29 Mayıs 2021 Cumartesi

Gönlü Güzeller'den bir ''ADAM'' : Selim DEMİRCİOĞLU


Selim DEMİRCİOĞLU...
O'nu tanıyanlar bu ismi duyunca evvelce Eskişehirspor'u anımsar.
Selim DEMİRCİOĞLU ve Eskişehirspor...
Ne Tatarlığı, ne de mesleki meziyetleri ne siyasi düşüncesi ne de yaşam tarzı!
Selim DEMİRCİOĞLU'nun adının geçtiği her yerde ilk mevzu ''Ne olacak bu ESES'in vaziyeti!?'' mevzusudur.
Öylesine sevdalı, öylesine bağlıdır Eskişehirspor'a.
***

20 yılı aşkın zamandır tanırım kendisini.
hayatımıza türlü güzellikler katan, bizlere birbirinden değerli anılar yaşatan bir gönlü güzel adamdır.
Gönlü güzeldir, kolay kolay asabileşmez.
Naif bir adamdır.
Bıkmaz, usanmaz, yorulmaz.
Doğru bildiği düşüncelerini, muhatapları anlasın diye uzun uzun ve tane tane anlatır.
Anlamak istemeyene bile aynı naiflikte anlatır.
Üşenmez.
Doğruları anlatmak için dağları aşar gelir.
Ve doğrulardan da asla taviz vermez.
***
Türkiye gibi siyasetin hayatımızın her alanına girdiği bir ülkede 20 yılı aşkın süredir abi-kardeş kıvamına gelen dostluğumuz süresince siyasi görüşünü hiç merak etmediğim ve siyasi münakaşalara girmediğim nadir adamlardan biridir.
Hangi partiye oy verir, hangi lideri sever, hangisini sevmez!
Muhabbet sofralarının kurulduğu her ortamda tek meselemiz Eskişehirspor'dur bizim.
Eskişehirspor'u öylesine güzel sever ki, o sevdanın inceliklerini dinlemekten, yaşamaktan ne siyasi düşünceleri ne de inançları ilgi alanımıza bile girmez.
***
İyi bir iş insanı, iyi bir evlat, iyi bir eş, iyi bir kız babası olduğunu çok iyi biliriz.
Bir de Eskişehirspor'a olan sevdasını bildik ya gerisi çok da mühim değildir bizler için.
Eskişehirspor camiası Selim DEMİRCİOĞLU gibi ''gönlü güzeller''in kıymetini bilmelidir. Onların düşünceleri, Eskişehirspor'a dair yaşadıkları ve Eskişehirspor'a olan aşkları tüm camiamız tarafından bilinmeli ve yaşanmalıdır.
Genç yaşta tribünlerde alevlenen Eskişehirspor sevgisi Onu Eskişehirspor yönetimine kadar götürdü.
Bugün genç yaşta tribünlerimizde bu aşk ile yanan tüm gençlerimiz Selim DEMİRCİOĞLU'nu örnek almalıdır. Selim DEMİRCİOĞLU'nun tribünden başlayıp, Eskişehirspor yönetiminde devam eden aşk öyküsü aslında YENİDEN BÜYÜK ESKİŞEHİRSPOR ülkümüzün bir nevi kısa ve net tercümesidir.
***
Yüreği Eskişehirspor sevdası ile yanıp tutuşan her Eskişehirsporlu genç kardeşimizin hedefi, çok çalışmak iş hayatında ve yaşam kalitesinde iyi yerlere yükselerek vakti geldiğinde Eskişehirspor'u sevdiği kadar da sahip çıkabileceğini göstermek olmalıdır.
Selim DEMİRCİOĞLU deplasman otobüslerinde çile doldururken belki, ''Gün gelecek Eskişehirspor'a yönetici olacağım'' diye hayaller kurmamıştı ama sevdası onu doğru yola götürdü.
Bugünün gençlerinin hayallerini şekillendirecek Onun yaşamı.
***
Bir Selim DEMİRCİOĞLU kolaylıkla olunmuyor!
Mutluluklarını paylaşarak çoğaltan, kederlerini sabrederek geçiştirmeye çalışan böyle gönlü güzel adamları unutmayalım.
Hayatımızı güzelleştiren, anılarımızı SİYAH KIRMIZI aşk ile donatan bu iyi yürekli adamlar fukara gönlümüz için bir lütuftur.
Ulu Tanrımız Allah'a şükürler olsun gönlümüze Selim DEMİRCİOĞLU'nu lütfetti.
Ömrün bereketli olsun güzel insan...

28 Aralık 2020 Pazartesi

Eskişehirspor'u sevmek ve 10 Kasım'da ağlayabilmek...


Başkanlığını yürüttüğüm Boğazın Kırmızı Şimşekleri Derneği'nin Mutluluk Ülküsü adı altında yürüttüğü evsiz vatandaşlara yemek ikramları sırasında yaşadığımız öyle güzel ve yürek burkan öyküler var ki, her biri ayrı bir ibret vesikası gibi. Bu yazımda sizlerle bu dönemde, aynı gün yaşadığım ve iliklerime kadar işleyen iki güzel anımı paylaşmak istedim.
***
Evsiz vatandaşlarımıza sabah erken saatlerde poğaça dağıtımı için Tarlabaşı Bulvarı üzerinde bulunan bir börekçiye sipariş verdim. Börekçide çalışan Musa ve Abdurrahim adlı2 delikanlı sabah erkenden poğaçaları dağıtacaklar, daha sonra da 10 Kasım törenlerinin yapıldığı Taksim Meydanı'nda birlikte törenlere katılıp, saygı duruşunda bulunacağız.
Sabah erken saatlerde Abdurrahim dağıtımı tamamlamış ve fotoğrafları bana iletti. Ancak patron izin vermediği için Taksim Meydanı'ndaki törenlere gelemeyeceğini de yazdı.
Ben de saygı duruşunda onunla birlikte olmak için ''Tamam o zaman ben de gitmem, sizin dükkanda poğaçamı yer, saygı duruşunu beraber yaparız'' dedim. Abdurrahim kardeşim de buna çok sevindi.
***
Lise son sınıfta okuyan Abdurrahim Mardinli, Musa da Diyarbakırlı.
Hem okuyorlar hem de kendi ihtiyaçlarını okul saatleri dışında ve yaz aylarında bu börekçide çalışarak kazanıyorlar. Her ikisi de çok beyfendi gençler.
Sabah börekçi dükkanında, her zaman olduğu gibi kaşarlı poğaça ve çay ile kahvaltı faslını tamamladım ve saygı duruşu için 09:05'i beklemeye başladık. 
Sirenler çalmaya başladı ve Abdurrahim ile yan yana saygı duruşuna geçtik.
10-15 saniye sonra farkettim ki, Abdurrahim ağlıyor.
Göz pınarlarından süzülen yaşlar, gönül deryamıza bir mücevher gibi akıyordu.
Sevgi en güzel gözyaşlarıyla anlatılabilirdi ve genç Abdurrahim Atatürk'e olan sevgisini en güzel haliyle dile getiriyordu.
***
Şaşkınlık içindeydim.
Nice genç saygı duruşunda burmaya bile üşenirken Abdurrahim ağlıyordu.
O an saygı duruşunu bırakıp bu delikanlıya sarılıp, ağlamak geldi içimden.
O an bir kere daha anladım ki, hangi fitne yuvasından ne çeşit fitne çıkarsa çıksın Atatürk'ün kurduğu bu Cumhuriyet'i yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecek.
Bu memlekette Atatürk için gözyaşı dökebilen bu gençler olduğu sürece, bu vatanı bölmeye kimsenin gücü yetmeyecek.
***
Saygı duruşu bitti.
Ben yerime oturdum, Abdurrahim ise müşteriye bakmak için gitti yanımdan.
Bir süre sonra yanıma geldi.
''Abi kusura bakma, müşteriye bakmam lazım, patronlar bozuk atmasın'' dedi.
Ben de cebimden derneğimizin kartını çıkarıp verdim.
''Paydos'ta yanıma gel konuşalım biraz'' dedim.
Derneğimizle börekçi dükkanı arası 4-5 dakikalık bir mesafe.
Abdurrahim karta bir süre baktıktan sonra;
''Abi şu berberin karşısındaki yer mi?, hani ESES bayrağı olan yer?'' dedi şaşkınlık ve sevinç karışımı bir edayla.
''Evet tam da orası'' dedim.
''Tamam abi! Akşam mutlaka geleceğiz'' dedi ve yanımdan ayrıldı.
***
Akşam vakti Abdurrahim ve Musa derneğimize geldiler.
İkisi de çok heyecanlı ve sevinçliydiler.
Abdurrahim anlatmaya başladı:
''Abi biz internetten ESES'i hep takip ediyoruz. O taraftarın hastasıyız. Hiçbir ligde öyle bir taraftar yok. Youtube'dan sürekli taraftar videolarını izliyoruz, maçları da hep takip ediyoruz. Biz bu bayrağı gördük sokaktan geçerken, kaç kere buraya gelmek istedik ama bir türlü cesaret edip giremedik.''
Saygı duruşundaki şoku atlatamadan ikinci bir şok yaşattı Abdurrahim ve Musa.
Eskişehirspor'dan bahsederken yüzlerindeki mutluluğu ve heyecanı tarif etmem mümkün değil.
''Derneğe girmeye cesaret edemedik'' sözüne çok yabancı değilim. Ben de Eskişehirli olmadığım için onların yaşlarındayken İnönü stadında Eskişehirspor tribünlerine girmeye cesaret edememiştim. Şimdi bu duygu çok komik gelse de öyleydi...
***
Abdurrahim ve Musa ile uzun uzun sohbet ettik.
Sonra kendilerine birer tane Eskişehirspor forması armağan ettim.
O an ki mutlulukları gönül dünyamızı ısıtıyordu.
1972 yılında ben Eskişehirspor'a sevdalandığımda o dönemin en büyük kupası olan Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı kazanmıştı.
Peki, bu gençler Eskişehirspor'u neden bu kadar sevmişlerdi?
İşte beyinleri tırmalayan soru bu!
Her ikisi de farklı takımları tutuyorlar ama her ikisi de Eskişehirspor'u çok seviyorlar.
Çok acayip değil mi!?
***
BİZ;
''ESKİŞEHİRSPOR AŞKTIR'' derken
BİZ;
''TÜRKİYE'DE BİR TAKIM TUTULUR BİR DE ESKİŞEHİRSPOR'A AŞIK OLUNUR'' derken bu kafa tırmalayan sorunun cevabı veriyorduk.
BİZ;
''Hiçbir kupa, hiçbir şampiyonluk, hiçbir galibiyet beni Eskişehirsporlu olmak kadar mutlu edemez'' derken nice Abdurrahimlerin, nice Musaların hislerine tercüman oluyorduk...


18 Aralık 2020 Cuma

MUTLULUK ÜLKÜSÜ ve BOĞAZIN KIRMIZI ŞİMŞEKLERİ DERNEĞİ


Mutluluk Ülküsü...
Ne güzel bir kavram...
Nerden çıktı bu kavram, kim icat etti bunu?
Kısaca bahsedeyim efendim.
Memleketimizin gizli cevherlerinden biri.
Bir genç adam.
Halil İbrahim Bekci...
Üniversite tahsilini tamamlamış, asgari ücretle çalışan bir gönlü güzel.
2019'un soğuk bir gününde İstanbul'da bir halk otobüsüyle uzunca bir seyahat etmektedir ve etrafı kolaçan eder.
İnsanların mutsuzluğu, somurtkanlığı, sevgisizliği dikkatini çeker.
***
1 Saate yakın bir zaman içinde otobüsün geçtiği yollardaki insanlarda hep bir mutsuzluk belirtisi görür.
Üzülür...
Akşam saatlerinde de evine giderken bir kadıncağız görür.
Kadın sokak köşesine bırakılan çöpler arasında bulduğu bir yiyeceği hemen oracıkta yer.
Genç adam bu durumu da görünce çok üzülür.
Oturur klavyenin başına ve şu satırları yazar:
''Lütfen yarın sokağa, caddeye her birimiz, bir insanımızı GÜLÜMSETME HEDEFİ ile çıkalım. Bakalım kaç insanımızı gülümseteceğiz?''
Kendince bunu bir proje haline getiriyor ve adına da MUTLULUK ÜLKÜSÜ diyor.
İşte bu kavramın çıkış noktası...
Genç bir vatan evladı bizlere çok güzel bir kavram kazandırıyor.
Allah ondan razı olsun...
***
Aradan epey zaman geçti.
Halen başkanlığını yürüttüğüm Boğazın Kırmızı Şimşekleri Derneği'nden çıkıp evime gitmek için Taksim Tüneli'nde Kurtuluş otobüsünü bekliyorum.
Birden gözüme duvar dibinde, beton üzerine serdiği bir mukavvayı yatak yapıp üzerine de çöpten alınmış bir battaniye örterek uyumaya çalışan bir dede takıldı.
Üzüldüm, çok üzüldüm.
İçim titredi.
Öylece bakakaldım.
Bakışlarım onu rahatsız etmiş olmalı ki, bana el kol hareketleri yaparak kızgın bir tavırla bir şeyler söyledi.
Ne dediğini anlamadım ama bakışlarımla onu rahatsız ettiğimi anladım.
Yanına gittim.
''Kusura bakmayın rahatsız ettim.'' diyebildim.
Sakalları beyazlamış ve kirlenmiş dede, yüzüme bakmıyordu.
''Hayır kardeşim, biz isteyerek mi burda yatıyoruz, Allah düşürmesin düştük işte bi kere!'' ve dedi ve ağlamaya başladı.
Üzüntüm içimde bir yangına dönüştü.
İçim yanıyordu içim...
***
Dedenin gözyaşlarını dindirecek dermanım da gücüm de yoktu.
Gece boyu düşündüm.
Bir çare bulamadım.
Sabah yeniden derneğin yolunu tutmuşken, Yüksek Eskişehirsporluluk Bilinci ile taçlanmış dostlarım, kardeşlerim geldi aklıma. Sevgiyi, merhameti en iyi bilenler onlardı.
Ve Halil İbrahim Bekci'nin Mutluluk Ülküsü kavramı geldi aklıma.
Koyulduk işe.
Boğazın Kırmızı Şimşekleri Derneği mensubu gönlü güzellerin katkısıyla içimizi burkan evsiz vatandaşlarımıza, poğaça, döner ekmek, çorba ikram ettik.
Bu ikramları sosyal medyada paylaşarak, diğer dostlarımızın da desteklerini aldık.
Her gün olmasa da artık haftanın 4-5 günü Mutluluk Ülküsü'nü gerçekleştirmek için evsiz vatandaşlarımızın yüzünde tebessüm olmaya başladık.
***
Derken malumunuz salgın sebebiyle kısıtlamalar başladı.
Yürekleri merhametle dolu insanlarımızın katkılarıyla ikramlarımız devam etti ve devam edecek.
Ve bu noktada gördük ki, sadece evsiz vatandaşlarımıza değil ikramlarımızı aldığımız esnafımıza da ulaşmış Mutluluk Ülkümüz.
Bu alış verişleri yaparken de hep dikkat ederim.
İşi gücü az olan esnaftan almaya çalışırım.
Ve şu kısıtlamalı günlerde esnafımıza da çok önemli bir katkıda bulunmuş olmanın hazzını da yaşıyoruz hep beraber.
***
Hayırlarına Boğazın Kırmızı Şimşekleri Derneği'ni aracı eden dostlarımızın da ricasıyla hayır sahiplerinin isimlerini yayınlamıyoruz. Ama yapılan ikramları sosyal medyadan duyuruyoruz. Bu duyurularımızda ikramda bulunduğumuz insanları istismar etmemek için onların fotoğraflarını da paylaşmıyoruz. Sadece ikramlarımızın fotoğraflarını paylaşıyoruz. Bunu yapmaktaki amacımız reklam değil, durumdan tüm dostlarımızı haberdar etmek ve bu vesile ile desteklerin çoğalmasını sağlamak. Öyle de oluyor çok şükür.
Sizlerden gelen destek devam ettikçe Mutluluk Ülküsü hedefimizin gerçekleşmesi için bizler çalışıp, çabalamaya devam edeceğiz.
Hem evsizlerimizin hem de esnafımızın yüzüne bir tebessüm olan tüm hayır sahiplerine teşekkür ediyorum. Allah hepinizden razı olsun...


11 Aralık 2020 Cuma

Gönlü güzellerden bir ''ADAM'': Y. Oğuz ŞENGEL


Yeryüzünün tek egemen gücü haline gelen ve gözünü başka gezegenlerde de egemen olmaya diken insan evladının her geçen gün tükettiği insanî değerlerin varlığı için mücadele eden insan evlatlarını tanımak ve onlarla insanî değerleri doya doya yaşamak gerek.
İşte böylesi insanlardan biri gönül dünyamıza giriverdi hamdolsun...
Gönlü güzeller...
Ve bu gönlü güzellerden biri de sevgili Diş Hekimi Y. Oğuz ŞENGEL...
***
Ulu Allah'a en çok şükrettiğim özelliklerimden biridir Eskişehirspor sevdalısı olmak.
Hamdolsun ki, ulu Tanrım Allah-ü Teala henüz çocuk yaştayken gönlümüze Eskişehirspor sevgisini nakşetmiş.
Eskişehirspor sevdam için çokça şükrediyorum çünkü, bu kara sevda sayesinde hayatıma o kadar gönlü güzel insan girdi ki, şükrümün azlığından korkar hale geldim.
Eskişehirspor'a olan sevgim sayesinde nice güzel insanlar tanıdım ve onlarla nice güzellikler yaşadım...
Ben şükretmeyeyim de kimler şükretsin!?
***
Gönlü güzeller diyorum ben onlara.
İşte bu gönlü güzellerden biri de Diş Hekimi olan sevgili kardeşim Y. Oğuz Şengel...
Halen başkanlığını yürüttüğüm Boğazın Kırmızı Şimşekleri Derneği'ni yeni kurmuştuk.
Kendisiyle de bu sayede tanıştık.
Kısıtlı imkanlarımızla tuttuğumuz dernek merkezimizde badana yapmak icap ediyordu.
Arkadaşlarla sözleştik.
Zaten az olan paramızı çar çur etmeyelim, badanayı kendimiz yapalım dedik.
Malzemelerimizi aldık ve başladık badanaya.
Bir de baktım ki, Oğuz Şengel kardeşim de elinde bir alçı kabı duvarlardaki deliklere dolgu yapıyor.
Latife olsun diye ''Diş hekimi başka ne iş yapacaktı, elbette dolgu yapacak'' dedim, gülüştük.
***
Bir ara Oğuz'u tek denk getirip; ''Yahu kardeşim sen koskoca diş hekimisin, sen bırak gençler yaparlar bu işleri'' dedim.
Yüreğinden kopup, yüreklerimizi ısıtan o güzel tebessümüyle, ''Olmaz abi!'' dedi ve gönlümü titreten şu cümleyi gönlümüze nakşetti: ''Abi, ben gerekirse bu badananın bedelini öder birilerine yaptırırım. Fakat mesele o değil, mesele arkadaşlarla birlikte bir şeyler yapmak, buraya sahiplenmek ve burası bizim evimiz diyebilmektir''
O an bir kere daha şükrettim.
Gönül soframıza bir gönlü güzel daha oturmuş elhamdulillah dedim...
***
Eskişehirspor'u böylesi seven ve Eskişehirspor için aynı duyguları besleyenleri ailesi olarak gören böyle koca yürekli insanlar olduğu sürece bir kere daha inandım ki, ESKİŞEHİRSPOR DAVASI ölmeyecek!
Yusuf yüzlü, Yunus gönüllü dava adamlığı budur işte dedirten nadir insanlardan biridir Y. Oğuz Şengel...
Yüreği sevgi ve merhamet ile taçlandırılmış bir adam...
İnsanları dış görünüşleriyle değil, yürekleriyle değerlendiren bir adam...
İnsanların cüzdanlarının zenginliğiyle değil, kalplerinin güzelliğiyle değerlendiren bir adam...
Rabbim böyle adamları gönül soframızdan eksik etmesin...
***
Ve insanî değerlerimizin her geçen gün tükendiği böylesi rezil bir dönemde böyle bir evlat yetiştiren anne ve babasına da teşekkür etmek bir insanlık görevidir.
Ne mutlu bizlere ki, anne - babasının en güzel şekilde yetiştirdiği bu gönlü güzel adam ile ömrümüz güzelleşti.
Bugün yani 11 Aralık sevgili Oğuz Şengel'in doğum günü.
Onun varlığıyla bizler çok mutluyuz, umarım sevgili kardeşimiz de bizden dolayı aynı mutluluğu paylaşıyordur...
Doğum günün kutlu olsun kardeşim...
Rabbim ömrünü bereketli, bahtını açık etsin inşaallah...


29 Kasım 2020 Pazar

Anama mektup yazarak daktilo öğrenmek....


Gençlik günlerine adım attığımız 80'li yıllarda daktilo bilmek oldukça önemliydi.
Özellikle de tabiri caizse ''sırtını devlete dayamak'' hayali peşinde koşan vatandaş için çok daha önemliydi.
Gazetelerde sayfa sayfa yer alan iş ilanlarında baş aktör ''Daktilo bilen'' tanımlamasıydı.
Her yerde daktilo kursları açılıyordu.
Belediyeler bile bu kurslardan açıp, halkın ihtiyacını giderme telaşına düşmüştü.
***
Ben de daktilo sevdalısı bir gençtim o yıllarda.
Benim daktilo sevdam ise, sırtımı devlete dayamak ya da bir iş bulmak değildi.
Benim daktilo sevdam o yıllardaki en büyük hayalim olan yazar olmaktan kaynaklanıyordu.
İlkokuldan beri bir şeyler yazmayı severdim.
Kara önlüklerle okula gittiğimiz o yıllarda bir kaç skeç yazıp, sınıfta sahnelemişliğimiz bile vardı.
Olmadı o hayalimizi gerçekleştiremedik.
Fakat daktilo öğrenmeyi çok istiyordum.
Bir daktilom olması, küçük ve loş bir odada düşüncelerimi daktilo tuşlarıyla dile getirmek en büyük hayalimdi...
***
Lise yıllarında kağıt kalem yazmaya devam ettik.
Arabesk yaşamın revaçta olduğu o yıllarda bir çok genç gibi benim de şiir defterlerim olmuştur.
Makale şeklinde yazılar yazdığım defterlerim de vardı.
Fakat gönlümde hep daktilo tuşlarının sevdası vardı.
12 Eylül darbesi ile lise hayatımız sona erdi.
Okuldan atıldık!
Her şeyimiz yarım yamalak bir şekilde hayata atılmak zorunda kaldık.
O yaştan sonra çıraklık yapmak zordu. ''Yaşı geçmiş'' denilerek işe almıyorlardı.
Seyyar satıcılık ve bir kaç çıraklık denemesinden sonra kendimi asker ocağında buluverdim.
***
Ağrı - Patnos...
Jandarma Komando olarak hayatımın en güzel zamanlarını geçirdiğim yerdeydim.
Sudan çıkmış balık gibiydik hepimiz.
Gel diyorlar geliyoruz, git diyorlar gidiyoruz.
Usta birliği olarak geldiğim Patnos İlçe Jandarma Komutanlığı ile aynı binada bir de jandarma karakolu vardı.
Sanırım gelişimin 3. günü Karakol komutanı Şanlı Başçavuş beni çağırtmış.
Topuk selamı ile girdim odasına.
- Jandarma Komando Çavuş Selahattin Erdoğan. Emret Komutanım!!!!
İki köylü vatandaş vardı odada.
İfade alıyordu.
Sadece suratıma bakıp, daktiloda ifade almaya devam etti.
Yaklaşık 20 dakika kadar esas duruşta bekleyişim sürdü.
İfade tamamlandı ve köylüler çıktı odadan.
***
Şanlı Başçavuş'un tam karşısında küçük bir masa daha vardı.
Masada sadece bir daktilo var.
Şanlı Başçavuş masadan kalktı, ellerini cebine sokup bana bakmaya başladı.
Korkmaya başlamıştım.
1.80 boylarında, çakır gözlü, kafasının ön taraflarında saçları dökülmüş, suratı hep asık bir adam 10-15 saniye bana baktı. Tepeden tırnağa süzdü. 
Sonra kafasıyla o küçük masayı işaret edip;
- Geç otur şuraya, ne dikiliyon yalı kazığı gibi
Dedi.
Kızgındı.
Ne hata yaptığımı bulmaya çalışıyordum.
Ama bana kızmış olsa niye masaya oturtsun diye de düşünüyordum bir yandan.
Oturduktan sonra, ellerini cebinden çıkarıp, kapıya doğru yöneldi.
- Daktiloya kağıt tak bir şeyler ya!
Dedi.
Kapının arkasındaki askılıktan kepini alıp başına taktı.
Tam kapıdan çıkacakken ben;
- Komutanım ben daktilo bilmiyorum ne yazayım
Deyiverdim.
Hiddetle bana döndü:
- Ulan bu mereti bilen anasının karnında mı öğreniyor!? Otur anana mektup yaz!!
- Emredersiniz komutanım!!!
***
Başçavuş gitti.
Ben öylece kala kaldım.
Hayattaki en büyük hayalim ve ben başbaşa kalmıştık.
Asker ocağında her şey ile karşılaşacağımı düşürdüm de en büyük hayalimle başbaşa kalacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.
Hayatımda ilk defa daktiloya dokundum.
Her yerini ellerimle okşadım adeta.
Sonra Başçavuş'un emri uyandırdı beni rüyadan.
''Anana mektup yaz!''
***
Daha kağıdın nasıl takıldığını bile bilmiyorum.
Kan ter içinde kaldım ama nasıl yaptıysam kağıdı taktım.
Yıllarımı alan hayalimin içinde Başçavuş'un emriyle boğuşuyordum.
Epey bir zaman sonra Başçavuş geldi.
Ayağa kalktım, esas duruşumu gösterdim. 
Başçavuş'un arkasından hanımı girdi.
Belli ki lojmanda yemek yemiş ve hanımıyla beraber gelmişti.
- Devam et
Dedi bana.
Ben oturdum yine tek parmağımla tık tık tık yazmaya devam ettim.
Alnımdan düşen ter damlaları klavyeye zarar vermesin diye sürekli diğer elimle tuşların üzerini siliyordum.
***
Başçavuş'un hanımı başıma dikildi.
İyice elim ayağım dolanmıştı.
Bir süre baktıktan sonra ''Bu çocuk bunu beceremez!'' dedi.
Yıkıldım!
Başçavuş karısının lafına bakıp, ''Çık ulan dışarı sen bu işini beceremeyeceksin!'' diyerek beni kovacak düşüncesi beynimi kemirmeye başladı.
Allahtan Başçavuş hiç oralı bile olmadı.
Karısı başımdan gitti ve başka bir sandalyeye oturdu.
O bir şeyler söylüyordu ama Başçavuş onu dinlemiyordu bile.
Bir süre sonra yine başıma geldi.
- Şanlı baksana bu çocuk 10 dakkadır 1 satır bile yazamamış. Vallahi bu öğrenemez bunu
dedi.
Başçavuş bu kez hızlıca yerinden kalkıp;
- Yahu kadın sen bi evine gitsene!!!
Dedi 
Rahatlamıştım.
Kadın gitti.
Başçavuş odada ben yokmuşum gibi davranıyordu.
***
Vakit epeyce geçmişti.
Başçavuş bir kaç kez dışarıya çıktı geldi.
Hep aynı tavır.
Sanki ben odada yokum.
Sanki duvarım, masa ya da sandalyeyim.
''Ne yaptın, ne ettin, yazabildin mi?'' hiç bir şey sormadı.
Yine işlerini bitirdi ve askıdan kepini aldı.
Bu kez;
- Yemek saati geldi, kağıdı çıkar masamın üzerine koy, kapıyı kilitle git yemeğini ye.
Dedi ve gitti.
Kağıdı daktilodan çıkardım baktım.
3 paragraf yazabilmişim.
Masasına koydum düzgünce.
Daktilo ile yazdığım ilk yazım, ilk kağıdım.
Biri görür diye utanmasam, sarılıp, öpeceğim...
Kağıdı masaya koyduktan sonra kendime geldim, pencereden baktığım vakit havanın karardığını, odanın ampullerle aydınlandığını yenice anlamıştım.
***
Aradan 4 ay geçmişti.
Karakol Komutan Yardımcısı odasında daktilo başında ifade alıyordum.
Nöbetçi asker geldi.
- Çavuşum adliyeden bir memur geldi seni görmek istiyor
- Şu ifade bitsin de öyle gelsin
İfade tutanaklarını tamamlayıp imzalattırdım ve adliye dosyasına koydum.
Bazı evraklar için adliyeden memurlar gelirdi.
Yine böyle bir evrak dosyası için gelmişlerdir diye düşündüm.
Memuru odaya davet ettim.
Hoş beşten sonra adliye memuru meramını anlattı.
Adliye katiplerinden birinin daktilosunun ''L'' tuşu basmıyormuş. Uğraşmışlar ama olmamış. ''Çavuş gelsin de bir bakıversin'' diye bana yollamışlar memuru.
***
Evet 3-4 ay içinde hem daktilo kullanmayı öğrenmiş hem de tamir etmeyi öğrenmiştim.
Artık Patnos'taki tüm resmi kurumlar daktiloları arızalanınca Erzurum'a gönderip haftalarca daktilonun tamirini beklemiyorlardı. Kaymakamın talimatıyla tüm arızaları ben tamir ediyordum...
Hiç kimse hiç bir şey öğretmeden her şeyi öğrenmiştim.
Usta da bendim çırak da...
Asker ocağından terhis olup gelince aklıma düştü ''Ben bu işi nasıl becerdim?'' diye kendi kendime düşününce beni hayalimle başbaşa bırakan Şanlı Başçavuş sayesinde öğrenebildiğimi anladım.
Sadece ''Kağıdı tak ve anana mektup yaz'' demişti. Çok basit gibi görünen ama içinde çok büyük bir hayat dersi barındıran bu cümleyi hiç unutmayacağım.
Allah insan evladını öyle yaratmış ve donatmıştır ki, istedikten sonra yapamayacağı hiç bir şey yoktur. İşte Şanlı Başçavuşum bu iman ve inançla beni hayalimin ortasına atmış ve inancın ne kadar öenmli olduğunu öğretmişti...




24 Kasım 2020 Salı

Dükkanlar kapanır; Eskişehirspor KA-PAN-MAZ!!!


Eskişehirspor'un kuruluş yıllarını sık sık okur, bilen büyüklerimizden dinlerim.
Kuruluş dilekçesi verilene kadar ortaya konan mücadele, kuruluş sonrası verilen mücadele hep bana ülkemizin kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarını anımsatır.
Asla bir kıyaslama olamaz tabii ki ama çok benzerlikler var.
Merhum Aziz Bolel'in ''Eskişehir'de bir fabrika kurar gibi Eskişehirspor'u kuracağız'' sözlerini anımsadıkça Mustafa Kemal Atatürk'ün ''Efendiler, yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz!'' sözleri yankılanır kulaklarımda...
***
Eskişehirspor'un kuruluşu öyle alelade bir futbol takımının kuruluşu gibi değildir.
Anadolu'da futbol ateşinin yakan meşaledir Eskişehirspor'un kuruluşu.
Anadolu halkının yüreğindeki futbol sevgisini ''3 Büyükler hegemonyası''ndan kurtarmaktır Eskişehirspor'un kuruluşu.
İstanbul takımları arasında oynanan Türkiye Ligi'nin Anadolu takımlarına açılış kapısıdır Eskişehirspor'un kuruluşu...
***
Eskişehirspor'un kuruluşundan cesaret alan nice Anadolu kenti kendi takımını kurmuş ve Türk futboluna büyük bir renk ve heyecan katmıştır.
Hep Eskişehirspor gibi olma hayaliyle yeni kent takımları kurulmuş ve yönetim biçiminden, sahadaki mücadeleye, forma renklerinden, tribünlerdeki tezahüratlara kadar Eskişehirspor örnek alınmıştır.
Eskişehirspor'un kuruluşu ile birlikte kentin kadını, erkeği, çocuğu, genci, yaşlısı büyük bir özveri ve azimle takımlarına destek olmuş, kısa zamanda Eskişehir bir futbol kenti haline gelmiştir.
Eskişehir'deki futbol ve Eskişehirspor sevgisi tüm ülkede takdir edilmiş, örnek alınmıştır.
***
Ve kuruluş sonrasındaki 10 yıl...
Tıpkı Cumhuriyetimizin ilk 10 yılı gibi...
Türk futbolunda ardı arkası kesilmeyen devrimler...
Bambaşka bir yönetim tarzı...
Sahada eşi benzeri görülmemiş bir mücadele...
Tribünlerde dünya futbol tribüncülerini bile kıskandıracak derecede gösteriler...
Ve 10 yılda gelen büyük başarılar.
10 yılda Eskişehirspor'un ünü Türkiye sınırlarını aşmış, dünya futbol tarihine adını yazdırmıştır Eskişehirspor...
***
Ve ne yazık ki, ilk 10 yıl sonrasında ortaya çıkan tabloda ülkemizin Atatürk sonrası durumuna benziyor.
Eskişehirspor kötü yönetilmeye başlanıyor, Eskişehir halkı takımdan soğutuluyor, kent genelindeki kenetlenme çözülme sürecine giriyor ve çöküş başlıyor.
5 Sene evvel dünya futbolunda adını duyuran Eskişehirspor 5 sene sonra kümede kalma mücadelesi vermeye başlıyor ve bu cılız mücadele başarısızlıkla sonuçlanıp Eskişehirspor küme düşüyor.
Hem ligde küme düşüyoruz, hem de gönüllerde küme düşüyoruz.
Oynanan oyunlar Eskişehirspor'u bugünlere getiriyor...
***
Eskişehirspor'u aşk ile sevenlerin mücadelesi onlarca yıldır sürüyor.
Ve herkes bilsin ki, nefeslerimiz tükeninceye kadar da sürecektir.
Kısaca anlatmaya çalıştığım bir konuyu yazıma son verirken daha net bir şekilde yazayım.
Eskişehirspor bir bakkal dükkanı gibi açılmadı ki, bir dükkan gibi kapansın!
Öyle küçük bir sermaye değildir Eskişehirspor.
Eskişehirspor yüreklere nakşedilmiş kutlu bir sevdadır.
Dükkan açıp kapatmakla ifade edilmez bu koca sevda.
Eskişehir FK ya da Yeni Eskişehir Spor gibi hayaller kuranlar unutmasınlar; Tükenmiş Nefesler ile gireriz ruyalarınıza!...

26 Haziran 2020 Cuma

30 Kurşunluk Şehit: Cenan BAYGIN

30 kurşun sıktılar.
3-5 değil efendiler...
Tam 30 kurşun...
16 Yaşındaki bir vatan evladının başına 30 kurşun sıktı kana susamış kahpeler...
Henüz kavak yellerinin bile esemediği, vatan sevdasıyla süslenmiş bir başa 30 kurşun sıktılar...
Durmadılar...
Kana doymadılar...
Şarjörlerindeki kin ve nefreti leş kokulu kusmuk gibi kustular...
Anasının sevmeye doyamadığı, babasının okşamaya kıyamadığı simsiyah saçlarını kana buladılar.
Yorulmadılar...
Utanmadılar...
Gözlerini bile kırpmadan 30 kurşun sıktılar...
***
26 Haziran 1980...
Ordu'nun Fatsa ilçesine bağlı Aşağıtepe Köyü'nde dünyaya gelen Cenan Baygın ilkokul ve ortaokulu bitirdikten sonra lise öğrenimine başlamış ve lise 1. sınıfı başarıyla bitirmişti.
Cenan Baygın'ın ailesi de kendisi de Ülkücü fikriyata gönül vermişlerdi.
O dönemlerde Komünist Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) orak çekiçli bayrağını ellerinden düşürmeyen ve kendilerine devrimci diyen örgütler Fatsa'yı kurtarılmış bölge ilan etmişlerdi. O sebeple Fatsa'da Ülkücü olmak, Ülkücü olarak yaşamak zordu.
Buna rağmen hem ailesi hem de 16 yaşındaki delikanlı Cenan Baygın Ülkücü olmanın gururunu bütün açıklığıyla yaşıyorlardı.
***
26 Haziran 1980 günü Cenan Baygın, Ünye'ye gitmek üzere bir minibüse bindi.
Kendisine kurulan kahpe pusudan habersiz.
Özlediği akrabalarını ziyaret edecek, uzun zamandır görmediği arkadaşlarıyla hasret giderecekti.
Heyecanlıydı...
Belki Ünye'de bir kıza sevdalanacak, onunla evlenip, vatan sevgisiyle bezenmiş evlatlar yetiştirecekti.
16 yaşındaydı henüz, belinde silahı değil, ceketinin iç cebine takılmış bir tükenmez kalemi vardı.
Bir de hayalleri...
Umutları...
Ülkenin yarınlarını aydınlatacak ışıkları vardı gönlünde parlayan...
***
Minibüs hareket etti ve Cenan Baygın'ın heyecanı daha da artmıştı.
Uçmak istiyordu adeta.
Bir an evvel varacağı yere varmak için uçmak istiyordu...
Kanatlanıp uçmak...
Çok zaman geçmemişti....
Eli silahlı bir grup minibüsü durdurup, 16 yaşındaki Cenan Baygın'ı indirdiler minibüsten...
***
2 kişi kollarından tutup, sürüklüyor biri de kafasına silah dayıyordu.
Şerefiye Mahallesi'nde bir fındık bahçesine götürdüler.
Zorla diz çöktürdüler ve tabancalarını başına doğrultarak tetiklere basmaya başladılar...
Hepsi Cenan'ın başına doğrultmuştu namluları.
Cenan'ın başına isabet eden her kurşun ile bir gelecek ölüyordu.
Bir umut ölüyordu.
Bir vatan ölüyordu.
Bir hayal ölüyordu.
Bir ömür, bir heyecan ölüyordu her kurşunda...
Ve hepsine 30 kurşun sıkmak zorunda kaldılar.
Tüm umutlarını, tüm heyecanlarını, tüm sevdalarını öldürmek için tam 30 kurşun delip, geçti Cenan'ın başını...
***
O gün yani Cenan'ın şehadet şerbeti ile şereflendiği gün ben de 15 yaşımdaydım.
Her köşe başını dönüşümde bir kahpe pusuya düşeceğimi düşünerek yaşıyordum İstanbul'da...
Yaşıtım Cenan Baygın'ın bu kahpe pusulardan birinde şehadete erdiğini duyamadım, bilemedim...
Çanakkale'de vatan için şehadete yürüyen 15'lik Kınalı Kuzular gibi kanatlanıp uçmuştu Cenan...
Antep'te kahpe Fransızların önüne gencecik vücudunu siper eden 14 yaşındaki Şehit Kamil gibi korkmadan yürüdü şehadete Şehit Cenan Baygın...
***
Vatan Sağolsun dedi Cenan'ın babası...
Anası ağıtlar yaktı 30 kurşun sıkılan o güzel saçlarına...
Ve biz;
Unutmadık Cenan Baygın'ı...
Allah mekanını cennet eylesin...
Aziz ruhu için El-Fatiha...