19 Haziran 2012 Salı

Türkiye'de bir takım tutulur, Bir de Eskişehirspor'a sevdalanılır...

Eskişehirspor....
Biz Eskişehirsporlular için SEVDA ile eş anlamlıdır, bir çoğu için bir futbol takımı olan bu isim. 
Eskişehirspor'un "E" harfini görsek uzaklardan, dizlerimiz titrer... "E"nin yanına "S"de geldiyse yüreğimiz yerinden fırlayacak gibi olur. Kırmızı'yı severiz, yanına Siyah'tan başkasını yaklaştırmayız. İkisini bir arada görürsek, tüm borçlarını ödemiş müflis işadamı gibi rahatlarız. Nerdeyse "serhoş" oluruz. Öylesine yani bir hoş oluruz ki, sormayın gitsin...
***
"Eskişehir'de bir fabrika kurar gibi Eskişehirspor'u kuracağız" sözleriyle Eskişehirspor'un temellerini atan ve kurucu başkanımız olan merhum Dr. Aziz Bolel önderimizdir. Kuruluşta görev alan büyüklerimiz "kahramanlarımız". Kurulduğu yıl bir üst lige terfi eden dünyanın iki takımından biri olma özelliğini ülkemize kazandıran o takımın oyuncuları da yürekli neferlerimiz... Biz onlarla ayrı havalardayız. Ne Eskişehirspor bir futbol takımı, ne de biz o futbol takımının taraftarlarıyız...
***
Her maç öncesinde biz her zaman kazanırız. Barcelona'ya fark atar, Real Madrid'i sahadan sileriz. Maçtan sonra İçel Mezitli'den 7 yeriz. Ama biz en çok da o yenilgilerimizi severiz. Hüzünlerimize sevdalıyız. Hani karadır ya hüznün rengi. Sırf yanında Kırmızı var diye o hüzünleri severiz en çok.... Bizim için deplasman yoktur. Binlerce sevdalı yürek toplanır gideriz en uzak deplasmanlara, bazılarının şampiyonluk maçında olamadığı kadar çok oluruz oralarda, ama "bize her yer Eskişehir" diyerek basitleştirmeyiz sevdamızı. Çünkü Eskişehirspor bir Eskişehir takımı değil, bir dünya takımıdır. Kurulduğu yıl, Eskişehir'in sınırlarını aşıp ülkenin en ücra köşelerine kadar yayılmış ESES sevdası.... Antalya'dan Samsun'a, Edirne'den Kars'a... 
***
Vefa'yı İstanbul'da öğrenmedik biz. 1965'te bu sevdanın ateşine yandığımız gün öğrendik vefalı olmayı. Yüreklerimize bu kara&kızıl sevdayı nakış gibi işleyenlere, kara&kızıl renklere, o kutlu formaya, sevdamızın simgesi armaya vefalı olmayı Eskişehirspor'un doğduğu gün öğrendik biz. Takım tutanlara inat biz sadece sevdalandık Eskişehirspor'umuza. Takım tutanlara da şunu öğrettik çok şükür:
Türkiye'de bir takım tutulur, bir de ESKİŞEHİRSPOR'a sevdalanılır....
Doğum günün kutlu olsun sevgilim...

17 Haziran 2012 Pazar

İyi adamlar...

İyi adamlar çok sevililirler...
Fakir babasıdır onlar...
Daha da öte dert babası...
İyi adamsanız;
Yemezsiniz, yedirirsiniz...
İyi adamsanız,
Giymezsiniz giydirirsiniz...
İyi adamsanız;
Aslında siz ahalinin gözünde "enayi"sinizdir...
***
İyi adamlar çok fazla değildirler,
Herkes derdi kederi olunca onlara koşarlar, fakat dertleri olmayınca kimse farketmez onların varlıklarını. Yalnızsınız yani. Kalabalıklar içinde yapayalnız. Kıyıda köşede, tenhada zulada... Ahalinin keyfi yerindeyse iyice azalırlar. Yok olurlar adeta. Keyifler kaçtıysa, teselliye ihtiyaç varsa, yardıma ihtiyaç varsa, hemen çıkar o iyi adamlar ortaya. Dinlerle, yol yordam gösterirler. Akıl verirler, varsa üç beş ceplerinden de verirler... Sonra!? Sonrası yok işte yine aynı terane... "Enayi bu adam yahu! Elinde avucunda ne var ne yok dağıttı"
***
İyi adamsanız hep gülmek zorundasınız...
"Biz senin yanına geldik neşemiz gelsin diye, sen surat asıyorsun" diye gönül koyarlar hemen. Sakın ola ki, suratınızı asmayın, nasılsa siz iyi adamsınız. Sizin ne kavuşamadığınız bir sevgiliniz vardır, ne de ödeyemediğiniz borcunuz. Elektrik bedavadır size, odun, kömür, tüp, ekmek, hepsi bedavadır. Gökten zembille iner her şey size. Neyi dert edeceksiniz ki.... 
***
İyi adamsanız üzülmeyin "yalnız"lığınız, "bir" gün bitecek...
Kalabalıklar içindeki yalnızlığınız bir gün bitecek. Ama sadece bir tek gün. Musalla taşına bir tabut ile geldiğiniz gün, herkes orada olacak. Hatta üzülecekler, belki de ağlayacaklar. "Ah sen ne iyi adamdın be abi" diye sızlanacaklar. "Bizi böyle bırakıp nerelere gittin" diye de kızacaklar belki ama o gün herkes orada olacak. Seni yalnız bırakmayacaklar o gün... Omuzlarında taşıyacaklar. Utanmasalar tezahürat edecekler... O günden sonra seni sevenler daha da çoğalacak... Enayi diyenler bile sevecek, gelecek o gün... Sonra... Sonrası yok işte yine aynı, ertesi herkes yine unutacak seni.... Yeni "iyi adam"lar arayacak herkes....

11 Haziran 2012 Pazartesi

AKP'nin en büyük başarısı: Halkı uyutmak...

Aslında önceki iktidarlarda yapıyorlardı bu uyutma taktiğini. Fakat hiçbir hükümet bu kadar başarılı olamamıştı. AKP öylesine başarılı ki bu konuda, bir seçim öncesinde "ELEKTRİĞE HİÇ ZAM YAPMADIK" şeklinde devasa pankartlar asıldığında ülkenin her yerine, o ana kadar AKP tarafından elektriğe %104 oranında zam yapılmıştı. Halk bunu bile yutmuştu. Halk adeta hipnotize edilmişti. Bu hipnozun baş aktörü "Tayyip"... Evet halk başbakanı sevmiyor aslında. Halkımız "Tayyip"i seviyor. Sayın başbakan da bunun farkında olmalı ki, kendisinin partinin başından ayrıldığı anda AKP'nin biteceğini biliyor. Hipnozun baş aktörü ortadan kalkınca millet derin uykudan uyanacak...


AKP "Tayyip" faktörü ve din olgusu ile istediği her şeyi rahatça yapabiliyor. Her türlü yalanı bu millete doğruymuş gibi yutturabiliyor. Şu an milletimizde öylesine bir algı var ki, sanki Türkiye Cumhuriyeti ekonomik olarak tarihinin en parlak dönemini yaşıyor. Halbuki tam tersi. AKP göreve geldiği gün, ülkemizin o güne kadar ki toplam borcu 90 milyar dolar. Bu borcun karşılığında ise, onlarca, yüzlerce sınai ve iktisadi kuruluş devletin elinde. Fabrikalar, bankalar, sigorta şirketleri, petrol işletmeleri, telefon, posta kuruluşu vs vs. Bugüne baktığımızda ise, bu borcun tam 400 milyar dolara çıktığını görüyoruz. Bunun karşılığında Cumhuriyet kurulduğundan bu yana yapılan tüm sanayi ve iktisadi kuruluşlar tek tek satılmış. Hemde alenen "PEŞKEŞ" çekilmek suretiyle satılmış. Bu peşkeş çekme olayının en bariz örneği TEKEL'in alkollü içeceklerinden Yeni Rakı. Yeni Rakı'nın devletin elinden çıktıktan sonra değerinin ne kadar arttığını şu rakamlara bakarak daha iyi anlayabilirsiniz: Mey İçki'ye satış rakamı: 292 Milyon Dolar... Mey İçki kısa bir süre sonra Yeni Rakı'yı American Texas Pasific adlı bir ABD firmasına satar. Fiyat 810 Milyon dolar... Bu ABD firması da kısa bir süre sonra Yeni Rakı'yı bir İngiliz firmasına satar. bu kez satış fiyatı korkunç: 2 Milyar 100 Milyon Dolar... Birkaç sene içinde değeri bu kadar yükselen bir kuruluş. AKP döneminde rant kaynaklarının değeri çok yükseliyor. Zengin daha da zenginleşiyor. Bunun en açık örneği de sayın başbakanın malvarlığının 10 yılda tam 730 kat artmasıdır. Beyoğlu Belediye Başkan adayı olduğunda dikili bir ağacı bile olmayan sayın başbakan bugün dünyanın en zengin başbakanları arasında ilk sıraları işgal ediyor. 


Elbette birçok vatandaşımız; "Efendim adam çalışmış kazanmış. ne yapsın başbakan oldu diye para kazanmasın mı!?" şeklinde hayıflananlar olabilir. Elbette kazansınlar. Fakat bunun karşılığında şunu belirtmek gerekli. İslam dininin ilk halifesi Hz. Ebubekir Müslüman olduğunda belki dünyanın en zengin tüccarlarından biridir. Halifeliği döneminde bu mal varlığının neredeyse tamamen bittiğini, vefatı sırasında ise, tek varlığının kefen parası olduğunu da biliyoruz. 


Elbette bazı Tayyipsever vatandaşlarımız; "Efendim sayın başbakan napsın, bazı işadamlarımız çocuklarını ABD'de okutmuşlar, sonra gemicikler hediye etmişler, bu da mı günah!?" diye hayıflanabilirler. Elbette hediyeleri alsınlar, bedava tahsil hayatını kaçırmasınlar, demek ki o denli yardıma muhtaçtılar o aralar. Fakat şunu da belirtmek gerekli. Hz. Ömer Halife olduktan sonra, oğlu huzuruna işlemeli süslemeli, sırmalı yani anlayacağınız afilli bir kaftan ile gelir. Hz. Ömer oğlunu bu vaziyette görünce hiddetle oturduğu yerden kalkar, kılıcını kınından çeker ve oğluna "Ey Ömer'in oğlu sen bu kaftanı nasıl aldın, nerden buldun o kadar parayı!!" der. Hz. Ömer'in oğlu son derece rahat cevap verir: "Ey babam, bu kaftanı ben parayla almadım, bir Müslüman tüccar bunu bana hediye etti" Bu cevabı duyan Hz. Ömer daha da hiddetlenir, kılıcını kaldırıp oğlunun üzerine yürür: "Ey gafil, sen HALİFE ÖMER'in oğlu olmasan sana bu kaftanı kim hediye eder, derhal bu kaftanı sahibine iade et " der ve oğlunu adeta kovalar. İki olay arasındaki farkı sizler düşünün...


Halkımız sürekli uyutuluyor, en başarılı uyutma taktiğini de AKP'liler uyguluyor. Peki kabahat uyuyan da mı uyutan da mı!? 



9 Haziran 2012 Cumartesi

Hasan GÜL’e kim sahip çıkacak!?


Hasan GÜL’e kim sahip çıkacak!?


Hasan GÜL…
Eskişehirspor sevdalısı olup da onu tanımamak mümkün değil. Sadece Eskişehirsporlular değil, Eskişehirspor’un rakibi olan birçok takımın tribünleri de onu çok iyi tanır. Hiç kimsenin gitmediği deplasmanlarda o hepimizi temsilen vardı. Çoğu zaman rakip takımın taraftarları onu alırlar izzet-i ikramda bulunurlar ve kendi tribünlerinde misafir ederler.
Hasan Gül hayatı deplasman yollarında geçmiş, yüreği ESES sevdası ile dolu bir adam. Son zamanlarda yüreği dayanamadı bazı şeylere. Son yıllarda bazı deplasmanlarda Hasan Gül soluğu hastanelerde almaya başladı. Yaşlanıyor, yaşlı kalbi ESES’in durumuna dayanamıyordu. Her geçen gün biraz daha sağlığını kaybediyor Hasan GÜL. Sağlığını kaybettikçe yalnızlığı artıyor. Son olarak Ankara’da bir ameliyat geçirdi. Ameliyat başarılı geçti ancak yaşamın zorluklarıyla mücadele eden bedenini ayakta tutabilmesi için doktorlar iki tane baston verdiler ellerine.
Şimdi otogarda yatıp kalkıyor ve iki bastonun desteğiyle yaşama tutunmaya çalışıyor.
“Yeter artık Hasan amca, bundan sonra deplasmanlara gitme!” demeye kalkışıyoruz.
Hemen celalleniyor, gözleri büyüyor bir anda:
“Sen ne diyorsun be! Öleceğimi bilsem yine giderim”
Sevda da bu değil mi zaten. Her şeye rağmen gitmek. Ölümüne gitmek. Sevdan nereye gidiyorsa ardı sıra gitmek. Ruhunla, bedeninle, yüreğinle gitmek.
Hasan Gül de öyle yapıyor. Gidiyor, yavaş yavaş gidiyor sevdasının peşinden. Önce kalbi zorladı onu. Şimdi bacakları gitmiyor yüreğinin peşinden. İki bastonla gitmeye çalışacak artık.
Hasan Gül, yüreğindeki Eskişehirspor sevgisi ile camiamızda sembol olmuş isimlerden biridir. Bizler yani Eskişehirspor sevdalıları, bilet kuyruğunda beklerken yaptığımız gibi yine bilet ve otobüs parasından artanla aldığımız simidi ikiye bölüp paylaşacağız onunla, gücümüz neye yeterse onu yapacağız. Fakat artık Hasan Gül’e daha fazlası yapılmalı. Sıcak bir yatağı olmalı artık. Önüne birkaç tabak sıcak yemek konulmalı. Yerinden doğrulmaya çalışırken elinden bir tutan olmalı. Evet elinden bir tutan olmalı.
Gidiyor dedik ya, gitmeden onun için BİR ŞEYLER YAPMALIYIZ. Şehrimizin  ileri gelenleri, işadamları, kaymakamları, belediye başkanları, valimiz ve de en önemlisi Eskişehirspor yönetimi…
Evet en önemlisi de Eskişehirspor yönetimi. Eskişehirspor sevdalıları kulüp yönetiminden en azından bunu yapmalarını bekliyor. Bu camianın sembol isimlerinden biri olan Hasan Gül’e sahip çıkılmalı. Yıllardır sözlerin verilip de tutulmadığı, üzerinin bir türlü kapatılmadığı o açık tribünün emektarlarından biridir Hasan Gül. Anladık kapatmayacaksınız açık tribünün üzerini ama en azından o tribünlerin emektarlarından biri olan Hasan Gül’e sahip çıkın. Elinizi uzatın. Hasan Gül’ün hayatının bu zor dönemlerini huzur içinde geçirmesi için harcanacak para belki de pavyonlarda barlarda harcanan fındık fıstık parası kadar bile değildir.
Eskişehirli vefalıdır, vefa da sadece bir semt değildir. İnanıyoruz ki, şu andan itibaren birçok büyüğümüz Hasan Gül için seferber olacaktır.
Bu taraftar seni yalnız bırakmaz Hasan Amca!!!

3 Haziran 2012 Pazar

Neden Olimpiyat Stadı? Neden Kasımpaşa Stadı değil!?

Avrupa kupaları için stat arayışlarının devam ettiğini belirten Eskişehirspor yöneticisi Ekrem Birsen 
“Avrupa kupalarına gitmemiz durumunda bize bir stat lazım olacağını 
defalarca dedik. Şimdi stat arayışlarımız devam ediyor. Avrupa
maçlarımızı yüksek olasılıkla İstanbul Olimpiyat Statı’nda oynayacağız. 

Ancak Ankara 19 mayıs Stadı içinde çalışmalarımız sürüyor. Henüz Tff 
UEFA Kupalarına gidecek takımların listesini açıklamadı. Bu liste 
açıklanır açıklanmaz bizde stat işini kesinleştireceğiz” dedi.



Dedi de ne oldu!? Yıktı perdeyi eyledi viran. Ekrem Birsen mevcut yönetimin sesi. Sesin kaynağı belli. Basiretsiz, beceriksiz ama hasbelkader bugüne kadar sportif olarak başarı yakalamış, takımı bu ligde tutmayı başarmış bir yönetimin sesi. İlahi Adalet'in tecellisi ile birlikte Eskişehirspor'un UEFA Avrupa Lig'inde oynama şansı yakalaması Türkiye için büyük bir ayıbı da gözler önüne serdi. Türkiye'nin en önemli kulüplerinden biri olan Eskişehirspor uluslararası bir maç oynayacağı stad bulamıyor. Eskişehir kent olarak futbol kültürünün en gelişmiş kentlerin başında gelir. Türk futbolunda adını tarihe yazdırmış uluslararası alanda bir çok mücadele de bulunmuş, önemli başarılar kazanmış, Sevilla zaferi ile hem içerde hem dışarda tarihe geçmiş bir takım. 


Ve gelin görün ki, bu takım aradan geçen yıllar sonrasında kendi kentinde uluslararası maç oynayacağı bir stad bulamıyor. Bunun yanısıra futbol kültürünün fb, gs, bjk taraftarlığından öte gidemediği, kendi kent takımlarına sahip çıkılmadığı birçok şehrimizde ise, mükemmel boyutlarda stadlar bir bir yükseliyor. Bu stadları doldurmak için ya fb, gs, bjk maçı olması gerekli ya o takım çok üst sıralar için mücadele etmesi gerekli. (ki öyle olduğu vakit bile bilet fiyatlarının çok ucuz olması ve yanında sevgilisini ya da eşine getirene biletin bedava olması gerekli...) Eskişehir'de ise, onlarca yıldır kullanılan emektar stad 3. Lig'de bile olsa ülkenin en pahalı bilet ücretmleri uygulanıyor ve o stad yine de doluyor. Böylesi bir kent bugün uluslararası bir organizasyona katılmak için kendi kenti dışında stad arama çabasına girdiyse bu ayıp sadece Eskişehirspor yönetiminin değil, bütün Türkiye'nin dir. Bu ülkeyi yönetenlerin de en az Eskişehirspor'u yönetenler kadar payı vardır bu ayıpta.


Bu ayıptan ESES sevdalıları dışında kalan herkes kendi payını almalı ve başını önüne eğerek utanmalıdır!!!


Şimdi gelelim mevcut yönetimin stad arayışlarına. Yönetim Kurulu üyesi Ekrem Birsen'in yaptığı açıklamadan anlıyoruz ki, yönetim Olimpiyat Stadı'nda oynamak için girişimlerde bulunuyor. 81 bin kapasiteli Olimpiyat stadı'nda 20 bin ESES sevdalısı bile olsa o stadda hiç seyirci yok gibi oluyor. Stadın 3/4'ü boş çünkü. Yönetim Olimpiyat Stadı olmazsa Ankara 19 Mayıs stadı diyor. Peki hiç aklınıza Kasımpaşa RTE Stadı gelmiyor mu. İstanbul'un göbeğinde 400 bin nüfuslu bir Eskişehir var. Eskişehirspor sevdalılarının SEMTİMİZ KASIMPAŞA dedikleri bir yler var. Burası hiç aklınıza gelmiyor mu!? Kasımpaşa Stadı'nda ESES sevdalıları ve Kasımpaşalı kardeşlerimizle oluşturulacak ambians sonucunda rakip takıma mükemmel bir baskı kurulabileceği hiç aklınıza geldi mi acaba.!? Bu konuyu Kasımpaşa yönetimi ile konuşmayı düşündünüz mü acaba!? Bırakın bu konuyu kardeş takım Kasımpaşa'nın yeni yönetimi ile hiç irtibata geçtiniz mi acaba!?

16 Şubat 2012 Perşembe

Halil Ünal'ı devirecek tek güç!...

Eskişehirspor'un yıllar sonra yeniden eski adıyla Türkiye 1. Lig'i yeni adıyla Süper Lig'e çıkmasıyla birlikte başlayan Halil Ünal dönemi kimimize göre başarılı geçmekte kimimize göre ise, son derece başarısız ve onursuz geçmekte. Türk futbolunun kirlenmişliği içinde cereyan eden bazı olaylar ne yazık ki, Eskişehirsporumuz'a da bulaşmış ve bu pis oyunlar içinde sevdamızın da adı anılmıştır. Sonuç itibariyle baktığımız vakit Kulüp Başkanı Halil Ünal'ın fb maçı sonrası Bülent Uygun ile yaptığı telefon görüşmesi en azından kulübümüzün onurunu kurtarmış, Bülent Uygun ile Ümit Karan gibi haysiyyet yoksunu kişilerin bireysel pislikleri bize sadece bulaşmakla kalmıştır. Bunun dışında Halil Ünal'ın vermiş olduğu sözlerin hemen hemen büyük bir bölümünün "fos" çıkması taraftarların tepkisini daha da arttırmış ve tribünlerden "istifa" sesleri yükselmeye başlamıştır.

İstifa talebini yersiz bulanlar olduğu gibi bu talebin yanlış dillendirildiğini düşünen gönüldaşlarımız var. Halil Ünal'ın başarılı bulunması son derece doğaldır. Yönetimden beklenti bu noktada önem kazanıyor. Bir kısım gönüldaşımız takımın Süper Lig'de kalması beklentisi içinde olmuşlar takımımız da bu beklentileri karşılamıştır. Bu düşünceye sahip olan gönüldaşlarımız "Uzun zamandır biz buralarda yoktuk. Köy takımları ile maçlar yaptık, bunca zaman sonra buralara gelmişiz önce burada yerimizi bir sağlamlaştıralım sonra sportif başarı ve kurumsallaşma gibi önemli adımlar atılsın" düşüncesini savunmaktadırlar. Bu düşünce son derece yerinde ve haklı bir düşüncedir. Çünkü bu düşünceyi savunan gönüldaşlarımızın beklentileri bu noktadır. Bu beklenti karşılandığı süre içersinde de yönetim her zaman başarılı olarak görülecektir. Bunun aksini düşünen gönüldaşlarımızın bu düşünceye sahip olanları "Hain", "Satılmış" gibi sıfatlarla itham etmeleri son derece yanlıştır.

Bu noktada yönetimden beklentisi çok daha üst seviyelerde olanlar ise, hüsrana uğramış durumdalar. Özellikle kurumsallaşma ve stad konusunda haklı beklentiler içinde olan gönüldaşlarımız bana göre başkanımız Halil Ünal'ın gereksiz vaatleri sonucunda tam bir hayal kırıklığı yaşamışlardır. Stad konusunda yaşadık en büyük hayal kırıklığını. Yapılan hatalı transferler, uygulanan bilet ücret politikaları ve kurumsallaşma adına hiçbir adım atılmaması beklentilerini üst seviyede tutan bizler için "başarısızlık" olarak ortaya çıkmış büyük bir gerçektir. Tüm bunların sonucunda da tribünlerden "istifa" sesleri yükseldi ve sanal ortamda organize istifa çalışmaları yapıldı. 

Halil Ünal önceleri sessiz kalmayı tercih etti. Daha sonra ETB çatısı altında yükselen bu seslere yine ETB'yi muhatap alarak bir karşılık verme yolunu tercih etti ve ETB yetkilileri ile iki görüşme yaparak kendini savundu. 

Buraya kadar yaşananları ben gayet normal karşıladım. Olması gerektiği gibi oluyordu her şey. Taraftar olarak ortaya konulan tepkiler sonuç vermiş ve kulüp başkanı taraftar derneği ile masaya oturmak zorunda kalmıştı. Bu bir taraftar kitlesi için son derece başarılı bir gelişme idi. Ama bizler bu noktada da ayrışmayı becerdik. Tamamen olmasa da büyük ölçüde birlik içinde bir araya geldiğimiz ETB'yi kulüp başkanı ile görüştüğü için anında "Hain" ilan ettik. Kulüp başkanının dümen suyuna girmiş dedik. Bu görüşmelerin en önemli iki yanı vardı. Birincisi kulüp başkanı Halil Ünal tepkilerin kendisi için vahim sonuçlar doğuracağını anlamış ve bu tepkileri bir nebze de olsa hafifletmek belki de durdurmak maksadıyla bu görüşmeleri yaptı. İkincisi ise, Halil Ünal "Durum ne olursa olsun kulüp başkanlığını bırakmayacağım" şeklinde sarfettiği sözler ile kolay kolay bırakıp gitmeyeceğini ilan etti. Bununla birlikte kendisine yöneltilen yolsuzluk ve şike olayları ile ilgili suçlamaları da "bu süreç içersinde üç kez denetlemeye tabi tutulduk üçünden de temiz çıktık" sözleriyle bertaraf etmiş oldu. 

Bu durumda Eskişehirspor sevdalıları çıkan sonuca göre yeni bir strateji belirlemeleri gerekirken yine birbirleri ile didişerek mevcut yönetimin ekmeğine yağ sürmüş oldular. Bu didişme öyle bir noktaya geldi ki, birileri adeta kıs kıs gülerek ellerini ovuşturdular. Orduspor maçında yaşananlar taraftarımızın bu yöntemle kulüp yönetimi üzerinde hiçbir baskı kuramayacağının açık bir göstergesidir. Halil Ünal tribünlerden ya da sanal ortamdan yükselecek "İstifa" seslerine kulak asmayacağını net bir şekilde beyan etti. Bu durumda bizler de onun açmış olduğu müzakere yolunu takip etmeli ve bu yoldan yapacaklarımızı aklı selim bir vaziyette yapmalıyız. 

Nefer gurubu ve gurup lideri Murat Diri tribün gücümüzü ayakta tutabilecek en güçle tribün liderimiz olarak şu an karşımızda durmaktadır. ETB ise, bu gücü yönetim karşısında yapacağı müzakerelerde kullanabilecek taraftarı temsil eden kurumsal bir yapı olarak karşımızda durmaktadır. Elimizdeki bu iki değeri de çok iyi kullanmalı ve uzun sürecek bir süreç sonucunda Eskişehirsporumuz'u layık olduğu bir şekilde yönetecek kişilerin eline teslim etmeliyiz. Artık bana göre sıradan taraftarlar gibi tribünlerden "istifa" çağrısı yapma dönemi geçmiştir bizim için. Murat Diri tribünlerde, takıma en güzel bir şekilde destek verilmesini ve Türk futbol kültüründe önemli bir yeri olan Eskişehirspor taraftarlarının kamuoyunda daha çok beğeni kazanacak görsel şölenlerle hizmete devam etmeli, ETB ise, daha kurumsal bir çalışma içine girerek yönetimle müzakereleri sürdürmelidir.

ETB bu müzakere sürecinde neler yapabilir? Bana göre ETB'nin bu süreçte yapacağı en önemli girişim Halil Ünal ile yapılacak görüşmelerde içimizden birinin daha yönetime ya da kulüp içinde etkin bir göreve getirilmesini sağlamak olmalıdır. Burada isim vermek gerekirse benim ilk aklıma gelen isim Ankara'daki gönüldaşımız Müjdat Ertürk olacaktır. Futbol bilgisi ve Eskişehirspor sevgisi hepimizin malumudur. ETB bu arkadaşımızın kulüp içinde etkin bir görev almasını sağlamak için çalışmalıdır. Böylece uzun yıllar tribünlerde camiaya hizmet vermiş olan Mustafa Akgören'in dışında bir Eskişehirspor sevdalısı daha yıkılmaz gibi görülen bu Truva atının  içine girmiş olacaktır. Prof. Dr Fethi Heper ve Eskişehirspor aşığı sayın Mithat Körler'i de dahil ettiğimiz vakit sayımız 4 olacaktır. Bu benim için çok önemli bir aşama olacak. 

Bununla da yetinilmemeli elbette. Eskişehirspor'un bugün ülkemiz genelinde Eskişehirliler dışında oldukça fazla sayıda sevdalısının ve sempatizanı bulunan tek şehir takımı olma özelliğinde en büyük payın taraftar olduğu gerçeğiyle yola çıkarak böylesine bir kulübün içinde mutlaka bir taraftar temsilcisi bulunmazsı gerektiği vurgulanarak belki de Türkiye'de ilk kez kulüp yönetimi içinde bir "TARAFTAR TEMSİLCİLİĞİ" görevi ihdas edilerek bu göreve Murat Diri önerilmelidir. Tabii ki bu isim benim önerim. Taraftarımızın mutabık kalacağı başka bir isim de olabilir. Örneğin yine bu camiaya uzun yıllar Ayder tribünlerinde hizmet vermiş olan İlhan Kısmet (Yufka İlhan) olabilir...

Sonuç olarak, Eskişehirspor'un yeniden Yüksek Eskişehirsporluluk Bilinci ile yönetilmesi için "istifa" çığlıklıklarının yetersiz kalacağına ve ETB ile Nefer'in birarada birlik ve beraberlik içinde yürüteceği çalışmalar ile Yeniden Büyük Eskişehirspor idealimizin gerçekleşeceğine olan inancımı tekrarlıyor ve bu uğurda yapılacak her türlü çalışmaya gönülden katılım sağlayacağımı belirtmek istiyorum.

ALLAH BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ BOZMASIN!

1 Şubat 2012 Çarşamba

TAPMADIK ASLA, PARAYA PULA....

Orduspor ile oynadığımız maçta yine bir yolunu bulup NEFER'i hain, satılımış, yalaka ilan ediverdik. Neden!? Çünkü Nefer tribünü maçın sonlarında açık tribündeki gönüldaşlarımızın yaptığı gibi yönetimi istifaya çağırmak yerine takıma destek olmayı tercih etmiş. Yani YÖNETİM İSTİFA diye bağırmamış. Peki ne olacak Nefer yönetim istifa diye bağırsaydı. Yönetim istifa mı edecekti. Hayır. Peki açık tribün yönetim istifa diye bağırmak yerine takıma top yekün bir destek verseydi ne olurdu. Bir ihtimal takım maçı çevirebilirdi. Eğer sırf o maçla alakalı ortaya bir ihanet fotoğrafı koyacaksak bu iki davranış biçiminden hangisi ihanet olabilir oturup düşünmek lazım. 


Kurulduğu günden bu yana bir kesim gönüldaşımız bir türlü NEFER'e alışamadı. Nefer gurubunun en iyi olduğu dönemde bile o kesim sürekli eleştirdi Nefer'i. Birileri gittikleri her yerde yağma talan yaparken, bedava alınan otobüslerde para toplarken, bedava alınan otobüslerden bir kısmını kaldırmayıp parasını cebine atarken, gittikleri deplasmanlarda trende kadın döverlerken, Kocaeli stadında kendi taraftarlarını öldüresiye döverken, kendi taraftarına bıçaklı saldırı yapıp tehditler savururken, NEFER gurubu gittiği her deplasmanda arkasında Eskişehirspor'a duyulan saygı ve sevgiyi çoğaltarak kutlu topraklara dönüyordu. Nefer Tribünlerde yaptığı bestelerle, etkinliklerle dost düşman herkesin takdirini topluyordu. Nefer tribünlerde terör rüzgarları estirmeyip, rakip takımlarla dostluk köprüleri kuruyordu. Yıllardır eski ihtişamından uzak olan AYDER tribününü canlandırmak manevi bir değere sahip çıkmak adına Ayder tribününü kiralıyor cebinden peşin para ödüyor, ödediği paraları ise, üçer beşer toplamaya çalışıyordu. Nefer, kurulan Anadolu Yıldızı Derneği ile elbirliği edip dünyada eşi benzeri görülmemiş bir vefa örneği sergileyerek Eskişehirspor'u efsane yapan eski futbolcularımızı tek tek toplayıp onlara hayatları boyunca unutamayacakları bir VEFA GECESİ yapıyordu. Nefer'in yaptıklarını burada tek tek saymaya gerek yok, merak eden araştırır bulur nelerin yapıldığını. Tüm bunları yaptı da ne oldu!? Aynı Orduspor maçında olduğu gibi acımasızca eleştirildi. :enim yakın arkadaşlarımdan bazıları bile "Nefer'i bir türlü kabullenemediklerini" söylediklerinde "Neden" diye sordum ve aldığım hiçbir cevap olmadı. Nedenini söyleyemiyordu insanlar. Bugün söyleyemiyorlar.


Eli bıçaklı gönüldaşlarımız yollarımızı kesip tehdit ettiler. derneğimiz taşlandı. Nefer ya da AYDER ürünü gördükleri araçları taşladılar. Boynunda Nefer atkısı olan küçücük çocuklara dahi saldırmaya kalkıştılar. Hiç kimsenin sesi çıkmıyordu o dönemlerde. Yüksek Eskişehirsporluluk Bilinci'ne sahip bir Allah'ın kulu da çıkıp "Yahu arkadaş bu Nefer ile AYDER'e neden bu kadar saldırıyorsunuz, ne yaptı bu adamlar" demedi. Ama Nefer'in en ufak hatasında ortalık ayağa kalktı. Ankara'daki bir maçtan sonra forumda acımasız eleştirilere tutulduk. O eleştirilerin sebebi ise, Nefer üyesi bir kaç genç kardeşimizin bilet kuyruğunda araya kaynak yapmaları idi. Sırf bu sebepten dolayı acımasızca eleştirildik. Bazı arkadaşlarım içindeki Nefer Karşıtlığını açık yüreklilikle ortaya attı. Nefer Ülkücü dediler. Evet bende Ülkücüyüm. Bundan da gurur duyuyorum. Fakat yine de Nefer'e yakıştırılan ve insanların içten içe Nefer'e düşman olmasını sağlayan bu iftira beni çok üzdü. Nefer gerçekten bir Ülkücü yapılanma içinde olsa gam yemeyeceğim. Nefer'i kurduğumuz yıllarda insanlara bu intibayı vermemek için elimizden geleni yaptık. Fakat insanlar yine de bu yaftayı vurdular bize. Aramızda Komünist ideolojiye gönül vermiş kardeşlerimizin olduğunu görmediler. Aramızda Ateist olan gönüldaşlarımızın bulunduğunu görmediler. Hele ki Malatya maçı sonrasında gönüldaşlarımız tamamen Nefer'i bir Ülkücü yapılanma olarak gördüler ve "Nefer tribünlere siyaset sokuyor" dediler. Bunu diyenlerin büyük kesimi açık tribündelerdi. Malatya maçında zorunlu şartlarda bozkurt işareti yapan kardeşlerimizi fotoğraflarda daire içine alıp hedef gösterdiler. Ancak aynı kişiler 15 gün sonra Açık tribünde Eskişehirspor'a zerre faydası dokunmayan AKP'li Kemal Unakıtan için elden ele gezdirilen pankart için tek kelime bile etmediler. Nefer tribün ve siyaset ikileminde öylesine tabular yıktı ki, buna kimsenin aklı ermez. Biz bir Ülkücü ile bir Komünist'in Eskişehirspor sevdası ile nasıl kardeş olabileceklerini cümle aleme öğrettik. Biz deplasmana giderken bira içip ESES marşları söyleyen gönüldaşımızla elindeki Kur'an-ı Kerim'den Yasin suresini okuyarak Eskişehirspor'un başarısı için dua eden gönüldaşımızın otobüste yanyana oturduğu bir topluluk olduk. Bize tribüne siyaset soktunuz eleştirisini getirenler önce bu tabularını yıkıp sonra bizim karşımıza geçip bizi eleştirsinler. Ben bir Ülkücü olarak yüreğinde zerre Eskşehirsphor sevdası olan bir gönüldaşımın ideolojisine, dinine, ırkına asla bakmadım ve bakmam da. Eğer Ülkcü olduğumuz için bizi eleştiriyorsanız buyrun sizde benim söylediğimi söyleyin o zaman bende size eyvallah diyeyim. Bir Allah'ın kulu çıkıp, Selahattin Erdoğan ya da bir başka Nefer ileri geleni bize tribünde Ülkücülük propagandası yaptı desin, ben taksim Meydanı'nda anırayım eşekler gibi. Ama şunu da çok iyi biliyorum ki, özellikle İstanbul'a okumaya gelen genç kardeşlerime "Aman sakın BKŞ ve Selahattin Erdoğan'dan uzak durun onlar hem Nefer'i destekliyor hem de Ülkücüler" şeklinde tenbihatlar yapıldı. 


Nefer ve Anadolu Yıldızı Derneği'nin (AYDER) bugüne kadar Malatya maçı haricinde bir tek Ülkücü eylemini gösterebilen çıkar mı acaba!? Fakat bunun yanı sıra söylenen bestelerden tutun da yapılan pankartlara kadar bir çok eylemimizde Komünist ideolojinin yansımalarını hepiniz görebilirsiniz. Buna rağmen Nefer Ülkücü bir tribündür o nedenle de biz Nefer'i ve onunla birlikte olanları sevmiyoruz diyorsanız da yapacak bir şey yok. Sevmemeye devam edeceksiniz. Ama biz yüreğinde Eskişehirspor sevgisini yaşatan her gönüldaşımızı kardeş bilip, kardeşçe davranmaya devam edeceğiz.


Biz hiçbir zaman hatasız olduğumuzu savunmadık. Biz hiçbir zaman "en iyi biziz" demedik. Fakat hiçbir zaman da "Hain, Satılmış, Yalaka" gibi iftira içerikli yakıştırmaları da haketmedik. 


ALLAH BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ BOZMASIN!!!