8 Ocak 2015 Perşembe

"Önce Güven"medim...

Öncesinde de güvenemedim, sonrasında da...
Halil Ünal'ı eleştiri yağmuruna tutarken, bir anda Halil Ünal'cı oluverdim Önce Güven ekibi sayesinde
Olmayacağı baştan belliydi.
Önce Güven sloganı tamamen içi boş ve şüpheye sevkeden bir slogan oldu benim için.
Yıllardır gelen menfaatçi ve beceriksiz yönetimler sayesinde güvenini tamamen yitiren ESES sevdalıları sadece sir slogan ile bu güveni tazelemeyemezdi.
Hele ki; yıllarca Halil Ünal ile birlikte görev yapmış biriyle hiç olmazdı.
Olmadı da...
***
Olmayacağını söylemiştik.
"Halil Ünal'dan daha kötü olamaz" dedi bazı arkadaşlarımız ve desteklediler.
Eyvallah dedik ama olmaz bunu da bilin...
Önce Güven dediler ama nasıl güvenmemiz gerektiğini söylemediler.
Neden güvenelim bize bir neden söyleyin.
Yok...
Söyledikleri tek şey vardı:
"Halil Ünal kötü"
Eyvallah bunu biz de biliyoruz ama sizler de uzun zaman onunla birlikteydiniz.
Mesela kulübe en büyük yarayı Mesut Hoşcan'ın eseri olan Kris Boyd verdi.
Kris Boyd meselesi net bir şekilde ortada dururken neden güvenelim?
***
Ben güvenmedim.
Ülkemizde her alanda olduğu gibi futbolda da çirkeflik boğaza kadar gelmiş.
Böyle bir ortamda bu çirkefliğin içinde ayakta kalabilmeyi başarmış bir Halil Ünal varken neden yeni bir maceraya girelim?
Bunun cevabını alamadık.
Bize güven verecek bir aday çıkmadığı sürece bu takım bu ligde kalmaya devam edecekse Halil Ünal ile devam eder dedik.
***
Üçüncü bir isim çıksın dedik.
Olmadı.
Kimse cesaret edemedi bu çirkef ortama girmeye...
Şimdi yine Mesut Hoşcan yönetiminde görev alıp, sonradan istifa eden bir Mehmet Akman çıktı ortaya.
"30 Milyon Lira bütçe ile geleceğiz" diyor..
Süper, harika!..
Ama bir dur bakalım arkadaş.
Öyle lafla sözle olmaz bu iş.
Bu parayı kulübe hibe mi edeceksiniz borç mu vereceksiniz?
Eğer hibe edeceğiz diyeceklerse bu hibe bilanço da yer almalıdır.
Ne Halil Ünal döneminde ne de Mesut Hoşcan döneminde "Yöneticilerin bağışı" adı altında bir gelir kalemi göremedik.
***
Üye olabilmek için ESES sevdalısı bir vatandaşa "kulübe üye olmadan önce 1000 TL para vereceksin arkadaş" maddesini tüzüğe koyanlar;  "Bu kulübe yönetici olacaksan 100 bin TL kafadan hibe yapacaksın arkadaş" maddesini neden koyamadılar?
ESES sevdalıları artık kuru gürültüye pabuç bırakmamalıdır.
Halil Ünal görevi aldığında zoraki almıştı.
Hiç kimse Süper Lig'e çıkmış olan Eskişehirspor'a başkan olmak istemiyordu.
Başta vali baba olmak üzere yoğun baskılar sonucunda Halil Ünal görevi devraldı.
Görevi alel acele bırakan Nebi Hatipoğlu da dahil herkes Süper Lig'deki bir takıma başkan olmayı ateşten bir gömlek gibi görüyordu.
Belki haklıydılar kendilerince...
***
Halil Ünal aldı görevi.
Zoraki göreve başladığı günden bu güne geldiğimizde şu an göreve talip olmak için çabalayan 3 başkan adayının olduğunu görüyoruz. Bu bizi bir noktada mutlu ediyor.
İster sevelim ister sevmeyelim, bugün üç başkan adayının göreve talip olabileceği kadar iyi bir kulüp ise Eskişehirspor bu Halil Ünal'ın eseridir.
Herkesin kaçtığı bir ortamda aldığı takımı Avrupa Kupaları'nda yarıştırdıysa bu Halil Ünal'ın eseridir.
Eğer Mesut Hoşcan ve ekibi Eskişehirspor'un menfaatlerini ön planda tutarak, bir olağanüstü kongre kararı alırsa 3 adaylı bir seçim olacak gibi görünüyor.
Benim buradan üç adaya da bir çağrım olacak.
Bu çağrımı tüm camiamıza da yapıyorum.
***
Geliniz bu zor ortamdan büyük bir mutabakat yönetimi ile çıkalım.
Her üç aday da "Eskişehirspor'un menfaatleri her şeyden evvel gelir" diyebiliyorsa buyrun meydan.
Eskişehirspor'un menfaatleri "Bir olmayı, Diri olmayı ve İri olmayı" gerektiriyor.
Geliniz kişisel sorunlarınızı bir kenara bırakınız ve güçlerinizi birleştirerek Süper Lig'in en güçlü yönetim kadrosunu yapınız.
Her üç aday da Mehmet Akman'ın söylediği gibi bütçesini açıklasın ve bu bütçeyi  ilk icraat olarak kulübün kasasına hibe olarak koysunlar.
Bir dönem sürecek bu yönetim güçlü bir takım oluşturup, bu ligde kalıcı olduğumuzu dost düşman herkese göstersinler ve sonraki dönemde de herkes kılıçlarını kuşanıp, başkanlık mücadelesini versin.

(YAZIMIZI YARIN DEVAM EDECEĞİZ...)

12 Kasım 2014 Çarşamba

"Tanrı"ya özgürlük!

Tanrı...
Kendi memleketinde,
Kendi milleti tarafından mahpus edildi...
Onlarca yıldır tabutluklarda yatıyor...
Zikreden nerdeyse kafir ilan edilecek...
"Tanrım" diye başlasan yakarmaya;
- Tövbe de ulan deyyus
Deyiverirler hemen...
Tövbe tövbeeee!...
***
İsmet İnönü döneminde Ezan'ın Türkçe okunmasının dayatılmasından bu yana dillerde mahkumdur Tanrı kelimesi...
Öz be öz Türkçe olan bu kelime Türk yurdunda mahkum...
Türk milleti "Tanrı"dan öylesine korkuyor ki; Tanrı dediği an dinden çıkmış sanıyor kendini...
Tanrımız Allah (CC) kutsal kitabında milletleri yarattığını ve her millete de bir lisan lütfettiğini söyler...
Yani Türk milletini yaratan Türkçe'yi de yaratmıştır...
Arap milletini yaratan Arapçayı da yaratmıştır...
Yine Tanrımız Allah-ü Teala'nın buyurduğu üzere "hiçbir milletin bir diğer millete üstünlüğü olmadığı" gibi hiç bir dilin de bir başka dile üstünlüğü yoktur...
***
Bugün kullandığımız Tanrı kelimesinin kökeni "Tengri" kelimesidir...
Günümüz Türkçesi'ne Tanrı olarak gelmiş...
Tanrı, Arapça'daki "Rab" ve "İlah" kelimelerinin Türkçe karşılığıdır...
Rab ve İlah kelimeleri Tanrımız Allah-ü Teala'nın isimlerinden biri değildir...
"Ya Rabbi!.." nidasıyla başlayan dualarımızı Türkçe'ye çevirirken "Ey Tanrım!.." diye çeviririz...
Ancak "Ya Allah!.." nidasını dilimize "Ey Tanrı!.." diye çeviremeyiz çünkü Allah kelimesi Tanrı'nın adıdır...
Bugün yeryüzündeki bütün İslam milletleri Rab ya da İlah kelimelerinin karşılığında kendi dillerinin kelimelerini rahatça kullanabilirken sadece biz Türkler kendi dilimizde bu iki kelimenin karşılığı olan Tanrı kelimesini kullanamıyoruz...
***
Son derece gereksiz bir çaba olarak gördüğüm Ezan'ın Türkçeleştirilmesinde yapılan büyük bir hata bugün Tanrı kelimesi dilimize mahkum eden tek etkendir.
Ezan'da geçen bütün "Allah" kelimeleri "Tanrı" olarak çevrilince milletin vicdanında Tanrı kelimesinin mahkumiyeti de başlamıştı.
Bunu aslında bir hata olarak görmemek lazım...
Çünkü bu çeviriyi yapanlar nerdeyse bir edebiyat abidesi...
Bir özel ismin hiçbir dile tercüme edilemeyeceğini, olduğu gibi kullanılacağını çok iyi biliyorlardı...
Türkçe'yi yaygınlaştırmak maksadıyla yapıldığı söylenen Türkçe ezan uygulaması aslında Türkçe'ye karşı bir cephe oluşturmaktan başka hiç bir işe yaramamıştır...
Belki Cumhuriyet tarihinin en büyük yanılgısı bu uygulama, bu dayatma olmuştur...
***
Türkçe sevdalısı her Türk bundan böyle Tanrı kelimesinin özgürleşmesi için elinden geleni yapmalıdır.
Hem bu kelimeyi bolca kullanmalı, hem de bu kelimenin Tanrımız Allah-ü Teala'nın isimlerinden birinin yerine değil de, Arapça'daki Rab ve İlah kelimelerinin karşılığı olarak kullanıldığını milletimize anlatmalıdır.
Bu dil bize Allah'ın bir lütfudur...
Allah'ın lütuflarına sahip çıkmak ne kadar değerli ve gerekli ise Türkçe'ye sahip çıkmakta o kadar gerekli ve değerlidir...
Türkçe diline sahip çıkmayan bir Türk Allah'ın nimetlerinden birini elinin tersiyle itiyor demektir...
"TÜRKÇE KONUŞALIM, TÜRKÇE YAŞAYALIM!"

24 Ekim 2014 Cuma

Dindar bir nesil yetişiyor !

Öyle demişti sayın Cumhurbaşkanı, Başbakan iken...
"Dindar nesiller yetiştireceğiz"
Önceki nesiller dinsizdi ya!
Şimdi dindar nesiller yetişecek...
Bakalım nasıl olacak dedik.
Bekledik...
Bekliyoruz.
***
AKP iktidara geleli 12 yılı geçti.

Bu arada neler değişti.
Gençlerimiz ne kadar dindarlaştı bir bakalım dedik.
Kadına şiddet katlanarak artmış mesela...
Rüşvet, yolsuzluk almış başını gitmiş...
Torpil, adam kayırmaca, ihalede fesat gırla kıyamet...
Gelir dağılımında eşitsizlik had safhada...
***
Taşeron sistemi azalmadı bilakis artarak sürüyor.
Biliyorsunuz taşeronluk bir nevi modern kölelik ve dinimiz en çok da bu kölelik meselesine karşıdır.
Faiz hakeza.
İnsanlar bankalardan kredi alarak ev araba almaya devam ediyor.
Vatandaşın sırtındaki faiz yükü ağırlaştıkça ağırlaşıyor.
Biliyorsunuz faiz hakkında İslam her iki tarafı da lanetler...
***
Sokaklara bakıyoruz.
Evet başörtülü kızların sayısı oldukça arttı.
Ancak bu kızlarımız "altı Şişhane üstü kaval" misali.
Başları örtülü, belaltı ise, kot pantalonlu...
Hani başını örtsün de gerisi önemli değil der gibi...
Camiler de genç cemaat yine yok.
Dindar olarak nitelediğimiz bazı okul ve dersaneler hain ilan edildi kapatılmaya çalışılıyor.
Dün dindar dediklerini bugün hain ilan ettiler.
***
Bir de TV ekranları var tabii...
Bir dizi var mesela.
Gültepe...
İzmir'in Gültepe semtinden yaşam kesitleri verecek diye bekliyorduk...
Dizi maşallah Dallas'ı bile geride bıraktı.
Kimin eli kimin cebinde belli değil.
Bir üfürükçü vardı.
Kadınları üfürüyorum hikayesine, işi bitiriyor.
Bir kadın var. Kocası hapiste ve o kocasının en yakın arkadaşıyla işi pişiriyor.
Bir başka kadın, kızkardeşinin sevdiği adamı ayartmış ve nikahsız evlilik yapmış.
Adam sonra bunu kovuyor.
kadın tekrar baba evine dönüyor ama kızkardeş bundan rahatsız.
Kolay değil, ablası denen bu kadın sevdiği adamı elinden almış.
Neyse bir iki bölüm geçti bir baktık, kadın yine kızkardeşinin yeni sevdiğine göz koyuyor...
Vay arkadaş yahu!
Bu kadar mı namussuz bizim milletimiz!
***
Diğer kanallardaki dizilerde aynı.
En dindar dediğimiz kanallardaki dizilerde bile yasak aşklar pek revaçta.
Bir kadına iki erkek aşık, bir erkeğe üç kadın aşık...
O aslında Onun babası değilmiş,,,
Filancanın anası aslında o bilinen kişi değilmiş.
Filanca ağanın kızı aslında çiftliğin kahyasındanmış...
Daha nice ahlaksızlıklar...
Düşünüyorum eskiden bir RTÜK vardı.
Öpüşme sahnelerine bile ceza kesen bu RTÜK şimdilerde dindarlaştığı için herhalde bu namussuzluk abidesi dizilere sesini çıkarmıyorlar...
***
Hani şu dindarlaşan gençlik var ya!
Bonzai denen belanın kucağında can çekişiyor...
Nasıl bir dindarlaşma ise;
Tam da bu dindar nesiller yetiştirileceği bir dönemde bu bela gençlerimizin başına örüldü.
Sokaklar uyuşturucu tezgahları ile dolu.
Şam baba tatlısı satar gibi uyuşturucu satıyorlar.
Dindar nesil yetiştirecek olanlar ise; bir zamanlar dindar dedikleri efsane kahraman dedikleri bir kesim imle uğraşıyor halen...
***
Evet dindar bir nesil ne zaman yetişecek, nasıl yetişecek büyük bir merakla bekliyoruz.
Sanırım hükümet, AKP'li bakanların yolsuzluklarını ortaya çıkaran "kahramanlarla" uğraşmaktan, onlardan bunun intikamını almaktan fırsat bulabilirse bu konuya da eğilecektir...

7 Ekim 2014 Salı

Tükenen değerlerimiz... (Tahta Kaşık sanatkarı Hüseyin Salim'in ardından)


Gelişen teknolojiye boyun eğen el sanatlarımızdan biridir tahta kaşıkçılık...
Ülkemizdeki geçmişi 1071'den öncelere dayanır...
Türklerin Anadolu(ya girmesinden evvel Hoca Ahmed Yesevi'nin müridleri gelmiş bu topraklara...
Horasan Erenleri denilen bu müridlerin yaklaşık 400 kişi olduğu söylenir...
Anadolu'nun değişik bölgelerine gelip yerleşmişler...
Hepsi bir sanatkar...
Hepsi bir el sanatının ustası...
İşte bunlardan ikisi "Sinan Dede" ve "Kenan Dede" adlı müridler de bizim köyümüzün kurucuları...
Köyümüzün içinden akıp giden derenin Boriçi olarak adlandırılan noktasına yerleşmişler ve burada tahta kaşık yaparak yakınlardaki Rum köyüne satarak geçimlerini sağlamışlar...
Bir yandan da bu Rum köyündeki insanlara İslam'ı tebliğ etmişler...
***
O gün bu gündür köyümüzün tek geçim kaynağıdır tahta kaşık sanatı...
Anadolu'nun bir çok yerinde yapılan kaşıklardan çok farklıdır köyümüzde yapılanlar...
Adeta bir teknoloji ürünü gibi...
Milimetrik hesaplamalarla yapılır...
Kesici aletler dışında hiçbir alet kullanılmadan bu kadar mükemmel bir tasarım yapmak mümkün değil gibi görünür...
Tahta kaşık sanatını bilenler arasında "Herkes kaşık yapar ama Bodamyalı gibi sapını ortaya getiremez" şeklinde bir deyim dahi oluşmuştur...
Öylesine harika bir el terazisi vardır ki;
Kaşığın tam orta yerinden terazilediğiniz vakit ağız kısmı ile sap kısmı aynı ağırlıkta olur...
Bunu yapmak için sadece el ve göz ayarı kullanılır...
***
Muazzamlık bir mühendislik örneğidir...
Ama bu mühendislik harikasını yapabilen ustalar ne matematikten anlar, ne de ölçüp biçmeden...
Sadece el ve göz hesabı...
Alışkanlık bir nevi...
İşte bu ustalardan, (hatta sanatkar demek daha doğru olur) birini daha geçtiğimiz günlerde ebedi yolculuğuna uğurladık...
Hayatı boyunca yaşadığı tüm zorluklara rağmen, yüzünden tebessüm eksik olmayan,
Bembeyaz sakalıyla ve yüzündeki tebessümle insanın içine ayrı bir huzur veren Hüseyin Salim Çakmakçı ağabeyimizi son yolculuğuna uğurlamanın hüznüne bir de yüzlerce yıllık tahta kaşık sanatının son ustalarından birini daha kaybetmiş olmanın hüznü eklendi yüreklerimize...
***
Hüseyin Salim Çakmakçı, hayatı boyunca edindiği tecrübeleri her daim yüzündeki tebessümle birlikte biz gençlerle paylaşan, bizlere yol gösteren, bizlere sevgi ve dostluğun kıymetini anlatan değerli bir şahsiyetti...
Böylesi güzel insanları kaybetmek insanı gerçekten büyük bir üzüntüye sevkediyor...
Üzülüyoruz, çünkü biliyoruz ki, gelişen teknoloji ile birlikte yok olup giden sadece el sanatlarımız değil, Hüseyin Salim Çakmakçı gibi gün görmüş, aydınlık yüzüyle ufkumuzu aydınlatan büyüklerimiz de yok olup gidiyor...
Teknoloji belki el sanatlarımızın yerini dolduracak ürünler geliştirebiliyor, ancak yolumuzu aydınlatan insanlarımızın yerini dolduramıyor...
Hüseyin Salim Çakmakçı ile birlikte, yolda karşılaştığımız zaman tebessümle bizlere selam verecek bir büyüğümüz daha eksildi...
***
Belki büyük çoğunluğunuz Hüseyin Salim Çakmakçı'yı tanımıyorsunuz...
Onu hiç görmediniz...
Ama şunu da kesinlikle biliyorum ki, sizin de çevrenizde mutlaka bir Hüseyin Salim Çakmakçı vardır...
Yüzüne baktığınız vakit içinize huzur dolan,
Elini öptüğünüz vakit büyük bir haz duyduğunuz,
Sohbetinden nice dersler çıkardığınız,
Göremediğiniz vakit özleyip merak ettiğiniz, bir Hüseyin Salim Çakmakçı mutlaka vardır....
Bu paha biçilemez değerli insanlarımızın kıymetini bilelim...
Ölüp gittikten sonra inanın çok büyük pişmanlık duyuyor insan ve eksikliğini muazzam derecede hissediyorsunuz...
***
Hüseyin Salim amcamızı rahmet ve minnetle anıyor, ailesine özellikle de hastalığı boyunca elinden gelen her şeyi yapmak için büyük gayretler sarfeden sevgili evladı İsmail Çakmakçı kardeşime sabırlar diliyorum.
Bizler sana hakkımızı son damlasına kadar helal ettik sevgili Hüseyin Salim dayı...
Umarım sen de bize olan haklarını helal etmişsindir...
Mekanın cennet olsun, evliyalar şehitler ahirette komşun olsun yüzünde güller açan adam...

3 Ekim 2014 Cuma

Hacıhüsrevli Ender Konca (2) "Ender Spor"

Hangi seneydi tam olarak anımsayamadım...
80'lı yılların sonu, 90'lı yılların başı...
Mahalle takımlarının revaçta olduğu bir dönem...
Hemen hemen her mahallede bir takım vardır...
Hatta bazılarında 2 -3 takım...
Kasımpaşa'da mahalle takımlarının maç yaptıkları sahalar vardı.
Dolapdere, Bayramyeri, Kulaksız ve Fetih sahaları...
Amatör küme takımlarının yanısıra bir de gayri federe olarak sınıflandırılan, bizimse "Mahalle Takımı" dediğimiz ve tamamen oyuncuların katkılarıyla kurulan takımlar...
***
Çoğu zaman bir takım içinde çıkan anlaşmazlıklardan dolayı yeni bir takım çıkardı.
Bu ikinci takımların adının başında "Öz" ibaresi olurdu.
Hani demeleri odur ki; hakiki olan biziz diğer takım çakma"
Mesela bir Öz Bayramyeri vardı.
O günlerde Beyoğlu ilçesinde en güçlü takım Öz Bayramyeri idi.
Bu takımı yenmek mümkün değildi.
Bayramyeri sahasını da onlar sahiplenmişti.
Onların sahasıydı.
Diğer takımlar maç oynadığında onlar kira bedeli alırlardı.
***
Kasımpaşa'nın en iyi oyuncularını onlar alırdı hemen.
Tam bir kolej takımı havası vardı.
Biz de yaşadık bu ihtilaf durumunu.
Köyümüz "Bademli" adına kurulmuş bir takım vardı.
Ancak biz genç gurup olarak bir şekilde ters düşmüştük.
Sanırım eski oyuncuların artık takımdan ayrılması ve genç oyuncuların oynatılmasını istiyorduk.
Öyle şimdiki halı saha takımları gibi değildik.
Başkanı, yöneticisi ve teknik direktörü olan takımlardık...
***
Neyse lafı fazla uzatmadan mevzuya inceden bir giriş yapalım.
Yaşımın henüz çok genç olmasına rağmen bir takım kurup hem teknik direktör hem de başkan olmayı kafaya koymuştum.
Takımın renkleri konusunda tek tercihim Siyah - Kırmızı idi.
Sirkeci'de forma yapan spor mağazaları vardı.
Bir kaç kez oradaki mağazalara gidip forma örneklerine baktım.
Bir taraftan da takımda oynayacak oyuncuların transfer görüşmeleri vardı.
Transfer dedimse para pul yok ortada.
Tamamen gönül meselesi...
İyi bir takım oluşturmak üzereyim.
Fakat takımdakilerin çoğu GS ve FB taraftarı.
Bunların Eskişehirspor'un renkleri olan Siyah - Kırmızı renklere itiraz edecekleri kesin görünüyordu.
***
Takımın adının başına da "Öz" koymak istemiyordum.
Herkes gibi olmamak adına yeni bir ad bulmalıydım.
Renklerinin Siyah - Kırmızı olması öncelikli amacımdı ancak GS ve FB taraftarı olan arkadaşlarımın da gönlünü almak istiyordum.
Tam bir çıkmazdaydım doğrusu...
İkilemde kalmıştım.
Derken parlak bir fikir geldi aklıma...
Gassaray ve Fenerlileri "Arkadaşlar GS'nin Kırmızısı FB'nin de Lacivertini alarak takımın renklerini Lacivert Kırmızı yapalım" diyerek kandırmayı planladım ve başardım.
İsmin de en azından kısaltması ESES'in ES'i olsun diye düşünüyordum fakat bir türlü bu kısaltmayı sağlayacak ismi bulamıyordum.
***
Türlü isimler geçti aklımdam.
Fakat bir türlü ES kısaltmasını elde edemiyordum...
Birden aklıma Ender Konca geldi.
Ender Spor yaparsam, hem Eskişehirspor'un efsane futbolcusunun adını kullanmış olacaktım hem de ES kısaltması hayalim gerçek olacaktı.
Arkadaşlara bu önerimi ilettim.
Herkes makul karşıladı.
Ancak bir arkadaşım ayrıldığımız Bademli takımının da adını kullanalım deyince Takımın adı Bademli Ender Spor olarak ortaya çıktı.
Renklerimiz de Lacivert - Kırmızı olmuştu...
***
O günlerde Ender Konca'nın Hacı Hüsrevli olduğunu bile bilmiyordum.
Tek bildiğim Eskişehirspor'un yıldızı ve İstanbul takımları dışında Avrupa'ya transfer olan ilk Türk futbolcusu olduğuydu.
Ve tabii kendisinin hayranı olduğum...
İsmail Arca bir Ender Konca iki...
Belki de bu takım ülkemizde bir futbolcunun adına kurulmuş ilk futbol takımıydı, bilemiyorum...

NOT: Bu takımla ilgili bulabildiğim tek fotoğrafı da paylaşıyorum. İlerleyen yıllarda bir de genç takım oluşturmuştuk ve Bayramyeri sahasında bir maça hazırlanırlarken biz de A takım kalecimiz Ali ile böyle poz vermişiz...

23 Eylül 2014 Salı

40 Yıllık Dostluklar...

Dile kolay...
Tam Kırk yıl...
Okullarımızın eğitim ve öğretime açıldığı bu Eylül alında 40 yılı doldurmuş olduk bizler de...
Biz, Melek Çırtlık öğretmenin çocukları...
Bakkal Nuri'nin "eşşek herifleri"...
Biz, annemin "anarşitleri"...
Ahmet Kaplan müdürümüzün "uzun oğlan" ile "sarı oğlan"ı...
Biz Kasımpaşa'nın büyümeyen çocukları...
***
Çocuktuk henüz tanıştığımızda.
Annelerimiz okula yazdırırken konu komşuya "büyüdü artık koca adam oldu" dese de biz çocuktuk...
Halen çocuğuz.
Büyüyemedik bir türlü.
Annemi aradım dün.
- Anne dün çocukluk arkadaşlarımla buluşup, kabir ziyareti yaptık
Dediğim de;
Telefonun diğer ucundan;
- Oğlum Hakan'ın burnu halen akıyor mu? hiç duraksamadan.
Akmıyordu artık Hakan Kızılbey'in burnu, sinüzit olmuştu...
Hakan;
- Keşke yine aksa da sümüklerim, Ayşe teyze "Oğlum Hakan git şu burnunu temizle de gel" dese...
Diyor şimdilerde...
***
Murat Şişman en uzun süredir göremediğim arkadaşımdı.
Hani derler ya, gönül görmediğine katlanır diye, bende de bu hal vardı. Rahmetli babasının kabrine gidene kadar bir türlü anımsayamamıştım Ergün amcanın şeklini şemalini...
Mezar'ın başına geçip Fatiha okumak için ellerimizi açtığımızda gözümün önüne dikiliverdi adeta.
Gözlüklü, kısa boylu, hafif etine dolgun tonton bir amcamızdı. Mekanı cennet olsun. Gülümsediği vakit yüzünde güller açardı...
Kasımpaşa'da Cami-i Kebir Mahallesi'nde Hoca Ahmet sokakta otururlardı.
İki ya da üç katlı eski bir betonarme binaydı.
Şimdi yerinde daha çok katlı tipsiz bir bina var.
Betonarme olmasına rağmen tıpkı ahşap evler gibi pek sevimliydi halbuki Murat Şişmanların evi...
***
Sonra Mehmet Ali Keleş'in babası Necati amcanın kabrine vardık.
Sanırım aramızdan en erken ayrılan "babamız" Necati amca idi.
Necati amca, bugün Ülker'in karşısındaki BİM mağazasının bulunduğu yerde demircilik yapardı.
Her evin ihtiyacı bir adamdı o.
Karyola, divan ve soba boruları yapardı.
O zamanlar öyle lüks yataklar, kanepeler, çekyatlar yok.
Her evde en az 4-5 tane divan vardır.
Divanlar Necati amcanın imalatı.
Soba boruları ve tabii çingene sobaları...
Hepsi rahmetli Necati Keleş amcamızın el emeği göz nuru idi...
***
Necati amcanın kabrinden ayrılıp, anneannemin kabrine gitmek için yola çıktık.
Yolumuzun üzerinde ülkemize uluslararası müsabakalarda önemli başarılar kazandıran Kasımpaşalı güreşçimiz Tevfik Aydeniz ağabeyimizin de ruhuna birer Fatiha okumayı ihmal etmedik.
Anneannem Şerife Tekin vefat ettiğinde ben henüz 5. sınıfa gidiyordum.
Hayatı çile çekmekle geçmiş, 4 kız 1 erkek evladı tek başına büyütmüş büyük bir insandı.
Kendi evlatlarını yetiştirip büyüttüğü yetmiyormuş gibi bir de torunu için doğup büyüdüğü toprakları bırakıp İstanbul'a göçmüştü. Torununu da büyüttü. Genç denilebilecek bir yaşta, 53-54 yaşında vefat etti.
O günü hiç unutamam.
Beni okul var diye cenazeye götürmemişlerdi.
Okulda hastalanıp ateşlenmiştim üzüntümden.
Her ne kadar "büyüdü kocaman adam oldu" deseler de biz henüz çocuktuk.
***
Yıllar sonra bir araya gelişimizde gerçekleştirdiğimiz kabir ziyaretimizde son durağımız hepimizin üzerinde çok fazla emeği ve hakkı olan "Nuri Amcamız"a gittik.
Selam verdik...

"Bak Nuri bakkal, eşşek heriflerin yıllar sonra bir araya gelip sana geldiler" dedik...
Cevap veremedi tabii...
Çocukluk yıllarımızın en uğrak sığınağıydı Nuri babamızın bakkal dükkanı...
Evvelce Büyük Camii'nin arkasındaydı dükkanı...
kırık dökük bir yer.
Ama bize saray gibiydi.
Sığınağımızdı orası...
Aç kalsak, yalnız kalsak ordaydık...
Orda buluşurduk.
Orda dertleşirdik...
Bazen arkadaşımız Murat'a yardıma giderdik...
Sonra o dükkanlar yıkılınca Kızılay Meydanı'na geçti...
Yıkılan Tanzim Satış binasının yerine yapılan dükkanlarda yıllarca sığınağımız oldu Nuri Bakkal...
Ve vakti saati gelince o da yaradana kavuştu.
***
Biz...
Biz bu adamların büyümeyen çocuklarıyız.
40 yıl önce başlayan kader birliğimizi bugün de sürdürmeyi başarabilen, yürekleri sevgi dolu adamlarız...
Kimimiz zengin, kimimiz fakir...
Kimimiz sağcı, kimimiz solcu olduk...
Kimimiz medreselerde büyüdük, kimimiz rakı sofralarında vakit geçirdik...
Ama hiç büyümedik...
Hep Melek öğretmenin çocukları olarak kaldık...
Birbirimizi hep çocukça sevdik...
Özledik ve kavuştuk...
Darısı sizlerin başına...

6 Eylül 2014 Cumartesi

Hacıhüsrevli Ender Konca...


Henüz ilkokul 1. sınıfa giderken başlamıştı benim Eskişehirspor sevdam.
Evet doğru. Eskişehirli değilim.
Aslen Aksekili olup, doğma büyüme Kasımpaşalı diyebilirim kendime.
Eskişehir ile de uzaktan yakından bir bağım yoktu.
Sadece memlekete giderken Eskişehir Şeker Fabrikası'nın önünden geçtiğini anımsarım otobüsümüzün...
***
Sebebi anlaşılmayan bir sevda.
Zaten şarkılar da böyle demiyor mu!?
" Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir "
İlk aşkım diye bahsederim her zaman Eskişehirspor'dan...
Neyse bu mevzu derin mevzu.
Fazlaca kafanızı ütülemeyelim.
***
O yıllarda Eskişehirspor adeta yaşayan bir efsane olmuştu.
Çok kısa bir zamanda bir çok futbol takımının yıllarca elde edemediği başarılara 5-6 sene içinde ulaşmıştı ESES...
Mükemmel bir kadrosu vardı.
Kadroda yer alan bütün isimlerin ayrı bir hikayesi var.
Hepsi ayrı bir değer.
Ben o günlerde arkadaşlarla oynadığımız maçlarda hep İsmail Arca olurdum.
Onun sahadaki duruşu benim idolüm olmasına yetmişti.
***
"Fethi Nihat Ender, filelere gönder" tezahüratının Ender'inin Hacıhüsrevli olduğunu bile bilmiyordum o günlerde.
Yıllar sonra öğrendim.
Ender Konca Eskişehirspor forması ile büyük başarılar elde edip Milli Takım forması giymeyi haketmiş ve Milli Takım ile de çok başarılı bir dönem geçirmişti.
ESES taraftarının sevgilisi olan Ender Konca ülkemiz futbol tarihine FB, GS, BJK takımları dışında Avrupa'ya transfer yapan ilk Türk futbolcusu olarak geçti.
Eskişehirspor da bu anlamda Avrupa'ya futbolcu transfer eden ilk Anadolu takımı olarak tarihe not düşülmüştü.
***
Ender Konca'nın ben de ayrı bir yeri vardır.
Bugün Avrupa'da tuttuğum takımın Eintracht Frankfurt olmasının tek sebebi Ender Konca'dır.
Eskişehirspor'dan E. Frankfurt'a transfer olan Ender Konca böylesi ilginç bir rahatsızlığıma daha imza atmış oldu.
Renklerinin de siyah - kırmızı olması E. Frankfurt'a olan sevgimi daha da pekiştirdi.
O gün bugündür varsa yoksa bir ESES, bir de E. Frankfurt...
***
Dün (5 Eylül 2014) Hacıhüsrev'e gittim.
Ender Konca'nın doğup büyüdüğü evini gördüm.
Bildiğimiz Hacıhüsrev kondularından biri.
Top oynadığı sokakta, arkadaşlarıyla konuştum.
Birlikte top oynadığı mahalle arkadaşı İsmail Erşeker; "Şu meydanlıkta bir naylon top bulabilirsek bir arkadaşımızı kaleci yapar atıştırırdık Ender ile birlikte" diyor...
***
Yıllar sonra buralarda olmak apayrı bir mutluluk veriyor insana.
Yıllarca imrendiğiniz, yanına yaklaşabilmek için çaba sarfettiğiniz, ülkemizin en ünlü futbolcularından birinin sizinle aynı semtte doğup büyüdüğünü, aynı sokaklarda tek kale maç yaptığını, aynı havayı soluduğunu, aynı duyguları paylaştığını ve aynı çileleri çektikten sonra alınteriyle zirveye ulaştığını görebilmek gerçekten harika bir duygu.
İnşaallah gelecek yazımızda mahalle arkadaşlarının Ender Konca ile ilgili anılarını da sizlerle paylaşacağım...