Bu ülkede dükkandan bozma yerlerde, tuvaleti dahi olmayan mezbeleliklerde aileler yaşarken, evsiz insanlar sokaklarda yatarken, kirasını ödeyemediği için evinden atılan aileler varken, dindar başabakan için 300 milyon liralık bir sarayın yapılması hangi dinin kabul edebileceği bir zulümdür acaba!?
***
Atatürk Orman Çiftliğinde yapımına başlanan yeni başbakanlık konutu için 3000 ağaç kesilmiş. 1. derece sit alanı olan yer 3. derece sit alanına çevrilmiş bir gecede. Mustafa Kemal Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evin aynı ölçülerinde yapılmış evde yıkılıyormuş bu saray için. Halkın ödediği vergiler ile yapılan bu saray 2014 yılında bitirilecek. Ve buraya girişler özel izne tabi olacak. Belki uzaktan bakmak bile yasaklanacak. Halktan toplanan 300 milyon lira ile yapılan bu saraya halk belki uzaktan bile bakamayacak anlayacağınız.
Hz. Muhammed de böyle mi yapmıştı!?
Haz Ebubekir de mi buna benzer bir saray yaptırmıştı!?
Peki Hz. Ömer !?
Ya Hz. Osman!?
Bunların sarayları nerededir acaba, gören bilen var mı!?
***
Dindar başbakan...
Dindar bakanlar...
Dindar müdürler...
Dindar müsteşarlar...
ve dindar nesil...
Eğer ki, bunların yetiştireceği dindar nesil de bunlar gibi olacaksa yanmışız vallahi!!!
Dindar denildiği vakit gönlümüze bir ferahlık çöker...
Rahatlarız...
"Dindar bir adamdır" denildi mi akan sular durur bizdi...
Dindar demek Allah'tan korkan adam demektir çünkü...
Hele ki bir yönetici için, bir bakan için ya da bir başbakan için "dindar" deniliyorsa...
O saat dünya yerinde zınk diye kalıverir...
Ya bu adam dindar der külliyen teslim oluruz ona, ya da "Aman bakın bu dindarmış rejimi yıkar kesin" deyip karşı cepheye geçeriz. Hiç ortada kalmayı bilmeyiz. Ya asar keseriz, ya da kayıtsız şartsız teslim oluruz. "Dindar adam kardeşim, ne yapıyorsa vardır mutlaka bir bildiği" der yapılan her türlü zulme boyun eğeriz...
***
Ülkemizi 10 yıldır "dindar" bir başbakan ve "dindar" bir zümre yönetiyor. En büyük emelleri de "dindar bir nesil" yetiştirmek. Dindar bir nesil yetiştirmek en büyük hedefleriyse demek ki mevcut nesil dindar değildi. Peki ama kendileri nasıl dindar oldular!? Mesela sayın başbakan Patagonya Cumhuriyeti İmam Hatip Lisesi'nden mi mezun oldular!? Neyse vardır bir bildikleri elbette!
***
Dindar bir başbakan deyince aklımıza hemen Hz. Ömer geliyor...
Peygamber efendimizden sonra Müslümanları yönetmeleri için seçilen halifeler geliyor aklımıza...
Yani dört halife...
Hz. Ebubekir...
Hz. Ömer...
Hz. Osman...
Hz. Ali...
Peygamber Efendimiz ile birlikte dindar bir devlet adamının örnek alması gereken kişiler bunlar. Dini kimliklerinin yanısıra hepsi birer devlet adamı. Yani Cumhurbaşkanı gibi, başbakan gibi bir şey işte.
Dindar başbakanımızın da sık sık belirttiği gibi "Hz. Ömer Adaleti" diye de bir kavram vardır hatta...
Öylesine adil bir devlet adamıymış ki, karısına ve çocuklarına verilen hediyeleri dahi kabul etmez hemen hazineye devredermiş...
Efendim neden hazineye devredermiş!?
Hz. Ömer gelen bu hediyeleri görünce karısına ya da çocuklarına "Siz halifenin karısı ya da çocuğu olmasaydınız aynı kişiler size bu hediyeleri verir miydi!?" deyip oturduğu makamın "hakkını" verirmiş. Çünkü o dindar bir devlet adamıymış.
***
Yeryüzünde hiç bir insan evladı Hz. Muhammed ve 4 halife kadar her istediğini elde edebilecek imkana sahip olmadılar. Eğer onlar isteseydiler Allah gökten saraylar indirir, yerdeki sarayları göklere çıkarırdı. Fakat onların hiçbirisi ne mal istediler ne de mülk. Hz. Peygamber hayatında bir kez olsun kaba döşekte yatmamış. Hz. Ömer evindeki son altınları fukaraya dağıtmadan "ölememiş", Hz. Ali ömrü boyunca fukara olarak yaşamış. Hz. Osman ve Hz. Ebubekir özellikle halife olduktan sonra bütün servetlerini fakir fukaranın refahı için harcamış. Hiç birisi halife olduktan sonra servetlerini arttırmamış aksine tamamını halk için hak için harcamışlar...
İşte dindar başbakan deyince benim aklıma bunlar geliyor...
***
Bugünkü dindar başbakanı ben çok eskiden tanırım...
Kasımpaşa'dan bilirim...
Rahmetli Özal döneminin moda tanımıyla tam bir ortadirek ailenin bir evladı...
O dönemlerden biliriz ki, hem kendisi hem de ailesi dindardır...
Gel zaman git zaman o dindar ailenin dindar evladı bugün başbakan oldu...
Bütün dindar kesim sevinç içinde...
Nihayet devlet idaresinde Hz. Ömer adaleti vuku bulacak...
Fakir fukara mutlu olacak...
***
Evet gerçekten öyle oldu...
Yani fakir fukara mutlu oldu...
Bir paket makarnaya sevindi fukaralar...
40 torba kömür yetti onların sevinmesi, mutlu olması için...
Peki ya dindar başbakanımız...
O orta direk dindar ailenin evladı bugün dünyanın en zengin başbakanları arasına girdi...
Ailesine verilen hediyelerin haddi hesabı yok...
Gemicikler, villalar, eğitim bursları, ABD ve Avrupa seyahatleri ...
Anlayacağınız emvai çeşit hediyye havalarda uçuyor..
Kendilerine verilen gemicikleri çekinmeden kabul ederlerken, bunun karşılığında onlarda fukaraya makarna hediye ettiler...
***
Dindar başbakanımız için şimdi de 300 milyon lira değerinde bir saray yapılıyor...
Bu ülkede dükkandan bozma yerlerde, tuvaleti dahi olmayan mezbeleliklerde aileler yaşarken, evsiz insanlar sokaklarda yatarken, kirasını ödeyemediği için evinden atılan aileler varken, dindar başabakan için 300 milyon liralık bir sarayın yapılması hangi dinin kabul edebileceği bir zulümdür acaba!?
***
Atatürk Orman Çiftliğinde yapımına başlanan yeni başbakanlık konutu için 3000 ağaç kesilmiş. 1. derece sit alanı olan yer 3. derece sit alanına çevrilmiş bir gecede. Mustafa Kemal Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evin aynı ölçülerinde yapılmış evde yıkılıyormuş bu saray için. Halkın ödediği vergiler ile yapılan bu saray 2014 yılında bitirilecek. Ve buraya girişler özel izne tabi olacak. Belki uzaktan bakmak bile yasaklanacak. Halktan toplanan 300 milyon lira ile yapılan bu saraya halk belki uzaktan bile bakamayacak anlayacağınız.
Hz. Muhammed de böyle mi yapmıştı!?
Haz Ebubekir de mi buna benzer bir saray yaptırmıştı!?
Peki Hz. Ömer !?
Ya Hz. Osman!?
Bunların sarayları nerededir acaba, gören bilen var mı!?
***
Dindar başbakan...
Dindar bakanlar...
Dindar müdürler...
Dindar müsteşarlar...
ve dindar nesil...
Eğer ki, bunların yetiştireceği dindar nesil de bunlar gibi olacaksa yanmışız vallahi!!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
