Menderes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Menderes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2016 Salı

Halk, Türkeş'i de, Bahçeli'yi de, Ülkücüleri de sevmedi, sevemedi!!!

Evet doğru okudunuz.
Millet Bahçeli'yi sevmiyor!
Bir seçim sonrasıydı.
Beşiktaş'tan Arnavutköy'e gitmek üzere bir taksiye binmiştim.
Taksici - müşteri muhabbetleri malumunuz.
Seçim ertesi olduğu için gündem seçim sonuçları oldu.
Adam "Tayyip'i hiç sevmem ama oyumu ona verdim" dedi.
Ben de "Sevmediğin adama neden oy veriyorsun?" diye sordum doğal olarak.
Taksici; "Adam işini biliyor!" dedi.
"Kılıçdaroğlu komedyen gibi, HDP'lilere zaten oy vermem" diye sözlerini sürdürdü. Bu arada "Neden MHP'ye vermiyorsunuz o zaman" diye sordum.
Aldığım cevap milletin Bahçeli'yi sevmediğinin açık bir göstergesiydi:
"Abi Bahçeli çok dürüst adam, devleti yönetemez!"
***
Millet, Bahçeli'yi sevmiyor.
Sevselerdi MHP'ye oy verirlerdi.
Millet, Başbuğ Alparslan Türkeş'i de hiç sevemedi.
Sevselerdi MHP, Başbuğ döneminde yüzde 50 oy alarak tek başına iktidar olurdu.
Sevmedikleri için Başbuğ yönetimindeki MHP'ye yüzde 5 oyu bile çok gördüler.
"Halk, Bahçeli'yi sevmiyor" mantığıyla gittiğimizde "Millet, Başbuğ'u sevmiyor", "Millet, Milliyetçileri sevmiyor" sonuçları da kaçınılmaz oluyor.
Evet doğru millet bizi sevemedi.
Millet bu hareket kurulduğu günden bu yana Ülkücüleri sevemedi.
***
Millet neyi sevdi!?
Din sömürüsünü sevdi mesela milletimiz.
Türkçe ezan dayatmasının sonucunda bunu bir siyasi sömürü haline getiren Demokrat Parti (DP) ve Adnan Menderes tek başına iktidar oldu.
Başörtüsü dayatması sonucunda bunu sömürü aracı olarak kullanan "dinci" ve "özgürlükçü"  Turgut Özal'lı Anavatan Partisi (ANAP) ile Recep Tayyip Erdoğan'lı AKP tek başına iktidar oldu.
Bu üç parti ve liderleri halk tarafından çok sevildiler.
Tüm söylem ve eylemleri din üzerine kuruluydu.
Her birisi yüzde 50 civarında oy alarak tek başlarına iktidar oldular.
***
70'li yılları yaşayanlar, okuyanlar bilirler.
Türk - İslam Ülküsü'nün korkusuz neferleri Bozkurtlar, lider Alparslan Türkeş'e kayıtsız şartsız biat ederek büyük bir mücadele yürüttüler.
Şehitler verdik binlerce.
Gaziler verdik binlerce...
Anayurdumuzda soydaşlarımızı esir tutan Kızıl Komünist Sovyetler Birliği'nin bayrağını ülkemizde dalgalandırmak isteyenlere karşı amansız bir mücadele verdik.
Üniversite kapılarına "Muhammed'in piçleri giremez" yazılarını yazanların celladı olduk.
Davamız Allah davası dedik, can aldık, can verdik...
Ama hiç bir zaman bunu siyaset malzemesi yaparak milletten oy devşirme telaşına düşmedik.
Çünkü bizim davamız Allah davası idi.
Bizim davamız İslam'ın en büyük hizmetkarı TÜRK MİLLETİ'nin Anadolu'da varolma davasıydı...
Yine de bu millet din tüccarı siyasetçileri sevdiği kadar bizi sevemedi ve oy vermedi!
***
Ne Adnan Menderes, ne de Turgut Özal...
Hiçbirisi Recep Tayyip Erdoğan kadar sevilmedi.
Çünkü o hepsinden daha fazla dini söylemle çıktı milletin karşısına.
Ve hiç bir dönemde;
Fuhuş, faiz, fakirlik, terör, yolsuzluk, hırsızlık, millet arasında kutuplaşma, din istismarı, çocuk tecavüzleri, kadına şiddet ve tecavüz, boşanmalar gibi olumsuz durumlarda RTE dönemindeki kadar zirve yapmadı!
Ama yine de millet Onu ve AKP'yi çok sevdi!
Yolsuzlukların bakanlar düzeyinde olduğu zamanda bile,
Bölücü teröristlerle kolkola olduğu zamanda bile,
Bebek katillerinin askerimizi, polisimizi her gün şehit ettiği dönemde bile millet AKP'yi ve RTE'yi çok sevdi...
***
Bugün;
MHP içinde bir kesim muhalif "Yeter kardeşim artık! görüyorsunuz işte MİLLET BAHÇELİ'Yİ SEVMİYOR!" diye sokaklarda feryadı figan Bahçeli karşıtı propaganda yapıyor.
Onlara soruyorium:
Bu millet Bahçeli'yi neden sevemedi?
Bu millet Başbuğ'u neden sevemedi?
Bu millet MHP'yi neden sevemedi?
Bu millet Ülkücüleri neden sevemedi?
Başbuğ kendini sevdirmek için Turgut Özal gibi din sömürüsü mü yapsaydı?
Bahçeli kendisini millete sevdirmek için Ülkücülük gömleğini çıkarıp din tüccarlığı mı yapsaydı?
Ülkücüler MHP'yi sevdirebilmek için Hilal Bıyıklar yerine badem bıyıklar mı bıraksaydı?
Başbug'u sevmeyip MHP'ye oy vermeyen,
Ülkücüleri sevmeyip MHP'ye oy vermeyen,
Bahçeli'yi sevmeyip MHP'ye oy vermeyen,
Aziz Türk Milleti,
Ülkücü geçmişi olmayan,
Sağlığında Başbuğumuz Alparslan Türkeş'e karşı siyasi mücadele veren sayın Meral Akşener'de ne bulacakta Onu sevecek?
Türkeş'te olmayan, Bahçeli'de olmayan, Ülkücüler'de olmayan ne var Akşener'de?

21 Nisan 2015 Salı

AKP, YENİ ÖCÜYÜ YARATTI: KOALİSYON!

Kölelik düzeni ve ekonomik sıkıntı içinde kıvranan milletimiz yavaş yavaş AKP'nin ülkemizi götürdüğü uçurumu farketmeye başladı. Bunun sonucu olarak da daha çok dini söylemler içine girdi ve halkımızı koalisyon ile korkutma yoluna geçti. Çünkü muhtemelen 7 Haziran da çıkacak sonuç bir koalisyonu işaret ediyor.
***
Mutlak surette her parti seçime tek başına iktidar hedefi ile girer ancak kamuoyu araştırmaları da artık ülkemizde bir gerçek. Bu araştırmalar da koalisyonu işaret ediyor şu anki verilere göre.
***
AKP bu durumu gördü ve hem Cumhurbaşkanı hem de parti olarak koalisyonların ülkemiz için en büyük tehlike olacağını söylemeye başladı. Geçmiş koalisyon hükümetlerini kötülemek ve milletimizi "yeni o günlere mi dönmek istiyorsunuz" diyerek korkutuyor.
***
Geçmişe baktığımız zaman ülkemiz tarihinde çok az koalisyon dönemi var. 1923'ten 1961'e kadar ülke tek başına iktidar olan hükümetler tarafından yönetilmiş. Atatürk'ün sağlığında oldukça önemli sanayi yatırımları, tarımsal reformlar yapılmış ekonomi ve sanayi sağlam temeller üzerine oturtulmuş, Türkiye yabancı ülkelere uçak satar hale gelmişti. İsmet İnönü döneminde ise ilk iş bu uçak fabrikası kapatıldı. "Benim milletim açken ben fabrika çalıştırmam" zihniyeti belkide bugün çektiğimiz sıkıntıların en önemli sebeplerinden biridir.
***
Demokrat Parti ve Adnan Menderes döneminde de ünlü Marshall Yardımı ile ülkemizde sanayi yatırımları durdu. ABD'den daha ucuza getirilen ürünler Türk Sanayii'ne vurulmuş en büyük darbelerden biriydi. Hem İnönü hem de Menderes dönemlerinde sanayi ve ekonomi bir kenara itilmiş milletimiz Türkçe Ezan meselesiyle meşgul idi.
***
Darbe sonrasında yine tek başına yönetilen ülkemiz, 1961 ile 1965 yılları arasında koalisyon hükümetleri tarafından yönetildi. Bu yıllarda sanayi yatırımları ve tarımsal gelişmeler yeniden başlatıldı. 1965'ten 1971'e kadar ülkemiz yeniden tek başına iktidarlar tarafından yönetildi. 1971'den 1974'e kadar ülkemiz bir kez daha darbe hükümetleri tarafından yönetildi. Tabii bu hükümetler de tek başına iktidar idi.
***
1974 yılında ise, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milli Selamet Partisi koalisyon hükümeti kuruldu. Merhum Ecevit ve Merhum Erbakan'ın bu dönemlerdeki en büyük talihsizlikleri ise, Kıbrıs Barış harekatı oldu. Ülkemiz için oldukça stratejik önem taşıyan Kıbrıs'ın Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine oradaki Türkleri korumak ve adaya barış götürmek maksadıyla başarılı bir operasyon yapılmış ve Kıbrıs'taki Türk Devleti'nin yaşaması sağlanmıştı. Bugün ver-kurtul zihniyeti ile bölücülere her türlü tavizi veren AKP hükümetinin aksine oldukça önemli bir başarı sağlanmış ve KKTC'nin kurulması ve ilelebet adada varlığını sürdürmesi sağlanmıştı.
***
Kıbrıs Barış Harekatı'nın faturası ülkemize çok ağır oldu. Yıllarca haçlı zihniyetindeki ülkelerin ambargosu ile mücadele edildi. Dış güçlerin iç karışıklık çıkarmak için oynadıkları oyunlara bir de karaborsacılar eklenince 70'li yıllar kuyruklar ve yokluklar dönemi haline geldi. Yapılan askeri darbenin sonrasında da gördüğümüz gibi o yıllarda yaşanan yokluklar bir gecede sona ermiş ve bunun nasıl büyük bir oyun olduğu ortaya çıkmıştı. Bunca sıkıntının arasında yatırımlar da durmamıştı. Barajlar, fabrikalar, yollar yapılıyor sanayi üretimi arttırılıyordu. O yıllarda Türkiye tarım üretiminde kendi kendine yetebilen nadir ülkelerden biriydi. 

***
1980 Darbecilerinin Cunta Hükümeti tarafından 1983 yılına kadar yönetilen ülkemizde yeniden tek başına iktidar dönemi başlamıştı. Anavatan Partisi döneminde bölücülere ilk tavizler de verilmeye başlandı. O dönemlerde yaşanan yolsuzluklar, banker dolandırıcılıkları, zenginin daha zengin fakirin daha fakir olması halen zihinlerimizde taze taze duruyor. Özellikle Özal ailesinin ve yakın çevresinin nasıl birden bire zenginleştiğini, Papatyalar ve prenslerini hepimiz çok iyi biliyoruz, anımsıyoruz.
***
Anavatan Partisi (ANAP) saltanatı sona erdi ve milletimiz yeniden koalisyon dedi. ANAP döneminde yaşanan yolsuzluk ve özellikle banker dolandırıcılıklarının faturasını ödemek de bu kaolisyon hükümetlerine kalmıştı. Yapılan özelleştirmeler ile ortaya çıkan bütçe açıkları yeni vergiler ile kapatılmaya çalışıldı. ANAP döneminde yolsuzluk ve dolandırıcılık amacıyla kurulan birçok banka battı. Halk bu batıkların faturasını çok kısa dönem görev yapan koalisyon hükümetlerine kesti. 1983'ten 1991 yılına kadar tek başına iktidar tarafından yönetilen ülkemiz 1991'den 2002'ye kadar koalisyon hükümetleri tarafından yönetildi. 

***
2002 yılından bu yana da yine tek başına iktidar var ülkemizde.
Sonuç olarak baktığımızda ülkemizin 92 yıllık tarihinde 22 yıl koalisyon 70 yıl da tek başına iktidar var. Atatürk döneminde yapılan yatırımlar ortada. Diğer yatırımlara baktığınız vakit ise, bu yatırımların büyük bir çoğunluğunun koalisyon hükümetleri döneminde yapıldığını görebiliriz. Atatürk'ten sonraki döneme baktığımız vakit sanayi, kalkınma ve ekonomi kimsenin umurunda değil. Bir kesim "Aman Şeriat gelecek" korkusu, diğer bir kesim ise, "Aman din elden gidecek" korkusu ile siyaset yapmış oy toplamış iktidar olmuşlar.
***
Bizden sonra çok büyük bir savaşa giren Avrupa ülkeleri 20-25 yıllık bir sıkıntı çekerek süper devlet konumuna gelmişken biz halen KÖLE İŞÇİLERİN bulunduğu bir ülke durumundayız. Şimdi iyice bakmak lazım.
Düşünmek lazım.
Biraz elimizi vicdanımıza koymak lazım.
Acaba korkulması gereken koalisyon hükümetleri mi yoksa, dini ya da laikliği kendine kalkan yaparak sömürü düzenine hizmet eden, kölelik düzenini halka sevdiren tek başına iktidarlar mıdır!?


12 Ocak 2015 Pazartesi

Uyusun da bölünsün Türkiyem (2)

Atatürk'ün ölümünden sonra, Komünist rejimin ihracatçısı SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) yanlısı İsmet İnönü iktidarı ele geçirmişti.
Komünizm rejiminin temel söyleminin "Özgürlük" olmasına rağmen SSCB topraklarında milyonlarca Türk esaret altında yaşıyordu.
Kurtuluş Savaşı'nın en önemli unsurlarından biri olan İsmet İnönü de SSCB'nin rejim ihracatından etkilenmiş bir devlet adamıydı. Bu etkilenme yavaş yavaş kendini gösteriyor ve Demokrat Parti iktidarına kadar Türkiye Komünist rejime yakınlaşıyordu.
İsmet İnönü döneminde yapılan iki büyük yanlış belki de ülkemizin altına konulan en büyük dinamitlerdi.
Atatürk'ün büyük destekleri ile uçak üretimi yapan Nuri Demirağ uçak fabrikasının kapatılması, ülkemizin geleceğini karartan en önemli olaydı. Belki de Türkiye Cumhuriye Devleti'ne yapılan en büyük hainlik bu fabrikanın kapatılmış olmasıydı.
***
Türk milleti yeniden uyutuluyordu.
"Benim milletim açken ben fabrika çalıştıramam" masalıyla uyutulan aziz milletimiz belki kendi nefsini okşayan bu sözleri beğeniyordu ama neler kaybettiğini de bilemiyordu.
1944 yılında Nuri Demirağ uçak fabrikası, bütün dünyayı ayağa kaldıran bir çift motorlu uçak projesini tamamlamış ve birçok ülkeden siparişler almaya başlamıştı.
Gücünü Tanrı dağlarından alıp, yönünü Beytullah'a dönen, birçok Avrupalı tarihçi tarafından "Bozkurt" olarak anılan Atatürk'ün kurduğu CHP ve TC Devleti artık yönünü Moskova'ya çevirmişti.
Temel fikriyat olarak ırk anlayışına karşı olan zihniyet ne hikmetse ibadet alanında Türkçe dayatması yaparak Müslümann dini inançları üzerine baskılar kuruyordu.
İkinci büyük ihanet burada yapıldı.
Atatürk döneminde denemeleri yapılan ancak halk tarafından benimsenmeyince bir dayatma olmaktan çıkan Türkçe Ezan, Refik Saydam'ın başbakan, İsmet İnönü'nün de Cumhurbaşkanı olduğu 1941 yılında çıkarılan bir kanunla zorunlu hale getirildi.
***
Uçak fabrikasının ve bunun yanısıra birçok sanayi üretimi yapan atölye ve fabrikanın kapatılması ülkemizin ekonomik gelişimine vurulan büyük bir darbe olurken, Türkçe ezan ve Türkçe ibadet dayatması da Atatürk döneminde silinip atılan din bezirganlarının eline oldukça önemli bir koz olarak verilmişti.
Dinin siyasete alet edilmesi CHP ile başlamış ve Demokrat Parti ile devam etmişti.
Türkçe ezanda dinen tek sakınca "Allah" isminin "Tanrı" olarak tercüme edilmesidir.
Dünya üzerindeki tüm dil bilgisi kurallarında özel isimlerin tercümesi olmadığı hepimizin malumudur. Buna rağmen bir özel isim olan Allah kelimesinin Tanrı olarak çevrilmesi ya büyük cehalet ya da büyük bir art niyet hatta ve hatta ihanettir.
DP Türkçe ezan ve Türkçe ibadet dayatmasını kullanarak siyasi arenaya girdi ve dönemin CHP iktidarının bu zulümlerinden kaçan Türk milleti adeta denize düşen yılana sarılır misali DP'ye koşmuştu.
***
Yeni bir uyusun da bölünsün Türkiye masalının içindeydik artık.
Yönünü SSCB'den ABD'ye dönen Türkiye yeni masallarla derin uykulara dalmaya başlıyordu.
Artık ezan yeniden Arapça okunuyordu.
Halk arasında "Türkçe Kur'an okumak" artık günah sayılıyordu.
Artık halkımız Kur'an-ı Kerim meali okumuyor, bilenler Arapça okuyor bilmeyenler ise sadece dinliyordu.
Dinlemek sevaptı.
Anlamadan okumak da sevap...
Halbuki, Allah-ü Teala defalarca "Biz bu kitabı okunsun ve anlaşılsın diye apaçık ayetler olarak indirdik" diyordu...
Olsun yine de anlamadan okumak çok sevaptı...
Yeniden Kur'an kursları açılıyor, yeniden tekkeler, zaviyeler açılıyor, tarikatlar yeniden ortaya çıkıyordu.
***
Atatürk'ün getirmiş olduğu "Bir Tanrı, Bir din, Bir kitap" anlayışı kısa zamanda bitmiş, yeniden Kur'an anlaşılmadan okunmaya, Allah'ın dediklerinden ziyade falan hocanın dedikleri, filan hocanın dedikleri rağbet görmeye başlamıştı.
Menderes döneminde ezan yeniden Arapça okunurken milletimiz yine uyutuluyor ve ABD'nin baskıları sonucu sanayi üretimi düşürülüyor, kısa bir zaman önce büyük bir kurtuluş savaşı verip kazandığımız düşman askerleri NATO maskesi altında ülkemize doluşuyor, ülkemiz topraklarında bu devletler üsler kuruyor, yatırımlar noktasında yabancılara imtiyazlar tanınıyor, Marshall yardımlarıyla üretimden uzaklaştırılıyordu.
Onlarca idamın gerçekleştirildiği Menderes iktidarında, yüzlerce gazeteci hapse atılmış, tam bir polis devleti oluşturulmuştu.
O günlerin tek muhalif kanadı olan CHP artık milletin gözünde din düşmanı bir oluşumdu.
Dolayısıyla CHP'yi kuran Atatürk de öyle görülüyordu.
Uyuyan milletimiz gerçekleri göremiyor, Atatürk sonrasında halkın dini değerlerine saldırmaktan başka bir icraatı olmayan İnönü CHP'si de DP karşısında aciz kalıyordu.
Bu acziyetin sonucunda DP'den kurtulmanın tek çaresi kalmıştı.
Ve Ordu ilk darbeyi gerçekleştiriyordu.
***
Darbeciler de fikri anlamda yetersizdi.
Vatanı kurtarmak adına yapılan darbe artık bir zulme dönüşüyordu.
Uyduruk mahkemeler, uyduruk yargılamalar ve ardından gelen idamlar...
DP zamanında yapılan zulümlerin bin beteri darbeciler döneminde yapılmaya başlanmıştı...
Dini kullanan siyasetçilere karşı Atatürk'ü kullanan ve halka daha fazla zulmeden darbecilere ilk karşı duruş yine ordunun içinden olmuş ve bu karşı duruşun sembol isimlerinden Albay Alparslan Türkeş çeşitli işkencelere maruz kalmış sürgün edilmişti.
Ninniler, masallar havada uçuşuyordu.
Milletimiz yine denize düşen yılana sarılır pozisyonunda kalmıştı...
(Devam edeceğiz)

28 Haziran 2013 Cuma

CHP Nereye Koşuyor!?

Aslına bakarsanız hiç bir yere koştuğu yok...
İki fotoğraf karesi var CHP'ye ait.
Fotoğrafın ilkinde CHP'nin yüz ifadesini görüyoruz...
Nefes nefese,

Kan ter içinde kalmış bir uzun mesafe koşucusunun yüz ifadesini görüyoruz bu fotoğrafta...
Yorgun ama inatçı,
Bitkin ama dirençli,
Bıkkın ama inançlı...
Bu fotoğrafı görünce bir vatandaş olarak umutlanıyoruz, hevesleniyoruz...
Bugünkü baskıcı AKP iktidarına karşı can siperane çalışan, koşturan bir CHP var diyoruz...
Fakat ne yazık ki aradan çok geçmeden ikinci fotoğraf karesi geliyor gözümüzün önüne...

***
İkinci fotoğraf karesine baktığımızda CHP'nin bir yol üzerinde değil;
Bir koşu bandı üzerinde koştuğunu görüyoruz...
Hedefsizce, sadece vücudunu zinde tutmak için idman yapıyormuş meğerse...
İşte bu manzara halkın bütün umutlarını tüketiyor.
Atatürk'ün partisidir,
Cumhuriyetimizin kurucularının partisidir, düşüncesiyle halen CHP'ye büyük bir sevgiyle bağlı olan halkımızın önemli bir kesiminin umutları koşu bandı üzerinde koşturup duran CHP fotoğrafını görünce adeta dipsiz bir kuyuya düşüyor...
Birinci fotoğrafla birlikte yanan bütün ışıklar sönüyor,
Umutlar yeniden karanlıklar prensinin karanlık dünyasında yok olup gidiyor.
***
Son 2 aydır yaşadığımız olaylar baktığımız vakit CHP tarafında görülen manzara ne yazık ki, budur!
AKP hükümetinin oluşturduğu gündemlerin peşine takılıp giden,
Gezi Parkı eylemlerinde ayakta kalabilme umutlarını sokaktaki vatandaşa bağlayan,
Sokak eylemlerinin büyümesi için çaba sarfeden bir CHP görüyoruz siyasi arenada...
Gezi Parkı eylemlerine destek vermesine sözümüz yok elbetteki.
Fakat Atatürk'ün kurduğu bir siyasi partinin devlet adabına uygun hareket etmesini bizim gibi tüm CHP seçmenleri de beklerdi bugünkü CHP yönetiminden.
Onlar devlet adabına uygun hareket etmektense halkın kendi kendine başlattığı bir eylemi sahiplenme ve bundan siyasi rant elde etme yolunu seçtiler.
Bu da bugünkü CHP yönetiminin beceriksizliğinin ve acizliğinin bir göstergesi olmuştur.
CHP içinde az sayıdaki samimi siyasetçiyi tenzih ederek söylemek gerekir ki, CHP'nin bugünkü yöneticileri artık kendilerine inanan halkın beklentilerini karşılamaktan çok ama çok uzaklaşmış bulunmaktadırlar...
***
Mart 2014'te yapılacak olan Yerel Seçimlerle ilgili henüz hiç bir somut çalışmasını göremedik CHP'nin...
İstanbul başta olmak üzere hiçbir Büyükşehir'de hazırlık yok...
Özellikle İstanbul'da henüz kimin aday olacağına dahi karar verebilmiş değiller...
Halkın büyük bir beklenti içinde olduğu Mustafa Sarıgül meselesini dahi çözemediler...
İstanbul'da CHP seçmeni Sarıgül konusunun bir an evvel çözümlenmesini beklerken,
CHP'li üst düzey yöneticiler farklı açıklamalar yapıyorlar...
Birisi çıkıyor Hanya diyor,
Diğeri çıkıyor Konya diyor...
Orasını burasını bilmem ama CHP yönetimi bu tutumunu sürdürürse,
CHP seçmeni ilk seçimde onlara Hanya'yı da Konya'yı da bir daha asla unutamayacakları bir ders ile öğretecektir...
***
Bugün AKP iktidarının baskıcı yönetim tarzı karşısında alternatif arayan halkın yaklaşık yüzde 40'lık bir kesimi umudunu CHP'ye bağlamışken,
CHP'li milletvekilleri ve yöneticilerinin iç çekişmelerle vakit geçirdiklerini görüyoruz.
CHP seçmeninin en çok beğendiği ve umut bağladığı siyasetçilerin ayaklarının kaydırılması girişimlerini görüyoruz...
Muharrem İnce gibi toplumun her kesiminin beğenisini kazanan bir siyasetçinin CHP içinde birilerine rahatsızlık verdiğini TBMM Gurup Başkanvekillikleri seçimlerinde net bir şekilde görebiliyoruz...
Halk baskıcı zihniyetten kurtulmanın derdine düşmüşken,
Halkın partisi olduklarını iddia edenler ne yazık ki, kendi koltuklarının derdine düşmüşlerdir...
En üst düzey yönetimden, ilçe örgütlerine kadar manzara hep aynı...
Kim kimin ayağını kaydıracak herkesin onun hesabını yapıyor...
Halkın partisi CHP ne yazıkki yöneticilerin çiftliği haline gelmiş ve halkın sorunlarını çözmeyi bırakın düşünmekten dahi aciz bir durumdadır...
***
Hal böyle olunca CHP seçmeni için iki tercih hakkı kalıyor...
Birincisi kendisini ifade eden bir siyasi söyleme sahip olan yeni bir partiye oy vermek,
İkincisi ise, sandığa gitmemek...
CHP seçmeninin önemli bir bölümü bugüne kadar sandığa gitmemeyi tercih etti...
Elbette bu tutum AKP'ye yaradı...
Bugün bunun farkına varan CHP seçmeni önümüzdeki yerel seçimlerde mutlaka sandığa gidip oyunu kullanmak istiyor...
Mevcut CHP yönetimi koşu bandından inip halkın yolunda yürümeye başlarsa bu oyları yeniden kendi hanesine yazdırabilir, aksi takdirde hem sandıktan kaçan oylar hem de bütün olanlara rağmen umutla CHP'ye verilen oylar başka bir siyasi partinin hanesine yazılacaktır...

24 Haziran 2013 Pazartesi

Koalisyon hükümetlerini öcü haline getirenler!

600 yıl boyunca padişahlıkla yönetilmiş olan bir milletin torunları olarak 1923 yılında kurduğumuz "Cumhuriyet" rejimini bir türlü sindirememiş durumundayız.
Cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesi anlamı taşımaktadır.

Seçtiği temsilciler vasıtasıyla kendi kendini yönetir bu rejimde millet.
Fakat Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki CHP'li yıllarda dahil olmak üzere halk bir türlü kendi temsilcilerini seçebilmiş değildir.
Bir lider vardır.
O lider birilerini seçer.
Size de "alın sizin temsilcileriniz bunlar bunları seçin" denilir.
Siz de eliniz mahkum o seçilmiş temsilcileri onaylamak zorunda kalırsınız.

Kuruluş yıllarındaki uygulamayı "zamanın şartları" dahilinde belki hoş karşılayabiliriz.
Bir geçiş dönemi vardır ve bu geçiş döneminde alıştırma turları bu şekilde yapılmış olabilir.
O dönemleri hem yaşamamış olmamız açısından hem de 600 yıllık bir geleneğin dönüşümünün ilk adımları olması açısından çok fazla eleştiremeyebiliriz.
***

Çok partili hayata geçişle birlikte "manzara-i umumiye" değişmiyor.
Atatürk'ten sonra CHP ve Türkiye Cumhuriyeti'nin liderliğini devralan İsmet İnönü de aynı tarzı sürdürüyor.
Kendisini "Milli Şef" ilan ediyor.
Bir nevi parlamenter padişahlık rejimi hüküm sürüyor.

İsmet İnönü'nün karşısına halkın sesi olarak çıkan Adnan Menderes de aynı çizgiyi takip ediyor.
Demokrat Parti'nin tek başına iktidara gelmesi de halkın kendi kendini yönetmesi anlamına gelen Cumhuriyet rejimini gerçek anlamına taşıyamıyor.
Bizim seçeceklerimizi önce onlar seçiyor sonra bize de onaylamak düşüyor.
Mensubu bulunduğu parti içinde halkın sesini parti karar mekanizmasına duyuracak kişiler değil, parti liderinin kararlarını emme basma tulumba misali onaylayacak emir erleri seçiliyor büyük bir çoğunlukla.

Hem Atatürk ve İsmet İnönü'lü CHP dönemlerinde hem de Adnan Menderes'li DP dönemlerinde tek parti iktidarları hüküm sürüyor.
Bu dönemlerde halkın büyük kısmı memnuniyetsizlik içinde.
Hükümetlerin kararları halkın tamamını memnun etmeye bir türlü yetmiyor.
Hep yüzde 50 - yüzde 50 berabere...
Memleketin yarısı memnun yarısı memnun değil.

Bir türlü tek parti iktidarları döneminde halkın çoğunluğunu memnun etmeyi beceremiyoruz.
***
Çok partili hayatın gerçek anlamda yaşandığı 1950-1960 yılları arasındaki 10 yıllık DP iktidarı döneminde 60'a yakın idam gerçekleştirilmiş.
Basına sansürler uygulanmış.
Sürgünler gerçekleştirilmiş.

Yasaklar had safhaya çıkmış.
"Yeter! Söz Milletin" sloganıyla meydanlara çıkmış ve büyük bir çoğunlukla iktidara gelmiş olan DP hükümeti kendisine inanmayanları millet kavramının dışında tutmuş ve baskılar başlatmıştı.
Baskıların büyük bir çoğunluğu Milli Şef'in CHP iktidarı döneminde yaptığı baskılara misilleme gibiydi.
İnönü döneminde Sovyetler Birliği'ne yanaşan Türkiye Cumhuriyeti, Adnan Menderes döneminde rota değiştirip bir diğer emperyalist dünya gücü olan ABD'ye doğru yanaşmaya başlıyor.
İnönü ve Menderes dönemlerinde yaşananların sonucunda Cumhuriyet rejiminin, yani halkın kendi kendini yönetmesi rejiminin koruyucusu ve savunucusu olarak ortaya çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koyduğunu açıklıyordu.
Demokratik rejiminin aktörleri olan siyasetçilere "Siz bu demokrasi işini beceremediniz, siz bi kenara çekilin biz size bunu biraz öğretelim" denildi adeta.
Askeri cunta da aynı yolu izledi.
Halkın bir kesimine zulmedildi.
Halkın yarısının takdir ettiği siyasetçiler darağaçlarında sallandırıldı.
Adeta bir imha ekibi gibi çalıştılar.

***
1960'lı yıllar adeta geçiş dönemini yeniden yaşamak gibiydi.
Baskıcı ve otoriter rejim kendince yeniden çok partili siyasi yaşama dönmenin gayreti içindeydi.
Darbe yapmanın amacı demokrasiyi yeniden şekillendirip yaşama dahil etmek idi.
1970'li yıllara girdiğimizde halk TBMM'de daha geniş bir tabanda temsil edilmeye başlanmıştı.
Artık halk iki partiye mahkum değildi.
Uç noktalar keskinleşiyor ve kendilerine siyasi çatılar kuruyorlardı.
Bu dönemde bir döneme imzalarını atacak olan Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Süleyman Demirel ile tanışıyordu halkımız.
Ülkemizin yeni liderleri bu isimlerdi 1970'li yıllarda.
Sadece 4 isim mi?
Elbette hayır...
Behice Boran
Turhan Feyzioğlu

Ferruh Bozbeyli gibi isimleri de unutmamak lazım.
Halkın iradesi bölünerek daha geniş bir tabanda meclise yansıyordu.
Bölünme olsa da sistem değişmiyordu.
Halkın yine kendi temsilcilerini değil,

Kendilerine adına liderler tarafından tespit edilmiş, yani kendileri adına seçilmiş isimleri kendi temsilcileri olarak onaylamakla yükümlü tutuluyordu.
Demokrasiden anladığımız hep bu olmuştu anlayacağınız....

***
1970'li yıllarda ülkemiz koalisyon hükümetleri ile tanıştı.
Yani farklı partilerin bir araya gelerek oluşturdukları hükümetler.
Sağ - Sol partilerin cepheler kurduğu bir dönem...
Sağ partiler birbirleriyle,

Sol partiler birbirleriyle koalisyon ortaklıkları yapıyor fakat hükümetlerin ömrü çok kısa oluyordu.
Bir zamanlar CHP içinde bir arada mücadele verenler şimdi kendi partilerinin çatısı altında CHP ile anlaşamıyorlar;
Bir zamanlar DP içinde bir arada mücadele edenler, şimdi kendi partilerinin Adalep Partisi ile anlaşamıyorlardı.
Halbuki 10 yıl öncesinde hepsi aynı düşüncede idiler...
Koalisyon hükümetleri döneminde anarşi sokaklara hakim olmuş, sol terör örgütleri memeleketin bir çok yerinde kurtarılmış bölgeler oluşturmuş, bir çok mahalle ve beldede kömünizm rejimi ilan edilmiş, yokluk, kıtlık, karaborsa almış başını gitmişti.

1960 darbesi öncesinde birbirleriyle iktidar mücadelesi yapanlar anlaşılan o darbeden ders almamışlardı.
Onların yani koalisyon hükümetlerini uzlaşmaz tutumlarıyla bir öcü haline getirenlerin bu hali halkın rejiminin koruyucusu ve savunucusu olan TSK'yı bir kez daha görev başına gelmek durumunda bırakmıştı.
12 Eylül 1980 darbesini yapan Kenan Evren önceki darbeciler kadar gaddar davranıp bir imha çalışması yapmadı.
En azından siyasi aktörleri ortadan kaldırmak gibi bir vazife biçmedi kendisine.
İdamlar yapıldı.
Zindanlarda işkenceler en acımasız şekilde sürdü...
***
12 Eylül cuntacıları halkı iyi analiz ettiler.
"Bu halkı başı boş bırakırsak ya davulcuyu seçer ya da zurnacıyı" dediler ve hazırladıkları anayasada bir takım tedbirler aldılar.
Bu tedbirlerin en önemlisi de baraj sistemi idi.
Seçimlerde kullanılan oyların yüzde 10'unu alamayanlar milletin meclisinde temsil edilemeyeceklerdi.
Yani yüzde 10'un altında kalan halk yok sayılacaktı.
Aslında halkın kendisi de bu sistemi pek beğenmişti.
Beğenmeseydi 12 Eylül Anayası'na yüzde 92 kabul oyu verir miydi?

Baraj sisteminin ilk nimetlerini yiyen Turgut Özal oldu.
Turgut Özal'ın kurduğu Anavatan Partisi yine büyük bir çoğunlukla tek parti iktidarı koltuğuna oturmuştu.
Onların yürüttükleri politikanın da İnönü ve Menderes iktidarlarından farkı yoktu.
Kendilerine inananlara sınırsız özgürlük;
Kendilerine inanmayanları yok saymak...
12 Eylül rejiminin ürünü olan ANAP döneminde de manzara-i umumiye değişmedi...
Halk kendi temsilcileri yine kendisi seçemedi.
Özal'ın ya da diğer liderlerin seçtiklerini onaylamak zorunda kaldık...

***
Özal'ın 10 yıl tek başına hüküm süren ANAP'ını tarihe gömen halk yeniden koalisyonu denemek istedi.
Halk tek başına iktirdarları bir türlü sevememişti.
1970'li yıllarda yaşanan acılara rağmen ANAP'ın ardında yeniden koalisyon işareti veren halk yine dumura uğramıştı.
Siyasi liderlerin sultasının sürdüğü partiler bir türlü uzun soluklu koalisyon hükümetleri oluşturamadılar.
Halkın umut ettiği uzlaşmayı bir türlü sağlayamayan siyasetçiler halkı yeniden tek parti iktidarının kucağına itiyor ve Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi'ni tek başına iktidara taşıyorlardı.

Halkın en yumuşak karnı olan dini duygularını da kullanarak güçlü bir şekilde iktidarını sürdüren DP ve ANAP'ın ömründen daha uzun bir ömre sahip olacağa benziyor.
Halk bugüne kadar kendilerine koalisyon hükümetlerini öcü gibi gösterenleri bir daha iktidara taşımak istemiyor.
"Baskıcı rejime rağmen istikrar iyidir" düşüncesi halkın büyük bir kesiminde hakim durumdadır.

Son tek parti iktidarı olan ANAP iktidarı sonrasında son kez koalisyon denemesi yapan halkımız tekrar hüsrana uğrayınca artık yoğurdu üfleyerek yiyecek gibi görünüyor.
***

Şu an AKP'den sonra Türk siyasi yaşamının en önemli iki aktörü olan MHP ve CHP'nin bu noktada iktidara gelme şanslarının tüm yaşananlara çok az olduğunu söylemek için müneccim olmaya gerek yok
Görünen köy kılavuz istemez.
Halk öncelikle istikrar istiyor.
Sonra da kendi değerlerine saygı duyulmasını istiyor.
AKP bunu yapıyor mu!?

Biz yapmadığını düşünüyoruz.
Halkı kandırdığını düşünüyoruz.
Ancak AKP'yi tek başına iktidara taşıyan halkın büyük bir çoğunluğu bizim gibi düşünmüyor.
Biz ne dersek diyelim bu gerçeği değiştiremeyeceğiz.
MHP ve CHP bu noktada çalışmalarını yoğunlaştırmalı ve halkı yeniden ikna etmeyi başarmalıdırlar.
Aksi takdirde tek parti iktidarının "ben yaparım olur" tarzındaki siyasi tavrı ülkemizi büyük bir uçurumun eşiğine getirecektir.