Evet değişim...
Sürekli değişim içindeyiz...
Bütün paradigmalarımız, pardon değerlerimiz değişiyor.
Her yeni gün yeni bir değişim rüzgarına kapılıyoruz.
Eskileri hep özlüyoruz ama değişim yapmadan da duramıyoruz.
Bir taraftan can siperane değişim için çırpınıp bir taraftan da eskileri özlemle anıyoruz her değişimin ardından...
***
Ramazan geldi hoş geldi...
Eskiden cami minarelerinde böyle yazılırdı...
İmkanlar bu kadarına el veriyordu.
Şimdi ise nerdeyse led tv ekranı gibi oldu cami minarelerindeki "mahyalar"
Değişim...
Her şeyimizi değiştiriyoruz ya...
Bu değişim rüzgarından elbette yazılı ve görsel medya da nasibini aldı.
***
Şimdi Ramazan gelince bazı kesim daha bir fazla sevinçli ve mutlu.
Neredeyse sevinçten takla atacak vaziyetteler...
Medya hocaları...
Hani yılbaşı programlarını iple çeken daha çok para kazanmak için yılbaşının gelmesini bekleyen ses sanatçıları gibi...
Medya hocalarımız var artık...
İftar ve sahur programları birbirini kovalıyor.
Reyting mücadeleleri gazetelerin magazin sayfalarına konu oluyor...
***
Her sene aynı konular, her sene aynı ilahiler...
Ama yine de reyting rekorları kırılıyor ve tabii ki bununla birlikte kazanç miktarları da tavan yapıyor...
Garip bir durum...
Allah'ın dinini anlatarak para kazanmak.
Para dediysek öyle geçimlik değil...
Yedi sülalelik para...
Yedi ceddine yetecek kadarlık yani...
***
Dualar satılıyor,
Ayetler, hadisler geçim kaynağı haline geliyor...
Kim daha yanık Kur'an okuyor,
Kim daha acıklı ilahi okuyor,
Kim daha hüzünlü öyküler anlatıyor?
Medya Hocalarının fanatikleri oluşuyor...
Futbol tribünlerindeki gibi kaşkollar yaptırılıp program aralarında sallanıyor...
Yakındır, tezahüratlar da yapılmaya başlanır....
"Domatesin çekirdeği kırmızı kırmızı, filanca hoca ekranların yıldızı yıldızı!
***
Garip haller...
Düşünün.
Birileri, Yamalı hırka giyen, hayatı boyunca hiç kaba döşekte yatmayan, son derece mütevazi bir yaşam süren Hz. Muhammed'in bu mütevaziliğini ve fukaralığını anlatarak zenginleşen ve kibirli bir yaşam süren Medya Hocalarımız var artık...
Ömrü boyunca hep fukara olarak yaşamış Hz. Ali ve Hz. Fatıma'yı hepimiz biliriz...
Biri ulu Peygamberimizin yeğeni ve damadı, bir diğeri de kızı...
Hz. Ali, Hz Fatima ile evlenebilmek için dillere destan kılıcı Zülfikar'ı satmıştı.
Hayatları hep fukaralık içinde geçmişti.
Bu ünlü tv hocaları bugün Hz. Fatıma'nın "FAKİRLİKTEN KURTULMA DUASI"nı satışa sunuyorlar...
"Ey ahali kağıdınızı kaleminizi hazırlayın!!! Hz Fatıma'nın fakirlikten kurtulma duası geliyor! Gözünüz aydın hepiniz zengin olacaksınız!!! AZ SONRA"
***
Hz. Fatıma annemize atılmış en büyük iftira.
İçinde bulunduğu fukaralıktan zerre şikayeti olmayan Hz. Fatıma annemizin fakirlikten kurtulma duasını satan deyyuslara bir lafım yok da bunlara inananlara ne demeli!
Ulan be dangalak!
Hadi diyelim ki Hz. Fatıma böyle bir dua yaptı.
Ama yine de zenginleşemedi!
Hiç mi düşünmüyorsunuz!?
Hz. Fatıma'nın bile işine yaramamış bir dua senin mi işine yarayacak!?
***
Neyse fazla laf söz etmeyelim.
Medya Hocalarımız bugün itibariyle fazlasıyla laf söz edecekler zaten.
Sayın halkımız da fanatizm derecesinde bu hocalarımıza bağlılıklarını ispat edecekler...
Allah bizlere gerçek anlamda Ramazan'ı idrak eden ve yaşayan, yaşatmak için mücadele eden gerçek din bilginleri ve gerçekleri görebilmek için mücadele eden bir halk nasip etsin...
Ramazan ayının tüm insanlığa hayırlar getirmesi dileklerimle...
medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Haziran 2016 Pazar
6 Kasım 2013 Çarşamba
Polis intiharları!?
Gezi eylemlerindeki tutumu nedeniyle son ayların en önemli gündem maddesini oluşturdu polis teşkilatımız ve polislerimiz.
Bir kesim kahraman ilan etti, bir kesim ise; katil, cani, vahşi...
Hatta öyle bir noktaya gelindi ki; nerdeyse "ne kadar çok eylemciyi bertaraf edersen o kadar çok prim alırsın" denildi polise...
Polis devlet memuru...
Bir maliye memuru gibi,
Bir postacı gibi,
Bir doktor gibi...
Amirleri ne emir verirse, yasalar ne emrediyorsa onu yapmakla mükellef...
Günlerce sokaklarda bir köşede uyumaya çalışanları gördük...
Yarım ekmek arası dönerle karnını doyurmaya çalışanlar...
Amirlerinden gaz yiyip, millete gaz sıkan polislerimiz...
Onları zaman zaman düşman gibi gördük ama bizim evlatlarımız olduklarını unuttuk...
İnsan olduklarını unuttuk, zaman zaman onlar da unuttular bunu...
***
Belli bir kesim olaylar sırasında yaşanan bir kaza sonucu şehit olan polisimizi günlerce konuştu...
"Eylemciler öldürdü" denildi. Ailesi bile "kaza" dedi...
Hep onları konuştuk...
Fakat korkunç düzeylere ulaşan polis intiharlarını hiç konuşmadık...
Kahraman diyenler de konuşmadı;
Katil diyenler de konuşmadı...
2013'ün geride bıraktığımız 10 ayında tam 35 polisimiz intihar etti...
Kayıtlara geçen intihar sebepleri tanıdık:
Borç...
Geçim sıkıntısı...
Psikolojik bozukluk...
Bu resmi nedenlerin ana kaynağı ise, polisin çalışma şartları...
***
Gecesi gündüzü yok...
Bayramı seyranı yok...
Aile yaşantısı yok...
Çocuklarıyla zaman geçirebilme imkanı yok...
"Günlerce evine gitmeyeceksin" denilse ağzını açmaya, itiraz etmeye hakkı yok...
Fazla mesai ücreti yok, düzenli çalışma saati yok...
Taşıdığı risklerin hiçbirinin karşılığı yok....
Üstüne bir de geçim sıkıntısı, borç harç gelince intihar kaçınılmaz oluyor...
Gezi eylemleri sırasında düşerek hayatını kaybeden şehit polisimizi siyasi malzeme yaparak günlerce TV programlarında konuşanlar, 35 polisimizin intihar etmesi karşısında sus pus oldular...
Gezi eyleminde şehit olduysa sürekli konuşurlar...
Çünkü yandaşlık ettikleri hükümet bundan büyük kazanım sağlar...
Hükümeti destekleyen vatandaşların yanısıra kararsız durumdaki vatandaşlarımız bile "Vay hainler polisimizi şehit ettiler" diye düşünüp hükümet yandaşı olabilirler...
Fakat intihar olayları öyle değil...
İntihar olaylarını TV ekranlarında konuşurlarsa hükümet bundan zarar görebilir...
Halk "devlet ve millet için canını ortaya koyan polisimiz bu duruma gelmiş, bu hükümet neden bir şey yapmıyor!?" diye düşünüp AKP'ye tavır alabilir düşüncesiyle polis intiharları konuşulmaz malum kesim tarafından medyada...
Bir askerimiz intihar ettiği vakit konuyu hemen sütunlarına taşıyanlar, TV ekranlarına çıkıp ordudaki disiplin kurallarının intiharlara sebep olduğunu söyleyerek orduyu pasifize eden, orduyu suçlayanların ayda 4 intihara tanıklık eden polis teşkilatı hakkında hiç bir şey söylememeleri de son derece manidardır.
***
Ayda neredeyse ortalama 4 polisimiz intihar ediyor ve hükümet sadece polisin sendikalı olmaması için çaba sarfediyor...
Genelge yayınlanıyor "Sakın ha sendikalı olmayın" deniliyor...
"Siz hakkınızı aramayın, düşünmeyin, konuşmayın sadece bizim emirlerimizi yerine getirin" deniliyor polise...
"Biz sizin yerinize sizin için en iyisini düşünürüz, sizin hakkınızı en iyi şekilde koruruz" deniliyor...
Yani "siz robotsunuz" deniliyor...
İntiharların ardı arkası kesilmiyor...
Polis intiharları ile ilgili TBMM'de Araştırma Komisyonu kurulmak isteniyor ama hükümet yanaşmıyor...
Hükümetin derdi her ay 4 polisin intihar etmesi değil....
Hükümetin uğraşacağı çok daha önemli konular var...
Mesela öğrenci yurtlarında kız öğrenciler ile erkek öğrenciler aynı merdiveni kullanıyorlarmış...
Ülkemiz için ne kadar büyük bir sorundur bu siz bilir misiniz polis efendiler!
Siz geçim sıkıntısı içinde kalıp intihar ediyorsanız edin, hükümetimiz önce bu merdiven meselesini çözecektir...
Medya'da boş durmuyor zaten...
Onlar da millete daha çok gaz sıkın diye size gaz veriyor...
Siz onların o kadar umurundasınız...
Bir kesim kahraman ilan etti, bir kesim ise; katil, cani, vahşi...
Hatta öyle bir noktaya gelindi ki; nerdeyse "ne kadar çok eylemciyi bertaraf edersen o kadar çok prim alırsın" denildi polise...
Polis devlet memuru...
Bir maliye memuru gibi,
Bir postacı gibi,
Bir doktor gibi...
Amirleri ne emir verirse, yasalar ne emrediyorsa onu yapmakla mükellef...
Günlerce sokaklarda bir köşede uyumaya çalışanları gördük...
Yarım ekmek arası dönerle karnını doyurmaya çalışanlar...
Amirlerinden gaz yiyip, millete gaz sıkan polislerimiz...
Onları zaman zaman düşman gibi gördük ama bizim evlatlarımız olduklarını unuttuk...
İnsan olduklarını unuttuk, zaman zaman onlar da unuttular bunu...
***
Belli bir kesim olaylar sırasında yaşanan bir kaza sonucu şehit olan polisimizi günlerce konuştu...
"Eylemciler öldürdü" denildi. Ailesi bile "kaza" dedi...
Hep onları konuştuk...
Fakat korkunç düzeylere ulaşan polis intiharlarını hiç konuşmadık...
Kahraman diyenler de konuşmadı;
Katil diyenler de konuşmadı...
2013'ün geride bıraktığımız 10 ayında tam 35 polisimiz intihar etti...
Kayıtlara geçen intihar sebepleri tanıdık:
Borç...
Geçim sıkıntısı...
Psikolojik bozukluk...
Bu resmi nedenlerin ana kaynağı ise, polisin çalışma şartları...
***
Gecesi gündüzü yok...
Bayramı seyranı yok...
Aile yaşantısı yok...
Çocuklarıyla zaman geçirebilme imkanı yok...
"Günlerce evine gitmeyeceksin" denilse ağzını açmaya, itiraz etmeye hakkı yok...
Fazla mesai ücreti yok, düzenli çalışma saati yok...
Taşıdığı risklerin hiçbirinin karşılığı yok....
Üstüne bir de geçim sıkıntısı, borç harç gelince intihar kaçınılmaz oluyor...
Gezi eylemleri sırasında düşerek hayatını kaybeden şehit polisimizi siyasi malzeme yaparak günlerce TV programlarında konuşanlar, 35 polisimizin intihar etmesi karşısında sus pus oldular...
Gezi eyleminde şehit olduysa sürekli konuşurlar...
Çünkü yandaşlık ettikleri hükümet bundan büyük kazanım sağlar...
Hükümeti destekleyen vatandaşların yanısıra kararsız durumdaki vatandaşlarımız bile "Vay hainler polisimizi şehit ettiler" diye düşünüp hükümet yandaşı olabilirler...
Fakat intihar olayları öyle değil...
İntihar olaylarını TV ekranlarında konuşurlarsa hükümet bundan zarar görebilir...
Halk "devlet ve millet için canını ortaya koyan polisimiz bu duruma gelmiş, bu hükümet neden bir şey yapmıyor!?" diye düşünüp AKP'ye tavır alabilir düşüncesiyle polis intiharları konuşulmaz malum kesim tarafından medyada...
Bir askerimiz intihar ettiği vakit konuyu hemen sütunlarına taşıyanlar, TV ekranlarına çıkıp ordudaki disiplin kurallarının intiharlara sebep olduğunu söyleyerek orduyu pasifize eden, orduyu suçlayanların ayda 4 intihara tanıklık eden polis teşkilatı hakkında hiç bir şey söylememeleri de son derece manidardır.
***
Ayda neredeyse ortalama 4 polisimiz intihar ediyor ve hükümet sadece polisin sendikalı olmaması için çaba sarfediyor...
Genelge yayınlanıyor "Sakın ha sendikalı olmayın" deniliyor...
"Siz hakkınızı aramayın, düşünmeyin, konuşmayın sadece bizim emirlerimizi yerine getirin" deniliyor polise...
"Biz sizin yerinize sizin için en iyisini düşünürüz, sizin hakkınızı en iyi şekilde koruruz" deniliyor...
Yani "siz robotsunuz" deniliyor...
İntiharların ardı arkası kesilmiyor...
Polis intiharları ile ilgili TBMM'de Araştırma Komisyonu kurulmak isteniyor ama hükümet yanaşmıyor...
Hükümetin derdi her ay 4 polisin intihar etmesi değil....
Hükümetin uğraşacağı çok daha önemli konular var...
Mesela öğrenci yurtlarında kız öğrenciler ile erkek öğrenciler aynı merdiveni kullanıyorlarmış...
Ülkemiz için ne kadar büyük bir sorundur bu siz bilir misiniz polis efendiler!
Siz geçim sıkıntısı içinde kalıp intihar ediyorsanız edin, hükümetimiz önce bu merdiven meselesini çözecektir...
Medya'da boş durmuyor zaten...
Onlar da millete daha çok gaz sıkın diye size gaz veriyor...
Siz onların o kadar umurundasınız...
20 Mayıs 2013 Pazartesi
Üç takımın ve İstanbul medyasının "Muz Meselesi"
19 yaşında bir genci öldüler...
Bir ocağa öylesine bir ateş düştü ki; tarifi mümkün değil...
Sebep?
Bir büyütülmüş, bir diğer büyütülmüşü yenememiş...
Bir kaç damla timsah gözyaşının ardından aynı tas aynı hamam devam ediyorlar...
Tahrikler...
Çocukça göndermeler...
Futbol terörünün 19 yaşında bir can aldığı unutulmuş, tv ekranlarında şaklabanlık yapmaya devam ediyorlar...
Şimdi bir ırkçılık meselesi çıkardılar...
Yani sizin anlayacağınız "Muz Meselesi"
Biri birine muz sallamış...
Karın ağrısı varmış...
Ya da kabızlık sorunu...
Maksadı sahadakilere "maymun" göndermesi yapmak değilmiş...
Bu tür trajikomik mevzulardan nemalanan İstanbul medyasının kalemşörleri de sarıldılar bu mevzuya...
TV ekranlarında tiyatro yapıyorlar...
Muzu tutan
Muzu çeken
Muzu muhatap olarak kabul eden...
Hepsi bir bir ekranlara çıkıyor...
Günlerdir bu muz meselesi aldı başını gidiyor...
***
Bir diğer tarafta bir insanlık müsveddesi var...
Herkesin gözünün içine baka baka kendi muzunu tutup ahaliye sallıyor...
Bu da bir muz meselesi...
Acaba sayın Toroğlu ve Özdenak bunun için de bir tiyatro yapacaklar mı?
Doğrusu çok merak ediyorum...
Böyle bir tiyatro yaparlarsa muzu kim sallayacak?
Durum vaziyetine bakıyoruz...
Ağaçta yetişen muz ırkçılık aracı oluyor...
Peki insan müsveddesi bir yaratığın kendi muzunu tutup sallaması ne anlama geliyor?
Bunu konuşan var mı?
Yok...
Tartışan var mı?
Yok...
Tiyatro yapan var mı?
Yok...
Galiba (tam anımsamıyorum) bu insanlık müsveddesine 4 maç gibi tarihin en ağır (!) cezasını verdiler ve mevzuyu kapattılar...
Ağaçta yetişen muzu sallamak ırkçılık oluyor...
Günlerce mevzu ediliyor...
Ama kendi bedenindeki muzu sallamak!?
4 maç ceza oldu da bitti maşallah!
***
Bir kere daha anımsatayım...
Sahada birbirlerinin gırtlaklarına sarılarak, tribündeki insanları tahrik edenlere,
Halen çeşitli platformlarda bu tür tahriklere devam edenlere,
Bir cinayetin bile savunmasını yapmaya yeltenenlere,
Bir kere daha anımsatayım...
Bu tahrikleriniz sonrasında 19 yaşında bir genç öldürüldü....
Bu sizi yavaşlatmasın...
Durdurmasın...
Bütün hızınızla devam edin...
Hep birlikte muzlarınızı sallamaya devam edin...
Umurunuzda olmasın 19 yaşındaki gencin anasının babasının yüreğindeki yangın...
Utanmayın!
Devam edin!
***
Irkçılıktan bahsediyorlar...
Irkçılık nedir?
Bir ırkı diğer bir ırktan üstün görmek...
Muz göstermek ile ırkçılık arasındaki bağlantı nedir!?
Muz insanlardan ziyade maymunların baştacıdır...
Maymunların en önemli gıda maddesidir...
Bu da böyle bir algı...
Maymunlar da en çok Afrika'da olur...
Siyahi insanlarımıza muz gösterilmesi onlara maymunsun demek anlamına geliyormuş...
Bunu da üç takım taraftarından öğrendik sağolsunlar...
Yani siyah ırkı küçümsemek...
Hayvanla bir tutmak...
Bir nevi ayrımcılık yapmak, bölücülük yapmak...
Peki bu üç takım futbolcularının, yöneticilerinin ve bir kısım taraftarlarının yaptıkları ayrımcılık bölücülük sadece bununla mı sınırlı?
Bu üç takımın medya mensuplarının yaptıkları ayrımcılık, bölücülük sadece siyahi futbolculara muz sallamakla mı sınırlı?
Elbette değil!...
***
İstanbul medyası, üç takım dışındaki bütün takımlara ayrımcılık yapmıyor mu?
İstanbul medyası üç takım dışındaki takımları konu mankeni gibi mi görmüyorlar mı?
İstanbul medyası üç takım dışındaki takımların armasını, renklerini dahi doğru bir şekilde yayınlamaktan aciz değiller mi?
İstanbul medyası, yıllardır bu ayrımcılığı ve bölücülüğü yapmıyor mu?
Elbette yapıyor...
Gözümüzün içine baka baka yapıyor...
Üç takım mensuplarından, taraftarlarından herhangi birileri bir el sıkışsa, bu İstanbul medyası İsrail ile Filistin barışmış gibi bir havaya sokmuyorlar mı ülkemizi?
Türkiye'de başta Eskişehirspor ve Kasımpaşa camiaları olmak üzere bir çok futbol camiasının başlattığı dostluk ve kardeşlik akımını görmezden gelmiyorlar mı bu üç takımın kalemşörleri?
Eskişehirspor taraftarı belki de dünyada bir ilki gerçekleştirmişler...
Bugün İskoçya'da bir futbol takımının bütün taraftarları ESES sevdalısı olmuş...
Bu takımın yönetimi Eskişehirspor'a olan sevgileri sonucunda deplasman maçlarında Siyah- Kırmızi forma giyme kararı almış. Bunu hangi İstanbul medyası yazdı ya da ekranlarına taşıdı?
Elbette hiçbirisi!!
Üç satırlık bir baştan savma haberle geçiştirdiler...
Günlerdir ellerinde bir muz...
Sağa sola sallayıp duruyorlar...
Bu yaptıkları, bölücülük değil midir?
Bu yaptıkları ayrımcılık değil midir?
***
Bu üç takımın taraftarlarına da bir çift sözüm var...
Sevdanıza saygımız sonsuz...
Büyük bir çoğunluğunuzun o renklere ve armalara sevdalı olduğunuzu biliyoruz...
Sizin sevdanızı en iyi biz biliriz...
Fakat bu İstanbul medyası ve yöneticilerinizin dolmuşuna binmekten vazgeçin artık...
Yıllardır yaptıkları bölücülük ve ayrımcılığa siz de karşı çıkın...
Bu ligin sadece üç takım arasında geçmesinden memnunsanız kandırılmaya bunların dolmuşuna binmeye devam edin...
Biz sizin sevdanıza saygı duyuyoruz,
Siz de bizim sevdamıza saygı duyun ve tuttuğunuz takımların yöneticilerinin, futbolcularının yaptıkları insanlık dışı davranışları desteklemekten vazgeçin...
Göreceksiniz futbol böyle daha güzel olacak...
Bir ocağa öylesine bir ateş düştü ki; tarifi mümkün değil...
Sebep?
Bir büyütülmüş, bir diğer büyütülmüşü yenememiş...
Bir kaç damla timsah gözyaşının ardından aynı tas aynı hamam devam ediyorlar...
Tahrikler...
Çocukça göndermeler...
Futbol terörünün 19 yaşında bir can aldığı unutulmuş, tv ekranlarında şaklabanlık yapmaya devam ediyorlar...
Şimdi bir ırkçılık meselesi çıkardılar...
Yani sizin anlayacağınız "Muz Meselesi"
Biri birine muz sallamış...
Karın ağrısı varmış...
Ya da kabızlık sorunu...
Maksadı sahadakilere "maymun" göndermesi yapmak değilmiş...
Bu tür trajikomik mevzulardan nemalanan İstanbul medyasının kalemşörleri de sarıldılar bu mevzuya...
TV ekranlarında tiyatro yapıyorlar...
Muzu tutan
Muzu çeken
Muzu muhatap olarak kabul eden...
Hepsi bir bir ekranlara çıkıyor...
Günlerdir bu muz meselesi aldı başını gidiyor...
***
Bir diğer tarafta bir insanlık müsveddesi var...
Herkesin gözünün içine baka baka kendi muzunu tutup ahaliye sallıyor...
Bu da bir muz meselesi...
Acaba sayın Toroğlu ve Özdenak bunun için de bir tiyatro yapacaklar mı?
Doğrusu çok merak ediyorum...
Böyle bir tiyatro yaparlarsa muzu kim sallayacak?
Durum vaziyetine bakıyoruz...
Ağaçta yetişen muz ırkçılık aracı oluyor...
Peki insan müsveddesi bir yaratığın kendi muzunu tutup sallaması ne anlama geliyor?
Bunu konuşan var mı?
Yok...
Tartışan var mı?
Yok...
Tiyatro yapan var mı?
Yok...
Galiba (tam anımsamıyorum) bu insanlık müsveddesine 4 maç gibi tarihin en ağır (!) cezasını verdiler ve mevzuyu kapattılar...
Ağaçta yetişen muzu sallamak ırkçılık oluyor...
Günlerce mevzu ediliyor...
Ama kendi bedenindeki muzu sallamak!?
4 maç ceza oldu da bitti maşallah!
***
Bir kere daha anımsatayım...
Sahada birbirlerinin gırtlaklarına sarılarak, tribündeki insanları tahrik edenlere,
Halen çeşitli platformlarda bu tür tahriklere devam edenlere,
Bir cinayetin bile savunmasını yapmaya yeltenenlere,
Bir kere daha anımsatayım...
Bu tahrikleriniz sonrasında 19 yaşında bir genç öldürüldü....
Bu sizi yavaşlatmasın...
Durdurmasın...
Bütün hızınızla devam edin...
Hep birlikte muzlarınızı sallamaya devam edin...
Umurunuzda olmasın 19 yaşındaki gencin anasının babasının yüreğindeki yangın...
Utanmayın!
Devam edin!
***
Irkçılıktan bahsediyorlar...
Irkçılık nedir?
Bir ırkı diğer bir ırktan üstün görmek...
Muz göstermek ile ırkçılık arasındaki bağlantı nedir!?
Muz insanlardan ziyade maymunların baştacıdır...
Maymunların en önemli gıda maddesidir...
Bu da böyle bir algı...
Maymunlar da en çok Afrika'da olur...
Siyahi insanlarımıza muz gösterilmesi onlara maymunsun demek anlamına geliyormuş...
Bunu da üç takım taraftarından öğrendik sağolsunlar...
Yani siyah ırkı küçümsemek...
Hayvanla bir tutmak...
Bir nevi ayrımcılık yapmak, bölücülük yapmak...
Peki bu üç takım futbolcularının, yöneticilerinin ve bir kısım taraftarlarının yaptıkları ayrımcılık bölücülük sadece bununla mı sınırlı?
Bu üç takımın medya mensuplarının yaptıkları ayrımcılık, bölücülük sadece siyahi futbolculara muz sallamakla mı sınırlı?
Elbette değil!...
***
İstanbul medyası, üç takım dışındaki bütün takımlara ayrımcılık yapmıyor mu?
İstanbul medyası üç takım dışındaki takımları konu mankeni gibi mi görmüyorlar mı?
İstanbul medyası üç takım dışındaki takımların armasını, renklerini dahi doğru bir şekilde yayınlamaktan aciz değiller mi?
İstanbul medyası, yıllardır bu ayrımcılığı ve bölücülüğü yapmıyor mu?
Elbette yapıyor...
Gözümüzün içine baka baka yapıyor...
Üç takım mensuplarından, taraftarlarından herhangi birileri bir el sıkışsa, bu İstanbul medyası İsrail ile Filistin barışmış gibi bir havaya sokmuyorlar mı ülkemizi?
Türkiye'de başta Eskişehirspor ve Kasımpaşa camiaları olmak üzere bir çok futbol camiasının başlattığı dostluk ve kardeşlik akımını görmezden gelmiyorlar mı bu üç takımın kalemşörleri?
Eskişehirspor taraftarı belki de dünyada bir ilki gerçekleştirmişler...
Bugün İskoçya'da bir futbol takımının bütün taraftarları ESES sevdalısı olmuş...
Bu takımın yönetimi Eskişehirspor'a olan sevgileri sonucunda deplasman maçlarında Siyah- Kırmızi forma giyme kararı almış. Bunu hangi İstanbul medyası yazdı ya da ekranlarına taşıdı?
Elbette hiçbirisi!!
Üç satırlık bir baştan savma haberle geçiştirdiler...
Günlerdir ellerinde bir muz...
Sağa sola sallayıp duruyorlar...
Bu yaptıkları, bölücülük değil midir?
Bu yaptıkları ayrımcılık değil midir?
***
Bu üç takımın taraftarlarına da bir çift sözüm var...
Sevdanıza saygımız sonsuz...
Büyük bir çoğunluğunuzun o renklere ve armalara sevdalı olduğunuzu biliyoruz...
Sizin sevdanızı en iyi biz biliriz...
Fakat bu İstanbul medyası ve yöneticilerinizin dolmuşuna binmekten vazgeçin artık...
Yıllardır yaptıkları bölücülük ve ayrımcılığa siz de karşı çıkın...
Bu ligin sadece üç takım arasında geçmesinden memnunsanız kandırılmaya bunların dolmuşuna binmeye devam edin...
Biz sizin sevdanıza saygı duyuyoruz,
Siz de bizim sevdamıza saygı duyun ve tuttuğunuz takımların yöneticilerinin, futbolcularının yaptıkları insanlık dışı davranışları desteklemekten vazgeçin...
Göreceksiniz futbol böyle daha güzel olacak...
14 Mayıs 2013 Salı
Futbol Terörü ne zaman biter!?
Günümüzde kim ne derse desin futbol terörünün 1 numaralı sebebi medyanın tutumudur...
Bir diğer önemli sebep ise, genel anlamdaki kültürel yapımız...
Şiddetin tetikçisi küfürdür...
Bugün Türkiye'de AMK (Bunun ne anlama geldiğini hepimiz çok iyi biliyoruz) adıyla yayınlanan bir spor gazetesi var...
Bugün Türkiye'de toplumu kültürel açıdan geliştirmesi gereken sanatçılarımız tiyatro sahnelerinde küfür ederek korkunç paralar kazanmakta...
Bugün Türkiye'de tv ekranlarında şiddet içerikli diziler almış başını gitmiş...
Bir zamanlar Türkiye'de Kemal Sunal'ın "Eşşoğlu" lafı biplenirdi, şimdi galiz küfürler havada uçuşuyor...
Bu küfürler her ne kadar biplense de herkes anlıyor...
Bu gün Türkiye'de bırakın erkekleri kızlar dahi
Yolda, sokakta,
Barda, kafede,
Parkta, sinemada arkadaşlarıyla konuşurken en galiz küfürleri normal bir konuşmaymış gibi sarfedebiliyor...
Çok samimi iki arkadaş, derin bir sohbet arasında birbirlerinin anneleriyle ilişkiye girebiliyorlar...
Hem de kahkahalar atarak...
Bazı birbirini çok seven arkadaşlar durumu daha da ileri götürüp,
Birbirlerinin anneleriyle, bacılarıyla ters ilişkiye bile girebiliyorlar...
Geride bıraktığımız 10 yıl içersinde halkımız büyük bir ahlaki yıkıntıya uğramıştır...
Dindar nesiller yetiştireceğiz teranelerin ardında gizlenen gerçek de budur aslında...
Ahlaki değerlerini tamamen yitirmiş bir toplum yaratıldı...
***
Küfür arkadaşlar arasında bir sevgi gösterisi durumuna gelmişken,
Birileri kalkıyorlar tribündeki adama küfür etme diyor...
Senin sanatçın küfür ederek milyonlarca lira para kazanırken,
Cebinden para vererek girdiği tribündeki adama nasıl olur da küfür etme diyebilirsin ki...
Spor gazeteleri sürekli taraftara oynar...
Çünkü taraftarı ne kadar tahrik ederse satışı o kadar yükselir...
Eskiden gazetelerin spor sayfaları ve spor yazarları vardı...
Şimdi ise;
GS medyası,
GS yazarı,
FB medyası,
FB yazarı,
BJK medyası,
BJK yazarı var...
Herkes taraf oldu artık.
Tarafsız gazete, tarafsız tv, tarafsız yazar yok...
***
Tribün terörünü körükleyen bir başka sebep de "tribüncülük" kavramıdır...
Tribüncülük bir meslek haline gelmiştir...
Tribüncülük yapan insanların tek işi "tribün kovalamak"tır..
Okula gitmezler...
Meslek sahibi değiller...
Tuttukları takımın yöneticileri tarafından maaşa bağlananlar bile vardır...
Tribünden geçinirler...
Deplasmanlara organizasyon yaparlar...
Futbol, şiddettir, futbol holiganlıktır, futbol adam bıçaklamaktır felsefesine inanırlar...
Güçlü olmak zorundadırlar...
Haklı haksız demeden birilerini dövmek bıçaklamak durumundadırlar ki;
Herkes onlardan korksun...
Ve öyle de olur...
Yan baktı,
Omuz attı,
Yan bastı,
Közünü kırptı gibi sudan bahanelerle masum insanlara saldırıp döverler...
Herkes onlardan korkar, çünkü hayattan beklentileri olmadığı gibi bir intiba vermişlerdir topluma...
***
Bu insanların bir de tayfaları vardır...
O tayfanın içinde sivrilmek isteyenler,
Mutlaka bir icraat yapmalıdırlar...
Mesela bir rakip takım taraftarını bıçaklamak gibi...
Mesela bir rakip takım taraftarını öldüresiye dövmek gibi...
Mesela bir rakip takım taraftarını öldürmek gibi...
Bu tribüncüleri takımların yöneticileri besliyor...
Hatta bazı futbolcuların dahi kendilerine maaş türünde ödemeler yaptıkları bilinir...
Onlar da tayfalarını beslerler...
Tayfa onlar için bir güç gösterisidir...
Tayfa ne kadar kalabalık ve piskopat olursa tribüncünün kazanacağı para o kadar çok olur...
Bugün Suriye'nin içine düştüğü iç savaşı çözmek için uğraşan hükümet ne yazık ki, bu konuyu görmezden gelmektedir...
Onlarca insan yaralandı,
Bir çok genç kardeşimiz hayatını kaybetti...
Gün geçtikçe düşmanlıklar bir kan davasına dönüşme yolunda ilerliyor...
Medya kışkırtıyor,
Yöneticiler kışkırtıyor,
Futbolcular kışkırtıyor...
Peki futboldan sorumlu yetkililer ne yapıyor?
***
Futboldan sorumlu yetkililer,
Türkiye'de ilk kez oluşturulan ve taraflı tarafsız herkesin büyük beğenisini kazanan BandoESES'i deplasman tribünlerine almamak konusunda büyük bir başarı gösteriyor...
Eskişehirspor taraftarlarının tamamen kendi imkanlarıyla oluşturduğu BandoESES'i tribünlere alırlarsa ne olur peki?
TFF yetkilileri cevap veriyor:
"Bando aletlerini sahaya atarlar ve futbolcu ya da hakemi sakat bırakırlar"
Bu kadar saçma bir gerekçe...
Aslında ne olacağını ben size söyleyeyim:
Eğer BandoESES deplasman tribünlerine alınırsa rakip takımlara da örnek teşkil eder, bu güzelliği rakip takım taraftarı da yapmak ister ve bir nebze de olsa çirkinliklerden uzaklaştırır...
Futboldan sorumlu yetkililer ve İstanbul medyası;
Şunu da bilmiyorlar;
Çirkinlikleri bitirmenin bir yolu da yapılan güzellikleri daha çok gündeme getirmek...
Günlerce FB-GS maçı konuşuldu...
Kazanan alkışlansın denildi...
Ama öyle bir deniliyor, öyle bir tartışılıyor ki; adamların alkışlayacağı varsa bile alkışlamaktan vazgeçerler...
Halbuki, bir kardeşimizin ölümüne, bazı kardeşlerimizin yaralanmasına yol açan bu polemik yerine, Kasımpaşa ve Eskişehirspor taraftarlarının İstiklal Caddesi'nde yaptıkları tarihi "Kardeşlik Yürüyüşü"nü ekranlara getirselerdi,
Yıllardır takımları hangi pozisyonda olursa olsun, yenen takımın da yenilen takımın da taraftarlarının her iki takım için de tezahürat yaptığını gösterselerdi,
Her iki takım taraftarının tribünde başlayan dostluklarının gündelik yaşamlarındaki etkilerini de sütunlarında, ekranlarında yayınlayabilselerdi, belki bugün bu acılar yaşanmıyor olacaktı...
***
Kasımpaşa ve Eskişehirspor taraftarları, aynı ligde oynayan iki rakip takımın taraftarlarıdır...
Ve öylesine bir dostluk bağı kurmuşlar ki; cümle alem gıpta ediyor...
Bir TFF yetkilisi, bir medya mensubu çıkıp da bu iki takım taraftarına;
"Yahu arkadaş biz bu tribün terörünü bir türlü çözemezken siz nasıl oldu da böylesine bir dostluk ve kardeşlik bağı kurdunuz!?" diye sordu mu?
Kasımpaşa'nın bu dostluk ile başlayan tribün sürecini takip edin...
Bu dostluktan önce ne kadar olay olmuş, bu dostluktan sonra ne kadar olay olmuş...
Aynı şekilde Eskişehirspor'un tribün sürecini de takip edin...
Bu dostluğun öncesini ve sonrasını iyice tahlil edin...
İki kulüp taraftarı arasında yaşanan dostluk ve kardeşliğin her iki camia için tribün olaylarını ne denli azılttığını kendi gözlerinizle görün...
***
Eskişehirspor taraftarı işi bir adım öteye taşıyarak uluslararası boyuta ulaştırdı bu dostluk ve kardeşlik girişimlerini...
Bugün İskoçya'da bir kentin insanlarının nerdeyse tamamı Eskişehirspor sevdalısı oldu...
Avrupa Ligi ön eleme maçı için Eskişehir'e gelen St. Jonhston taraftarları öylesine güzel ağırlandı ki, tıpkı Kasımpaşa ile olduğu gibi sağlam temeller üzerine büyük bir dostluk ve kardeşlik binası dikildi...
Bu dostluk ve kardeşlik öylesine ileri boyutlara ulaştı ki;
İskoç takımının yöneticileri önümüzdeki sezon deplasmanlarda Siyah - Kırmızı forma giyme kararı aldı...
Futbol terörüne çare arayan bir tek Allah'ın kulu da çıkıp "Yahu arkadaş bu işi nasıl beceriyorsunuz!?" diye sormaz mı?
Medya mensupları bu güzellikleri ekranlarına, sütunlarına taşısalar da bu güzellikleri herkes örnek alsa olmaz mı?
Olmaz olmaz,
Çünkü bunu yaparlarsa onlara yazacak, konuşacak bir şey kalmaz...
Bir diğer önemli sebep ise, genel anlamdaki kültürel yapımız...
Şiddetin tetikçisi küfürdür...
Bugün Türkiye'de AMK (Bunun ne anlama geldiğini hepimiz çok iyi biliyoruz) adıyla yayınlanan bir spor gazetesi var...
Bugün Türkiye'de toplumu kültürel açıdan geliştirmesi gereken sanatçılarımız tiyatro sahnelerinde küfür ederek korkunç paralar kazanmakta...
Bugün Türkiye'de tv ekranlarında şiddet içerikli diziler almış başını gitmiş...
Bir zamanlar Türkiye'de Kemal Sunal'ın "Eşşoğlu" lafı biplenirdi, şimdi galiz küfürler havada uçuşuyor...
Bu küfürler her ne kadar biplense de herkes anlıyor...
Bu gün Türkiye'de bırakın erkekleri kızlar dahi
Yolda, sokakta,
Barda, kafede,
Parkta, sinemada arkadaşlarıyla konuşurken en galiz küfürleri normal bir konuşmaymış gibi sarfedebiliyor...
Çok samimi iki arkadaş, derin bir sohbet arasında birbirlerinin anneleriyle ilişkiye girebiliyorlar...
Hem de kahkahalar atarak...
Bazı birbirini çok seven arkadaşlar durumu daha da ileri götürüp,
Birbirlerinin anneleriyle, bacılarıyla ters ilişkiye bile girebiliyorlar...
Geride bıraktığımız 10 yıl içersinde halkımız büyük bir ahlaki yıkıntıya uğramıştır...
Dindar nesiller yetiştireceğiz teranelerin ardında gizlenen gerçek de budur aslında...
Ahlaki değerlerini tamamen yitirmiş bir toplum yaratıldı...
***
Küfür arkadaşlar arasında bir sevgi gösterisi durumuna gelmişken,
Birileri kalkıyorlar tribündeki adama küfür etme diyor...
Senin sanatçın küfür ederek milyonlarca lira para kazanırken,
Cebinden para vererek girdiği tribündeki adama nasıl olur da küfür etme diyebilirsin ki...
Spor gazeteleri sürekli taraftara oynar...
Çünkü taraftarı ne kadar tahrik ederse satışı o kadar yükselir...
Eskiden gazetelerin spor sayfaları ve spor yazarları vardı...
Şimdi ise;
GS medyası,
GS yazarı,
FB medyası,
FB yazarı,
BJK medyası,
BJK yazarı var...
Herkes taraf oldu artık.
Tarafsız gazete, tarafsız tv, tarafsız yazar yok...
***
Tribün terörünü körükleyen bir başka sebep de "tribüncülük" kavramıdır...
Tribüncülük bir meslek haline gelmiştir...
Tribüncülük yapan insanların tek işi "tribün kovalamak"tır..
Okula gitmezler...
Meslek sahibi değiller...
Tuttukları takımın yöneticileri tarafından maaşa bağlananlar bile vardır...
Tribünden geçinirler...
Deplasmanlara organizasyon yaparlar...
Futbol, şiddettir, futbol holiganlıktır, futbol adam bıçaklamaktır felsefesine inanırlar...
Güçlü olmak zorundadırlar...
Haklı haksız demeden birilerini dövmek bıçaklamak durumundadırlar ki;
Herkes onlardan korksun...
Ve öyle de olur...
Yan baktı,
Omuz attı,
Yan bastı,
Közünü kırptı gibi sudan bahanelerle masum insanlara saldırıp döverler...
Herkes onlardan korkar, çünkü hayattan beklentileri olmadığı gibi bir intiba vermişlerdir topluma...
***
Bu insanların bir de tayfaları vardır...
O tayfanın içinde sivrilmek isteyenler,
Mutlaka bir icraat yapmalıdırlar...
Mesela bir rakip takım taraftarını bıçaklamak gibi...
Mesela bir rakip takım taraftarını öldüresiye dövmek gibi...
Mesela bir rakip takım taraftarını öldürmek gibi...
Bu tribüncüleri takımların yöneticileri besliyor...
Hatta bazı futbolcuların dahi kendilerine maaş türünde ödemeler yaptıkları bilinir...
Onlar da tayfalarını beslerler...
Tayfa onlar için bir güç gösterisidir...
Tayfa ne kadar kalabalık ve piskopat olursa tribüncünün kazanacağı para o kadar çok olur...
Bugün Suriye'nin içine düştüğü iç savaşı çözmek için uğraşan hükümet ne yazık ki, bu konuyu görmezden gelmektedir...
Onlarca insan yaralandı,
Bir çok genç kardeşimiz hayatını kaybetti...
Gün geçtikçe düşmanlıklar bir kan davasına dönüşme yolunda ilerliyor...
Medya kışkırtıyor,
Yöneticiler kışkırtıyor,
Futbolcular kışkırtıyor...
Peki futboldan sorumlu yetkililer ne yapıyor?
***
Futboldan sorumlu yetkililer,
Türkiye'de ilk kez oluşturulan ve taraflı tarafsız herkesin büyük beğenisini kazanan BandoESES'i deplasman tribünlerine almamak konusunda büyük bir başarı gösteriyor...
Eskişehirspor taraftarlarının tamamen kendi imkanlarıyla oluşturduğu BandoESES'i tribünlere alırlarsa ne olur peki?
TFF yetkilileri cevap veriyor:
"Bando aletlerini sahaya atarlar ve futbolcu ya da hakemi sakat bırakırlar"
Bu kadar saçma bir gerekçe...
Aslında ne olacağını ben size söyleyeyim:
Eğer BandoESES deplasman tribünlerine alınırsa rakip takımlara da örnek teşkil eder, bu güzelliği rakip takım taraftarı da yapmak ister ve bir nebze de olsa çirkinliklerden uzaklaştırır...
Futboldan sorumlu yetkililer ve İstanbul medyası;
Şunu da bilmiyorlar;
Çirkinlikleri bitirmenin bir yolu da yapılan güzellikleri daha çok gündeme getirmek...
Günlerce FB-GS maçı konuşuldu...
Kazanan alkışlansın denildi...
Ama öyle bir deniliyor, öyle bir tartışılıyor ki; adamların alkışlayacağı varsa bile alkışlamaktan vazgeçerler...
Halbuki, bir kardeşimizin ölümüne, bazı kardeşlerimizin yaralanmasına yol açan bu polemik yerine, Kasımpaşa ve Eskişehirspor taraftarlarının İstiklal Caddesi'nde yaptıkları tarihi "Kardeşlik Yürüyüşü"nü ekranlara getirselerdi,
Yıllardır takımları hangi pozisyonda olursa olsun, yenen takımın da yenilen takımın da taraftarlarının her iki takım için de tezahürat yaptığını gösterselerdi,
Her iki takım taraftarının tribünde başlayan dostluklarının gündelik yaşamlarındaki etkilerini de sütunlarında, ekranlarında yayınlayabilselerdi, belki bugün bu acılar yaşanmıyor olacaktı...
***
Kasımpaşa ve Eskişehirspor taraftarları, aynı ligde oynayan iki rakip takımın taraftarlarıdır...
Ve öylesine bir dostluk bağı kurmuşlar ki; cümle alem gıpta ediyor...
Bir TFF yetkilisi, bir medya mensubu çıkıp da bu iki takım taraftarına;
"Yahu arkadaş biz bu tribün terörünü bir türlü çözemezken siz nasıl oldu da böylesine bir dostluk ve kardeşlik bağı kurdunuz!?" diye sordu mu?
Kasımpaşa'nın bu dostluk ile başlayan tribün sürecini takip edin...
Bu dostluktan önce ne kadar olay olmuş, bu dostluktan sonra ne kadar olay olmuş...
Aynı şekilde Eskişehirspor'un tribün sürecini de takip edin...
Bu dostluğun öncesini ve sonrasını iyice tahlil edin...
İki kulüp taraftarı arasında yaşanan dostluk ve kardeşliğin her iki camia için tribün olaylarını ne denli azılttığını kendi gözlerinizle görün...
***
Eskişehirspor taraftarı işi bir adım öteye taşıyarak uluslararası boyuta ulaştırdı bu dostluk ve kardeşlik girişimlerini...
Bugün İskoçya'da bir kentin insanlarının nerdeyse tamamı Eskişehirspor sevdalısı oldu...
Avrupa Ligi ön eleme maçı için Eskişehir'e gelen St. Jonhston taraftarları öylesine güzel ağırlandı ki, tıpkı Kasımpaşa ile olduğu gibi sağlam temeller üzerine büyük bir dostluk ve kardeşlik binası dikildi...
Bu dostluk ve kardeşlik öylesine ileri boyutlara ulaştı ki;
İskoç takımının yöneticileri önümüzdeki sezon deplasmanlarda Siyah - Kırmızı forma giyme kararı aldı...
Futbol terörüne çare arayan bir tek Allah'ın kulu da çıkıp "Yahu arkadaş bu işi nasıl beceriyorsunuz!?" diye sormaz mı?
Medya mensupları bu güzellikleri ekranlarına, sütunlarına taşısalar da bu güzellikleri herkes örnek alsa olmaz mı?
Olmaz olmaz,
Çünkü bunu yaparlarsa onlara yazacak, konuşacak bir şey kalmaz...
11 Mart 2013 Pazartesi
Taraftar, medya ve polis...
Defalarca yazdım...
Bu memleketin en sahipsiz ve en büyük kitlesi "Taraftarlar"dır...
Yargılanmadan suçlu ilan edilen başka kim vardır bu memlekette...
Maç öncesi ya da maç sırasında,
Akla hayale gelmedik muamelelere tabi tutulan başka hangi kitle vardır bu memlekette...
Ben Eskişehir'de Atatürk Stadı'na girerken ayakkabılarım dahi çıkartılıyor...
Neredeyse pantolonlarınızı da indirin diyecekler...
Polis memurlarının en temiz hitap şekli "Ulan"...
1000 kişinin içinden birisi polise bir kötü laf mı etti!?
O kişiyi aramaya hiç gerek yok...
Polis memuru kafasına göre kameradan birini seçip "bu yaptı" dediği vakit olay bitmiştir..
Yargılama yok, mahkeme yok...
Anında suçlu damgasını yersiniz ve cezayı da keserler...
***
Çok değil bir kaç ay evveldi,
Bir basketbol maçında 4-5 polis memuru bir olup,
Bir astımlı basketbol taraftarını nasıl da öldüresiye dövmüşlerdi...
Taraftar olarak örnekleyeceğimiz bir çok olay vardır...
Polis'in aldığı tedbirlerin tamamı,
Taraftar kitlesinin "terörist" olduğu ön yargısı ile alınmıştır...
Bu ön yargı ile ortaya konulan davranış tarzı da olayların patlamasında en büyük etken oluyor...
Polis taraftarı küfür ve şiddete yönlendiriyor açıkça...
İstanbul'dan bir otobüs organizasyonu ile FB ile oynanacak bir maç için Eskişehir'e gidiyoruz...
Eskişehir girişinde polis ekipleri bizi durduruyorlar...
Otobüsten inip memurlar ile konuşuyoruz...
İstanbul'dan bir otobüs dolusu insanın Eskişehirspor taraftarı olarak Eskişehir'e gelmelerine akıl erdiremiyorlar...
"Siz FB taraftarısınız, kamufle olmak için ESES formaları giymişsiniz" deyip bizi kente almak istemiyorlar...
Ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı bilemedik...
Bizi bekletip, arkadan gelen FB otobüsleri ile bir araya getirecek ve olası bir kavganın içine atacaklar...
Görevli komiser amirine malumat veriyor.
Amir inanmıyor.
"Salmayın tutun orda" emrini veriyor...
Son çare hep birlikte FB'ye sövmeye başladık...
Komiser FB'ye sövdüğümüzü amirine bildirdi...
Amir telsizden "O zaman bırakın gelsinler!" emrini verdi...
Demek ki küfür edince ancak inandırabiliyormuşuz!
***
Şu taktım ya da bu takım...
Hangi takımın taraftarı olursak olalım,
Hepimizin ortak paydası futbol taraftarlığı...
Bu büyük kitlenin içinde elbette çürük elmalar vardır...
Fakat gerçekten takdire şayan büyük bir taraftar kitlesi de var ki;
Yaptıkları icraatları bir çok sivil toplum kuruluşu dahi zorlukla yapıyor...
Örneğin Kasımpaşa taraftarının "KARDEŞ OKUL KAMPANYASI"
Kimselerin elinin ulaşmadığı Anadolu'daki bir çok köy ilkokuluna yardım ellerini uzattılar...
Eskişehirspor taraftarı aynı şekilde...
Tribünde ezeli rakipleri olan illerin köylerine bile yardım ellerini uzattılar...
Bunların hiçbirisi medyada çıkmıyor...
Tartışma programlarına çıkarmıyorlar...
Oralarda konuşmuyorlar...
Gazetelerinde yazmıyorlar...
Yazarlarsa, konuşurlarsa belki diğer taraftar guruplarına da örnek olur da;
Bütün taraftarlar böyle güzel şeyler mi yapmaya başlar diye korkuyorlar belki de...
***
Kırk yılda bir FB-Bursa maçında yaşanan vahim olaylar olabiliyor...
Hiç birimizin tasvip etmeyeceği olaylar bunlar...
Böylesi durumlarda medya hemen ön plana çıkarıyor bunları...
Kanlar içindeki adamcağızı defalarca döndüre döndüre ekranlara taşıyorlar...
Babasının gözlerinin önünde bıçaklanmasının şokunu atlatamayan çocuk taşınıyor ekranlara...
Aynı görüntüleri 9 kez arka arkaya gösterdikten sonra;
Program yöneticisi "arkadaşlar lütfen bu görüntüleri kaldırın, bu tür görüntüleri göstermemek gerekli" diyor sanki bizimle alay eder gibi...
9 kez gösterilirken nerdeydin ulan!
Bu taraftar, sizin aklınıza bile getiremeyeceğiniz köylere yardım elini uzatırken nerdeydiniz...
Bu memlekette nasılsa milyonlarca taraftar kitlesi sahipsiz!
Vurun vurabildiğiniz kadar!
Alçakça yapılan bir bıçaklama olayını, bütün taraftarların üzerine yıkın bakalım!
Sizi izleyen milyonlarca yurttaşımıza taraftar kitlesini serseri olarak lanse edin bakalım!
***
Burada FB-Bursa maçında yaşanan olayı küçümsemek ya da basite indirgemek gibi bir niyetim asla yok...
Bu olayı bütün yüreğimle kınıyorum...
Delikanlı adam kavgada bıçak çekmez...
Delikanlı adam yumruğuna güvenir...
Bıçak çekmek, adam bıçaklamak kalleşlikle eşdeğerdir...
Hele ki, böyle evladını almış sevdası peşinde koşan savunmasız insanları bıçaklamak için belki de çok daha ağır kelimeler kullanmak gerekir...
FB taraftarlarından bazılarının "Elinde çocukla oraya gelmeseydi!" şeklindeki savunma tarzı da gerçekten çok manidar...
Hani onlara göre; bir gün herkes Fenerli olacak ya!
İnsanların başka takımlara sevdalanma gibi bir hakları yok onlara göre...
Yani bu bir futbol faşizmi...
FB faşizmi...
***
Sonuç olarak bu tür olayların önlenmesi için daha fazla polisiye tedbir alınması sonucu hiç bir şekilde değiştirmeyecektir... Alınan tüm tedbirlere rağmen bu olaylar yaşanıyor ve yaşanmaya da devam edecektir. Önemli olan polisin maçlarda taraftara karşı olan ön yargısının kırılması ve medyanın taraftarlarca yapılan güzel işleri sürekli gündeme getirerek, taraftarları böylesi güzellikler peşinde bir yarışa teşvik etmelidir.
Taraftar
Medya
Polis
Üçgeninde işini en doğru yapan taraftardır.
Medyanın görevi, yapılan kötü örnekleri sürekli gündeme getirmek değil, bunları örterek güzellikleri ön plana çıkarmak ve taraftarlar arasında teşvik işlevini yerine getirmektir...
Polis, psikolojik eğitime tabi tutulmalı.
Polisler görev başında tuttukları takımın formasını evlerinde bırakmalı...
Polis taraftara terörist muamelesi yapmaktan vazgeçmeli...
Ancak bu şekilde bu tür üzücü olayları azaltabiliriz...
Bu memleketin en sahipsiz ve en büyük kitlesi "Taraftarlar"dır...
Yargılanmadan suçlu ilan edilen başka kim vardır bu memlekette...
Maç öncesi ya da maç sırasında,
Akla hayale gelmedik muamelelere tabi tutulan başka hangi kitle vardır bu memlekette...
Ben Eskişehir'de Atatürk Stadı'na girerken ayakkabılarım dahi çıkartılıyor...
Neredeyse pantolonlarınızı da indirin diyecekler...
Polis memurlarının en temiz hitap şekli "Ulan"...
1000 kişinin içinden birisi polise bir kötü laf mı etti!?
O kişiyi aramaya hiç gerek yok...
Polis memuru kafasına göre kameradan birini seçip "bu yaptı" dediği vakit olay bitmiştir..
Yargılama yok, mahkeme yok...
Anında suçlu damgasını yersiniz ve cezayı da keserler...
***
Çok değil bir kaç ay evveldi,
Bir basketbol maçında 4-5 polis memuru bir olup,
Bir astımlı basketbol taraftarını nasıl da öldüresiye dövmüşlerdi...
Taraftar olarak örnekleyeceğimiz bir çok olay vardır...
Polis'in aldığı tedbirlerin tamamı,
Taraftar kitlesinin "terörist" olduğu ön yargısı ile alınmıştır...
Bu ön yargı ile ortaya konulan davranış tarzı da olayların patlamasında en büyük etken oluyor...
Polis taraftarı küfür ve şiddete yönlendiriyor açıkça...
İstanbul'dan bir otobüs organizasyonu ile FB ile oynanacak bir maç için Eskişehir'e gidiyoruz...
Eskişehir girişinde polis ekipleri bizi durduruyorlar...
Otobüsten inip memurlar ile konuşuyoruz...
İstanbul'dan bir otobüs dolusu insanın Eskişehirspor taraftarı olarak Eskişehir'e gelmelerine akıl erdiremiyorlar...
"Siz FB taraftarısınız, kamufle olmak için ESES formaları giymişsiniz" deyip bizi kente almak istemiyorlar...
Ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı bilemedik...
Bizi bekletip, arkadan gelen FB otobüsleri ile bir araya getirecek ve olası bir kavganın içine atacaklar...
Görevli komiser amirine malumat veriyor.
Amir inanmıyor.
"Salmayın tutun orda" emrini veriyor...
Son çare hep birlikte FB'ye sövmeye başladık...
Komiser FB'ye sövdüğümüzü amirine bildirdi...
Amir telsizden "O zaman bırakın gelsinler!" emrini verdi...
Demek ki küfür edince ancak inandırabiliyormuşuz!
***
Şu taktım ya da bu takım...
Hangi takımın taraftarı olursak olalım,
Hepimizin ortak paydası futbol taraftarlığı...
Bu büyük kitlenin içinde elbette çürük elmalar vardır...
Fakat gerçekten takdire şayan büyük bir taraftar kitlesi de var ki;
Yaptıkları icraatları bir çok sivil toplum kuruluşu dahi zorlukla yapıyor...
Örneğin Kasımpaşa taraftarının "KARDEŞ OKUL KAMPANYASI"
Kimselerin elinin ulaşmadığı Anadolu'daki bir çok köy ilkokuluna yardım ellerini uzattılar...
Eskişehirspor taraftarı aynı şekilde...
Tribünde ezeli rakipleri olan illerin köylerine bile yardım ellerini uzattılar...
Bunların hiçbirisi medyada çıkmıyor...
Tartışma programlarına çıkarmıyorlar...
Oralarda konuşmuyorlar...
Gazetelerinde yazmıyorlar...
Yazarlarsa, konuşurlarsa belki diğer taraftar guruplarına da örnek olur da;
Bütün taraftarlar böyle güzel şeyler mi yapmaya başlar diye korkuyorlar belki de...
***
Kırk yılda bir FB-Bursa maçında yaşanan vahim olaylar olabiliyor...
Hiç birimizin tasvip etmeyeceği olaylar bunlar...
Böylesi durumlarda medya hemen ön plana çıkarıyor bunları...
Kanlar içindeki adamcağızı defalarca döndüre döndüre ekranlara taşıyorlar...
Babasının gözlerinin önünde bıçaklanmasının şokunu atlatamayan çocuk taşınıyor ekranlara...
Aynı görüntüleri 9 kez arka arkaya gösterdikten sonra;
Program yöneticisi "arkadaşlar lütfen bu görüntüleri kaldırın, bu tür görüntüleri göstermemek gerekli" diyor sanki bizimle alay eder gibi...
9 kez gösterilirken nerdeydin ulan!
Bu taraftar, sizin aklınıza bile getiremeyeceğiniz köylere yardım elini uzatırken nerdeydiniz...
Bu memlekette nasılsa milyonlarca taraftar kitlesi sahipsiz!
Vurun vurabildiğiniz kadar!
Alçakça yapılan bir bıçaklama olayını, bütün taraftarların üzerine yıkın bakalım!
Sizi izleyen milyonlarca yurttaşımıza taraftar kitlesini serseri olarak lanse edin bakalım!
***
Burada FB-Bursa maçında yaşanan olayı küçümsemek ya da basite indirgemek gibi bir niyetim asla yok...
Bu olayı bütün yüreğimle kınıyorum...
Delikanlı adam kavgada bıçak çekmez...
Delikanlı adam yumruğuna güvenir...
Bıçak çekmek, adam bıçaklamak kalleşlikle eşdeğerdir...
Hele ki, böyle evladını almış sevdası peşinde koşan savunmasız insanları bıçaklamak için belki de çok daha ağır kelimeler kullanmak gerekir...
FB taraftarlarından bazılarının "Elinde çocukla oraya gelmeseydi!" şeklindeki savunma tarzı da gerçekten çok manidar...
Hani onlara göre; bir gün herkes Fenerli olacak ya!
İnsanların başka takımlara sevdalanma gibi bir hakları yok onlara göre...
Yani bu bir futbol faşizmi...
FB faşizmi...
***
Sonuç olarak bu tür olayların önlenmesi için daha fazla polisiye tedbir alınması sonucu hiç bir şekilde değiştirmeyecektir... Alınan tüm tedbirlere rağmen bu olaylar yaşanıyor ve yaşanmaya da devam edecektir. Önemli olan polisin maçlarda taraftara karşı olan ön yargısının kırılması ve medyanın taraftarlarca yapılan güzel işleri sürekli gündeme getirerek, taraftarları böylesi güzellikler peşinde bir yarışa teşvik etmelidir.
Taraftar
Medya
Polis
Üçgeninde işini en doğru yapan taraftardır.
Medyanın görevi, yapılan kötü örnekleri sürekli gündeme getirmek değil, bunları örterek güzellikleri ön plana çıkarmak ve taraftarlar arasında teşvik işlevini yerine getirmektir...
Polis, psikolojik eğitime tabi tutulmalı.
Polisler görev başında tuttukları takımın formasını evlerinde bırakmalı...
Polis taraftara terörist muamelesi yapmaktan vazgeçmeli...
Ancak bu şekilde bu tür üzücü olayları azaltabiliriz...
1 Mart 2013 Cuma
Tribünde yine yoktular; Çocukların tertemiz yüreklerindeydiler...
Ülkemizdeki spor medyasını anlamak mümkün değil efendim!
Spor camiasını da anlamak mümkün değil!
Sporda şiddetin önlenmesi için olmadık işler yaparlar;
Fakat sporda örnek teşkil edecek davranışları görmezden gelirler...
Birileri tribünlere meşale sokmuşlar...
Günlerdir televizyon ekranlarında,
Gazete sütunlarında bu konu tartışılıyor...
Bir maçta, ufacık bir sürtüşme olsa taraftarlar arasında,
Sanki kıyamet kopmuş gibi günlerce yazılır, çizilir, tartışılır...
Sonuç!?
Sonuç hep aynı, değişen bir şey yok!
Aynı tas aynı hamam!
***
Sporda şiddetin önlenmesi için akla ziyan işlere imza atanlar
Ne yazık ki, tüm spor camiasına örnek teşkil edecek davranışları,
Etkinlikleri görmezden gelirler...
Bir çok tribün gurubu, taraftar gurupları,
Sosyal sorumluluk bilinci çerçevesinde hepimizin takdirini kazanan etkinliklere imza atıyor...
Fakat onların umurunda bile değil...
Onlar pusuya yatmış bekliyorlar...
"Şu taraftarlar bir dövüşseler, biraz küfür etseler, yasak maddelerle tribüne girseler de;
biz de günlerce bunları yazıp çizsek" diye...
***
Kasımpaşa tribünlerinin en güçlü guruplarından biri olan Arma Altı Tayfa'yı bilirsiniz...
Burada kendilerinin etkinliklerine elimizden geldiğince yer vermeye çalışıyoruz.
Sezon başında kulübü satın alanların Arma değişikliği sebebiyle başlattıkları boykot eylemini halen sürdürüyorlar...
Sezon sonuna kadar da bu boykot sürecek gibi...
Sosyal medyada demokratik haklarını kullanarak dertlerini anlatmaya çalıştılar;
Olmadı,,,
Seslerini duyan olmadı...
Onlara; "tribünlere girin olay çıkartın, ancak öyle medya sesinizi duyar" telkinleri yapıldı...
Onlar kendilerine yakışanı yaptılar ve sadece sosyal medyada yazarak Arma'ya sahiplendiler...
***
Arma Altı Tayfa gurubu tribünde yok...
Zaman zaman Arma Altı meydanında portatif tribün kurup,
Hep birlikte izlediler televizyondan maçlarını...
Arma sevdasının sadece tribünde yaşanmayacağını hepimize öğrettiler...
Dağılmadılar...
Daha da bütünleştiler...
Kasımpaşa taraftarının sosyal sorumluluk bilincini başlattıkları "Kardeş Okul" projesi ile tüm futbol camiasına ezberlettiler...
Kardeş camia Eskişehirspor sevdalısı olan öğretmenlerin görev yaptığı köy okullarına defalarca yardım paketleri yolladılar...
Ağrı'da bir köy okulunun bir sınıfının tadilatına katkıda bulundular...
Son olarak da Ardahan'da idiler...
***
Evet onlar tribünde yoktular...
Bir köy okulunda,
Minik yavruların yüreklerindeydi onlar...
Ülkemizin bir ucunda...
Ardahan'ın Gölbelen Köyü İlkokulu'ndaki minik yüreklerdeydi onlar...
Belki yolladıkları malzemeler son derece mütevaziydiler...
Fakat işin içinde sevda olunca,
Emek olunca o paketlerin her bir zerresinde...
Maddi değer görülmüyor bile...
***
Arma Altı Tayfa...
Bir kere daha gözlerimizi yaşarttınız...
Bir kere daha içimizi titrettiniz...
Bir kere daha ARMA SEVDASI'nın ne kadar değerli olduğunu bizlere anımsattınız...
Kasımpaşa sizleri unutmayacak...
Sağolun çocuklar...
Sizler varoldukça, içimizdeki umut ışığı hep yanacak!
Spor camiasını da anlamak mümkün değil!
Sporda şiddetin önlenmesi için olmadık işler yaparlar;
Fakat sporda örnek teşkil edecek davranışları görmezden gelirler...
Birileri tribünlere meşale sokmuşlar...
Günlerdir televizyon ekranlarında,
Gazete sütunlarında bu konu tartışılıyor...
Bir maçta, ufacık bir sürtüşme olsa taraftarlar arasında,
Sanki kıyamet kopmuş gibi günlerce yazılır, çizilir, tartışılır...
Sonuç!?
Sonuç hep aynı, değişen bir şey yok!
Aynı tas aynı hamam!
***
Sporda şiddetin önlenmesi için akla ziyan işlere imza atanlar
Ne yazık ki, tüm spor camiasına örnek teşkil edecek davranışları,
Etkinlikleri görmezden gelirler...
Bir çok tribün gurubu, taraftar gurupları,
Sosyal sorumluluk bilinci çerçevesinde hepimizin takdirini kazanan etkinliklere imza atıyor...
Fakat onların umurunda bile değil...
Onlar pusuya yatmış bekliyorlar...
"Şu taraftarlar bir dövüşseler, biraz küfür etseler, yasak maddelerle tribüne girseler de;
biz de günlerce bunları yazıp çizsek" diye...
***
Kasımpaşa tribünlerinin en güçlü guruplarından biri olan Arma Altı Tayfa'yı bilirsiniz...
Burada kendilerinin etkinliklerine elimizden geldiğince yer vermeye çalışıyoruz.
Sezon başında kulübü satın alanların Arma değişikliği sebebiyle başlattıkları boykot eylemini halen sürdürüyorlar...
Sezon sonuna kadar da bu boykot sürecek gibi...
Sosyal medyada demokratik haklarını kullanarak dertlerini anlatmaya çalıştılar;
Olmadı,,,
Seslerini duyan olmadı...
Onlara; "tribünlere girin olay çıkartın, ancak öyle medya sesinizi duyar" telkinleri yapıldı...
Onlar kendilerine yakışanı yaptılar ve sadece sosyal medyada yazarak Arma'ya sahiplendiler...
***
Arma Altı Tayfa gurubu tribünde yok...
Zaman zaman Arma Altı meydanında portatif tribün kurup,
Hep birlikte izlediler televizyondan maçlarını...
Arma sevdasının sadece tribünde yaşanmayacağını hepimize öğrettiler...
Dağılmadılar...
Daha da bütünleştiler...
Kasımpaşa taraftarının sosyal sorumluluk bilincini başlattıkları "Kardeş Okul" projesi ile tüm futbol camiasına ezberlettiler...
Kardeş camia Eskişehirspor sevdalısı olan öğretmenlerin görev yaptığı köy okullarına defalarca yardım paketleri yolladılar...
Ağrı'da bir köy okulunun bir sınıfının tadilatına katkıda bulundular...
Son olarak da Ardahan'da idiler...
***
Evet onlar tribünde yoktular...
Bir köy okulunda,
Minik yavruların yüreklerindeydi onlar...
Ülkemizin bir ucunda...
Ardahan'ın Gölbelen Köyü İlkokulu'ndaki minik yüreklerdeydi onlar...
Belki yolladıkları malzemeler son derece mütevaziydiler...
Fakat işin içinde sevda olunca,
Emek olunca o paketlerin her bir zerresinde...
Maddi değer görülmüyor bile...
***
Arma Altı Tayfa...
Bir kere daha gözlerimizi yaşarttınız...
Bir kere daha içimizi titrettiniz...
Bir kere daha ARMA SEVDASI'nın ne kadar değerli olduğunu bizlere anımsattınız...
Kasımpaşa sizleri unutmayacak...
Sağolun çocuklar...
Sizler varoldukça, içimizdeki umut ışığı hep yanacak!
14 Ekim 2012 Pazar
Bir garip Alex olayı ve Ediz Bahtiyaroğlu...
Alex de Souza...
Aziz Yıldırım...
Recep Tayyip Erdoğan...
İlginç bir üçleme...
Alex ve Aziz Yıldırım'ın aynı olay dahilinde bulunmaları son derece normal.
Ancak Ülkemizin Başbakanı'nın bu olayın içine girmesi bana çok ilginç geldi...
***
Türkiye'de bugüne kadar Alex olayına benzer bir çok olay yaşandı...
Nice topçular geldi geçti...
Nicesine haksızlıklar yapıldı...
Hiçbirisi ülkenin başbakanı tarafından bu kadar büyük bir ilgi ve alaka görmedi...
Ülkedeki bir çok futbolsever gibi bende Alex olayını halen tam olarak anlamış değilim...
Alex bildiğim kadarıyla Aziz Yıldırım'ı çok seviyordu...
Aziz Yıldırım da onu çok seviyordu...
Hatta Aykut Kocaman bile Alex'i çok seviyordu...
Birden bu aşk bitti...
Aziz Yıldırım Alex'i sevmez oldu...
Aykut Kocaman Alex'e sahip çıktı...
Alex Kocaman'ın sevgisini kendisi de "Aykut Hoca olmasaydı ben yoktum" diyerek dile getirdi...
Aziz Yıldırım hapse girmekten bir şekilde kurtulup dışarı çıktıktan sonra bu aşk üçgenindeki gariplikler ortaya çıkmaya başladı...
Ve sonuçta Alex gitti...
Olan Samet'e oldu...
***
Aziz Yıldırım'ın serbest bırakılmasının hemen akabinde ortaya çıkan bu Alex krizi aslında farklı bir boyut kazandırdı olaya bakış açımıza. Alex'in gönderilme kararının ardında Aziz Yıldırım kısmende olsa FB taraftarının gözünde itibarsızlaştırıldı. Bir gurup Yıldırım'ın resimleri bulunan tişörtleri yaktı. Medyanın gözleri önünde yapılan bu eylem ile FB taraftarının başkanlarına olan bağlılığının zedelendiği mi gösterilmek istendi!?
FB taraftarı yıldırım içerde iken ölümüne bağlı olduklarını yaptıkları eylemlerle ortaya koymuşlardı. Bu bağlılık bir Alex'in gidişiyle mi sarsıldı!? Hapse girmesine kesin gözüyle bakılan Aziz Yıldırım'ın suç işlemiş olmasına rağmen serbest bırakılması zaten tam bir muamma. Acaba önümüzdeki yerel seçimlerden sonra Aziz Yıldırım yeniden içeri alınacak mı!?
***
Kafamızda bir sürü soru işareti oluşmuşken birden bire yeni bir sevgi yumağının içinde bulduk kendimizi...
Meğer ülkemizin başbakanı da Alex'i pek seviyormuş...
Acaba birden bire ortaya çıkan bu sevgi Recep Tayyip Erdoğan ve Aziz Yıldırım arasındaki husumetin bir eseri olabilir mi!? Düşmanımın düşmanı benim dostumdur sözünden kaynaklanan bir sevgi yumağı mı oluşmuştur başbakan ile Alex arasında...
R. T. Erdoğan Alex'i okadar sevmişki, Dolmabahçe Sarayı'nda kendisini kabul etmiş, duygusal anlar eşleğinde ülkesine uğurlamış... Hediyeler de verilmiş...
Basından bugün öğrenebildiğimize göre Alex'e başbakan tarafından bir de ulusal görev verilmiş...
***
Bu olaya ilişkin kafamızda oluşan muamma sürüyor...
Düşündükçe yeni soru işaretleri beliriyor...
Bugün Alex ile Başbakan arasındaki muhabbeti düşünürken aklıma bir soru daha geldi...
Ediz Bahtiyaroğlu bu mamlakatin çocuğu değil miydi!?
Genç yaşta hayatını kaybeden bu futbolcumuza yapılan haksızlık, Alex'e yapılan haksızlıktan da daha beter değil miydi!?
26 Yaşında hayatını kaybeden Ediz evladımız, kardeşimiz oynadığı kulüplerden halen alacaklı durumda...
Parasını ödemiyorlar çocuğun...
Kimsenin umurunda değil...
Ulusal medyada bir kaç muhabir - yazar konuyu dile getirdi...
Ama kimse umursamadı...
Ediz'in alacaklarının ödenmemesi Alex'in gönderilmesinden daha önemli değildi...
Alex gönderiliyor diye Dolmabahçe Sarayı'nda nerdeyse yas ilan edecek olanlar Ediz'e yapılan haksızlıktan haberdar bile değillerdir eminim...
***
Alex için haftalardır ülkenin gündemini meşgul edenler Ediz Bahtiyaroğlu için tek kelime etmeye cesaret edemiyorlar...
Alex'in mağduriyeti nedir!?
Parasını mı alamamıştır!?
Kendisine sövülmüş müdür!?
Dövülmüş müdür!?
Hakarete mi uğramıştır!?
Kulüp yönetimi karar vermiş bizim işimize yaramaz artık demiş yollamış...
Şeytan bunun neresinde!?
***
Fakat rahmetli Ediz Bahtiyaroğlu'nun manevi şahsiyeti büyük bir haksızlıkla karşı karşıyadır...
Ediz'in parasını ödemiyorlar...
Ediz'in bilinen alacaklarının yanı sıra bilinmeyen alacakları var mıdır henüz bilmiyoruz!?
Eskişehirspor yönetimi çıkıp "Ediz'e borcumuz vardır" ya da "Ediz evladımıza borcumuzu yoktur" diye bir açıklama bile yapamadı...
Alex için yeri göğü ayağa kaldıranlar...
Biriniz sadece biriniz yüreğiniz yetiyorsa Ediz Bahtiyaroğlu'nun alacaklarını işgal ettiğiniz köşelerde ekranlarda dile getirin.
Yüreğiniz yetiyorsa buyrun meydana....
Aziz Yıldırım...
Recep Tayyip Erdoğan...
İlginç bir üçleme...
Alex ve Aziz Yıldırım'ın aynı olay dahilinde bulunmaları son derece normal.
Ancak Ülkemizin Başbakanı'nın bu olayın içine girmesi bana çok ilginç geldi...
***
Türkiye'de bugüne kadar Alex olayına benzer bir çok olay yaşandı...
Nice topçular geldi geçti...
Nicesine haksızlıklar yapıldı...
Hiçbirisi ülkenin başbakanı tarafından bu kadar büyük bir ilgi ve alaka görmedi...
Ülkedeki bir çok futbolsever gibi bende Alex olayını halen tam olarak anlamış değilim...
Alex bildiğim kadarıyla Aziz Yıldırım'ı çok seviyordu...
Aziz Yıldırım da onu çok seviyordu...
Hatta Aykut Kocaman bile Alex'i çok seviyordu...
Birden bu aşk bitti...
Aziz Yıldırım Alex'i sevmez oldu...
Aykut Kocaman Alex'e sahip çıktı...
Alex Kocaman'ın sevgisini kendisi de "Aykut Hoca olmasaydı ben yoktum" diyerek dile getirdi...
Aziz Yıldırım hapse girmekten bir şekilde kurtulup dışarı çıktıktan sonra bu aşk üçgenindeki gariplikler ortaya çıkmaya başladı...
Ve sonuçta Alex gitti...
Olan Samet'e oldu...
***
Aziz Yıldırım'ın serbest bırakılmasının hemen akabinde ortaya çıkan bu Alex krizi aslında farklı bir boyut kazandırdı olaya bakış açımıza. Alex'in gönderilme kararının ardında Aziz Yıldırım kısmende olsa FB taraftarının gözünde itibarsızlaştırıldı. Bir gurup Yıldırım'ın resimleri bulunan tişörtleri yaktı. Medyanın gözleri önünde yapılan bu eylem ile FB taraftarının başkanlarına olan bağlılığının zedelendiği mi gösterilmek istendi!?
FB taraftarı yıldırım içerde iken ölümüne bağlı olduklarını yaptıkları eylemlerle ortaya koymuşlardı. Bu bağlılık bir Alex'in gidişiyle mi sarsıldı!? Hapse girmesine kesin gözüyle bakılan Aziz Yıldırım'ın suç işlemiş olmasına rağmen serbest bırakılması zaten tam bir muamma. Acaba önümüzdeki yerel seçimlerden sonra Aziz Yıldırım yeniden içeri alınacak mı!?
***
Kafamızda bir sürü soru işareti oluşmuşken birden bire yeni bir sevgi yumağının içinde bulduk kendimizi...
Meğer ülkemizin başbakanı da Alex'i pek seviyormuş...
Acaba birden bire ortaya çıkan bu sevgi Recep Tayyip Erdoğan ve Aziz Yıldırım arasındaki husumetin bir eseri olabilir mi!? Düşmanımın düşmanı benim dostumdur sözünden kaynaklanan bir sevgi yumağı mı oluşmuştur başbakan ile Alex arasında...
R. T. Erdoğan Alex'i okadar sevmişki, Dolmabahçe Sarayı'nda kendisini kabul etmiş, duygusal anlar eşleğinde ülkesine uğurlamış... Hediyeler de verilmiş...
Basından bugün öğrenebildiğimize göre Alex'e başbakan tarafından bir de ulusal görev verilmiş...
***
Bu olaya ilişkin kafamızda oluşan muamma sürüyor...
Düşündükçe yeni soru işaretleri beliriyor...
Bugün Alex ile Başbakan arasındaki muhabbeti düşünürken aklıma bir soru daha geldi...
Ediz Bahtiyaroğlu bu mamlakatin çocuğu değil miydi!?
Genç yaşta hayatını kaybeden bu futbolcumuza yapılan haksızlık, Alex'e yapılan haksızlıktan da daha beter değil miydi!?
26 Yaşında hayatını kaybeden Ediz evladımız, kardeşimiz oynadığı kulüplerden halen alacaklı durumda...
Parasını ödemiyorlar çocuğun...
Kimsenin umurunda değil...
Ulusal medyada bir kaç muhabir - yazar konuyu dile getirdi...
Ama kimse umursamadı...
Ediz'in alacaklarının ödenmemesi Alex'in gönderilmesinden daha önemli değildi...
Alex gönderiliyor diye Dolmabahçe Sarayı'nda nerdeyse yas ilan edecek olanlar Ediz'e yapılan haksızlıktan haberdar bile değillerdir eminim...
***
Alex için haftalardır ülkenin gündemini meşgul edenler Ediz Bahtiyaroğlu için tek kelime etmeye cesaret edemiyorlar...
Alex'in mağduriyeti nedir!?
Parasını mı alamamıştır!?
Kendisine sövülmüş müdür!?
Dövülmüş müdür!?
Hakarete mi uğramıştır!?
Kulüp yönetimi karar vermiş bizim işimize yaramaz artık demiş yollamış...
Şeytan bunun neresinde!?
***
Fakat rahmetli Ediz Bahtiyaroğlu'nun manevi şahsiyeti büyük bir haksızlıkla karşı karşıyadır...
Ediz'in parasını ödemiyorlar...
Ediz'in bilinen alacaklarının yanı sıra bilinmeyen alacakları var mıdır henüz bilmiyoruz!?
Eskişehirspor yönetimi çıkıp "Ediz'e borcumuz vardır" ya da "Ediz evladımıza borcumuzu yoktur" diye bir açıklama bile yapamadı...
Alex için yeri göğü ayağa kaldıranlar...
Biriniz sadece biriniz yüreğiniz yetiyorsa Ediz Bahtiyaroğlu'nun alacaklarını işgal ettiğiniz köşelerde ekranlarda dile getirin.
Yüreğiniz yetiyorsa buyrun meydana....
11 Ekim 2012 Perşembe
Eskişehirspor'un renkleri ve renklerine bile sahip çıkamayan yönetim...
İstanbul medyası üç takım dışındakileri yok sayıyor...
Bu üç takımın içine dördüncü takım olarak kenardan köşeden girmek için mücadele veren Trabzonspor için ise, bir türlü karar veremedi İstanbul medyası. Bazen çeyrek sayfa, bazen büyükçe bir fotonun içinde kaybolan minik haberlerle geçiştiriyor onları da. TS dördüncü büyük olma derdinde, İstanbul medyası ise, bunu bir türlü kabullenmiyor. Cebelleşme sürüyor...
***
İstanbul medyası üç takım için kendini adamış adeta...
Üç takımdan birinin topçusu hacet giderirken osuruğunun sesi akortsuz çıksa bunu bile tartışmaya açacaklar nerdeyse.
"Vay efendim Muslera yellenirken neden akort yapmadı."
"Vay efendim Alex veda ederken neden sağ kolunu kaldırarak el salladı"
"Vay efendim Samet neden Başkanın yanında gözünü kırptı..."
Nerdeyse tartışma konuları bu noktaya gelecek...
***
Ya diğer takımlar!?
Onlar mı, onları boş verin gitsin. Biri gider bir gelir o kadar önemli değiller...
İstanbul medyası üç takım dışında kalan takımların hiçbir manevi değerine saygı göstermezler...
Kasımpaşa'nın 90 yıllık ARMAsı değişir kimsenin gıkı bile çıkmaz...
FB'li Alex'in takımdan ayrılması aylarca yazılara tartışmalara konu olur...
Eskişehirspor'un renklerinin ne olduğunu bile bilmezler...
Söylerken, yazarken hep Kırmızı - Siyah derler...
Halbuki Eskişehirspor'un tüzüğünde renkleri Siyah - Kırmızı olarak geçer...
"Aman efendim ne farkeder ki" derler umursuzca...
Farketmiyorsa, yiyorsa bir taneniz çıkın FB'nin renklerini Sarı-Lacivert değil de Lacivert-Sarı olarak söyleyin bakalım. Sıkar mı!?
***
Hadi İstanbul medyasını anladık...
Ya Eskişehir medyası...
Bütün uyarılarımıza rağmen halen İstanbul medyasının güdümünden çıkamamış olan Eskişehir medyası bile Eskişehirspor'un renklerini Kırmızı-Siyah diye yazmıyor mu!?
Bu haberleri yazarken hiç mi kontrol edilmiyor!?
Bu haberi okuyan Eskişehirspor sevdalıları bu yerel medyaya hiç mi telefon açıp tepki vermiyor!?
Yoksa biz İstanbul medyasının güdümüne girip "Ne farkeder ki, aynı şey" mi demeye başladık!?
***
Hadi yerel medyayı da geçtik...
Peki ya Eskişehirspor yönetim!?
Benim okuduğum haberleri mutlaka onlar da okuyordur...
Eskişehirspor'un renklerinin yanlış yazılıp, yanlış söylenildiğini onlar da farkediyordur...
Çok mu zor bu haberleri yapanlara bir mail atmak...
Bir faks mesajı çekmek...
Bir telefon açıp yanlışın düzeltilmesini rica etmek bu kadar mı zordur!?
Yoksa yönetim de mi umursamıyor artık renklerimizin bile doğru dürüst yazılıp söylenmiyor olmasını!?
Acaba Halil Ünal başkanımıza ve yönetim kurulu üyelerimize sorsak "Eskişehirspor'un renkleri nedir!?" diye kaç tanesi doğru cevap verebilir!?
***
Biz Eskişehirspor sevdalıları olarak var gücümüzle İstanbul medyasının bu aymazlığına dur demeye çalışıyoruz. Fakat ben eminim ki, aynı zamanda Kulüpler Birliği başkanı da olan Halil Ünal Eskişehirspor kulübü adına resmi bir girişimde bulunursa çok daha etkili sonuçlar alınacaktır.
Bu üç takımın içine dördüncü takım olarak kenardan köşeden girmek için mücadele veren Trabzonspor için ise, bir türlü karar veremedi İstanbul medyası. Bazen çeyrek sayfa, bazen büyükçe bir fotonun içinde kaybolan minik haberlerle geçiştiriyor onları da. TS dördüncü büyük olma derdinde, İstanbul medyası ise, bunu bir türlü kabullenmiyor. Cebelleşme sürüyor...
***
İstanbul medyası üç takım için kendini adamış adeta...
Üç takımdan birinin topçusu hacet giderirken osuruğunun sesi akortsuz çıksa bunu bile tartışmaya açacaklar nerdeyse.
"Vay efendim Muslera yellenirken neden akort yapmadı."
"Vay efendim Alex veda ederken neden sağ kolunu kaldırarak el salladı"
"Vay efendim Samet neden Başkanın yanında gözünü kırptı..."
Nerdeyse tartışma konuları bu noktaya gelecek...
***
Ya diğer takımlar!?
Onlar mı, onları boş verin gitsin. Biri gider bir gelir o kadar önemli değiller...
İstanbul medyası üç takım dışında kalan takımların hiçbir manevi değerine saygı göstermezler...
Kasımpaşa'nın 90 yıllık ARMAsı değişir kimsenin gıkı bile çıkmaz...
FB'li Alex'in takımdan ayrılması aylarca yazılara tartışmalara konu olur...
Eskişehirspor'un renklerinin ne olduğunu bile bilmezler...
Söylerken, yazarken hep Kırmızı - Siyah derler...
Halbuki Eskişehirspor'un tüzüğünde renkleri Siyah - Kırmızı olarak geçer...
"Aman efendim ne farkeder ki" derler umursuzca...
Farketmiyorsa, yiyorsa bir taneniz çıkın FB'nin renklerini Sarı-Lacivert değil de Lacivert-Sarı olarak söyleyin bakalım. Sıkar mı!?
***
Hadi İstanbul medyasını anladık...
Ya Eskişehir medyası...
Bütün uyarılarımıza rağmen halen İstanbul medyasının güdümünden çıkamamış olan Eskişehir medyası bile Eskişehirspor'un renklerini Kırmızı-Siyah diye yazmıyor mu!?
Bu haberleri yazarken hiç mi kontrol edilmiyor!?
Bu haberi okuyan Eskişehirspor sevdalıları bu yerel medyaya hiç mi telefon açıp tepki vermiyor!?
Yoksa biz İstanbul medyasının güdümüne girip "Ne farkeder ki, aynı şey" mi demeye başladık!?
***
Hadi yerel medyayı da geçtik...
Peki ya Eskişehirspor yönetim!?
Benim okuduğum haberleri mutlaka onlar da okuyordur...
Eskişehirspor'un renklerinin yanlış yazılıp, yanlış söylenildiğini onlar da farkediyordur...
Çok mu zor bu haberleri yapanlara bir mail atmak...
Bir faks mesajı çekmek...
Bir telefon açıp yanlışın düzeltilmesini rica etmek bu kadar mı zordur!?
Yoksa yönetim de mi umursamıyor artık renklerimizin bile doğru dürüst yazılıp söylenmiyor olmasını!?
Acaba Halil Ünal başkanımıza ve yönetim kurulu üyelerimize sorsak "Eskişehirspor'un renkleri nedir!?" diye kaç tanesi doğru cevap verebilir!?
***
Biz Eskişehirspor sevdalıları olarak var gücümüzle İstanbul medyasının bu aymazlığına dur demeye çalışıyoruz. Fakat ben eminim ki, aynı zamanda Kulüpler Birliği başkanı da olan Halil Ünal Eskişehirspor kulübü adına resmi bir girişimde bulunursa çok daha etkili sonuçlar alınacaktır.
7 Ekim 2012 Pazar
İstanbul medyası yine işbaşında...
Herkes tebrik ediyor...
Dün akşam üzerimde ESES forması ile eve gidiyorum...
Karşı istikametten gelen bir aile var.
Anne, baba ve 5-6 yaşlarında bir çocuk...
Tam karşı karşıya kaldığımız da çocuk bana sesleniyor...
"Abi helal olsun be artık bende Eskişehirliyim"
Çocuk tebrik ediyor...
Daha ötesi "Artık bende Eskişehirliylim" diyerek gururumuzu okşuyor, sevindiriyor bizi...
***
Az daha yürüdükten sonra, bir genç "Tebrikler abi!"
Sonra iki gen arkadaş, "Helal olsun dayııı"
Pazar sabahı yine ESES formamla yürüyüşteyim...
30 yaşlarında bir genç "Tebrikle abiciğim, helal olsun"
2 saat içinde belki 10 kişi daha tebrik etti...
Bu ilgiye sevinmedim değil fakat, ben kazanamadığımız bir maçın hüznünü yaşıyordum...
Onlar bunun farkında değildi...
Yıllar önce gaspedilen şampiyonluğumuzun acısı halen beynimi kemiriyordu...
***
Dün bazı radyo ve tv kanallarında yorumlarını izlemeye çalıştım.
Lig Radyo yorumcuları gerçekten şok etti beni.
Adam nerdeyse oturup ağlayacak,
Hakeme küfür edecekti...
Neymiş efendim ESES'in attığı gol ofsaytmış da hakemler bunu nasıl görmezmiş...
Anlaşılan o ki, yorumcular Gs'li...
Bunlar kendilerine yeri gelir gazeteci de derler...
Gazeteciliğin ne kadar kutsal bir meslek olduğundan habersizdirler...
Onlar sadece tuttukları İstanbul takımlarının yalakalarıdırlar aslında...
***
Maçın tartışmalı pozisyonlarını gösteriyorlar...
Benim görebildiğim kadarıyla maçın ilk yarısında ESES adına verilmeyen iki faul var...
İkisi de Eskişehirspor'un klasik gol noktalarında...
Birisini mutlaka çakar ESES bu faullerden...
her iki pozisyonda da en az sarı kart çıkması gerek...
Basiretli bir hakem Kırmızı'yı da çakar...
GS'nin golü açık ofsayt...
Dede'nin yaptığı acemice bir hata...
Bedavadan gelen bir gol...
Bunlar konuşulmuyor...
Tek kelimeyle geçiştiriliyor...
***
Sonra sıra ESES'in golüne geliyor...
Bizim gol de açık ofsayt...
Bir anda ortalık yıkılıyor...
ESES'in pozisyonlarını ES geçen İstanbul takımlarının kalemşörleri hakemi yerden yere vuruyorlar...
Bu ofsayt nasıl görülmezmiş...
Aslında cevap çok basit, GS'nin ofsayt golü nasıl görülmediyse ESES'in ofsayt golü de öylece görülmedi işte...
Ya bizim verilmeyen faullerimiz...
Çıkmayan kartlar...
Onları kim konuşacak!?
***
GS taraftarının paralarıyla kurulan takım Ordu karşısında döküldü...
Braga karşısında nal topladı...
ESES karşısında hakemlerin sayesinde kurtuldu...
Peki Gs taraftarı bunun hesabını sormak için neyi bekliyor...
İstanbul medyasının yönlendirmesini mi bekliyor...
Gs taraftarın bu aymazlığın hesabını sormalıdır...
kendilerini yorumcu sanan şakşakçıların yönlendirmesi ile değil ARMA sevgisi ile haftalardır yaşanan başarısızlığın hesabını sormalıdır...
***
Eskişehirspor 1965 yılında başlattığı Devrim Hareketi'nin öncüsü olarak yıllar sonra yeniden layık olduğu yere gelerek mücadelesini sürdürmektedir. İstanbul Medyası'na rağmen bu mücadele sürecektir. Diğer şehir takımları da bu mücadeleye destek vermelidir. Gerek taraftar düzeyinde gerekse yönetimler düzeyinde Eskişehirspor camiasının İstanbul Medyası'na karşı mücadelesine omuz vermelidirler. Bu mücadelede bir kişiye daha önemli ve tarihi bir görev düşmektedir. Bu kişi Eskişehirspor Başkanı ve Kulüpler Birliği Başkanı sayın Halil Ünal'dır...
***
Halil Ünal İstanbul Medyası'nın bu tutumuna Kulüpler Birliği başkanı olarak bir karşı duruş geliştirmelidir. Orduspor Galatasaray takımını ezerek yeniyor ama İstanbul Medyası "Galatasaray Yenildi" diyor. Orduspor'un başarısını konuşmak yerine GS'nin başarısızlığını konuşuyorlar...
Kasımpaşa FB'yi eze eze yeniyor İstanbul Medyası "FB Kasımpaşa'ya nasıl yenilir!?" diye feveran ediyor. Kasımpaşa'nın başarısı hiç konuşulmuyor. Eskişehirspor Arena'yı Aslan'a dar ediyor İstanbul Medyası Gs'nin hakem hatasından yenildiği zırvasıyla vakit dolduruyor. Eskişehirspor adına verilmeyen fauller konuşulmuyor, Gs'nin ofsayttan attığı gol konuşulmuyor, Gs'ye verilmesi gereken iki kırmızı kart konuşulmuyor...
***
Halil Ünal Kulüpler Birliği Başkanı olarak medyanın bu tutumunu kınayan bir açıklama yapmalıdır. Tüm kulüplerin haklarını korumak için kurulan Kulüplenr Birliği'nin başında bir saksı gibi durmadığını göstermelidir sayın Halil Ünal. Sadece Eskişehirspor'un değil temsil ettiği tüm kulüplerin hakkını korumak adına İstanbul Medyası'na hakettiği kınamayı vermelidir. Ediz'in hakkını aramak için hiçbir adım atmayan Kulüpler Birliği en azından bunu yapmalıdır. Yaphmalıdır ki biz de o makamda bir saksı olmadıklarını anlayalım...
Dün akşam üzerimde ESES forması ile eve gidiyorum...
Karşı istikametten gelen bir aile var.
Anne, baba ve 5-6 yaşlarında bir çocuk...
Tam karşı karşıya kaldığımız da çocuk bana sesleniyor...
"Abi helal olsun be artık bende Eskişehirliyim"
Çocuk tebrik ediyor...
Daha ötesi "Artık bende Eskişehirliylim" diyerek gururumuzu okşuyor, sevindiriyor bizi...
***
Az daha yürüdükten sonra, bir genç "Tebrikler abi!"
Sonra iki gen arkadaş, "Helal olsun dayııı"
Pazar sabahı yine ESES formamla yürüyüşteyim...
30 yaşlarında bir genç "Tebrikle abiciğim, helal olsun"
2 saat içinde belki 10 kişi daha tebrik etti...
Bu ilgiye sevinmedim değil fakat, ben kazanamadığımız bir maçın hüznünü yaşıyordum...
Onlar bunun farkında değildi...
Yıllar önce gaspedilen şampiyonluğumuzun acısı halen beynimi kemiriyordu...
***
Dün bazı radyo ve tv kanallarında yorumlarını izlemeye çalıştım.
Lig Radyo yorumcuları gerçekten şok etti beni.
Adam nerdeyse oturup ağlayacak,
Hakeme küfür edecekti...
Neymiş efendim ESES'in attığı gol ofsaytmış da hakemler bunu nasıl görmezmiş...
Anlaşılan o ki, yorumcular Gs'li...
Bunlar kendilerine yeri gelir gazeteci de derler...
Gazeteciliğin ne kadar kutsal bir meslek olduğundan habersizdirler...
Onlar sadece tuttukları İstanbul takımlarının yalakalarıdırlar aslında...
***
Maçın tartışmalı pozisyonlarını gösteriyorlar...
Benim görebildiğim kadarıyla maçın ilk yarısında ESES adına verilmeyen iki faul var...
İkisi de Eskişehirspor'un klasik gol noktalarında...
Birisini mutlaka çakar ESES bu faullerden...
her iki pozisyonda da en az sarı kart çıkması gerek...
Basiretli bir hakem Kırmızı'yı da çakar...
GS'nin golü açık ofsayt...
Dede'nin yaptığı acemice bir hata...
Bedavadan gelen bir gol...
Bunlar konuşulmuyor...
Tek kelimeyle geçiştiriliyor...
***
Sonra sıra ESES'in golüne geliyor...
Bizim gol de açık ofsayt...
Bir anda ortalık yıkılıyor...
ESES'in pozisyonlarını ES geçen İstanbul takımlarının kalemşörleri hakemi yerden yere vuruyorlar...
Bu ofsayt nasıl görülmezmiş...
Aslında cevap çok basit, GS'nin ofsayt golü nasıl görülmediyse ESES'in ofsayt golü de öylece görülmedi işte...
Ya bizim verilmeyen faullerimiz...
Çıkmayan kartlar...
Onları kim konuşacak!?
***
GS taraftarının paralarıyla kurulan takım Ordu karşısında döküldü...
Braga karşısında nal topladı...
ESES karşısında hakemlerin sayesinde kurtuldu...
Peki Gs taraftarı bunun hesabını sormak için neyi bekliyor...
İstanbul medyasının yönlendirmesini mi bekliyor...
Gs taraftarın bu aymazlığın hesabını sormalıdır...
kendilerini yorumcu sanan şakşakçıların yönlendirmesi ile değil ARMA sevgisi ile haftalardır yaşanan başarısızlığın hesabını sormalıdır...
***
Eskişehirspor 1965 yılında başlattığı Devrim Hareketi'nin öncüsü olarak yıllar sonra yeniden layık olduğu yere gelerek mücadelesini sürdürmektedir. İstanbul Medyası'na rağmen bu mücadele sürecektir. Diğer şehir takımları da bu mücadeleye destek vermelidir. Gerek taraftar düzeyinde gerekse yönetimler düzeyinde Eskişehirspor camiasının İstanbul Medyası'na karşı mücadelesine omuz vermelidirler. Bu mücadelede bir kişiye daha önemli ve tarihi bir görev düşmektedir. Bu kişi Eskişehirspor Başkanı ve Kulüpler Birliği Başkanı sayın Halil Ünal'dır...
***
Halil Ünal İstanbul Medyası'nın bu tutumuna Kulüpler Birliği başkanı olarak bir karşı duruş geliştirmelidir. Orduspor Galatasaray takımını ezerek yeniyor ama İstanbul Medyası "Galatasaray Yenildi" diyor. Orduspor'un başarısını konuşmak yerine GS'nin başarısızlığını konuşuyorlar...
Kasımpaşa FB'yi eze eze yeniyor İstanbul Medyası "FB Kasımpaşa'ya nasıl yenilir!?" diye feveran ediyor. Kasımpaşa'nın başarısı hiç konuşulmuyor. Eskişehirspor Arena'yı Aslan'a dar ediyor İstanbul Medyası Gs'nin hakem hatasından yenildiği zırvasıyla vakit dolduruyor. Eskişehirspor adına verilmeyen fauller konuşulmuyor, Gs'nin ofsayttan attığı gol konuşulmuyor, Gs'ye verilmesi gereken iki kırmızı kart konuşulmuyor...
***
Halil Ünal Kulüpler Birliği Başkanı olarak medyanın bu tutumunu kınayan bir açıklama yapmalıdır. Tüm kulüplerin haklarını korumak için kurulan Kulüplenr Birliği'nin başında bir saksı gibi durmadığını göstermelidir sayın Halil Ünal. Sadece Eskişehirspor'un değil temsil ettiği tüm kulüplerin hakkını korumak adına İstanbul Medyası'na hakettiği kınamayı vermelidir. Ediz'in hakkını aramak için hiçbir adım atmayan Kulüpler Birliği en azından bunu yapmalıdır. Yaphmalıdır ki biz de o makamda bir saksı olmadıklarını anlayalım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




