Gecenin karanlığı inmişti üzerimize...
Bir sıkıntı düştü yüreğimize...
Bir şeyler oluyordu.
Anlayamadığımız, anlam veremediğimiz, o an çözemediğimiz bir şeyler...
Yüreğimizi kabartan, bizleri tedirgin eden bir şeyler oluyordu.
Birileri sosyal medya üzerinden "vatan elden gidiyor Ülkücüler nerede" söylemleri ile bir şeyler yapmaya çalışıyordu.
Gücümüzün yettiğince, ulaşabildiğimiz kadarıyla kardeşlerimize ulaştık.
"Durun gitmeyin, bu çağrılara kulak asmayın kötü bir şeyler olacak" dedik.
"Ülkücüler nerede" diyerek Ülkücü gençliği galeyana getirmeye çalışanların çoğu AKP yandaşıydı.
Bir çok kardeşimizi yoldan çevirip evlerine yollayabildik.
Gücümüz yetmedi.
Bu gözlerin,
Bu bakmaların,
Bu gencecik evladımızın vurulup şehit olmasına mani olamadık.
***
İçimize düşen sıkıntı gençlerimiz üzerine oynanan oyundandı.
2 günden bu yana içimizdeki sıkıntı bizi boğuyordu adeta.
MHP oylarının adeta patlama noktasına geldiği bu günlerde üzerimize oynanan oyunların farkındaydık.
Sabır, sabır, sabır diyorduk...
Seçimler öncesinde bizi sokaklara çekmek için yapılacak oyunları haftalar öncesinden konuşup, kardeşlerimize anlatıyorduk.
Dikkatli olalım, sabırlı olalım tahriklere ve dolmuşlara gelmeyelim diyorduk.
Ne yazık ki, bu gece tüm çabalarımıza rağmen gizli güçler emellerine ulaştı.
Ülkücü Hareket'in sloganları eşliğinde Okmeydanı'nda toplanan kalabalığın içindeydi bu gözlerin sahibi...
Gencecik bir vatan evladı.
Bakışlarındaki o derinlik yüreklerimizi yaktı.
Böğrümüze ateş düştü.
Bir çok gencimizi kurulan bu tuzaktan kurtarmaya yeten gücümüz Burak Can evladımızı kurtarmaya yetmedi.
Ona "dur gitme" diyemedik.
Sosyal medyada "Bütün Ülkücüler Okmeydanı'na" şeklinde çağrılar yapıldığı andan itibaren belki 50 kişiyi aradım.
***
"Ruhumda bir sıkıntı var arkadaşlar, kardeşlerim lütfen gitmeyin kötü bir şeyler olacak" diye yalvardım adeta kaç tane kardeşime.
Bölgede bulunan dava arkadaşlarımı aradım.
Onlara da yalvardım.
"Arkadaşlar lütfen kardeşlerimize sahip çıkın, bir oyun var ortada bu oyuna gencecik evlatlarımız kurban edilmesin!" diyerek yalvardım, ikaz ettim arkadaşlarımı.
Yetmedi gücümüz.
Burak Can evladımızın şehadetine mani olamadık.
Mavi Marmara geliyor aklıma.
9 can göz göre göre ölüme yollanmıştı.
Aynı anda aynı yerde bulunan İran gemisi İran hükümeti tarafından geri çevrilirken, bizim hükümetimiz Mavi Marmara'nın geri dönmesi için hiç bir şey yapmamıştı.
Orada şehit olan 9 vatan evladı seçim meydanlarında malzeme olmuşlardı.
Yine böyle bir oyunun içinde miyiz diye düşünmeden edemiyor insan.
***
Burak Can kardeşimiz karanlıktan gelen kahpe bir kurşunun hedefi oldu.
Karanlıktaki o el kimin eliydi?
Birileri DHKP-C militanları diyor,
Birileri ise, MİT yaptı diyor.
Böylesi bir ortamda her türlü iddia ortaya atılır.
Hükümet derhal bu olayın sorumlularını bulmalıdır.
Gezi eylemleri sırasında milleti direnişe çağıranlar nasıl tek tek toplandıysa, bu gece "Bütün Ülkücüler Okmeydanı'na" "Vatan elden gidiyor Ülkücüler nerede?" şeklinde sosyal medyadan mesajlar atanlar da tek tek toplanıp sorgulanmalıdır.
Onlara bu mesajları kimler attırmıştır derhal ortaya çıkartılmalıdır.
Eğer bu cinayet faili meçhul olarak kayıtlara geçerse, Burak Can evladımızın şehadeti hükümetin üzerinde kara bir leke olarak kalacaktır.
***
Biz sabrediyoruz.
Üzerimize oynanan oyunların farkındayız.
Hiç bir güç sabrımızı deneme cehaletine düşmesin.
14 yaşında bir evladımızın cenazesini bahane edip, o cenaze töreninde parti ve örgüt flamalarıyla boy gösteren, tahrik dolu sloganlar atan, böylesine kritik bir dönemeçte sağduyu göstermeyip memleketi savaş alanına çeviren anarşistler de bu yaşananlardan sorumludurlar.
Biz nasıl oynanan oyunların farkında olup, sabır gösteriyorsak; kendilerini barış güvercini ilan edip savaşan sözde barışseverler de artık halkın sesine kulak verip, oynanan oyunun bir parçası olmayı bırakmalıdırlar.
Sizler hem Berkin'in hem de Burak Can'ın ölümünde pay sahibisiniz bunu unutmayın!
Biz yine sabır diyoruz ve bekliyoruz.
Hükümetin acilen Burak Can'a sıkılan kurşunun adresini ortaya çıkarmasını bekliyoruz.
mekanın cennet olsun Burak Can evladım...
Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Mart 2014 Perşembe
4 Ekim 2013 Cuma
Devletin gücü Gezi Eylemcisine mi Yetiyor!?
Özellikle sözde Barış Süreci başladığından bu yana ülkemizde garip durumlar yaşıyoruz.
Akıllara durgunluk verebilecek olaylar yaşanırken, kamuoyunun sessizliği ve duyarsızlığı ayrı bir "Akla Ziyan" vakıa olarak karşımızda durmaktadır.
Gezi Eylemlerinde yaşananları hepimiz çok iyi biliyoruz...
Her ne kadar büyük bir kısım medya olayları çarpıtarak yansıtmış olsa da halkımız gerçekleri bir şekilde gördü ve öğrendi...
Çevim Kuvvet'in orantısız güç kullanımı, biber gazı bombardımanları ve TOMA ile yapılan sulu püskürtmeleri hepimiz gayet iyi anımsıyoruz. Hele Taksim Meydanı'nda bir vatandaşımızın TOMA'dan sıkılan su ile havada takla attırılmasını unutmak mümkün değil.
***
Ülkemizde Gezi Eylemleri yaşanırken, başka olaylar da yaşanıyordu.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşananları malum medya örtmeye çalışsa da medya sektörünün küçük bir kesimi bu olayları bizlere yansıttı.
Terör örgütünün şehitlik açması,
Bu şehitliğe terör örgütü paçavrası asmaları,
Polis teşkilatı kurarak alenen yollarda, şehir merkezlerinde uygulama yapmaları,
Eğitim görüntülerinin yayınlanması,
Bebek katilinin posterlerinin aleni bir şekilde her yerde taşınması,
Ve daha niceleri...
Bu olayların yaşandığı yerlerde Çevik Kuvvet ya da diğer güvenlik güçlerinin Gezi Eylemcileri'ne karşı takındığı tavrın dörtte birini bile takınmadığını net bir şekilde gördük...
Bahane hazırdı:
"Barış Süreci zarar görmesin"
Hatta bir kanunsuz eylemde polis şefinin terör örgütü yandaşlarına eylemi bırakmaları için yalvardıklarını gördük...
Bir başka seferinde de terör örgütü yandaşlarının ellerindeki megafonla polisi çekilmesi konusunda tehdit ettiğini de gördük...
***
Geçtiğimiz günlerde Gülsuyu'nda garip olaylar olmaya başladı...
Mahalle halkı ve uyuşturucu çeteleri sokak çatışmalarına girdi...
Her iki tarafta da uzun namlulu silahlar var...
Uyuşturucu çeteleri ile yapılan bu çatışmalarda bir genç vatandaşımız hayatını kaybetti.
Polis uyuşturucu çeteleri ile mücadele edememiş olmalı ki, bu boşluğu başka birileri doldurmaya çalışıyor.
Bu çok açık ve net görülebiliyor.
Vatandaş olarak böylesine vahim bir noktaya gelen olayları sınırlı sayıda TV ve gazeteden takip edebiliyoruz.
Hükümet yandaşı medya gurupları bu olaylar ülkemizde yaşanmıyormuş gibi davranıyor...
Hayatını kaybeden genç vatandaşımızın cenazesi 3 gün bekletiliyor...
Çete-Halk çatışmasında ortadan kaybolan polis cenaze merasiminde ortaya çıkıyor ve cenaze töreninin yapılmasına izin vermiyor
Mahalle halkı direniyor...
Ölen gencin cenaze merasimini yapabilmek için 3 gün bekliyorlar...
Tam bu noktada mezardaki ölülerini çıkarıp büyük törenlerle yeniden gömen terör örgütü sempatizanları ve polisin onlara karşı gösterdiği şefkatli tutumu aklıma geliyor.
***
Teröristlerin leşleri mezardan çıkarılıp yeniden gömülüyor...
Maksat gövde gösterisi yapmak ve polis buna durun diyemiyor...
Neymiş efendim barış süreci zarar görürmüş!!!
Üçüncü günün sonunda polis cenaze merasimine izin veriyor...
Ölen gencin cenazesi binlerce insanın katılımıyla mahalleye getiriliyor...
İşte tam bu noktada yine dehşet verici görüntüler ortaya çıkıyor...
Ellerinde uzun namlulu silahlar bulunan insanlar cenazeyi karşılıyor ve bir nevi güvenlik önlemi alıyorlar...
Kimdir bu insanlar?
Devlet halkını koruyamıyor mu?
Bu insanlar bu silahları nerden buluyor ve böyle aleni bir şekilde kullanmaya nerden cesaret buluyorlar?
Akıllara durgunluk verecek bir durum!
Bu manzarayı izlerken Gezi eylemleri geliyor gözümün önüne...
Bayrak satan adama yapılanlar...
Kırmızı elbiseli kadına yapılanlar...
TOMA'lardan sıkılan sularla havalarda takla attırılan insanlar...
Onların elinde bırakın silahı, bir tırnak çakısı bile yoktu!
***
Bütün bu yaşananları insan çıplak gözle görüp yaşayınca ister istemez devletimizin gücü sadece Gezi eylemcilerine mi yetiyor diye sormadan edemiyor.
Sadece bunlar değil bizi bu düşünceye sevkeden olaylar...
Uyuşturucu satıcıları, alenen tezgah kuruyorlar,
Semt pazarlarında kapkaççılar, gaspçılar milletin canını yakıyor,
Sokaklar, caddeler çetelerin kontrolüne geçiyor...
İçki yasağı getirerek belki seçmene hoş görünmek mümkün olabilir ama biz tüm bu yaşananların da bizzat içindeyiz...
Görüyoruz,
Biliyoruz
Ve dehşete düşüyoruz...
Akıllara durgunluk verebilecek olaylar yaşanırken, kamuoyunun sessizliği ve duyarsızlığı ayrı bir "Akla Ziyan" vakıa olarak karşımızda durmaktadır.
Gezi Eylemlerinde yaşananları hepimiz çok iyi biliyoruz...
Her ne kadar büyük bir kısım medya olayları çarpıtarak yansıtmış olsa da halkımız gerçekleri bir şekilde gördü ve öğrendi...
Çevim Kuvvet'in orantısız güç kullanımı, biber gazı bombardımanları ve TOMA ile yapılan sulu püskürtmeleri hepimiz gayet iyi anımsıyoruz. Hele Taksim Meydanı'nda bir vatandaşımızın TOMA'dan sıkılan su ile havada takla attırılmasını unutmak mümkün değil.
***
Ülkemizde Gezi Eylemleri yaşanırken, başka olaylar da yaşanıyordu.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşananları malum medya örtmeye çalışsa da medya sektörünün küçük bir kesimi bu olayları bizlere yansıttı.
Terör örgütünün şehitlik açması,
Bu şehitliğe terör örgütü paçavrası asmaları,
Polis teşkilatı kurarak alenen yollarda, şehir merkezlerinde uygulama yapmaları,
Eğitim görüntülerinin yayınlanması,
Bebek katilinin posterlerinin aleni bir şekilde her yerde taşınması,
Ve daha niceleri...
Bu olayların yaşandığı yerlerde Çevik Kuvvet ya da diğer güvenlik güçlerinin Gezi Eylemcileri'ne karşı takındığı tavrın dörtte birini bile takınmadığını net bir şekilde gördük...
Bahane hazırdı:
"Barış Süreci zarar görmesin"
Hatta bir kanunsuz eylemde polis şefinin terör örgütü yandaşlarına eylemi bırakmaları için yalvardıklarını gördük...
Bir başka seferinde de terör örgütü yandaşlarının ellerindeki megafonla polisi çekilmesi konusunda tehdit ettiğini de gördük...
***
Geçtiğimiz günlerde Gülsuyu'nda garip olaylar olmaya başladı...
Mahalle halkı ve uyuşturucu çeteleri sokak çatışmalarına girdi...
Her iki tarafta da uzun namlulu silahlar var...
Uyuşturucu çeteleri ile yapılan bu çatışmalarda bir genç vatandaşımız hayatını kaybetti.
Polis uyuşturucu çeteleri ile mücadele edememiş olmalı ki, bu boşluğu başka birileri doldurmaya çalışıyor.
Bu çok açık ve net görülebiliyor.
Vatandaş olarak böylesine vahim bir noktaya gelen olayları sınırlı sayıda TV ve gazeteden takip edebiliyoruz.
Hükümet yandaşı medya gurupları bu olaylar ülkemizde yaşanmıyormuş gibi davranıyor...
Hayatını kaybeden genç vatandaşımızın cenazesi 3 gün bekletiliyor...
Çete-Halk çatışmasında ortadan kaybolan polis cenaze merasiminde ortaya çıkıyor ve cenaze töreninin yapılmasına izin vermiyor
Mahalle halkı direniyor...
Ölen gencin cenaze merasimini yapabilmek için 3 gün bekliyorlar...
Tam bu noktada mezardaki ölülerini çıkarıp büyük törenlerle yeniden gömen terör örgütü sempatizanları ve polisin onlara karşı gösterdiği şefkatli tutumu aklıma geliyor.
***
Teröristlerin leşleri mezardan çıkarılıp yeniden gömülüyor...
Maksat gövde gösterisi yapmak ve polis buna durun diyemiyor...
Neymiş efendim barış süreci zarar görürmüş!!!
Üçüncü günün sonunda polis cenaze merasimine izin veriyor...
Ölen gencin cenazesi binlerce insanın katılımıyla mahalleye getiriliyor...
İşte tam bu noktada yine dehşet verici görüntüler ortaya çıkıyor...
Ellerinde uzun namlulu silahlar bulunan insanlar cenazeyi karşılıyor ve bir nevi güvenlik önlemi alıyorlar...
Kimdir bu insanlar?
Devlet halkını koruyamıyor mu?
Bu insanlar bu silahları nerden buluyor ve böyle aleni bir şekilde kullanmaya nerden cesaret buluyorlar?
Akıllara durgunluk verecek bir durum!
Bu manzarayı izlerken Gezi eylemleri geliyor gözümün önüne...
Bayrak satan adama yapılanlar...
Kırmızı elbiseli kadına yapılanlar...
TOMA'lardan sıkılan sularla havalarda takla attırılan insanlar...
Onların elinde bırakın silahı, bir tırnak çakısı bile yoktu!
***
Bütün bu yaşananları insan çıplak gözle görüp yaşayınca ister istemez devletimizin gücü sadece Gezi eylemcilerine mi yetiyor diye sormadan edemiyor.
Sadece bunlar değil bizi bu düşünceye sevkeden olaylar...
Uyuşturucu satıcıları, alenen tezgah kuruyorlar,
Semt pazarlarında kapkaççılar, gaspçılar milletin canını yakıyor,
Sokaklar, caddeler çetelerin kontrolüne geçiyor...
İçki yasağı getirerek belki seçmene hoş görünmek mümkün olabilir ama biz tüm bu yaşananların da bizzat içindeyiz...
Görüyoruz,
Biliyoruz
Ve dehşete düşüyoruz...
20 Temmuz 2013 Cumartesi
Gezi Eylemleri'nin meyveleri nerede toplanacak?
Gezi eylemleri, bizlere büyük acılar yaşatmasına rağmen büyük bir umut oldu.
5 gencimiz öldürüldü.
1 Polis memuru hayatını kaybetti...
14 kişi gözünü kaybetti...
Halen tedavi gören ağır yaralılar var...
Ve binlerce hayati tehlikesi bulunmayan yaralı...
Ve tabii büyük maddi kayıplar...
Bu bilanço hepimize büyük acılar yaşattı ve yaşatmaya devam ediyor...
Ancak bu acıların ardından bir umut ışığı doğdu...
10 yılı aşkın zamandır, halktan aldığı gücü halka karşı kullanan AKP iktidarının çok kolay bir şekilde sona erdirilebileceği umudu...
Halkın yüzde 40'ından aldığı gücü geri kalan yüzde 60'a bir baskı unsuru olarak kullanan AKP iktidarı Gezi Ruhu'nun önümüzdeki yıl yapılacak yerel seçimlere kadar sürmesi durumunda sona erecektir.
***
Hükümet, bu gerçeği gördüğü için başından beri eylemleri itibarsızlaştırma girişimlerini fütursuzca sürdürüyor...
AKP'de fütursuzca iftiraların en usta kişisi olan Melih Gökçek başta olmak üzere tüm yandaş medya elbirliğiyle halkın nazarında Gezi eylemlerini itibarsızlaştırmak için olmadık yollara başvuruyorlar.
Başbakanın kendisi bile dayanaksız söylemler ile bu eylemleri kendi tabanı nazarında itibarsızlaştırmak için elinden geleni ardına koymadı...
"Camide içki içtiler ve seks yaptılar" sözlerinin görüntülerini yayınlayacaklarını söylediler yalan çıktı?
Bir bira kutusunu eylemciler çıktıktan sonra farklı yerlere koyup fotoğraflarını çekmek ve insanları kandırmaya çalışmak ne derece etiktir bilemiyoruz...
Ha bir de bir adamın kız arkadaşını ya da karısını teselli etmek, korkmaması gerektiğini söylemek amacıyla öpmesi de camide seks yapmak anlamına geliyorsa onu da bilemiyoruz...
Demek ki, seks kavramına bakış açısı önemli...
Başbakan bir de kendisi tv ekranlarına zıkıp "Benim başörtülü bacıma linç girişiminde bulundular, üstelik kucağında 6 aylık bebeği vardı ve 70-100 kişilik bir gurup bu bacıma linç girişiminde bulundular, bunun da görüntüleri var bir kaç güne kadar yayınlayacağız" dedi...
Fakat haftalar geçti halen görüntüler yok...
Bu örneklerden de çok iyi anlıyoruz ki, hükümet Gezi eylemlerinden fena korkmuş durumda...
***
Hükümet korkmakta haksız değil....
Çünkü ülkemizde belki de ilk defa böylesine büyük bir halk hareketi gerçekleşti...
Bazı küçük siyasi gurupları gözardı edersek, bu eylemlere destek veren, bizzat katılan vatandaşlar siyasi görüşlerini bir kenara bırakarak tamamen hükümetin ayrıştırıcı, bölücü ve baskıcı politikalarına karşı sokaklara çıktı...
Üstelik bu çapulcuların büyük bir çoğunluğu mevcut siyasi oluşumları yeterli bulmayarak sandık başına gitmeyen ve sayıları 10-14 milyon arasında olduğu belirtilen kişilerden oluşuyor...
Bu kişilerin sandığa gitmeye karar vermesi elbette sadece ve sadece iktidar partisi AKP'yi sıkıntıya sokacaktır...
Kime oy verecekleri belli olmayabilir ama kime oy vermeyecekleri kesinlikle bellidir...
Bu nedenledir AKP'nin korkusu ve bu telaşı...
AKP bu eylemlerden gerekli mesajı almıştır...
Olayların hemen başlangıcında Bülent Arınç ve Abdullah Gül tarafından ortaya konulan "mesaj alınmıştır" tutumu da bunu açıkça ortaya koymaktadır.
***
Şimdi önemli olan AKP dışında iktidara en yakın olan iki partinin, yani MHP ve CHP'nin bu mesajı alıp almadığı konusudur...
Mart 2014'te Türkiye tarihinin en önemli seçimlerinden birine tanıklık edecek.
MHP ve CHP de bu seçimin en önemli unsurları olarak karşımızda durmaktadırlar.
Her iki partimizin de halkımızın umudu olup olamadığını halen anlayabilmiş değiliz...
Gezi eylemlerinde iktidar partisine isyan ederek sokaklara dökülen halkın AKP'yi istemediği çok açık...
Fakat AKP'nin alternatifi olarak hangi partiyi görüyorlar o henüz belirgin değil...
Eylemler sonrasında yapılan anketlerin büyük bir çoğunluğunda mevcut siyasi tablo büyük bir değişikliğe uğramamış görünüyor...
Hemen hemen tamamında AKP bir oy kaybına uğramış gibi görünse de, bu baskıcı iktidarın net bir şekilde oy kaybı görünmüyor...
Bunun sebebi AKP'nin yürüttüğü din eksenli politika olmakla beraber muhalefetin sokaktaki vatandaşı ve özellikle de sandığa gitmemeyi tercih edenleri sandığa çekecek ve kendilerine oy vermelerini sağlayacak icraatları ortaya koyamamış olmalarından kaynaklanmaktadır.
Seçimlere az bir zaman kalmış olmasına rağmen, her iki muhalefet partisinde de bir seçim havası hissedemiyor vatandaş...
***
Partilerin kendilerine göre bir seçim takvimi var ve bu takvime göre hareket edecekler elbette...
Ancak sokaktaki vatandaşın takvimi yok...
Halk her iki partiden de bir an önce harekete geçmelerini bekliyor...
Halkımız öncelikle bu partilerden bir birlik ve beraberlik gösterisi istiyor...
Halkımız her iki parti içinde geçerli olan "iç çekişmelerin" sona erdiğini ve artık sadece vatandaşın sorunlarıyla, ülkenin sorunlarıyla ilgileneceklerini görmek istiyor...
Halk yerel seçimlerde kendi arzu ettiği adaylara oy vermek istiyor...
Halk artık parti genel başkanlarının değil, kendi istedikleri adaylara oy vermek istiyor...
Partiler bu uzun süreçte en azından adayları belirleme konusunda bir halk yoklaması yapabilirler...
Belediye başkan adaylarına aday oldukları kent için gerekli projeleri hazırlamak için gerekli zaman verilmelidir.
Özellikle CHP'nin kazanması muhtemel olan İstanbul ile MHP'nin kazanması muhtemel olan Ankara'da halkın arzu ettiği adayların halen belirsizliğini koruması her iki parti için de bir handikaptır...
Aslında ülkemiz için bir handikaptır...
***
Artık hem CHP hem de MHP "Gezi eylemlerinin verdiği mesajı aldık" demeleri ve bunun gereğini yapmaları gerekmektedir...
Gezi eylemleri büyük acılarla bezenmiş kutlu bir fidana benzemektedir...
Bu fidan halk tarafından ekilmiş, yeşertilmiş ve meyve vermeye hazır hale getirilmiştir...
Bu ağacın meyvelerinin toplanma zamanı da 2014 Mart'ı...
Bu tarihe kadar size emanet edilen bu fidanı ya büyütüp geliştirip meyvelerini toplayacaksınız;
Ya da gereken ilgi ve alakayı göstermeyip kurutacaksınız...
Artık tercih bu iki parti yönetiminindir...
5 gencimiz öldürüldü.
1 Polis memuru hayatını kaybetti...
14 kişi gözünü kaybetti...
Halen tedavi gören ağır yaralılar var...
Ve binlerce hayati tehlikesi bulunmayan yaralı...
Ve tabii büyük maddi kayıplar...
Bu bilanço hepimize büyük acılar yaşattı ve yaşatmaya devam ediyor...
Ancak bu acıların ardından bir umut ışığı doğdu...
10 yılı aşkın zamandır, halktan aldığı gücü halka karşı kullanan AKP iktidarının çok kolay bir şekilde sona erdirilebileceği umudu...
Halkın yüzde 40'ından aldığı gücü geri kalan yüzde 60'a bir baskı unsuru olarak kullanan AKP iktidarı Gezi Ruhu'nun önümüzdeki yıl yapılacak yerel seçimlere kadar sürmesi durumunda sona erecektir.
***
Hükümet, bu gerçeği gördüğü için başından beri eylemleri itibarsızlaştırma girişimlerini fütursuzca sürdürüyor...
AKP'de fütursuzca iftiraların en usta kişisi olan Melih Gökçek başta olmak üzere tüm yandaş medya elbirliğiyle halkın nazarında Gezi eylemlerini itibarsızlaştırmak için olmadık yollara başvuruyorlar.
Başbakanın kendisi bile dayanaksız söylemler ile bu eylemleri kendi tabanı nazarında itibarsızlaştırmak için elinden geleni ardına koymadı...
"Camide içki içtiler ve seks yaptılar" sözlerinin görüntülerini yayınlayacaklarını söylediler yalan çıktı?
Bir bira kutusunu eylemciler çıktıktan sonra farklı yerlere koyup fotoğraflarını çekmek ve insanları kandırmaya çalışmak ne derece etiktir bilemiyoruz...
Ha bir de bir adamın kız arkadaşını ya da karısını teselli etmek, korkmaması gerektiğini söylemek amacıyla öpmesi de camide seks yapmak anlamına geliyorsa onu da bilemiyoruz...
Demek ki, seks kavramına bakış açısı önemli...
Başbakan bir de kendisi tv ekranlarına zıkıp "Benim başörtülü bacıma linç girişiminde bulundular, üstelik kucağında 6 aylık bebeği vardı ve 70-100 kişilik bir gurup bu bacıma linç girişiminde bulundular, bunun da görüntüleri var bir kaç güne kadar yayınlayacağız" dedi...
Fakat haftalar geçti halen görüntüler yok...
Bu örneklerden de çok iyi anlıyoruz ki, hükümet Gezi eylemlerinden fena korkmuş durumda...
***
Hükümet korkmakta haksız değil....
Çünkü ülkemizde belki de ilk defa böylesine büyük bir halk hareketi gerçekleşti...
Bazı küçük siyasi gurupları gözardı edersek, bu eylemlere destek veren, bizzat katılan vatandaşlar siyasi görüşlerini bir kenara bırakarak tamamen hükümetin ayrıştırıcı, bölücü ve baskıcı politikalarına karşı sokaklara çıktı...
Üstelik bu çapulcuların büyük bir çoğunluğu mevcut siyasi oluşumları yeterli bulmayarak sandık başına gitmeyen ve sayıları 10-14 milyon arasında olduğu belirtilen kişilerden oluşuyor...
Bu kişilerin sandığa gitmeye karar vermesi elbette sadece ve sadece iktidar partisi AKP'yi sıkıntıya sokacaktır...
Kime oy verecekleri belli olmayabilir ama kime oy vermeyecekleri kesinlikle bellidir...
Bu nedenledir AKP'nin korkusu ve bu telaşı...
AKP bu eylemlerden gerekli mesajı almıştır...
Olayların hemen başlangıcında Bülent Arınç ve Abdullah Gül tarafından ortaya konulan "mesaj alınmıştır" tutumu da bunu açıkça ortaya koymaktadır.
***
Şimdi önemli olan AKP dışında iktidara en yakın olan iki partinin, yani MHP ve CHP'nin bu mesajı alıp almadığı konusudur...
Mart 2014'te Türkiye tarihinin en önemli seçimlerinden birine tanıklık edecek.
MHP ve CHP de bu seçimin en önemli unsurları olarak karşımızda durmaktadırlar.
Her iki partimizin de halkımızın umudu olup olamadığını halen anlayabilmiş değiliz...
Gezi eylemlerinde iktidar partisine isyan ederek sokaklara dökülen halkın AKP'yi istemediği çok açık...
Fakat AKP'nin alternatifi olarak hangi partiyi görüyorlar o henüz belirgin değil...
Eylemler sonrasında yapılan anketlerin büyük bir çoğunluğunda mevcut siyasi tablo büyük bir değişikliğe uğramamış görünüyor...
Hemen hemen tamamında AKP bir oy kaybına uğramış gibi görünse de, bu baskıcı iktidarın net bir şekilde oy kaybı görünmüyor...
Bunun sebebi AKP'nin yürüttüğü din eksenli politika olmakla beraber muhalefetin sokaktaki vatandaşı ve özellikle de sandığa gitmemeyi tercih edenleri sandığa çekecek ve kendilerine oy vermelerini sağlayacak icraatları ortaya koyamamış olmalarından kaynaklanmaktadır.
Seçimlere az bir zaman kalmış olmasına rağmen, her iki muhalefet partisinde de bir seçim havası hissedemiyor vatandaş...
***
Partilerin kendilerine göre bir seçim takvimi var ve bu takvime göre hareket edecekler elbette...
Ancak sokaktaki vatandaşın takvimi yok...
Halk her iki partiden de bir an önce harekete geçmelerini bekliyor...
Halkımız öncelikle bu partilerden bir birlik ve beraberlik gösterisi istiyor...
Halkımız her iki parti içinde geçerli olan "iç çekişmelerin" sona erdiğini ve artık sadece vatandaşın sorunlarıyla, ülkenin sorunlarıyla ilgileneceklerini görmek istiyor...
Halk yerel seçimlerde kendi arzu ettiği adaylara oy vermek istiyor...
Halk artık parti genel başkanlarının değil, kendi istedikleri adaylara oy vermek istiyor...
Partiler bu uzun süreçte en azından adayları belirleme konusunda bir halk yoklaması yapabilirler...
Belediye başkan adaylarına aday oldukları kent için gerekli projeleri hazırlamak için gerekli zaman verilmelidir.
Özellikle CHP'nin kazanması muhtemel olan İstanbul ile MHP'nin kazanması muhtemel olan Ankara'da halkın arzu ettiği adayların halen belirsizliğini koruması her iki parti için de bir handikaptır...
Aslında ülkemiz için bir handikaptır...
***
Artık hem CHP hem de MHP "Gezi eylemlerinin verdiği mesajı aldık" demeleri ve bunun gereğini yapmaları gerekmektedir...
Gezi eylemleri büyük acılarla bezenmiş kutlu bir fidana benzemektedir...
Bu fidan halk tarafından ekilmiş, yeşertilmiş ve meyve vermeye hazır hale getirilmiştir...
Bu ağacın meyvelerinin toplanma zamanı da 2014 Mart'ı...
Bu tarihe kadar size emanet edilen bu fidanı ya büyütüp geliştirip meyvelerini toplayacaksınız;
Ya da gereken ilgi ve alakayı göstermeyip kurutacaksınız...
Artık tercih bu iki parti yönetiminindir...
18 Haziran 2013 Salı
Eylemi bırak, kazanmaya bak!
Artık "Kahpe Bizans Oyunları" sönük kalmaya başladı.
AKP iktidarı halkımız üzerinde öylesine oyunlar oynuyor ki;
Halk dumura uğramış vaziyette...
AKP'ye destek olmaya çalışanlar bile ne olacaklarını şaşırdılar...
Bir teyze başbakanın makatının kılı olmakla övünebilir durumda...
Büyük bir çoğunluğu Allah'a iman etmiş gibi iman etme noktasında...
AKP'li olduklarını,
Başbakanı ne kadar çok sevdiklerini anlatmak için konuşamaz hale gelenleri gördük...
Oyun öylesine büyük ki;
Sonuçlarını AKP yandaşları bile kaldıramadı...
***
Hepimizin malumudur ki;
AKP iktidara geldiği 2002 yılından bu yana yürüttüğü "süreç" politikası ile, ülkemizin bölünmez bütünlüğüne en büyük darbeyi vurmuştur.
Son olarak başlatılan ve ana sloganı "Analar Ağlamasın" olan "Barış Süreci" sonucunda AKP büyük bir oy kaybına uğramıştı.
Yaşanan bu oy kaybı AKP yöneticilerini ve başbakanı muazzam derecede telaşlandırmış ve agresif bir yapıya büründürmüştü...
Halkı bu bölünme sürecine ikna edebilmek için oluşturulan akil adamlar heyetleri gittikleri her yerde protestolarla karşılaşıyor ve toplantı dahi yapamadan kaçtıkları oluyordu.
Büyük bir infial vardı.
Yandaş medya kaynakları her ne kadar bu infialin boyutlarını halkımıza tam olarak vermeseler de güneş balçıkla sıvanamıyordu...
Yapılan tüm kamuoyu yoklamalarında AKP'nin büyük bir düşüşte olduğu net olarak ortaya çıkıyordu...
Padişahın tahtı sallanmaya başlıyor,
Haramilerin saltanatının sonu geliyordu adeta..
***
AKP'nin bu düşüşü yerel seçimler öncesinde ortaya atılacak başörtüsü mağdurları sayesinde gidereceğini öngörüyordum.
Malum AKP'nin en büyük oy avlama aracı başörtüsü...
İktidara geldikleri günden bu yana halktan aldıkları güç ile, kendilerini BÜYÜK GÜÇ ilan edenler, bu güç sayesinde her şeyi yapmaya muktedir olanlar ne hikmetse ülkemiz tarihinin en büyük zulmü olan başörtüsü zulmünü bitirmeye muktedir olamamışlardı.
Üstelik MHP 21 Ekim 2010 tarihinde AKP'ye bu yönde bir çağrı yapmıştı.
Oktay Vural aracılığıyla yapılan bu çağrıda MHP, AKP'ye şöyle seslenmişti:
"Gelin bu zulmü bitirelim. Komisyona bile gerek yok. AKP ve MHP'nin 411 milletvekilinin oylarıyla başörtüsü yasağını tamamen ortadan kaldıralım."
Gezi Parkı'na AVM ya da başka amaçlı bir bina yapımı aşamasında verilen mahkeme kararına rağmen "Ben yargı margı tanımam, biz hükümet olarak kararımızı verdik oraya o Taşkışla yapılacak" restini çekerek bütün Türkiye'yi bir kaosun içine itenler MHP'nin bu teklifi karşısında süt dökmüş bülbüle dönmüşler ve olumsuz yanıt vermişlerdi.
***
Türban'ın serbest bırakılması onların işine gelmezdi.
Çünkü onlar bu türban sorunu sayesinde daha çok seçim kazanacaklardı.
Nitekim öyle de oldu.
Her seçim öncesi yapılan mitinglerde konuşmalarda ana gündem maddesi "Benim türbanlı bacılarımın, kızlarımın" sözleriyle başlayan cümleler oldu.
Nitekim Gezi Parkı eylemlerine geldiğimizde yine aynı teraneler okunmaya başlandı.
Başbakan bu olayların buralara kadar geleceğini düşünememişti ilk başlarda.
Osmanlı Padişahı Sultan Abdülhamid'e karşı başlatılan isyanın sembolü olan Taş Kışla'nın yeniden yapımı konusundaki inadi tutumu ne yazık ki Türban sorununda gösteremeyen AKP ve başbakan ortaya koydukları baskıcı tutumla eylemlerin bütün ülkeye yayılmasına ve tam bir kaos ortamının hüküm sürmesine sebep olmuşlardır.
Olayların bu denli büyümesi karşısında çaresiz kalan başbakan sokak kabadayısı gibi davranmaya başlamış ve bu tavrı ile eyleme destek verenlerin sayısının sürekli olarak artmasına yol açmıştır.
***
Başbakan'ın Kuzey Afrika ülkelerine yaptığı gezi sırasında AKP'nin cemaatçi kanadının lideri durumunda bulunan Bülent Arınç ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir nebze de olsa ortamı yumuşatmayı başarmışlar, başbakanın cevval tarvnın ortaya koyduğu kaos ortamını bir anlık olsa durdurmayı başarmışlardı.
İşte bu noktada yeni senaryo yazılmış ve uygulanmaya başlanmıştı.
Taşeron örgütler eylemcilerin arasına salınmış, terör örgütünün Taksim Meydanı'ndaki en hakim noktaya konuşlandırılması sağlanmıştı.
Başbakanın ülkeye dönüşüyle birlikte başlatılan karşı eylemler sürecinin ilki olan Atatürk Hava Alanı önündeki mitinge katılanların "Ya Allah Bismillah Allahü Ekber" şeklinde Ülkücü camianın sloganını atmaları bize hedefi göstermişti.
Hedef milliyetçi muhafazakar kesimin zulme karşı direnen eylemcilerin yanında değil, AKP'nin safında olduğu imajını halkın beynine enjekte etmekti.
Bunun için de illegal örgütlerin, sol legal örgüt ve siyasi partilerin, en önemlisi de bebek katili ve kanlı terör örgütünün poster ve paçavralarını Taksim Meydanı'nda en hakim noktaya dikmelerine göz yumuldu.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir manzara görmeniz mümkün değildi.
30 yılı aşkın zamandır yaptıkları katliamlarla dünyanın en kanlı terör örgütlerinden biri haline gelen Pkk eylemcilerin bulunduğu Taksim Meydanı'nda legal bir sivil toplum kuruluşuymaşcasına boy göstermesine devletin hiçbir güvenlik görevlisi müdahale etmiyordu.
***
Yasa tanımaz başbakanın halkı tehdit eden tavrı ile sokaklara dökülen halka akla hayale gelmeyen şiddette saldırılar düzenleyen hükümet başbakanın ülkeye dönmesiyle birlikte yeni oyunu sahneye koymuştu.
Polis geri çekilmiş,
Saldırılar durdurulmuş ve Taksim Meydanı'nda AKP'nin halka "Siz bunları mı destekleyeceksiniz!?" diye soracağı manzara bütün ihtişamıyla ortaya çıkmıştı.
Ve topyekun bir psikolojik harekatı başlattılar.
Terör örgütü ve bebek katilinin meydanda dalgalanan poster ve paçavraları,
Sol gurup ve partilerin pankart ve flamaları
yandaş medya tarafından çarşaf çarşaf yayınlanıyor ve halka "Siz bunları mı destekleyeceksiniz!?" sorusu soruluyordu.
Bu soru sayesinde sivil halkın eylemcilere olan desteğinin artmaması sağlanmıştı.
Eylemin ilk günlerinde sivil vatandaşlara 5 metreden biber gazı sıkan,
Sıktığı tazyikli su ile sivil vatandaşı havada takla attıran güç,
Eli kanlı terör örgütünün meydanda boş göstermesi karşısında kılını bile kıpırdatmıyordu...
Yaklaşyık 1 hafta bu manzara orada kaldı.
Bir Cumartesi günü sabahı müdahale yapıldı.
Meydana konuşlanan bütün sol gurup ve siyasi partiler (dikkat ediniz illegal örgüt değil bunlar legal kuruluşlar hepsi) meydanda hallaç pamuğu gibi atıldılar.
Bütün pankartlar, flamalar bir kaç saniye içinde yok edildi.
AKM üzerine asılanlar ortadan kaldırılıp yerine Türk Bayrağı ve Atatürk posteri asıldı.
Sadece ve sadece bir tek yere dokunmadılar...
Orası neresiydi hepimiz biliyoruz.
O meydanda dokunulmayan sadece Pkk terör örgütünü bez parçaları ve bebek katili Apo'nun posterleriydi...
Eylemlerin son anına kadar her ne hikmetse o poster ve paçavralara hiç dokunan olmadı.
Belki de meydandaki tek illegal terör örgütü onlardı.
Sizce düşündürücü değil mi ey AKP yandaşları!
***
Bu aşamayla milliyetçi - muhafazakar kesimin bu zulme karşı yapılan eyleme katılım oranı büyük ölçüde azaltılmıştı.
Yani yine onlar kazanmıştı.
Kahpe Bizans Oyunları'nı bile çırak çıkarmışlar ve oynanan oyunlarla yine kazanan taraf olmayı başarmışlardı.
Zalimler insanlık tarihi boyunca hep böyle kazanmamışlar mıydı!?
İkinci aşamada ise, kendilerinden umudu kesen ve sözde barış süreci ile kaybettikleri oyları geri kazanmaya gelmişti.
Tabii ki bunun içinde en büyük silah her zaman olduğu gibi halkın dini değerlerini sömürmek olacaktı.
Hemen yalan Yalan Haber Üretim Merkezi işbaşına geçti.
- İzmir'de camiden çıkan cemaate apartmandakiler küfür ediyor, camiye, namaza, seccadeye küfür ediliyor.
Bu haberle dindar kesim büyük bir infiale kapıldı. Sosyal medya üzerinden AKP'ye destek vermeyen insanlar dahi eylemcilere sallamaya başlamıştı bile. Halk bu haberle eylemcilerin dinsiz imansız olduğuna ve AKP'yi devirmeye çalıştıklarına inandırılmak istendi ve bir ölçüde başarıldı. 2 gün sonra görüntülerin deforme edilmemiş hali ortaya çıktı. Apartmanda görüntüleri çekenler o küfürleri etmiyor, polislerin arkasında yürüyenler de camiden çıkan cemaat değil, ellerinde çivili sopalar bulunan sivillerdi. Ama olan olmuştu, dindar kesimin dini duyguları bir kez daha yalan bir haberle sömürülmüştü.
Ardından Valide Sultan Camii vakıası ortaya atıldı.
Eylemciler polis saldırısından kaçmak için ikinci kez camiye sığınmış ve yaralıları burada tedavi etmişlerdi.
Eylemciler camiyi boşalttıktan sonra çekilen bir fotoğraf karesinde yerde bir bira kutusu vardı ve bu fotoğraf "Eylemciler camide içki içtiler, hatta seks yaptılar" gibi şeytanın bile cesaret edemeyeceği bir yalanla sosyal medyada günlerce konuşuldu. Başbakan bizzat kendisi bu yalanı defalarca dile getirdi.
Sonra görüntüler ortaya çıktı.
Eylemcilerin çektiği görüntüler...
Her yerde yaralılar yatıyor, gönüllü doktorlar onları tedavi etme telaşı içinde...
Bir hastanın başında 5-6 kişi...
Nerden baksanız 10-15 yaralı var...
Ayakta olanlar ise, ellerinde ilaç ve sağlık malzemeleri doktorların isteklerini yerine getirmeye çalışıyorlar...
Tam bir panik havası hakim görüntülerde...
İnsanlar can derdine düşmüşler...
Ve "burada içki falan içilmedi, güvenlik kameralarına bakabilirsiniz" diyen cami görevlilerine zorunlu izne çıkartıldı.
Caminin güvenlik kameralarındaki görüntüler ortaya çıkmadı.
Bunun da ne kadar büyük bir yalan olduğu, üstelik de başbakan tarafından dile getirilen büyük bir yalan olduğu ortaya çıkmıştı...
***
Yalanlar bitmiyordu...
Türbanlılar üzerine kurulmuş yalanlar sürekli öne çıkıyordu...
Dini duyguların rencide edildiği yönündeki haberler hep ön plandaydı...
İddia sahibi iddiasını ispatlamak durumundadır ilkesine rağmen hiçbir yalan ispat edilemedi...
Kabataş'ta bir türbanlı kadına linç girişimi yapıldığı, üzerine işendiği yönündeki haberde başbakanın bizzat "görüntüleri var 2-3 gün içinde yayınlanacak" demesine rağmen aradan günler geçti halen yayınlanmadı.
Halk türban ve dini duygular üzerinden bir kez daha kandırılmış ve sömürülmüştü...
AKP ve yandaşlarının bu oyunları gayet güzel oynadıklarını hepimiz çok net gördük...
Artık strateji değiştirme vakti gelmiştir...
Eylemler uzadıkça eylemin yönü ve hedefi birileri tarafından saptırılıyor...
Kısa zaman dilimi içinde oynanan oyunları bozamıyoruz...
Bizans Oyunlarına yenik düşüyoruz...
O halde oyunların bozulacağı tek yer olan sandığa odaklanma zamanı gelmiştir.
Önümüzde uzun bir zaman dilimi var.
Bu zaman dilimini bu oyunlara zemin hazırlayacak eylemlerle geçirmek yerine asıl oyunun bozulacağı, bozulması gereken yere yani sandığa odaklanmalıyız artık.
***
Bugüne kadar "Hiçbir partiyi beğenmiyorum" diyerek a-politize olan genç kesim bu zulüm karşısında gerektiğinde nasıl politize olabileceğini gösterdi.
Şimdi bunu sandıkta da göstermeli ki, bu oyunlara yenik düşmeyelim bir daha...
AKP ve AKP seçmenine ahlaksızca saldırmak, onlarla dalga geçmek, onların değerlerine saygısızlık etmek onların duruşunu güçlendirmekten ve mağdur edebiyatı yapmalarından başka hiç bir işe yaramıyor.
Bugüne kadar yapılan eylemler ilk gün ortaya konulan hedefini bulmuştur.
AKP'li belediye günlerdir Gezi Parkı'na ağaç ve çiçek dikmekle uğraşıyor.
Bu eylemin bir zaferidir.
Olaylar başlamadan önce başbakanın yapması gereken açıklama ne yazık ki; 5 kişi öldükten, 14 kişinin gözü çıktıktan ve binlerce kişi yaralandıktan sonra yapılmıştır. Başbakan olayların sonunda yargı kararına uyacağız demiş ve bu oyunun neden sergilendiğini aslında net bir şekilde ortaya koymuştur.
Kendilerince bu eylem sürecinde oynan oyun taban yeniden sağlamlaştırılmış ve kaybetmeleri muhtemel oylar yerinde tutulmuştur.
Aklı selim insanlarımız gerçekleri görmekte ve özellikle sözde barış sürecinden dolayı AKP'nin oy kaybı sürmektedir.
Bundan sonrası demokratik seçimlere odaklanmakla yürütülmelidir bu direnişin...
Açıkçası şunu söylemek isterim ki, bundan böyle bu eylemlere destek olmak AKP'nin ekmeğine yağ sürmek olacaktır...
Bu kaos ortamını sürdürmek sandıktan korkmak anlamına gelecektir...
Bu eylemlerin neticesinde kazanmak isteniliyorsa, son gülen taraf olmak isteniliyorsa, herkes sandığa gitmeli;
"Vay efendim ben bu lideri sevmiyorum"
"Vay efendim ben bu partileri sevmiyorum" gibi bahanelerin ardına sığınarak demokratik mücadeleden kaçanlar artık akıllarını başlarına almalıdırlar...
AKP iktidarı halkımız üzerinde öylesine oyunlar oynuyor ki;
Halk dumura uğramış vaziyette...
AKP'ye destek olmaya çalışanlar bile ne olacaklarını şaşırdılar...
Bir teyze başbakanın makatının kılı olmakla övünebilir durumda...
Büyük bir çoğunluğu Allah'a iman etmiş gibi iman etme noktasında...
AKP'li olduklarını,
Başbakanı ne kadar çok sevdiklerini anlatmak için konuşamaz hale gelenleri gördük...
Oyun öylesine büyük ki;
Sonuçlarını AKP yandaşları bile kaldıramadı...
***
Hepimizin malumudur ki;
AKP iktidara geldiği 2002 yılından bu yana yürüttüğü "süreç" politikası ile, ülkemizin bölünmez bütünlüğüne en büyük darbeyi vurmuştur.
Son olarak başlatılan ve ana sloganı "Analar Ağlamasın" olan "Barış Süreci" sonucunda AKP büyük bir oy kaybına uğramıştı.
Yaşanan bu oy kaybı AKP yöneticilerini ve başbakanı muazzam derecede telaşlandırmış ve agresif bir yapıya büründürmüştü...
Halkı bu bölünme sürecine ikna edebilmek için oluşturulan akil adamlar heyetleri gittikleri her yerde protestolarla karşılaşıyor ve toplantı dahi yapamadan kaçtıkları oluyordu.
Büyük bir infial vardı.
Yandaş medya kaynakları her ne kadar bu infialin boyutlarını halkımıza tam olarak vermeseler de güneş balçıkla sıvanamıyordu...
Yapılan tüm kamuoyu yoklamalarında AKP'nin büyük bir düşüşte olduğu net olarak ortaya çıkıyordu...
Padişahın tahtı sallanmaya başlıyor,
Haramilerin saltanatının sonu geliyordu adeta..
***
AKP'nin bu düşüşü yerel seçimler öncesinde ortaya atılacak başörtüsü mağdurları sayesinde gidereceğini öngörüyordum.
Malum AKP'nin en büyük oy avlama aracı başörtüsü...
İktidara geldikleri günden bu yana halktan aldıkları güç ile, kendilerini BÜYÜK GÜÇ ilan edenler, bu güç sayesinde her şeyi yapmaya muktedir olanlar ne hikmetse ülkemiz tarihinin en büyük zulmü olan başörtüsü zulmünü bitirmeye muktedir olamamışlardı.
Üstelik MHP 21 Ekim 2010 tarihinde AKP'ye bu yönde bir çağrı yapmıştı.
Oktay Vural aracılığıyla yapılan bu çağrıda MHP, AKP'ye şöyle seslenmişti:
"Gelin bu zulmü bitirelim. Komisyona bile gerek yok. AKP ve MHP'nin 411 milletvekilinin oylarıyla başörtüsü yasağını tamamen ortadan kaldıralım."
Gezi Parkı'na AVM ya da başka amaçlı bir bina yapımı aşamasında verilen mahkeme kararına rağmen "Ben yargı margı tanımam, biz hükümet olarak kararımızı verdik oraya o Taşkışla yapılacak" restini çekerek bütün Türkiye'yi bir kaosun içine itenler MHP'nin bu teklifi karşısında süt dökmüş bülbüle dönmüşler ve olumsuz yanıt vermişlerdi.
***
Türban'ın serbest bırakılması onların işine gelmezdi.
Çünkü onlar bu türban sorunu sayesinde daha çok seçim kazanacaklardı.
Nitekim öyle de oldu.
Her seçim öncesi yapılan mitinglerde konuşmalarda ana gündem maddesi "Benim türbanlı bacılarımın, kızlarımın" sözleriyle başlayan cümleler oldu.
Nitekim Gezi Parkı eylemlerine geldiğimizde yine aynı teraneler okunmaya başlandı.
Başbakan bu olayların buralara kadar geleceğini düşünememişti ilk başlarda.
Osmanlı Padişahı Sultan Abdülhamid'e karşı başlatılan isyanın sembolü olan Taş Kışla'nın yeniden yapımı konusundaki inadi tutumu ne yazık ki Türban sorununda gösteremeyen AKP ve başbakan ortaya koydukları baskıcı tutumla eylemlerin bütün ülkeye yayılmasına ve tam bir kaos ortamının hüküm sürmesine sebep olmuşlardır.
Olayların bu denli büyümesi karşısında çaresiz kalan başbakan sokak kabadayısı gibi davranmaya başlamış ve bu tavrı ile eyleme destek verenlerin sayısının sürekli olarak artmasına yol açmıştır.
***
Başbakan'ın Kuzey Afrika ülkelerine yaptığı gezi sırasında AKP'nin cemaatçi kanadının lideri durumunda bulunan Bülent Arınç ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir nebze de olsa ortamı yumuşatmayı başarmışlar, başbakanın cevval tarvnın ortaya koyduğu kaos ortamını bir anlık olsa durdurmayı başarmışlardı.
İşte bu noktada yeni senaryo yazılmış ve uygulanmaya başlanmıştı.
Taşeron örgütler eylemcilerin arasına salınmış, terör örgütünün Taksim Meydanı'ndaki en hakim noktaya konuşlandırılması sağlanmıştı.
Başbakanın ülkeye dönüşüyle birlikte başlatılan karşı eylemler sürecinin ilki olan Atatürk Hava Alanı önündeki mitinge katılanların "Ya Allah Bismillah Allahü Ekber" şeklinde Ülkücü camianın sloganını atmaları bize hedefi göstermişti.
Hedef milliyetçi muhafazakar kesimin zulme karşı direnen eylemcilerin yanında değil, AKP'nin safında olduğu imajını halkın beynine enjekte etmekti.
Bunun için de illegal örgütlerin, sol legal örgüt ve siyasi partilerin, en önemlisi de bebek katili ve kanlı terör örgütünün poster ve paçavralarını Taksim Meydanı'nda en hakim noktaya dikmelerine göz yumuldu.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir manzara görmeniz mümkün değildi.
30 yılı aşkın zamandır yaptıkları katliamlarla dünyanın en kanlı terör örgütlerinden biri haline gelen Pkk eylemcilerin bulunduğu Taksim Meydanı'nda legal bir sivil toplum kuruluşuymaşcasına boy göstermesine devletin hiçbir güvenlik görevlisi müdahale etmiyordu.
***
Yasa tanımaz başbakanın halkı tehdit eden tavrı ile sokaklara dökülen halka akla hayale gelmeyen şiddette saldırılar düzenleyen hükümet başbakanın ülkeye dönmesiyle birlikte yeni oyunu sahneye koymuştu.
Polis geri çekilmiş,
Saldırılar durdurulmuş ve Taksim Meydanı'nda AKP'nin halka "Siz bunları mı destekleyeceksiniz!?" diye soracağı manzara bütün ihtişamıyla ortaya çıkmıştı.
Ve topyekun bir psikolojik harekatı başlattılar.
Terör örgütü ve bebek katilinin meydanda dalgalanan poster ve paçavraları,
Sol gurup ve partilerin pankart ve flamaları
yandaş medya tarafından çarşaf çarşaf yayınlanıyor ve halka "Siz bunları mı destekleyeceksiniz!?" sorusu soruluyordu.
Bu soru sayesinde sivil halkın eylemcilere olan desteğinin artmaması sağlanmıştı.
Eylemin ilk günlerinde sivil vatandaşlara 5 metreden biber gazı sıkan,
Sıktığı tazyikli su ile sivil vatandaşı havada takla attıran güç,
Eli kanlı terör örgütünün meydanda boş göstermesi karşısında kılını bile kıpırdatmıyordu...
Yaklaşyık 1 hafta bu manzara orada kaldı.
Bir Cumartesi günü sabahı müdahale yapıldı.
Meydana konuşlanan bütün sol gurup ve siyasi partiler (dikkat ediniz illegal örgüt değil bunlar legal kuruluşlar hepsi) meydanda hallaç pamuğu gibi atıldılar.
Bütün pankartlar, flamalar bir kaç saniye içinde yok edildi.
AKM üzerine asılanlar ortadan kaldırılıp yerine Türk Bayrağı ve Atatürk posteri asıldı.
Sadece ve sadece bir tek yere dokunmadılar...
Orası neresiydi hepimiz biliyoruz.
O meydanda dokunulmayan sadece Pkk terör örgütünü bez parçaları ve bebek katili Apo'nun posterleriydi...
Eylemlerin son anına kadar her ne hikmetse o poster ve paçavralara hiç dokunan olmadı.
Belki de meydandaki tek illegal terör örgütü onlardı.
Sizce düşündürücü değil mi ey AKP yandaşları!
***
Bu aşamayla milliyetçi - muhafazakar kesimin bu zulme karşı yapılan eyleme katılım oranı büyük ölçüde azaltılmıştı.
Yani yine onlar kazanmıştı.
Kahpe Bizans Oyunları'nı bile çırak çıkarmışlar ve oynanan oyunlarla yine kazanan taraf olmayı başarmışlardı.
Zalimler insanlık tarihi boyunca hep böyle kazanmamışlar mıydı!?
İkinci aşamada ise, kendilerinden umudu kesen ve sözde barış süreci ile kaybettikleri oyları geri kazanmaya gelmişti.
Tabii ki bunun içinde en büyük silah her zaman olduğu gibi halkın dini değerlerini sömürmek olacaktı.
Hemen yalan Yalan Haber Üretim Merkezi işbaşına geçti.
- İzmir'de camiden çıkan cemaate apartmandakiler küfür ediyor, camiye, namaza, seccadeye küfür ediliyor.
Bu haberle dindar kesim büyük bir infiale kapıldı. Sosyal medya üzerinden AKP'ye destek vermeyen insanlar dahi eylemcilere sallamaya başlamıştı bile. Halk bu haberle eylemcilerin dinsiz imansız olduğuna ve AKP'yi devirmeye çalıştıklarına inandırılmak istendi ve bir ölçüde başarıldı. 2 gün sonra görüntülerin deforme edilmemiş hali ortaya çıktı. Apartmanda görüntüleri çekenler o küfürleri etmiyor, polislerin arkasında yürüyenler de camiden çıkan cemaat değil, ellerinde çivili sopalar bulunan sivillerdi. Ama olan olmuştu, dindar kesimin dini duyguları bir kez daha yalan bir haberle sömürülmüştü.
Ardından Valide Sultan Camii vakıası ortaya atıldı.
Eylemciler polis saldırısından kaçmak için ikinci kez camiye sığınmış ve yaralıları burada tedavi etmişlerdi.
Eylemciler camiyi boşalttıktan sonra çekilen bir fotoğraf karesinde yerde bir bira kutusu vardı ve bu fotoğraf "Eylemciler camide içki içtiler, hatta seks yaptılar" gibi şeytanın bile cesaret edemeyeceği bir yalanla sosyal medyada günlerce konuşuldu. Başbakan bizzat kendisi bu yalanı defalarca dile getirdi.
Sonra görüntüler ortaya çıktı.
Eylemcilerin çektiği görüntüler...
Her yerde yaralılar yatıyor, gönüllü doktorlar onları tedavi etme telaşı içinde...
Bir hastanın başında 5-6 kişi...
Nerden baksanız 10-15 yaralı var...
Ayakta olanlar ise, ellerinde ilaç ve sağlık malzemeleri doktorların isteklerini yerine getirmeye çalışıyorlar...
Tam bir panik havası hakim görüntülerde...
İnsanlar can derdine düşmüşler...
Ve "burada içki falan içilmedi, güvenlik kameralarına bakabilirsiniz" diyen cami görevlilerine zorunlu izne çıkartıldı.
Caminin güvenlik kameralarındaki görüntüler ortaya çıkmadı.
Bunun da ne kadar büyük bir yalan olduğu, üstelik de başbakan tarafından dile getirilen büyük bir yalan olduğu ortaya çıkmıştı...
***
Yalanlar bitmiyordu...
Türbanlılar üzerine kurulmuş yalanlar sürekli öne çıkıyordu...
Dini duyguların rencide edildiği yönündeki haberler hep ön plandaydı...
İddia sahibi iddiasını ispatlamak durumundadır ilkesine rağmen hiçbir yalan ispat edilemedi...
Kabataş'ta bir türbanlı kadına linç girişimi yapıldığı, üzerine işendiği yönündeki haberde başbakanın bizzat "görüntüleri var 2-3 gün içinde yayınlanacak" demesine rağmen aradan günler geçti halen yayınlanmadı.
Halk türban ve dini duygular üzerinden bir kez daha kandırılmış ve sömürülmüştü...
AKP ve yandaşlarının bu oyunları gayet güzel oynadıklarını hepimiz çok net gördük...
Artık strateji değiştirme vakti gelmiştir...
Eylemler uzadıkça eylemin yönü ve hedefi birileri tarafından saptırılıyor...
Kısa zaman dilimi içinde oynanan oyunları bozamıyoruz...
Bizans Oyunlarına yenik düşüyoruz...
O halde oyunların bozulacağı tek yer olan sandığa odaklanma zamanı gelmiştir.
Önümüzde uzun bir zaman dilimi var.
Bu zaman dilimini bu oyunlara zemin hazırlayacak eylemlerle geçirmek yerine asıl oyunun bozulacağı, bozulması gereken yere yani sandığa odaklanmalıyız artık.
***
Bugüne kadar "Hiçbir partiyi beğenmiyorum" diyerek a-politize olan genç kesim bu zulüm karşısında gerektiğinde nasıl politize olabileceğini gösterdi.
Şimdi bunu sandıkta da göstermeli ki, bu oyunlara yenik düşmeyelim bir daha...
AKP ve AKP seçmenine ahlaksızca saldırmak, onlarla dalga geçmek, onların değerlerine saygısızlık etmek onların duruşunu güçlendirmekten ve mağdur edebiyatı yapmalarından başka hiç bir işe yaramıyor.
Bugüne kadar yapılan eylemler ilk gün ortaya konulan hedefini bulmuştur.
AKP'li belediye günlerdir Gezi Parkı'na ağaç ve çiçek dikmekle uğraşıyor.
Bu eylemin bir zaferidir.
Olaylar başlamadan önce başbakanın yapması gereken açıklama ne yazık ki; 5 kişi öldükten, 14 kişinin gözü çıktıktan ve binlerce kişi yaralandıktan sonra yapılmıştır. Başbakan olayların sonunda yargı kararına uyacağız demiş ve bu oyunun neden sergilendiğini aslında net bir şekilde ortaya koymuştur.
Kendilerince bu eylem sürecinde oynan oyun taban yeniden sağlamlaştırılmış ve kaybetmeleri muhtemel oylar yerinde tutulmuştur.
Aklı selim insanlarımız gerçekleri görmekte ve özellikle sözde barış sürecinden dolayı AKP'nin oy kaybı sürmektedir.
Bundan sonrası demokratik seçimlere odaklanmakla yürütülmelidir bu direnişin...
Açıkçası şunu söylemek isterim ki, bundan böyle bu eylemlere destek olmak AKP'nin ekmeğine yağ sürmek olacaktır...
Bu kaos ortamını sürdürmek sandıktan korkmak anlamına gelecektir...
Bu eylemlerin neticesinde kazanmak isteniliyorsa, son gülen taraf olmak isteniliyorsa, herkes sandığa gitmeli;
"Vay efendim ben bu lideri sevmiyorum"
"Vay efendim ben bu partileri sevmiyorum" gibi bahanelerin ardına sığınarak demokratik mücadeleden kaçanlar artık akıllarını başlarına almalıdırlar...
11 Haziran 2013 Salı
Gezi Parkı Direnişi ve Güç Zehirlenmesi...
Gezi Parkı Direnişi bize bir gerçeği daha öğretti...
Güç zehirlenmesi bizim milletimizde genetik bir hastalık...
AKP iktidarından önce de gördük...
CHP'nin Atatürk sonrasındaki tek parti iktidarı döneminde yapılan uygulamalar...
Astığım astık, dediğim dedik...
Halk bu iktidarı büyük bir teveccüh ile destekliyordu...
Halktan aldıkları destek ile kendilerini BÜYÜK GÜÇ ilan eden CHP'liler, ortalığı kasıp kavurdular...
Zamanla kendi halkına zulmeden,
Kendi halkının değerlerine küfreden bir iktidar haline geldiler...
Halk bunlara dur demesini bildi...
"Yeter Söz Milletin!" sloganı ile seçim meydanlarına çıkan Demokrat Parti (DP) büyük bir zafer kazandı...
***
Sıra Demokrat Parti'ye gelmişti...
Şimdi güç onların elindeydi...
CHP'ye gösterilen büyük destek ve teveccüh bu kez DP'ye gösteriliyordu...
Halkın hoşuna gidecek işlerle başlayan DP iktidarı da zamanla kendilerinden olmayanlara zulmetmeye başladı...
İntikam duygularıyla devlet yönetiliyor ve astığım astık dediğim dedik zihniyeti DP iktidarında da hortluyordu...
İdamlar, basına sansürler, ABD'den alınan yardımlar...
Halkın büyük bir kısmı artık bunları kendilerine yapılan bir zulüm olarak görüyorlardı...
DP - CHP ikilisinin yürüttüğü siyaset halkı laik - dindar diye ikiye bölmüştü...
Tabii her zaman kazanan kendisini halktan aldığı destekle BÜYÜK GÜÇ olarak ilan eden DP oldu...
Sadece onların dediği doğruydu,
Sadece onlar haklıydı,
Sadece onlar dindardı...
DP iktidarından önce BÜYÜK GÜÇ olan CHP;
Halkın dini değerlerini yok saymış,
Dini bile kendilerinin istediği şekilde yaşamalarını istemişti halktan...
Bunun sonucunda da DP iktidara gelmişti...
Bu kez de aynı jargonu DP kullanıyor ve dini değerlere saygı duyarken laik kesimin değerlerini ayaklar altına alıyordu...
***
DP demokrasi ile gelmişti ancak demokrasi ile gitmedi...
Ordu yönetime el koymuş ve Cumhuriyet tarihinin kara bir lekesi olarak tarihteki yerini almıştı bu darbe...
İdamların ardı arkası kesilmiyordu...
Gücünü topyekun Türk Milleti'nden alan Türk Ordusu yine kendi halkına zulmediyor,
Astığım astık, dediğim dedik anlayışıyla iktidarını sürdürüyordu...
Onlar laik kesime de dindar kesime de taviz vermiyordu...
Biz ne dersek o olur düşüncesiyle ülkeyi uzun süre yöneten cunta yönetiminin bilançosu oldukça kanlı idi...
CHP ve DP'nin yaşadığı güç zehirlenmesinden Cuntacılar da nasibini almışlardı...
Kendileriyle birlikte bu darbeyi gerçekleştirenleri dahi düşman belleyip sürgünlere yolladılar...
Bir çok subay ve astsubayı hapse atıp işkenceler yaptılar...
Sağcı ya da solcu herkesi hapse atıp tırnaklarını söktüler...
Askeri cunta güç zehirlenmesini zirvede yaşıyordu...
***
Askeri cunta yönetiminden sonra iktidara gelen partiler yıllarca BÜYÜK GÜÇ olamadılar...
70'li yılların tek büyük gücü vardı : ANARŞİ...
Anarşi memleketin her sokağında kol geziyordu...
Sağ - sol çatışmaları binlerce gencimizin hayatına maloldu...
Araya mezhep çatışmalarını sokuşturmak istediler başaramadılar...
Sağ- sol çatışması daha etkili oluyordu ve 1980 yılına kadar bu devam etti...
Gücünü dış mihraklardan alan Anarşi o yıllarda kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan etmiş ve ülke tarihinin en kanlı iç savaş günlerini bizlere yaşatmıştı...
***
12 Eylül 1980 gecesi ne olduysa oldu...
Birden bire BÜYÜK GÜÇ ünvanı el değiştirdi...
Anarşi oyundan alınmış Ordu oyuna sokulmuştu...
Yıllardır süren Anarşi'den canı yanan halkımız, adeta denize düşen yılana sarılır misali 12 Eylül Cuntacılarına büyük destek vermişti...
%90'ın üzerinde bir destek alan 12 Eylül Cunta yönetimi de bu genetik hastalığımızdan, yani güç zehirlenmesi hastalığından nasibini alıyordu...
Devlet için,
Vatan için,
Bayrak için,
Ordu için savaştıklarına inananlar ile, vatan haini oldukları söylenenler aynı tabutluklarda tutuluyorlar,
İşkencelerde insanlar can veriyor,
Analar ağlıyor, yürekler yanıyordu...
***
12 Eylül Cunta yönetimi 1983 yılında yeniden demokratik - parlamenter sisteme geçilmesini sağladı...
Bu kez iktidar yine DP çizgisinden gelenlere verildi...
Anavatan Partisi (ANAP) Turgut Özal liderliğinde halkın büyük desteğini almış ve yeni getirilen seçim sistemi sayesinde tek başına iktidar olmuştu...
Halkımız parlamenter rejimin yeniden hayata geçirilmesinden dolayı mutluydu...
Sokaklarda terör bitmiş, artık rahatça sokağa çıkabiliyordu halkımız...
ANAP döneminde de iktidarın ilk yılları çok parlak geçti...
Dört siyasi eğilimi çatısında toplayan ANAP halktan aldığı destek ile kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan ediyordu...
İşte o büyük güç yine öncekilerin hatasına düşüyor ve kendisi gibi düşünmeyenleri yok sayıyordu...
"Halk bana bu gücü vermiş benim karşımda kimse duramaz" zihniyeti yine hortlamıştı...
ANAP döneminde zenginler daha zengin olmuş fakirler ise daha fakir olmuştu...
"Benim memurum işini bilir" diyerek tarihe geçen merhum Turgut Özal bir süre sonra gücünü kaybetmeye başladı...
ANAP iktidarı da güç zehirlenmesi hastalığına yakalanmış ve kısa bir süre sonra bu hastalığın pençesinden kurtulamayarak yok olmuştu...
***
Kısa bir koalisyon döneminden sonra yine bir BÜYÜK GÜÇ ortaya çıktı...
2002 yılında halkımız DP, ANAP çizgisinde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)'ne teveccüh göstermiş ve bu kez onları iktidara getirmişti.
70'li yıllarda koalisyon hükümetlerinden bıkan halkımız ANAP'tan sonraki koalisyonlu yıllarda belki de o yıllara dönme korkusu yaşamış ve yeni kurulan bu partiye teveccüh etmişti...
AKP iktidarının ilk yıllarında mavi boncuk dağıtıyordu tüm kesimlere...
Başbakan 10 yılı aşkın iktidarlarını çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemi olarak üçe ayırmıştı...
Çıraklık ve kalfalık dönemlerinde kendilerine destek vermeyen halkın fazlaca tepkisini almıyorlardı...
Ancak ustalık dönemlerinde onlarda DP ve ANAP gibi kendilerini BÜYÜK GÜÇ ilan etmişler ve güç zehirlenmesi hastalığına yakalanmışlardı...
Başbakan son konuşmalarında "halkım bana güç vermiştir ben de bu gücü istediğim gibi kullanırım, bana oy veren yüzde 50'nin dışında kalanları tanımam, maçanız yiyorsa sandıkta indirin bizi" tarzındaki konuşmalarıyla bu hastalığın en büyük belirtilerini sergiliyordu...
AKP dayatmacı politikaları sürerken birden bire bir Gezi Parkı çıktı ortaya....
AKP ısrarla Gezi Parkı'nı yıkacağını söylerken yurdun dört bir yanından milyonlarca insan direnişe geçmiş ve Gezi Parkı'nı yıktırmayacağız ana temasıyla hükümete karşı eyleme başlamıştı...
***
Gezi Parkı tam anlamıyla güç zehirlenmesine yakalanan hükümete karşı başlatılan direnişin bir sembolü oldu...
Halk siyasi görüş ve ideoloji ayrımı yapmadan direniş noktalarına gidiyor ve direnişçilere destek veriyor...
Başbakan ve AKP bu direnişe karşı direniyor...
Tam bir güç zehirlenmesi örneği izliyoruz...
Başbakan meydanlarda toplanan kalabalıklara karşı kendisi de kalabalık toplama derdine düşüyor...
Ülke giderek bir kaosun içine sürükleniyor...
Devleti yönetenler sokaktaki gençlerle inatlaşıyor...
Ortamı yumuşatıp, devletin şefkatli yüzünü halkına göstermesi gerekenler adeta sokak dalaşı yapar gibi davranıyor...
Sokaklarda toplanan ve adeta bir isyan provası yapan kalabalıklara karşı AKP "Ben de bizim mahallenin çocuklarını toplayayım da görün" dercesine basit bir tutum içersinde...
Halk direniyor, halktan güç alanlar direniyor...
Bakalım bu inatlaşma ülkemizi nerelere götürecek...
***
Bugün güç zehirlenmesinin bir örneğini de Gezi Direnişi'ne destek olduklarını söyleyen marjinal sol guruplar yaşamaktadır.
Halk bu direnişe büyük bir destek veriyor.
Bunu fırsat bilen sol guruplar hemen meydana çıkıyor ve bu direnişi sahipleniyorlar...
Siyasi parti bayraklarını, siyasi düşüncelerini evlerinde bırakıp ellerinde sadece Atatürk posteri ve Türk Bayrağı ile bu direnişe destek olan milletin "siyasi parti bayraklarınızı, gurup flamalarınızı ve pankartlarınızı bu meydanda istemiyoruz" şeklindeki çığlıklarını yok sayan bu guruplar ısrarla durumdan vazife çıkarma gayreti içindeler...
İşte bu da bir güç zehirlenmesidir...
Bu direnişi kendileri için bir tanıtım arenası gibi görenler halkın sesine kulak verin...
Terör örgütü paçavralarınızı, siyasi bayraklarınızı ve pankartlarınızı oradan uzak tutun...
Bu millet tarih boyunca güç zehirlenmesine yakalanaları nasıl yok ettiyse sizi de yok edecektir...
Güç zehirlenmesi bizim milletimizde genetik bir hastalık...
AKP iktidarından önce de gördük...
CHP'nin Atatürk sonrasındaki tek parti iktidarı döneminde yapılan uygulamalar...
Astığım astık, dediğim dedik...
Halk bu iktidarı büyük bir teveccüh ile destekliyordu...
Halktan aldıkları destek ile kendilerini BÜYÜK GÜÇ ilan eden CHP'liler, ortalığı kasıp kavurdular...
Zamanla kendi halkına zulmeden,
Kendi halkının değerlerine küfreden bir iktidar haline geldiler...
Halk bunlara dur demesini bildi...
"Yeter Söz Milletin!" sloganı ile seçim meydanlarına çıkan Demokrat Parti (DP) büyük bir zafer kazandı...
***
Sıra Demokrat Parti'ye gelmişti...
Şimdi güç onların elindeydi...
CHP'ye gösterilen büyük destek ve teveccüh bu kez DP'ye gösteriliyordu...
Halkın hoşuna gidecek işlerle başlayan DP iktidarı da zamanla kendilerinden olmayanlara zulmetmeye başladı...
İntikam duygularıyla devlet yönetiliyor ve astığım astık dediğim dedik zihniyeti DP iktidarında da hortluyordu...
İdamlar, basına sansürler, ABD'den alınan yardımlar...
Halkın büyük bir kısmı artık bunları kendilerine yapılan bir zulüm olarak görüyorlardı...
DP - CHP ikilisinin yürüttüğü siyaset halkı laik - dindar diye ikiye bölmüştü...
Tabii her zaman kazanan kendisini halktan aldığı destekle BÜYÜK GÜÇ olarak ilan eden DP oldu...
Sadece onların dediği doğruydu,
Sadece onlar haklıydı,
Sadece onlar dindardı...
DP iktidarından önce BÜYÜK GÜÇ olan CHP;
Halkın dini değerlerini yok saymış,
Dini bile kendilerinin istediği şekilde yaşamalarını istemişti halktan...
Bunun sonucunda da DP iktidara gelmişti...
Bu kez de aynı jargonu DP kullanıyor ve dini değerlere saygı duyarken laik kesimin değerlerini ayaklar altına alıyordu...
***
DP demokrasi ile gelmişti ancak demokrasi ile gitmedi...
Ordu yönetime el koymuş ve Cumhuriyet tarihinin kara bir lekesi olarak tarihteki yerini almıştı bu darbe...
İdamların ardı arkası kesilmiyordu...
Gücünü topyekun Türk Milleti'nden alan Türk Ordusu yine kendi halkına zulmediyor,
Astığım astık, dediğim dedik anlayışıyla iktidarını sürdürüyordu...
Onlar laik kesime de dindar kesime de taviz vermiyordu...
Biz ne dersek o olur düşüncesiyle ülkeyi uzun süre yöneten cunta yönetiminin bilançosu oldukça kanlı idi...
CHP ve DP'nin yaşadığı güç zehirlenmesinden Cuntacılar da nasibini almışlardı...
Kendileriyle birlikte bu darbeyi gerçekleştirenleri dahi düşman belleyip sürgünlere yolladılar...
Bir çok subay ve astsubayı hapse atıp işkenceler yaptılar...
Sağcı ya da solcu herkesi hapse atıp tırnaklarını söktüler...
Askeri cunta güç zehirlenmesini zirvede yaşıyordu...
***
Askeri cunta yönetiminden sonra iktidara gelen partiler yıllarca BÜYÜK GÜÇ olamadılar...
70'li yılların tek büyük gücü vardı : ANARŞİ...
Anarşi memleketin her sokağında kol geziyordu...
Sağ - sol çatışmaları binlerce gencimizin hayatına maloldu...
Araya mezhep çatışmalarını sokuşturmak istediler başaramadılar...
Sağ- sol çatışması daha etkili oluyordu ve 1980 yılına kadar bu devam etti...
Gücünü dış mihraklardan alan Anarşi o yıllarda kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan etmiş ve ülke tarihinin en kanlı iç savaş günlerini bizlere yaşatmıştı...
***
12 Eylül 1980 gecesi ne olduysa oldu...
Birden bire BÜYÜK GÜÇ ünvanı el değiştirdi...
Anarşi oyundan alınmış Ordu oyuna sokulmuştu...
Yıllardır süren Anarşi'den canı yanan halkımız, adeta denize düşen yılana sarılır misali 12 Eylül Cuntacılarına büyük destek vermişti...
%90'ın üzerinde bir destek alan 12 Eylül Cunta yönetimi de bu genetik hastalığımızdan, yani güç zehirlenmesi hastalığından nasibini alıyordu...
Devlet için,
Vatan için,
Bayrak için,
Ordu için savaştıklarına inananlar ile, vatan haini oldukları söylenenler aynı tabutluklarda tutuluyorlar,
İşkencelerde insanlar can veriyor,
Analar ağlıyor, yürekler yanıyordu...
***
12 Eylül Cunta yönetimi 1983 yılında yeniden demokratik - parlamenter sisteme geçilmesini sağladı...
Bu kez iktidar yine DP çizgisinden gelenlere verildi...
Anavatan Partisi (ANAP) Turgut Özal liderliğinde halkın büyük desteğini almış ve yeni getirilen seçim sistemi sayesinde tek başına iktidar olmuştu...
Halkımız parlamenter rejimin yeniden hayata geçirilmesinden dolayı mutluydu...
Sokaklarda terör bitmiş, artık rahatça sokağa çıkabiliyordu halkımız...
ANAP döneminde de iktidarın ilk yılları çok parlak geçti...
Dört siyasi eğilimi çatısında toplayan ANAP halktan aldığı destek ile kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan ediyordu...
İşte o büyük güç yine öncekilerin hatasına düşüyor ve kendisi gibi düşünmeyenleri yok sayıyordu...
"Halk bana bu gücü vermiş benim karşımda kimse duramaz" zihniyeti yine hortlamıştı...
ANAP döneminde zenginler daha zengin olmuş fakirler ise daha fakir olmuştu...
"Benim memurum işini bilir" diyerek tarihe geçen merhum Turgut Özal bir süre sonra gücünü kaybetmeye başladı...
ANAP iktidarı da güç zehirlenmesi hastalığına yakalanmış ve kısa bir süre sonra bu hastalığın pençesinden kurtulamayarak yok olmuştu...
***
Kısa bir koalisyon döneminden sonra yine bir BÜYÜK GÜÇ ortaya çıktı...
2002 yılında halkımız DP, ANAP çizgisinde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)'ne teveccüh göstermiş ve bu kez onları iktidara getirmişti.
70'li yıllarda koalisyon hükümetlerinden bıkan halkımız ANAP'tan sonraki koalisyonlu yıllarda belki de o yıllara dönme korkusu yaşamış ve yeni kurulan bu partiye teveccüh etmişti...
AKP iktidarının ilk yıllarında mavi boncuk dağıtıyordu tüm kesimlere...
Başbakan 10 yılı aşkın iktidarlarını çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemi olarak üçe ayırmıştı...
Çıraklık ve kalfalık dönemlerinde kendilerine destek vermeyen halkın fazlaca tepkisini almıyorlardı...
Ancak ustalık dönemlerinde onlarda DP ve ANAP gibi kendilerini BÜYÜK GÜÇ ilan etmişler ve güç zehirlenmesi hastalığına yakalanmışlardı...
Başbakan son konuşmalarında "halkım bana güç vermiştir ben de bu gücü istediğim gibi kullanırım, bana oy veren yüzde 50'nin dışında kalanları tanımam, maçanız yiyorsa sandıkta indirin bizi" tarzındaki konuşmalarıyla bu hastalığın en büyük belirtilerini sergiliyordu...
AKP dayatmacı politikaları sürerken birden bire bir Gezi Parkı çıktı ortaya....
AKP ısrarla Gezi Parkı'nı yıkacağını söylerken yurdun dört bir yanından milyonlarca insan direnişe geçmiş ve Gezi Parkı'nı yıktırmayacağız ana temasıyla hükümete karşı eyleme başlamıştı...
***
Gezi Parkı tam anlamıyla güç zehirlenmesine yakalanan hükümete karşı başlatılan direnişin bir sembolü oldu...
Halk siyasi görüş ve ideoloji ayrımı yapmadan direniş noktalarına gidiyor ve direnişçilere destek veriyor...
Başbakan ve AKP bu direnişe karşı direniyor...
Tam bir güç zehirlenmesi örneği izliyoruz...
Başbakan meydanlarda toplanan kalabalıklara karşı kendisi de kalabalık toplama derdine düşüyor...
Ülke giderek bir kaosun içine sürükleniyor...
Devleti yönetenler sokaktaki gençlerle inatlaşıyor...
Ortamı yumuşatıp, devletin şefkatli yüzünü halkına göstermesi gerekenler adeta sokak dalaşı yapar gibi davranıyor...
Sokaklarda toplanan ve adeta bir isyan provası yapan kalabalıklara karşı AKP "Ben de bizim mahallenin çocuklarını toplayayım da görün" dercesine basit bir tutum içersinde...
Halk direniyor, halktan güç alanlar direniyor...
Bakalım bu inatlaşma ülkemizi nerelere götürecek...
***
Bugün güç zehirlenmesinin bir örneğini de Gezi Direnişi'ne destek olduklarını söyleyen marjinal sol guruplar yaşamaktadır.
Halk bu direnişe büyük bir destek veriyor.
Bunu fırsat bilen sol guruplar hemen meydana çıkıyor ve bu direnişi sahipleniyorlar...
Siyasi parti bayraklarını, siyasi düşüncelerini evlerinde bırakıp ellerinde sadece Atatürk posteri ve Türk Bayrağı ile bu direnişe destek olan milletin "siyasi parti bayraklarınızı, gurup flamalarınızı ve pankartlarınızı bu meydanda istemiyoruz" şeklindeki çığlıklarını yok sayan bu guruplar ısrarla durumdan vazife çıkarma gayreti içindeler...
İşte bu da bir güç zehirlenmesidir...
Bu direnişi kendileri için bir tanıtım arenası gibi görenler halkın sesine kulak verin...
Terör örgütü paçavralarınızı, siyasi bayraklarınızı ve pankartlarınızı oradan uzak tutun...
Bu millet tarih boyunca güç zehirlenmesine yakalanaları nasıl yok ettiyse sizi de yok edecektir...
10 Haziran 2013 Pazartesi
Gezi Parkı ahalisi diyor ki...
İster evde oturan yüzde 50 olun,
İster sokağa çıkan yüzde 50...
Ne olursanız olun, mutlaka ama mutlaka Gezi Parkı Direnişçilerini tanıyın...
Tanımadan karar vermeyin...
Tanımadan yorum yapmayın...
Tanımadan fikir yürütmeyin...
Tanımadan cehennemin kapısını açıp kıçlarına tekmeyi yapıştırmayın..
Mutlaka tanıyın...
Bir gün sessiz sedasız çıkın Gezi Parkı'na ve oranın ruhunu tanımaya çalışın...
Gezi Parkı ahalisini tanıdıkça eminim fikirleriniz daha sağlıklı olacaktır...
***
Evet çoğunun dediği gibi "3-5 ağaç" meselesiydi onların meselesi...
Kısa sürede o "3-5" ağaç meselesi "benim meselem" oldu...
Neydi benim meselem!?
Başbakanın hükümetin açma-kapama ücreti adı altında yapılan soyguna duyarsız kalması...
Sonra Ahmet'in meselesi oldu...
Neydi Ahmet'in meselesi!?
Türkiye'de açlık sınırının altındaki asgari ücretle zengine kölelik etmek...
Sonra Zeynep'in meselesi oldu!
Neydi Zeynep'in meselesi?
Yeni doğmuş bebeğine pişik yapmayan çocuk bezi alamayışıydı...
Sonra Özgür'ün meselesi oldu.
Neydi Özgür'ün meselesi?
Üniversite'de okuyabilmek için aynı zamanda çalışmak zorunda kalmasıydı...
Sonra Ayça'nın meselesi oldu.
Neydi Ayça'nın meselesi?
Üniversite'de özgürce düşüncelerini dile getiremiyor olmasıydı...
Sonra esnaf Rıza'nın meselesi oldu...
Neydi esnaf Rıza'nın meselesi?
AVM'ler ve Dev Marketlerin mantar gibi çoğalması sonucu küçük dükkanının kepenklerine kilit vurmasıydı...
Sonra Hasan'ın meselesi oldu.
Neydi Hasan'ın meselesi?
Şehide kelle, teröristbaşına sayın diyen bir başbakanın olmasıydı...
Sonra Mehmet'in meselesi oldu.
Neydi Mehmet'in meselesi?
Amcasının oğlu teröristlerle vatanı korumak için savaşırken şehit düşmüş ve bugün devlet onu şehit edenlerle pazarlık yapıyordu...
***
Evet o "üç-beş ağaç" meselesi bir gün içinde hepimizin meselesini bünyesinde toplayan koca bir direniş olmuştu...
Millet'ten aldığı yüzde 50'lik güç ile kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan eden ve diğer yüzde 50'yi yok sayan bir zihniyete karşı uzun zamandır insanların vicdanlarında sindirdikleri duyguların patlama noktası oldu bu üç-beş ağaç direnişi...
Anlayacağınız, Gezi Parkı'nda yeşeren o küçük fidan birden bire devasa bir ağaç haline geldi ve bütün meselesi olanların sembolü oldu...
Bu sembol her geçen daha da büyüyor...
Sembol'ün etrafında toplananlar çoğaldıkça çoğalıyor...
Fakat elbetteki bu büyümenin de getirdiği bazı sıkıntılar ortaya çıkıyor...
Bunlardan en belirgin olanı da özellikle sol örgüt ve partilerin orada kendilerini reklam etme çabaları...
***
Gezi Parkı Direnişçileri bize yeni bir neslin doğuşunu anlatıyor aslında...
Partilerin kendilerini sadece "Seçmen" olarak görmesine isyan ediyorlar...
Zekalarıyla dalga geçme cüreti gösteren politikacılara isyan ediyorlar...
Çözüm üretemeyen, alternatif olamayan partileri isyan ediyorlar...
"Bizim adımıza düşünmeyin!, bizim adımıza karar vermeyin" diye haykırıyorlar...
Bu direniş hükümete karşı...
Sadece AKP'ye karşı süren bir direniş değil bu...
Tüm siyasi partiler bu direnişten ders almalıdırlar...
Artık halk seçmen olmaktan bıkmış...
Gençlik artık kendilerinin sadece seçim dönemlerinde adam yerine konulmasından bıkmış...
Orayı iyi analiz edip, herkes alacağı dersi almalı oradan...
İster sokağa çıkan yüzde 50...
Ne olursanız olun, mutlaka ama mutlaka Gezi Parkı Direnişçilerini tanıyın...
Tanımadan karar vermeyin...
Tanımadan yorum yapmayın...
Tanımadan fikir yürütmeyin...
Tanımadan cehennemin kapısını açıp kıçlarına tekmeyi yapıştırmayın..
Mutlaka tanıyın...
Bir gün sessiz sedasız çıkın Gezi Parkı'na ve oranın ruhunu tanımaya çalışın...
Gezi Parkı ahalisini tanıdıkça eminim fikirleriniz daha sağlıklı olacaktır...
***
Evet çoğunun dediği gibi "3-5 ağaç" meselesiydi onların meselesi...
Kısa sürede o "3-5" ağaç meselesi "benim meselem" oldu...
Neydi benim meselem!?
Başbakanın hükümetin açma-kapama ücreti adı altında yapılan soyguna duyarsız kalması...
Sonra Ahmet'in meselesi oldu...
Neydi Ahmet'in meselesi!?
Türkiye'de açlık sınırının altındaki asgari ücretle zengine kölelik etmek...
Sonra Zeynep'in meselesi oldu!
Neydi Zeynep'in meselesi?
Yeni doğmuş bebeğine pişik yapmayan çocuk bezi alamayışıydı...
Sonra Özgür'ün meselesi oldu.
Neydi Özgür'ün meselesi?
Üniversite'de okuyabilmek için aynı zamanda çalışmak zorunda kalmasıydı...
Sonra Ayça'nın meselesi oldu.
Neydi Ayça'nın meselesi?
Üniversite'de özgürce düşüncelerini dile getiremiyor olmasıydı...
Sonra esnaf Rıza'nın meselesi oldu...
Neydi esnaf Rıza'nın meselesi?
AVM'ler ve Dev Marketlerin mantar gibi çoğalması sonucu küçük dükkanının kepenklerine kilit vurmasıydı...
Sonra Hasan'ın meselesi oldu.
Neydi Hasan'ın meselesi?
Şehide kelle, teröristbaşına sayın diyen bir başbakanın olmasıydı...
Sonra Mehmet'in meselesi oldu.
Neydi Mehmet'in meselesi?
Amcasının oğlu teröristlerle vatanı korumak için savaşırken şehit düşmüş ve bugün devlet onu şehit edenlerle pazarlık yapıyordu...
***
Evet o "üç-beş ağaç" meselesi bir gün içinde hepimizin meselesini bünyesinde toplayan koca bir direniş olmuştu...
Millet'ten aldığı yüzde 50'lik güç ile kendisini BÜYÜK GÜÇ ilan eden ve diğer yüzde 50'yi yok sayan bir zihniyete karşı uzun zamandır insanların vicdanlarında sindirdikleri duyguların patlama noktası oldu bu üç-beş ağaç direnişi...
Anlayacağınız, Gezi Parkı'nda yeşeren o küçük fidan birden bire devasa bir ağaç haline geldi ve bütün meselesi olanların sembolü oldu...
Bu sembol her geçen daha da büyüyor...
Sembol'ün etrafında toplananlar çoğaldıkça çoğalıyor...
Fakat elbetteki bu büyümenin de getirdiği bazı sıkıntılar ortaya çıkıyor...
Bunlardan en belirgin olanı da özellikle sol örgüt ve partilerin orada kendilerini reklam etme çabaları...
***
Gezi Parkı Direnişçileri bize yeni bir neslin doğuşunu anlatıyor aslında...
Partilerin kendilerini sadece "Seçmen" olarak görmesine isyan ediyorlar...
Zekalarıyla dalga geçme cüreti gösteren politikacılara isyan ediyorlar...
Çözüm üretemeyen, alternatif olamayan partileri isyan ediyorlar...
"Bizim adımıza düşünmeyin!, bizim adımıza karar vermeyin" diye haykırıyorlar...
Bu direniş hükümete karşı...
Sadece AKP'ye karşı süren bir direniş değil bu...
Tüm siyasi partiler bu direnişten ders almalıdırlar...
Artık halk seçmen olmaktan bıkmış...
Gençlik artık kendilerinin sadece seçim dönemlerinde adam yerine konulmasından bıkmış...
Orayı iyi analiz edip, herkes alacağı dersi almalı oradan...
6 Haziran 2013 Perşembe
Halk hareketi ve halk düşmanları...
Ülkemiz yıllar sonra Taksim Gezi Parkı Direnişi ile gerçek anlamda bir halk hareketine tanıklık etti.
"Üç-beş! ağaç için başlatılan bu eylem başbakanın kanun tanımaz tavrı ile bir patlamaya sebep oldu.
Onuncu gününü dolduran bu eylemin, büyük ölçüde başarıya ulaşmış olması yaşanan can kayıplarının ve bu hareketin bazı guruplar tarafından kirletilmeye kalkışılmasının verdiği acıları biraz da olsa hafifletmiş de olsa acılarımızı dindirmesi mümkün değildir.
Hükümet tarafından yönlendirilen ve yönetilen Polis güçlerinin orantısız güç kullanması,
Yakalanan eylemcilerden bazılarının 10-15 kişilik eli sopalı sivil - resmi polisler tarafından kıyasıya dövülmesi, eylemcileri olay yerinden uzaklaştırmayı amaçlayan ve direk sıkılması gereken biber gazı kapsüllerinin direkt olarak eylemcilere nişan alınarak atılması sonucu can kayıpları yaşadık, bir çok yaralı verdik.
Bir cami yaralıların tedavi edilebilmesi için seyyar hastaneye dönüştürüldü.
Ambulanslar çoğu yerde yaralıları hastanelere taşımaya yetmedi.
Hastaneler doldu taştı...
***
Bu 10 günlük süreçte yaşananlar, ülkemizde uzun süre tartışılacak gibi görünüyor.
Ulusal basın - yayın organlarının uyguladığı sansür sonucunda Türkiye bu büyük eylemle ilgili haberleri 2 TV kanalı ve bir kaç gazeteden takip etmek durumunda kaldı. Bunun sonucunda sosyal medyada muazzam bir bilgi kirliliği, provakasyona çok açık bilgi ve tahrif edilmiş belgeler yayıldı.
Eylemcilerin camide bira içtiklerinden tutun da, sabah namazından çıkanlara ve dine, imana, namaza ağza alınmadık küfürler edildiği söylenip, bu yalanlar tahrif edilmiş, düzenlenmiş, montajlanmış YALANlarla bu halk hareketi kirletilmeye ve zayıflatılmaya çalışıldı.
Kısmen de olsa başardılar.
Bir çok samimi dindar insan bu görüntülere, bu yalanlara kandılar...
Başbakanın kanun tanımayan açıklamaları karşısında dumura uğrayan ve bu halk hareketine destek veren dindar kesim bu uydurma belgeler ve haberlerle yeniden kanun tanımaz başbakanın tarafına çekildiler...
***
Hükümetin 10 yılı aşkın zamandır, halktan aldığı güç ile "Ali kıran baş kesen" bir tavır içine girmesi sonucu yaptığı zulümlere karşı bir patlama anı olan bu eylemlere Ülkücü kesimin de destek vermesi dindar kesimin destek vermesi kadar ürkütmüştü birilerini.
Hemen harekete geçtiler...
Sivil eylemcilerin arasına ajanlar yerleştirdiler...
Marjinal sol örgütlerin bayraklarıyla, flamalarıyla bu eylemcilerin arasında boy göstermelerini teşvik ettiler...
Oslo sürecinde Pkklı yandaşlar ile terör örgütü ile pazarlığı destekleyen AKP'li yandaşların bebek katili Apo ve Türk Bayraklı Atatürk posterlerini ellerine alarak yanyana bir Avrupa ülkesinde çektirdikleri fotoyu sanki bugün taksim Gezi Parkı eylemlerinde çekilmiş gibi servis ettiler ve Ülkücü kesime "Siz bunlara mı destek vereceksiniz?" sorusunu sorarak Ülkücülerin bu eyleme olan desteklerini bitirmeye-zayıflatmaya çalıştılar.
Eylemcilerin arasına karışarak sol örgütlerin flamalarını taşıyanların, polise taş atanların resimlerini yayınlayarak, "Siz 12 Eylül öncesinde savaştığınız bu sölcularla mı birlikte olacaksınız!?" sorusunu sordular.
Soruyu sorarken cevabı da veriyorlardı aslında...
***
Ülkücüler üzerine oynanan bu oyunu farkeden MHP lideri Devlet Bahçeli, yaptığı her açıklamada eylemin meşruiyetini savunmuş, bu eylemin demokratik bir halk eylemi olduğunu söylemiş ancak provakatörlerin kol gezdiği bu meydanlarda MHP'nin olmayacağını da açıkça ifade etmiştir.
MHP Genel Başkanı Bahçeli'nin bu sözleri ve tavrı bence süreçte en makul ve mantıklı açıklamalar olmuştur.
MHP'nin kurumsal olarak bu eylemlerin içinde bulunmaması;
Eylemlere destek veren MHP seçmeninin MHP bayraklarıyla, MHP'nin kurumsal kimliğiyle bu eylemlerde bulunmaması ve Bahçeli'nin de bu yönde çağrısı yapması son derece makul, mantıklı ve sağduyulu bir tavır olmuştur.
MHP seçmeninin bir bölümü Devlet Bahçeli'nin bu mesajlarını doğru okumuş ve Pkk'nın bölücü emellerine hizmet eden AKP'ye karşı başlatılmış olan bu eyleme destek vermişler ancak eylem içinde bulundukları süre boyunca MHP kimliklerini meydanlara taşımamışlardır.
MHP Genel Başkanı'nın milletvekillerine yönelik "Bu eylemlere katılacak olanlar istifalarını versinler öyle gitsinler" şeklindeki sözleri her ne kadar antidemokratik gibi algılansa da eylemin "siyasi bir kimliğe" büründürülme çabalarının altına konulmuş bir dinamit gibidir.
Milletvekilleri ve yöneticiler partilerin kurumsal kimliğini temsil ederler...
Şunu çok rahat söyleyebilirim ki; MHP lideri 10 gündür süren bu eylemlere, bu halk hareketine en büyük saygıyı gösteren siyasi lider olmuştur...
Bahçeli isteseydi diğer liderler gibi parti bayraklarıyla seçmenlerinin o alanlara gitmelerini ve bu halk hareketinden siyasi rant elde etme yolunu seçebilirdi.
Ancak sayın Bahçeli, halkın tamamen siyasi duygulardan uzak bir şekilde başlattığı bu eylemin siyasilerce kirletilmemesi için kendisine yakışanı yapmıştır.
Bahçeli'nin bu tavrı belki de ajan provakatörlerin yapabileceği ve sonuçlarını aklımızın ucundan bile geçiremeyeceğimiz çok büyük provakasyonların da önüne geçmiştir...
***
Gezi Parkı'nın içinde çok az sayıda duyarlı vatandaşlar tarafından başlatılan ve bir öfke patlamasıyla bir halk hareketine dönüşen bu eylemler aslında çok daha büyük kitlelerin katılımıyla gerçekleşebilirdi.
Yıllardır halk için mücadele ettiklerini söyleyen ancak halkın tüm değerlerini ok sayan marjinal sol guruplar bu eylemde de kendilerini gösterdiler ve halkın bu eylemi çok daha büyütmesine mani oldular.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin gösterdiği sağduyuyu gösteremeyen bu guruplar, bayraklarıyla, flamalarıyla eylemcilerin içine dalarak kendi reklamlarını yapmaya kalkıştılar...
AKP yandaşlarının ekmeklerine yağ süren bu marjinal guruplar, bir kez daha halktan ne kadar uzak kaldıklarını ispat ettiler.
Bu marjinal guruplara sempati duyup da bu eylem sırasında onların arasına katılmadan halkın arasına sade bir vatandaş olarak giren bir çok sağduyulu insanı da gördüm.
Onlar da böyle bir eylemde gurup ya da siyasi parti bayraklarının bulundurulmasının bu hareketi ne kadar zayıflattğından yakınıyorlardı.
CHP ve İP de bu eylemlere parti bayraklarıyla katılarak halkın direnişini zayıflatmışlar ve bu direnişten siyasi rant elde etme yönüne gitmişlerdir.
***
Halk bu halk düşmanlarını bir çok yerde aralarından attı...
Eylemin başladığı Gezi Parkı'nda öyle bir ortam oluşturuldu ki; siyasi kimliklerinden bir an için sıyrılıp sade vatandaş olabilmeyi başarabilenler öyle bir dayanışma sergilediler ki; kelimelerle tarif etmek mümkün değil...
Bu manzara karşısında ağlayanlar gördüm...
Hakim bir noktaya çekilip insanların o dayanışma manzarasını hayranlıkla izleyenler gördüm...
Medya organlarından olayları izleyip, bu hareketi tasvip etmeyen bir arkadaşımı zorla o meydana götürdüm ve inanın gidiş o gidiş bir daha oradan çıkaramadık. 15 dakika o meydanda dolaştıktan sonra gözyaşlarıyla "Allah senden razı olsun arkadaş, vallahi bu millet bu ruh ile her türlü zorluğu yener, ben de artık buradayım" dedi...
Yeter ki siz o ruhu anlamaya çalışın...
Yeter ki siz bir milletin uyanışını anlamaya çalışın...
Yeter ki siz ruhunuzu kaplayan o siyasi kimliklerinizden bir an da olsa sıyrılıp aynı bayrağın altında, aynı kutsal topraklarda, aynı kutsal değerler etrafında yaşayan vatandaşlar topluluğundan bir fert olarak görün kendinizi...
***
Bu eylemi kuşatan siyasi sembollerinizi alın ve gidin arkadaş...
Bu eylem halkın eylemidir...
O meydanlar halkın meydanlarıdır...
Bir kere olsun halktan yana olun ve siyasi sembollerinizi evlerinize bırakıp bizim gibi, sade bir vatandaş olarak aramıza yeniden katılın...
"Üç-beş! ağaç için başlatılan bu eylem başbakanın kanun tanımaz tavrı ile bir patlamaya sebep oldu.
Onuncu gününü dolduran bu eylemin, büyük ölçüde başarıya ulaşmış olması yaşanan can kayıplarının ve bu hareketin bazı guruplar tarafından kirletilmeye kalkışılmasının verdiği acıları biraz da olsa hafifletmiş de olsa acılarımızı dindirmesi mümkün değildir.
Hükümet tarafından yönlendirilen ve yönetilen Polis güçlerinin orantısız güç kullanması,
Yakalanan eylemcilerden bazılarının 10-15 kişilik eli sopalı sivil - resmi polisler tarafından kıyasıya dövülmesi, eylemcileri olay yerinden uzaklaştırmayı amaçlayan ve direk sıkılması gereken biber gazı kapsüllerinin direkt olarak eylemcilere nişan alınarak atılması sonucu can kayıpları yaşadık, bir çok yaralı verdik.
Bir cami yaralıların tedavi edilebilmesi için seyyar hastaneye dönüştürüldü.
Ambulanslar çoğu yerde yaralıları hastanelere taşımaya yetmedi.
Hastaneler doldu taştı...
***
Bu 10 günlük süreçte yaşananlar, ülkemizde uzun süre tartışılacak gibi görünüyor.
Ulusal basın - yayın organlarının uyguladığı sansür sonucunda Türkiye bu büyük eylemle ilgili haberleri 2 TV kanalı ve bir kaç gazeteden takip etmek durumunda kaldı. Bunun sonucunda sosyal medyada muazzam bir bilgi kirliliği, provakasyona çok açık bilgi ve tahrif edilmiş belgeler yayıldı.
Eylemcilerin camide bira içtiklerinden tutun da, sabah namazından çıkanlara ve dine, imana, namaza ağza alınmadık küfürler edildiği söylenip, bu yalanlar tahrif edilmiş, düzenlenmiş, montajlanmış YALANlarla bu halk hareketi kirletilmeye ve zayıflatılmaya çalışıldı.
Kısmen de olsa başardılar.
Bir çok samimi dindar insan bu görüntülere, bu yalanlara kandılar...
Başbakanın kanun tanımayan açıklamaları karşısında dumura uğrayan ve bu halk hareketine destek veren dindar kesim bu uydurma belgeler ve haberlerle yeniden kanun tanımaz başbakanın tarafına çekildiler...
***
Hükümetin 10 yılı aşkın zamandır, halktan aldığı güç ile "Ali kıran baş kesen" bir tavır içine girmesi sonucu yaptığı zulümlere karşı bir patlama anı olan bu eylemlere Ülkücü kesimin de destek vermesi dindar kesimin destek vermesi kadar ürkütmüştü birilerini.
Hemen harekete geçtiler...
Sivil eylemcilerin arasına ajanlar yerleştirdiler...
Marjinal sol örgütlerin bayraklarıyla, flamalarıyla bu eylemcilerin arasında boy göstermelerini teşvik ettiler...
Oslo sürecinde Pkklı yandaşlar ile terör örgütü ile pazarlığı destekleyen AKP'li yandaşların bebek katili Apo ve Türk Bayraklı Atatürk posterlerini ellerine alarak yanyana bir Avrupa ülkesinde çektirdikleri fotoyu sanki bugün taksim Gezi Parkı eylemlerinde çekilmiş gibi servis ettiler ve Ülkücü kesime "Siz bunlara mı destek vereceksiniz?" sorusunu sorarak Ülkücülerin bu eyleme olan desteklerini bitirmeye-zayıflatmaya çalıştılar.
Eylemcilerin arasına karışarak sol örgütlerin flamalarını taşıyanların, polise taş atanların resimlerini yayınlayarak, "Siz 12 Eylül öncesinde savaştığınız bu sölcularla mı birlikte olacaksınız!?" sorusunu sordular.
Soruyu sorarken cevabı da veriyorlardı aslında...
***
Ülkücüler üzerine oynanan bu oyunu farkeden MHP lideri Devlet Bahçeli, yaptığı her açıklamada eylemin meşruiyetini savunmuş, bu eylemin demokratik bir halk eylemi olduğunu söylemiş ancak provakatörlerin kol gezdiği bu meydanlarda MHP'nin olmayacağını da açıkça ifade etmiştir.
MHP Genel Başkanı Bahçeli'nin bu sözleri ve tavrı bence süreçte en makul ve mantıklı açıklamalar olmuştur.
MHP'nin kurumsal olarak bu eylemlerin içinde bulunmaması;
Eylemlere destek veren MHP seçmeninin MHP bayraklarıyla, MHP'nin kurumsal kimliğiyle bu eylemlerde bulunmaması ve Bahçeli'nin de bu yönde çağrısı yapması son derece makul, mantıklı ve sağduyulu bir tavır olmuştur.
MHP seçmeninin bir bölümü Devlet Bahçeli'nin bu mesajlarını doğru okumuş ve Pkk'nın bölücü emellerine hizmet eden AKP'ye karşı başlatılmış olan bu eyleme destek vermişler ancak eylem içinde bulundukları süre boyunca MHP kimliklerini meydanlara taşımamışlardır.
MHP Genel Başkanı'nın milletvekillerine yönelik "Bu eylemlere katılacak olanlar istifalarını versinler öyle gitsinler" şeklindeki sözleri her ne kadar antidemokratik gibi algılansa da eylemin "siyasi bir kimliğe" büründürülme çabalarının altına konulmuş bir dinamit gibidir.
Milletvekilleri ve yöneticiler partilerin kurumsal kimliğini temsil ederler...
Şunu çok rahat söyleyebilirim ki; MHP lideri 10 gündür süren bu eylemlere, bu halk hareketine en büyük saygıyı gösteren siyasi lider olmuştur...
Bahçeli isteseydi diğer liderler gibi parti bayraklarıyla seçmenlerinin o alanlara gitmelerini ve bu halk hareketinden siyasi rant elde etme yolunu seçebilirdi.
Ancak sayın Bahçeli, halkın tamamen siyasi duygulardan uzak bir şekilde başlattığı bu eylemin siyasilerce kirletilmemesi için kendisine yakışanı yapmıştır.
Bahçeli'nin bu tavrı belki de ajan provakatörlerin yapabileceği ve sonuçlarını aklımızın ucundan bile geçiremeyeceğimiz çok büyük provakasyonların da önüne geçmiştir...
***
Gezi Parkı'nın içinde çok az sayıda duyarlı vatandaşlar tarafından başlatılan ve bir öfke patlamasıyla bir halk hareketine dönüşen bu eylemler aslında çok daha büyük kitlelerin katılımıyla gerçekleşebilirdi.
Yıllardır halk için mücadele ettiklerini söyleyen ancak halkın tüm değerlerini ok sayan marjinal sol guruplar bu eylemde de kendilerini gösterdiler ve halkın bu eylemi çok daha büyütmesine mani oldular.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin gösterdiği sağduyuyu gösteremeyen bu guruplar, bayraklarıyla, flamalarıyla eylemcilerin içine dalarak kendi reklamlarını yapmaya kalkıştılar...
AKP yandaşlarının ekmeklerine yağ süren bu marjinal guruplar, bir kez daha halktan ne kadar uzak kaldıklarını ispat ettiler.
Bu marjinal guruplara sempati duyup da bu eylem sırasında onların arasına katılmadan halkın arasına sade bir vatandaş olarak giren bir çok sağduyulu insanı da gördüm.
Onlar da böyle bir eylemde gurup ya da siyasi parti bayraklarının bulundurulmasının bu hareketi ne kadar zayıflattğından yakınıyorlardı.
CHP ve İP de bu eylemlere parti bayraklarıyla katılarak halkın direnişini zayıflatmışlar ve bu direnişten siyasi rant elde etme yönüne gitmişlerdir.
***
Halk bu halk düşmanlarını bir çok yerde aralarından attı...
Eylemin başladığı Gezi Parkı'nda öyle bir ortam oluşturuldu ki; siyasi kimliklerinden bir an için sıyrılıp sade vatandaş olabilmeyi başarabilenler öyle bir dayanışma sergilediler ki; kelimelerle tarif etmek mümkün değil...
Bu manzara karşısında ağlayanlar gördüm...
Hakim bir noktaya çekilip insanların o dayanışma manzarasını hayranlıkla izleyenler gördüm...
Medya organlarından olayları izleyip, bu hareketi tasvip etmeyen bir arkadaşımı zorla o meydana götürdüm ve inanın gidiş o gidiş bir daha oradan çıkaramadık. 15 dakika o meydanda dolaştıktan sonra gözyaşlarıyla "Allah senden razı olsun arkadaş, vallahi bu millet bu ruh ile her türlü zorluğu yener, ben de artık buradayım" dedi...
Yeter ki siz o ruhu anlamaya çalışın...
Yeter ki siz bir milletin uyanışını anlamaya çalışın...
Yeter ki siz ruhunuzu kaplayan o siyasi kimliklerinizden bir an da olsa sıyrılıp aynı bayrağın altında, aynı kutsal topraklarda, aynı kutsal değerler etrafında yaşayan vatandaşlar topluluğundan bir fert olarak görün kendinizi...
***
Bu eylemi kuşatan siyasi sembollerinizi alın ve gidin arkadaş...
Bu eylem halkın eylemidir...
O meydanlar halkın meydanlarıdır...
Bir kere olsun halktan yana olun ve siyasi sembollerinizi evlerinize bırakıp bizim gibi, sade bir vatandaş olarak aramıza yeniden katılın...
2 Haziran 2013 Pazar
Ağaç semboldür, direniş halkındır!
Günlerdir Türkiye uzun yıllardan bu yana yaşamadıklarını yaşıyor.
Taksim Gezi Parkı'ndaki kanunsuz işgale karşı çıkan küçük bir gurubun yaktığı kıvılcım, büyüdü bir alev topu haline geldi.
Gezi Parkı direnişi çok kısa bir zamanda tüm yurda yayıldı ve toplumsal bir direniş haline dönüştü.
Olayların bu boyutlara ulaşmasının tek sebebi de TC Başbakanı'nın tv ekranlarına çıkıp;
"Ne yaparsanız yapın biz karar verdik oradaki ağaçlar yıkılacak, oraya o AVM yapılacak" şeklindeki açıklamasıdır.
AKP yandaşları bu gerçeği örtbas etmek için çeşitli yollara başvuruyorlar.
Eylemin dış güçlerin yönlendirdiği safsatasından tutun da, oradakilerin Pkk sempatizanları olduğuna kadar bir çok gerçek dışı, eylem kırıcı söylemle eylemin boyutunu düşürmeye ve eylemi sonlandırmaya çalışıyorlar.
Sosyal paylaşım sitelerinde gördüğümüz manzara gerçekten çok garip.
Özellikle Ülkücülerin bu eyleme destek vermemesi için muazzam bir gayret sarfediliyor iki gündür.
Bunda da büyük ölçüde başarılı oldular.
Ülkücülerin büyük bir bölümü AKP yandaşları tarafından ortaya atılan söylemler doğrultusunda eylemin bir halk hareketi olmaktan çıktığı, eylemcilerin tamamının marjinal sol guruplar olduğu düşüncesiyle eyleme destek vermekten kaçındı.
***
Ben eylemin ilk gününden bu yana yakınen takip eden biri olarak, AKP yandaşlarının ortaya attıkları o marjinal gurupları nedense bir türlü göremedim.
Daha düne kadar Diyarbakır'da Apo posterleri ile, Pkk paçavraları ile zafer kazanmış ordu edasıyla gösteriler yapan bu marjinal gurupları görmezden gelenler, her ne hikmetse Taksim eyleminde bunların hiçbirisinin olmamasına rağmen sadece onları görüyor olmaları gerçekten çok şaşırtıcı.
Diyarbakır'daki Nevruz kutlamalarında dev Apo posterleri açıldı.
Dev Pkk paçavraları açıldı.
TC Devleti tehdit edildi.
Misak-ı Milli sınırları içindeki bir bölgemiz Kürdistan adıyla anılmaya başlandı.
Bu AKP'liler bütün bunlara ses çıkarmadı.
Bunların hiçbirini görmedi.
Taksim Gezi Parkı eyleminde olmayan bu unsurları nasıl gördüler şaşırmamak mümkün değil.
Ve bu AKP şakşakçılarının bu safsatalarına Ülkücü camianın bir kısmı nasıl kandı onu da anlamak mümkün değil.
***
Şimdi konuyu daha iyi anlamak için isterseniz şöyle bir başa dönelim.
Hükümet Taksim'i dönüştürme projesini başlattı.
Bu proje kapsamında Gezi Parkı'nın da yıkılarak yerine AVM yapılması gündeme geldi.
Bunun üzerine Taksim Gezi Parkını Koruma ve Güzelleştirme Derneği yürütmeyi durdurmak için mahkemeye başvurdu.
Mahkeme aylar sürdü.
Bir türlü karar çıkmadı.
Mahkeme sonuçlanmadan hükümet Gezi Parkı'nı yıkmaya kalkıştı.
Dernek üyeleri küçük bir gurup halinde parkın ve parktaki ağaçların yıkılmasını önlemek için park içinde oturma eylemi başlattı.
Bu eylem onların en doğal hakkıydı.
Mahkeme konusu olan bir yerde hükümetin kanunsuz bir şekilde yıkıma geçmesi kabul edilemezdi.
Eylemin ilk gününde polis öyle bir müdahale yaptı ki; akıllara ziyan.
sayıları onlarla ifade edilecek kadar az olan göstericilere biber gazı ve tazyikli su ile müdahale edip, ardından da tüm çadır ve özel eşyalarını yaktılar.
Halkımız her zaman mağdurun yanında olmayı kendine şiar edinmiş bir halktır.
Yine öyle oldu.
Ve halk Gezi Parkı için eylem yapanlara destek verdi.
***
Halk desteğinin başladığı ilk gün mahkeme konuyla ilgili kararını açıkladı.
Karar yürütmeyi durduruyordu.
Dernek davayı kazanmış ve mahkeme derneği haklı bularak yürütmeyi durdurma kararı aldı.
İşte olayların kırılma noktası burası oldu.
Mahkeme kararının açıklandığı o anlarda TC Başbakanı R. Tayyip Erdoğan ekranlara çıkıyor ve "Yargı kararını tanımadığını" ifade ediyor.
İşte olayların bugünkü boyutlara ulaşmasının sebebi başbakanın bu sözleridir.
Yargıyı tanıyan bir başbakan...
AKP'ye oy vermeyenleri halk olarak görmeyen,
Tüm muhalif hareketleri marjinal gurup olarak niteleyen bir başbakan...
Ve tabii ona biat etmiş bir zümre...
Başbakanın bu açıklamalarından sonra halk tamamen galeyana geldi.
Hukuku tanımadığını açıklayan bir başbakana tepkiler çığ gibi büyüdü.
Belki ilk defa Türkiye böylesine kendiliğinden gelişen bir toplumsal harekete tanıklık ediyordu.
Oraya destek için gidenlerin AKP'li olmadıkları kesin...
Taksim Gezi Parkı için destek vermek amacıyla Taksim'e gidenlerin elbette bir siyasi görüşleri olacak.
Fakat şurası da kesindir ki oraya gelenlerin hiçbirisi siyasi düşüncesini ön plana çıkarmak için gelmedi.
Yıllar önce bu halk nasıl mağdur olan Recep Tayip Erdoğan'a destek verdiyse bugün de Gezi Parkı direnişçilerine destek verdiler.
Fakat ne yazık ki, o günlerde mağdur olan ve halkın desteğini alan Recep Tayyip Erdoğan bugün yargı kararını tanımadığını söyleyen bir başbakan konumundadır.
***
AKP yandaşlarının eylem kırıcı söylem ve paylaşımlarının doğru olduğunu kabul etsek,
Orada marjinal gurupların varlığını,
Bölücü unsurların varlığını kabul etsek dahi,
Bu unsurların orada bulunmasına yol açan ve bu eylemi provake etmeseni sağlayan yine başbakanın kanun tanımaz tutumu değil midir?
Başbakan eylemin ikinci gününde açıklanan yargı kararından sonra;
Tv ekranlarında hukuk tanımaz bir söylem yerine "Ey halkım biz bu kararı aldık ama mahkeme de yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Biz kararımızda ısrarlıyız ancak yargı süreci bitene kadar proje durdurulmuştur" deseydi hangi marjinal gurup orada eylem yapabilirdi.
Bu kanun tanımaz tavrı sayesinde başbakan bu marjinal guruplara eylem alanı açmadı mı?
AKP seçmeni neden bu gerçeği görmek istemiyor?
Olaylar neden sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirilmiyor!?
Ülkenin bir kaosa sürüklenmesine bir başbakan sebep oluyor ve o başbakana büyük destek veren halk "Bi dur arkadaş sen nasıl kanun tanımazsın" diye soramıyor.
İşte bu durum bizim için büyük bir tehlikedir?
Bu bir sürü psikolojisidir.
Çobana bir kaval eşliğinde itaat eden bir sürü psikolojisi...
AKP seçmeni artık sürü psikolojisinden kurtulmalı ve kendi liderlerinin yaptığı yanlışlara da yanlış diyebilmelidir.
Bunu yapabilirlerse eminim partileri bazı yanlışlardan kurutulur ve seçimlerde daha yüksek oranlarda oy alırlar...
Baskıcı zihniyetler her zaman yok olmaya mahkumdurlar...
Halkın verdiği bu güç, gün gelir başka bir yöne dönebilir.
Bunu hiç kimse unutmasın!
Taksim Gezi Parkı'ndaki kanunsuz işgale karşı çıkan küçük bir gurubun yaktığı kıvılcım, büyüdü bir alev topu haline geldi.
Gezi Parkı direnişi çok kısa bir zamanda tüm yurda yayıldı ve toplumsal bir direniş haline dönüştü.
Olayların bu boyutlara ulaşmasının tek sebebi de TC Başbakanı'nın tv ekranlarına çıkıp;
"Ne yaparsanız yapın biz karar verdik oradaki ağaçlar yıkılacak, oraya o AVM yapılacak" şeklindeki açıklamasıdır.
AKP yandaşları bu gerçeği örtbas etmek için çeşitli yollara başvuruyorlar.
Eylemin dış güçlerin yönlendirdiği safsatasından tutun da, oradakilerin Pkk sempatizanları olduğuna kadar bir çok gerçek dışı, eylem kırıcı söylemle eylemin boyutunu düşürmeye ve eylemi sonlandırmaya çalışıyorlar.
Sosyal paylaşım sitelerinde gördüğümüz manzara gerçekten çok garip.
Özellikle Ülkücülerin bu eyleme destek vermemesi için muazzam bir gayret sarfediliyor iki gündür.
Bunda da büyük ölçüde başarılı oldular.
Ülkücülerin büyük bir bölümü AKP yandaşları tarafından ortaya atılan söylemler doğrultusunda eylemin bir halk hareketi olmaktan çıktığı, eylemcilerin tamamının marjinal sol guruplar olduğu düşüncesiyle eyleme destek vermekten kaçındı.
***
Ben eylemin ilk gününden bu yana yakınen takip eden biri olarak, AKP yandaşlarının ortaya attıkları o marjinal gurupları nedense bir türlü göremedim.
Daha düne kadar Diyarbakır'da Apo posterleri ile, Pkk paçavraları ile zafer kazanmış ordu edasıyla gösteriler yapan bu marjinal gurupları görmezden gelenler, her ne hikmetse Taksim eyleminde bunların hiçbirisinin olmamasına rağmen sadece onları görüyor olmaları gerçekten çok şaşırtıcı.
Diyarbakır'daki Nevruz kutlamalarında dev Apo posterleri açıldı.
Dev Pkk paçavraları açıldı.
TC Devleti tehdit edildi.
Misak-ı Milli sınırları içindeki bir bölgemiz Kürdistan adıyla anılmaya başlandı.
Bu AKP'liler bütün bunlara ses çıkarmadı.
Bunların hiçbirini görmedi.
Taksim Gezi Parkı eyleminde olmayan bu unsurları nasıl gördüler şaşırmamak mümkün değil.
Ve bu AKP şakşakçılarının bu safsatalarına Ülkücü camianın bir kısmı nasıl kandı onu da anlamak mümkün değil.
***
Şimdi konuyu daha iyi anlamak için isterseniz şöyle bir başa dönelim.
Hükümet Taksim'i dönüştürme projesini başlattı.
Bu proje kapsamında Gezi Parkı'nın da yıkılarak yerine AVM yapılması gündeme geldi.
Bunun üzerine Taksim Gezi Parkını Koruma ve Güzelleştirme Derneği yürütmeyi durdurmak için mahkemeye başvurdu.
Mahkeme aylar sürdü.
Bir türlü karar çıkmadı.
Mahkeme sonuçlanmadan hükümet Gezi Parkı'nı yıkmaya kalkıştı.
Dernek üyeleri küçük bir gurup halinde parkın ve parktaki ağaçların yıkılmasını önlemek için park içinde oturma eylemi başlattı.
Bu eylem onların en doğal hakkıydı.
Mahkeme konusu olan bir yerde hükümetin kanunsuz bir şekilde yıkıma geçmesi kabul edilemezdi.
Eylemin ilk gününde polis öyle bir müdahale yaptı ki; akıllara ziyan.
sayıları onlarla ifade edilecek kadar az olan göstericilere biber gazı ve tazyikli su ile müdahale edip, ardından da tüm çadır ve özel eşyalarını yaktılar.
Halkımız her zaman mağdurun yanında olmayı kendine şiar edinmiş bir halktır.
Yine öyle oldu.
Ve halk Gezi Parkı için eylem yapanlara destek verdi.
***
Halk desteğinin başladığı ilk gün mahkeme konuyla ilgili kararını açıkladı.
Karar yürütmeyi durduruyordu.
Dernek davayı kazanmış ve mahkeme derneği haklı bularak yürütmeyi durdurma kararı aldı.
İşte olayların kırılma noktası burası oldu.
Mahkeme kararının açıklandığı o anlarda TC Başbakanı R. Tayyip Erdoğan ekranlara çıkıyor ve "Yargı kararını tanımadığını" ifade ediyor.
İşte olayların bugünkü boyutlara ulaşmasının sebebi başbakanın bu sözleridir.
Yargıyı tanıyan bir başbakan...
AKP'ye oy vermeyenleri halk olarak görmeyen,
Tüm muhalif hareketleri marjinal gurup olarak niteleyen bir başbakan...
Ve tabii ona biat etmiş bir zümre...
Başbakanın bu açıklamalarından sonra halk tamamen galeyana geldi.
Hukuku tanımadığını açıklayan bir başbakana tepkiler çığ gibi büyüdü.
Belki ilk defa Türkiye böylesine kendiliğinden gelişen bir toplumsal harekete tanıklık ediyordu.
Oraya destek için gidenlerin AKP'li olmadıkları kesin...
Taksim Gezi Parkı için destek vermek amacıyla Taksim'e gidenlerin elbette bir siyasi görüşleri olacak.
Fakat şurası da kesindir ki oraya gelenlerin hiçbirisi siyasi düşüncesini ön plana çıkarmak için gelmedi.
Yıllar önce bu halk nasıl mağdur olan Recep Tayip Erdoğan'a destek verdiyse bugün de Gezi Parkı direnişçilerine destek verdiler.
Fakat ne yazık ki, o günlerde mağdur olan ve halkın desteğini alan Recep Tayyip Erdoğan bugün yargı kararını tanımadığını söyleyen bir başbakan konumundadır.
***
AKP yandaşlarının eylem kırıcı söylem ve paylaşımlarının doğru olduğunu kabul etsek,
Orada marjinal gurupların varlığını,
Bölücü unsurların varlığını kabul etsek dahi,
Bu unsurların orada bulunmasına yol açan ve bu eylemi provake etmeseni sağlayan yine başbakanın kanun tanımaz tutumu değil midir?
Başbakan eylemin ikinci gününde açıklanan yargı kararından sonra;
Tv ekranlarında hukuk tanımaz bir söylem yerine "Ey halkım biz bu kararı aldık ama mahkeme de yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Biz kararımızda ısrarlıyız ancak yargı süreci bitene kadar proje durdurulmuştur" deseydi hangi marjinal gurup orada eylem yapabilirdi.
Bu kanun tanımaz tavrı sayesinde başbakan bu marjinal guruplara eylem alanı açmadı mı?
AKP seçmeni neden bu gerçeği görmek istemiyor?
Olaylar neden sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirilmiyor!?
Ülkenin bir kaosa sürüklenmesine bir başbakan sebep oluyor ve o başbakana büyük destek veren halk "Bi dur arkadaş sen nasıl kanun tanımazsın" diye soramıyor.
İşte bu durum bizim için büyük bir tehlikedir?
Bu bir sürü psikolojisidir.
Çobana bir kaval eşliğinde itaat eden bir sürü psikolojisi...
AKP seçmeni artık sürü psikolojisinden kurtulmalı ve kendi liderlerinin yaptığı yanlışlara da yanlış diyebilmelidir.
Bunu yapabilirlerse eminim partileri bazı yanlışlardan kurutulur ve seçimlerde daha yüksek oranlarda oy alırlar...
Baskıcı zihniyetler her zaman yok olmaya mahkumdurlar...
Halkın verdiği bu güç, gün gelir başka bir yöne dönebilir.
Bunu hiç kimse unutmasın!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
